Hey Tanrım!

Bodoslama daldım bu hayata orta yerinden. Dünya kurulmuş, çağlar aşılmış, Bütün zaferler kazanılmıştı ben doğduğumda. Hatta 1960’ların sonuydu, son aylarının da sonu! Herşeyin bir başlangıcı vardı değil mi? Benden öncekiler işte o muhteşem başlangıçların şahitleriydi. Bizlere kala kala o zaferlerden sonraki darbeler, sonsuz nimetlerin kıymetini bilemeyenlerin huzursuz dünyasında yaşamak kalmıştı.

Gözlerini dünyaya açmak bir şey değildi, mühim olan o gözleri olaylara çevirip onları kavramak geçmişle geleceğin ortasında köprü oluşunun idrakine varabilmekti, yeniden başlayabilmekti hayata. Kaç kere iflas edip, kaç kere sıfırın altından başlasan da elinden kayıp gidenin aslında ömrünün en güzel yılları olduğunun bilincine vardığında kendi kıyametinin kopacağını bilmek keramet de değildir.. Pat diye olgunlaşıverir insan ardına baktığında.. Yuh o günleri ben mi yaşamışım der. Nasıl dayanmışım? Mazi sıkıntılarla acılarla dolu olsa da her zaman özlenen bir saflığı, toyluğu vardır. Allaha bile kafa tuttuğun yıllardır. Hey TAnrım! gerçeksen çık karşıma!

Ya da.. pişmanlıkla akan yaşlarındadır Tanrın, Sevdiklerin birer birer terk edip gitse bile o hep yanı başındadır. Fısıltını duyar, öksüz başını okşar.
yanı başındadır. Onu sevmenin adı başkadır. Hava gibi su gibi, yemeğin tuzu gibi olmazsa olmazındır.

Belki de bu dünyaya gelişin tüm bunlar içindir. Seni adam etmeye niyetlidir olamaz mı? Sevildiğini biliyorsun da imtihanına niçin dayanamıyorsun da der mi der?

Ekşi Maya Yapımı

İnsan bir derde düştü mü ne çareler bulacağını şaşırıyor. Benim de son 60 günüm sevdiğim herşeyden uzak durmakla geçti ki zaten şekerdir, çaydır ve bütün o yediğim abur cuburların benim değil bağırsağımda dolanan milyonlarca zararlı bakteri yüzünden -beynimi de ele geçirmiş olmalılar ki – canımın istediğini yeni öğrenmiş bulunmaktayım.

Aman tanrım! Mezara girmeden onca yaratığı bağırsaklarımda ve vücudumun her yerinde yaşadığını bilmek korkunç! Her şeyi yememeyi başardım ama ekmek de yemez isem pek ben neyle doyacaktım ?

Çok şükür ki derdi veren dermanını da veriyor. Ekşi mayalı ekmek yapmaya karar verdim evde. Önce Kastamonu İstiklâl yolu https://siyezsepeti.com/‘dan Siyez UNU  getirttim.  Unla beraber gelen mayayı cimrilik edip az kullanınca  bu sefer ekşi maya tarifleri araştırmaya başladım.  KOlay olmadı tabii ama en ekonomik, denenmiş ve de sağlıklı olanına dün akşam üzeri arkadaşım dostum Nejla Hanımdan geelen bir mesajla kavuştum. Bu kadim bilgiyi sonsuza dek paylaşılmak üzere buraya yazıyorum. Okuyan ve uygulayan herkeze sağlıklı ömürler diliyorum:

MAYA YAPIMI

1nci gün kavanoza 1 su bardağı un, 3/4 su bardağı su konup iyice karıştırılacak.

2 gün oda sıcaklığında bulundurun.

3üncü gün bir çay bardağı un, 1/2 çay bardağı su ekle karıştır.

4üncü gün bir çay bardağı un, 1/2 çay bardağı su ekle karıştır.

5inci gün bir çay bardağı un, 1/2 çay bardağı su ekle karıştır.

6ncı gün buzdolabına koy gari.

7inci gün mayanız  hazır.

 

VatanBirHaber Artık Şifa Katan Bir Haber Sitesi

Yeni bir seneye girmek üzereyken kaç senedir açık tutmaya çalıştığım bu sayfamı devam edip edebileceğimi bilmiyordum. Ama…

Sibo ve Candida denen ve beni çok etkileyen vücudumda rahatsızlık veren bakteri ve mantarların saldırısı altında olduğumu doktorum söyleyene kadar… Adını ilk kez duyduğum bu canavarların iyi huylu bakterilerime engel olduğnu ve de  kanser de dahil envai çeşit hastalığa sebep olduklarını öğrendiğimde  savaşma kararı aldım.  Yeni bir durumdu, üstelik internette yeterli açıklama veya bu rahatsızlıklarla ilgili diyet listeleri  de yoktu!

Bugün 40ncı gün ve ben 40 günden beridir günlük tutuyorum. Burun ve kulak kaşıntılarımın hangi besinlerle azalıp çoğaldığının yani içimde dönen dolapların seçeresini çıkarıyorum. Bunu kendi alanımda ve kendi bedenimde uyguladığım her şeyiyle sizlerle paylaşmak istiyorum.

Önce sağlık, sağlam kafa sağlam vücutta bulunur. BU bağışıklık sistemimiz ve genlerimize yönelik bir saldırıysa Çanakkale’nin geçilmediği gibi candidaları da geçirtmeme yöntemidir. Bütün  gıdalara selam olsun ama kendi toprağımın ürünü olana, tarım ilaçsız olanına,  Allahın verdiği tertemiz rızıklarımızadır selamım. Diğerlerini zaten gıdadan saymıyorum. Hasta yapan, sinsice sokulan ve yavaş yavaş öldüren GDO’lu hiç bir şeyi evimize sokmamalıyız. 

Ben Size Yaşamayı Emrediyorum! Ordular ilk hedefiniz şekeri ve unu kesmektir! Başlıyor muyuz? Hazır mısınız???

 

Hah şöyle! O zaman benden haber bekleyin.

Kazım Türkeli

Babam Kazım Türkeli’nin sosyal medyada “Unutulmaz Öğretmen” sayfasını açtıktan sonra bir de bibliyografisini yazma gereğini duyduk. Zira Sadece resimlerle ve öğretmenliğinin vurgusuyla onu hiç tanımayan ziyaretçilerde bilgi eksik kalacak, herhangi bir sayfadan farkı olamayacaktı. Oysa onun nasıl unutulmaz olduğunun kanıtları, yetiştirdiği sevgili öğrencileri henüz hayattayken ve yurt sathında binlerce şahitleri varken bu dost, bu babacan, ağabey hocalarının hakkını vermek boynumuzun borcuydu. Kısa bir araştırma yapmak dahi hakkında pek bir bilgi bulunmadığını göstermeye yetiyordu. Doğal olarak vefatının üzerinden 20 küsur sene geçtiğini düşününce, o devirlerde daha internet ve sosyal medyanın da adı bile yoktu. O zaman bunu onun en yakını, kanından canından, ailesinden, kokusuna en çok hasret olan kız evlatları olarak bizim yazmamızdan daha doğal ne olabilirdi? Aldık kalemi kağıdı elimize, daha ilk satırında bu diğer biyografilere benzemeyecekti, onu anladık zira yazdıklarımız pek çok şeyi hayal gücümüzün, gönül sözümüzün eseri olarak duygusal olacaktı. O yüzden bir kişiyle değil de hayatının hangi döneminde kim devreye girdiyse, kime faydası olduysa, kimlerin hayatını kurtardıysa, kimin derdine derman olduysa işte onların bilgi birikimiyle hazırlanmalıydı ki bu kez öğrencileri öğretmenlerini yaşatsın. Neyse şimdi biz susalım.. Sizlerin katkılarıyla birlikte oluşturacağımız bibliyografisinin -belki de dünyada bir ilk olarak- ana hatlarını oluşturmaya başlayalım.

***

Kazım Türkeli 1934 yılının sıcak bir temmuz ayında Manisa’nın Kula ilçesine bağlı o zamanlar ismi Menye olan ama şimdilerde Gökçeören Köyü’nün güzeller güzeli Emine’si ile Gezici başöğretmen Hacıil Bey’in evlenmesinin ardından ilk erkek çocukları olarak dünyaya gelmişti. Doğumundan kısa bir süre sonra Manisa Merkez’deki bir okula tayin emirleri gelince, aileye ve kırkı çıkmamış lohusaya bütün köylüler birlik olup canla başla yardım etmişlerdi. Sinanların Fadime o zamanların köy muhtarıydı. Ailenin bu örflü yaşlısı canı gibi sevdiği evlatlarından ayrılmanın acısını belli etmese de denklerin arabaya yüklenmesinde emirler vererek, çalışanlara yemek ikram edilmesinde köy kahvesini açarak kederini bastırmaya çalışıyordu. Ruhu şad olsun yiğit kadınmış Sinan Fadime. Onun için onca erkeğin alamadığı muhtarlık o zamanın Türkiye’sinde ona verilmiş. Belinde silahla dolanırmış köyün orta yerinde. Kahveye geldiği zaman soluklanır, silahını masaya vurarak koyar da:

“Beri bak gaaveci. Yap bakem bana bir gaave.” Masalarda oyun oynayan adamları işaret ederek güler ve “bunların heeç biri adam deeel” dermiş de kimse gık bile diyemezmiş yaa?… Bu hatırayı her anlattığımda onun köpüklü kahvesini yudumlarken kıs kıs güldüğünü ve etraftakilere göz kırptığını görür gibi olurum.

İşte bu hal, bu öz güven sanki ondan bütün sülaleye sirayet etmiş. Sinanların Fadime olmasa da kimseye eyvallahları olmayan, samimi, dürüst, mert, efe tarzı yürüyüşleri ile bir görüşte hayran olunan TÜRKELİ’ler almış yürümüş.

***

 

Şimdi burada ailemizden geriye hayatta kalan tek akrabamız biricik ve en küçük halamız Türkan Türkeli’ye sözü bırakmak icap eder ama bu girizgâhı yapmam lazım. İlk evlatlarının ardından babannemin bir oğlu daha dünyaya gelmiş, adını Arif koymuşlar ki Hacıil dedemin Kahramanmaraş Göksun’daki köyünden okumak için ayrılırken, hasretinden ardınca gözyaşı döken kendi amcasının adıymış bu. Arif daha memedeyken, Gülüş doğmuş, Gülüş emeklerken, Başgün olmuş, derken Suna dünyaya gelmiş peşpeşe. Tamam derken de en son nasılsa sıra gelivermiş o güzeller güzeli Türkan’a..  Kıyamamışlar gari, bu da doğsun, nasibini Allah verir demişler. Altı çocuk olmuş, üçü kız, üçü oğlan. tam altı kardeş. Cıvıl cıvıl çocuk kahkahaları ile dolmuş evleri. Dedem her evladına Göksun’daki akrabalarından adlar vermiş. Gönlü hep o tertemiz havayı solumak, göz alabildiğince uzanıp giden yemyeşil bayırlardan yuvarlanmak istermiş.

“Hayat gailesi işte, hele bir büyüsün bizim afacanlar belli mi olur, ya biz gideriz ya onları misafir ederiz.” Dermiş.

Göksun nere, Manisa nere? Biri doğuda, biri batıda ama her iki tarafın da ortak ne çok yönü var. Kara kaşlı kara gözlü delikanlılar, kalem kaşlı çekik gözlü dilber kızlar. Kalkık burun, edalı yürüyüş hepsinde de var. Böyle biyografi yazmaya ne varJ))) Roman oldu mübarek.. Halacım yetiş hele neredesin?

***

Halam galiba yoğun son günlerde, bahar temizliğidir, torundur, badanadır derken ya görmedi ya da vakit bulamamış olabilir. Neyse biz kaldığımız yerden devam edelim. Aradan yıllar geçer.. Genç Kazım delikanlı olmuştur.  Günlerden bir gün babası Hacıil Bey ve kardeşi Arif ile yolda yürüdükleri sırada, Manisa tabii küçük yer o zaman, herkes birbirini tanıyor Hacıil bey, onu tanıyanlar tarafından sevilen sayılan, çok da çevresi olan faal bir öğretmen… İşte böyle konuşa görüşe,  tanıdıklarına selam vere vere yolda ilerlerken, karşılarından gelen bayan öğretmenini de selamlarlar. Bu yeni tanıştığı ağırbaşlı güzel öğretmenin gayretlerinden, kendisinin Gezici Başöğretmen olarak gittiği köylerden biri olan Kemiklidere’den beri haberdardır. Şimdi Manisa Çocuk kütüphanesinde öğretmen kütüphanecidir Latife Hanım. Saçları esen rüzgarda dağılmış, telaşla bir yerlere koşmaktadır o da müdürünün selamına gülerek selam verir. Yol üstü konuşurlar oradan buradan. Sonra birden Hacıil Bey oğullarını gösterek :

“Bak hocanım, bunlar benim oğullarım. Seç birini hangisini istiyorsan onu sana vereyim!”

Hacıil Bey samimi, candan, özü sözü bir biri olduğu için bu dobra davranışlarına onu tanıyanlar alışkındır. O yüzden evlatlık olmaya pek büyük, eş olmaya da pek küçük bu bıyıkları yeni terleyen delikanlılar da kendisi de bu söze ancak kızara bozara gülüp geçeceklerdir.  Ama bu karşılaşmanın revanşnda tam da kurduğu cümledeki gibi ileride Latife Öğretmen ailenin ilk gelini olacaktır.

*

 

O sene yaz tatillerinde kütüphane öğretmenlerine devlet bir kereye mahsus bir uygulama getirir. Yıllık iznine çıkan öğretmenler yerlerine birini bulmak zorundalardır. Bu hiç olmamıştır! Kütüphaneye bunca zaman, hele de Manisa’nın bu sıcak yazında Latife Öğretmen şimdi kimi bulacaktır? Kara kara düşünmeye başlar.  Öğleden sonra kitaplığı açtığında çocuklarla birlikte çok tanıdık, esmer yağız bir delikanlı  da girmiştir ama dalgın haliyle geleni fark edemez.  Şen bir ses çınlatır kütüphaneyi:

  • Hayrola hoca hanım ya? Karadeniz’de gemilerin mi battı, bu ne hal? Sesin geldiği tarafa döndüğünde Kazım’ ın meraklı gözleri ile karşılaşacaktır. Eliyle kütüphanenin kubbesini işaret ederek  fısıltıyla.
  • Ah hiç sormayın, yerime kimi bulsam diye düşünüyorum. Bu sene emir gelmiş, yazın da açık kalması gerekiyormuş
  • Biz ne güne duruyoruz?
  • Ayyyy sahi mi? Gerçekten durur musunuz?

Herhalde piyangodan para çıksa bu kadar sevinemezdi.  Duaları kabul olmuş Hacıil beyin oğlunu karşısına  Allah çıkartmıştı. Sahi o neden aklına hiç gelmemişti ki?  Bu samimi gence gönül rahatlığı ile kitaplığını emanet edebilirdi, üç haftalık izni nasılsa çabuk geçer, dönüşünde de mutlaka  bu Hızır gibi yetişip derdine derman olan kara yağız  Kazıma  bir de güzel  hediye getirirdi.  Getirecekti de… Ama kitabın yanında bütün ömrünü ve  kalbini de vereceğini bilmeden güle oynaya tatiline gitti. Kazım da aldı eline mandolinini, çaldığı birbirinden güzel şarkılarla tarihi kütüphanenin kubbesini çınlatmaya devam edecekti.

Günler sonra Manisa’da herkese bir düğün davetiyesi gider, gider ama davetiyeyi alanlar şaşkına döner. Çünkü ağırbaşlı Latife Öğretmen ile cana yakınlığı ile lâkabı “Deli Kazım” olan Hacıil Beyin oğlunun düğün davetiyesidir bu, nasıl şaşırmasınlar? Tarihine bakınca da şaka sanırlar…  Zira tarihi 1 Nisan 1957’dir,  şaka gibi gelse de bal gibi bir gerçektir. Kız istenmiş, çoktan dernek çatılmıştır.. Kazım tatil dönüşü kitap hediye ederken rüzgârda saçları uçuşan Latifeyi kendine eş olarak seçmiştir. Haberi duyan memleketin bütün kızları yakışıklı delikanlıyı ellerinden kaçırdıklarına pek üzülmüşlerdir eminim. Ama İlk mürüveti, ilk göz ağrısı, kıymetli mi kıymetli, endamlı güzel gelinini çok sevmiştir babannem.  Bu iş içine sinmiş… Tam kendilerine benzer, mütevazi, alçak gönüllü böyle bir eşi oğluna nasip ettiği için Allaha şükürler etmiş. “Anca birbirini dengelerler, kız azıcık büyük ya olsun, benim oğlanı çeker çevirir” dermiş hep.  Dediği gibi de olmuş, çok sürmemiş, huzurlu mutlu yuvalarına,  o beklenen torun sevgisinin müjdesi konmuş.

1958 yılının 17 Ekim sabahı Manisa Devlet Hastahanesinde Nurtopu gibi bir kız bebek dünyaya gelmiştir. Müjdeyi getiren hemşireye bahşişler verilir. Türkeliler dünyalar tatlısı bebeklerinin adını Leyla koyarlar. Babam günler boyu kemanıyla beşiğinin başında uzun uzun en güzel ninnilerini çalar kızına.  Çaldıkça gözleri dolar. Bu yeni hayat, yeni sevgiler ve hiç tatmadığı duygularla minicik gözleri ile kendisini takip eden, sonra uykuya dalıveren yavrusu ile bilseniz kendisi de ne hayaller kurar… Sonra annemin içli sesi başlar:

“Ey dillere cânı hayat bahşeyleyen şâhım yetiş…” Geceler boyu ana babasının güzel seslerini duyarak büyür. Sonsuz bir sevginin kaynağı ile sanki onu sarıp sarmalayan musiki yumağının içine belenir Leylacık. Kulağı da sesi de ileride çok güzel olacaktır. Bu muhabbetli günler ne tez geçecek diş çıkarması, emeklemesi, ilk adımları derken 1,5 sene sonra aileye ikinci bir müjdeyi bu sefer annem verir:  minik Leylamız abla olacaktır.

 

ŞİHABETDİN MERCANİ (1818-1889)

İklil KURBAN

20 Kasım 2018 tarihinde Kazan’ın Kaban Gölü boyunda, Mercani Camii’nin karşısında doğumunun 200.yılı dolayısıyla Tatar aydını, tarihçi Şihabetdin Mercani’ye heykel açılmıştır.

Mercani kimdir? Bilinmesi gereken, Onu doğuran ortam ile Ona heykel yapılacak kadar saygınlığın sebebi nedir?  Bu sorulara cevap bulabilmek için önce ünlü bilgin Zeki Velidi Togan (1890-1970) ile giriş yapayım. Çünkü Togan’ı Togan yapan ortam ve saygınlık ne ise, Mercani’yi Mercani yapan ortam da, saygınlık da odur.

ZEKİ VELİDİ TOGAN, ŞİHABETDİN MERCANİ’NİN DEVAMIDIR ki, Togan anlaşıldıktan sonra ancak Mercani anlaşılır. Onun için Mercani’yi anlatmadan önce Togan’ı anlatmaya çalışacağım. Togan’ın Mercani’ye olan sevgi ve hayranlığını “HATIRALAR” adlı dev eserinden öğrenmekteyiz. Togan ilk gençlik yıllarından başlayarak Mercani’yi dayısı aracılığıyla tanıyordu. Dayısı ise zamanının aydın bir kişisi olarak Mercani’nin öğrencilerindendi. Togan Kazan’a gitmesinin ilk sebebini, Mercani’nin basılmış eserlerini okumak olarak açıklıyor. Togan ilk olarak Mercani’nin “BÜYÜK YOL” eserini okuyor ve bu eser hakkında EDİL gazetesine yazdığı yazısını, “ilk bilimsel eserim” olarak tanımlıyor. Togan Mercani eserlerini okumakla yetinmez, Mercani’ye karşı görüşleri eleştirir, Mercani’yi savunur.

Toprağını karış karış gezerek, insanlarını birer birer kucaklayarak, tarihini ilk kaynaklarından okuyarak, düşmanlarıyla yüz yüze çarpışarak Türkistan’ı öğrenmiş ve onu çok sevmiş olan Zeki Velidi Togan’ın (1890-1970), yıllar önce İdil-Ural Türklerinin kurtuluşu için söylediği sözler-yaptığı işler bugün de geçerlidir:  “Türkistan davasının milletlerarası bir mesele olacağına inanarak hazırlanmak, İdil ve Ural mıntıkası Türkleri için ancak Türkistan’a katılarak hareket etmenin lüzumuna inanmak lazımdır.” diyor (Togan 1969: 398).

Zeki Velidi Togan Atatürk’le olan sohbetinde Türkistan’la ilgili şunları söylemiştir:    “XIV. yüzyılda tarih felsefesi ve içtimaiyat ile meşgul âlimlerin yalnız Akdeniz ve İspanya sahasında yetişen İbni Haldun gibi Batılı İslam âlimlerine mahsus kalmadığını, bu fikrin aynı Timur zamanında Semerkant’a gelmiş olduğunu, 1913 kışın Buhara kütüphanelerindeki yazma eserleri tetkik ederek öğrenmiştim. Bu eser, İbni Haldun’un çağdaşı olduğu halde, onu görmeden aynı felsefi fikirlere vasıl olan Şems İçi’nin eseri idi. Timur zamanında ve onun emriyle tarih felsefesine ve Türk kanun ve devlet idare sistemlerine tahsis edilerek yazılan ve Timur’a takdim olunan “Tuhfa” adındaki bu büyük eseri, ben ancak İstanbul’a geldikten sonra, Yeni Cami Kütüphanesinde buldum. “Şeriat” yerine “yasa”ya ve “din” karşısında “riyazî bilimlerin neticelerine” ön verilmek gerektiğinden bahseden bu eserden, bu sohbet esnasında Atatürk’e de bahsettim, o da “yaman bir Türk bu Timur” dedi” (Togan 1969: 125). Timur, sadece bilime önem veren bir hükümdar değil, aynı zamanda kendisi de iyi bir tarihçidir (Bartold 1930: 20)” (Kurban 1995: 20).

Şihabetdin Mercani Tatarıstan’ın bilginleri doğuran Kazan Artı bölgesinin insanıdır. Mercani’yi Mercani yapan doğuran coğrafyasının ötesindeki asli sebep-asli etken Türkistan sevgisi ve Türkistan’dan edindiği asli bilgilerdir. Zeki ve bilime çok meraklı olan Mercani, 20 yaşında bilimini yükseltmek için Buhara’ya gider. Buhara’da 5 yıl kaldıktan sonra, Semerkant’a Serdar Medresesine yerleşir. 2 yıldan sonra tekrar Buhara’ya döner ve Mir Garep Medresesinde öğrenimine devam eder. Buhara ve Semerkant’ta geçirdiği yıllarda Arap ve Fars dillerini öğrenmenin dışında felsefe, tarih, matematik, geometri, astronomi bilimleriyle uğraşır. Farabi, Biruni, İbni Sina ve İbni Haldun gibi ünlü bilginlerin fikirleriyle tanışır. Doğunun ünlü şahsiyetleri Firdevsi, Hayyam ve Nevayi’nin eserlerini inceler.

Yıl 1849, geleceğin ünlü bilgini vatanına-Kazan’a döner. Burada, yine medresede bilim ve eğitim işleri ile uğraşır. Kazan’daki bilim ortamı Mercani’nin düşünce yapısının daha da gelişmesine yardım eder. Mercani burada geniş bilgili filozof, edebiyatçı, dilci, tarihçi olarak kendini kanıtlar. 30’dan fazla büyük bilimsel eser yazar. Bilhassa o, tarih bilimine ayrıca önem vermiş bir bilgin olarak şu ifadeyi kullanmıştır: “Bil, o (tarih),hikmetler denizine dalmış gerçek bir bilim ve başka bilimlerle de kesiştiği noktaları bulunan değerli bir bilim dalıdır” (Mercani 1989: 42).

Mercani’nin, o zamanın şartlarına göre, ulusçuluk fikri de çok çarpıcıdır. O, “Tatar” adından iğrenen, kendilerini “Müslümanlar” diye adlandıran ümmetçileri eleştirir, onlarla alay eder: “Ne gülünç bir durum. Bu adlar arasında (Tatar ile Müslüman) Nil ile Fırat nehirleri arasındaki uzaklık kadar büyük bir fark vardır!.. Tatar değilsin, o zaman Arap, Tacik, Nogay da değilsin. Çin, Rus, Fransız ve Alman da değilsin. Öyle olunca, sen kimsin?” dedikten sonra Mercani, “Tatar adını bize tarih verdi, bu addan utanacak bir şey yok, herkes bize Tatar diyor,” demektedir. (Mercani 1989: 27).

 Mercani hakkında, bilgin Galimcan İbrahimov’un ifadesiyle, bu “Tatar ulusunun tan yıldızı” 1889 yılında Kazan’da söner, kabri Kazan’ın Yaña Biste mezarlığındadır. (Tatar Edebiyatı Tarihi 1985: 236). (Kurban 2014: 121-122).      

Atilla’dan (400-453) günümüze kadar geçen 1500 yıllık “Türk-Tatar Tarihi ve 1000 yıllık İdil-Ural Devletçilik İlkesi” karşısında Ruslar çaresiz ve suskundur; tarih ve bilim yok edilemez… Moskova’nın, Kazan’da Mercani’nin heykelinin boy göstermesi karşısında sessiz kalması, bu çaresizliğin sonucudur. Zamanında Mercani’nin öğrencileri konumunda olan Sultangaliev’in (1892-1940) öldürülmesini, Togan’ın vatansız-devletsiz kalarak yurt dışına kaçmasını gülerek seyreden bugünkü Moskova’nın, Mercani heykeli karşısındaki suskunluğunun başlıca sebebi, “BİLİM VE TARİH KORKUSUDUR”.

Kaynakça:

  1. Kurban, İklil, Doğu Türkistan İçin Savaş, Ankara 1995.
  2. Kurban, İklil, Yaşlı Tarihin Yankısı (Bulgar-Tatar Tarihi ve Medeniyeti), İstanbul 2014.
  3. Mercani, Şihabetdin, Möstefadel-Ehber Fi Ehvali Kazan ve Bolgar ( Kazan ve Bulgarların Durumu Hakkında Yararlanılan Bilgiler), Kazan 1989.
  4. Togan, Zeki Velidi, Hatıralar, Ankara 1999.

ELVEDA, AZİZ ÜLKEM…

Bu yıl, 12 Kasım 2018 günü, 12 Kasım 1944 tarihinde kurulan Şarki Türkistan Cumhuriyeti’ne yaşasaydı 74 yaş olacaktı… Fakat Rus-Çin İşbirliği ile bu cumhuriyetin ömrüne, Eylül 1949’da “Uçak Kazası” süsü ile son verildi. Ben bu cumhuriyeti iyi hatırlıyorum, Onun doğumuna da, ölümüne de şahit oldum. Bu cumhuriyet beni “OĞLUM” diye bağrına basmıştı. Elveda bahtı kara devletim Şarki Türkistan Cumhuriyeti…

Vatan ve devlet birbirini tamamlayan eş değer kavramlardır. Doğa beni vatansız yaratmadığına göre, nerde benim doğup büyüdüğüm vatanım? Her vatan onu koruyan devletsiz olmadığına göre, nerde benim devletim? Bir zamanlar vatanım da, devletim de vardı, şimdi yok, onları ejderha Çin yutmuştur.

Şarki Türkistan bu, benim doğup büyüdüğüm vatanımın adıdır. Her karış toprağını, sesi duyulan her akarsuyunu bildiğim-tanıdığım bu aziz ülke-dünyada benzeri olmayan benim ülkemdir. Bundan 42 yıl önce-1980 yılında ayrılmak zorunda kaldığım-ana yurdum olan bu kutsal toprağımı çok özlüyorum ve er geç döneceğime de inanarak yaşıyorum. Uluslardan oluşan insanlık-doğanın en yüce ürünüdür. Bu yüce yaradılış gereği, ulus olarak, vatan-devlet sahibi olarak yaşamak, doğanın insanlığa verdiği dokunulmaz-kutsal hakkıdır-benim de hakkımdır. Bir ulusun ulusal varlığı ancak ulusal devletiyle temin edilebilir. Devleti yok ulus, er geç yok olmaya mahkûm ulustur. Vatanım-ulusum senin için uğraştım, bunun için Çin’in hapishane ve çalışma kamplarında 24 yıl yaşam mücadelesi verdim. Fakat seni kurtaramadım bağışla beni.

Şarki Türkistan, bulut ile boy ölçüşen zirvesi ebedî karlı Tanrı Dağı gibi, Afrika’nın Sahra Çölünü andıran Teklamakan Çölü gibi, işgalcilere kolay kolay yaşama olanağı tanımayan engin ve olağanüstü koşullarıyla ta ezelden ta ebediyete kadar benim toprağım – Türk’ün toprağı olarak var olmaya-tanınmaya devam ede gelmiş müstesna bir topraktır. Şarki Türkistan’ın kuzeyini sulayan Tanrı Dağı’nın ebedi karla kaplanmış Han Tanrı Zirvesi 8000 metre yüksekliktedir. Şarki Türkistan’ın güneyini sulamış Himalaya Dağı’nın dünyanın doruğu olarak bilinen Everest Zirvesi 8878 metredir. Evet, bunların hepsi benim vatanımın doğa harikalarıdır.

SİMGESİ AY YILDIZ, ADI ŞARKİ TÜRKİSTAN CUMHURİYETİ OLAN BU TÜRK DEVLETİ, Eylül ayının 1949 günü Rus-Çin işbirliği ile hazırlanmış facialar-yalanlar sonucu olarak yaşamını yitirdi. Bu yıl, 12 Kasım 2018 günü, 12 Kasım 1944 tarihinde kurulan Şarkı Türkistan Cumhuriyeti’ne yaşasaydı 74 yaş olacaktı. Bu, Rus-Çin İşbirliği ile hazırlanmış Şarki Türkistan düşmanlığının ilki değildi. Yakup Beg’in (1820-1878) olağanüstü girişimleriyle kurulan 13 yıllık Kaşgar Devleti’nin(1865-1878)  de sonunu hazırlayan düşmanlık-bu düşmanlık idi.

Şarki Türkistan Cumhuriyeti kurulduğunda ben henüz 9 yaşındaki çocuktum. Fakat Tatar İlk Orta Okulu’nun eğitimi ve daha yeni kurulan Ulusal Cumhuriyetin gayesi gereği bana çocuk gözüyle bakmıyordu. Çünkü yapılacak işler o kadar çok ki, ömür kısa, istikbal uzaktı. Ben de çocuk olmama rağmen bu gidişatın farkındaydım. Çünkü düşmanımız büyük, tek değil çiftti.

Yıl 1947-48 öğretim yılı, Şarki Türkistan Cumhuriyeti’nin kurucusu Ahmetcan Kasimi (1914-1949) bizim okulda idi. O, kısa süren açık hava toplantısında öğretmen ve öğrencilere şöyle sesleniyordu:

“Dünyadaki mesleklerin en şereflisi öğretmenliktir. Çünkü gelmiş geçmiş büyük zatlar, bilginler, yazarlar, doktorlar, generaller, mühendisler ve bunlar gibi meslek sahiplerinin hepsi öğretmenlerin emeğinin meyvesidir” diyordu. Biz öğrencilere hitaben : “Bir binayı-gökdeleni kurmak için önce onun temelini iyi işlemek lazım.  Temeli iyi işlenmemiş bina, gökdelen yıkılır. Aynı onun gibi sizler de bugün gelecekteki yüksek bilimlerinizin temelini işlemektesiniz.  İlk ve ortaokulu iyi neticeler ile bitirebilseniz gelecekte bilim sahasında daha çok başarılı olursunuz. İyi okuyun, size başarılar dilerim” diyordu. Bu ulu zat da, Rus-Çin işbirliğiyle öldürülmüştü.

Tanımı geçen bahtı kara devletimin : “ULUSUMUZ TÜRK-VATANIMIZ TÜRKİSTAN-ECDADIMIZ CENGİZ ve TİMUR” diye seslenerek, beni “OĞLUM” diye bağrına bastığı günler, ömrüm süresince beni yönlendiren anılar olarak kalbimin en derinliklerinde saklana gelmiştir. Beni “PANTÜRKİST” yapan kutsal sesleniş, bu sesleniştir.

1990’lı yıllar, bu benim 50’li yaşlarım, bundan 50 yıl önceki Tatar Okulu’nda geçirdiğim 1940’lı yılları nasıl bir özlem duygularımla anımsasam, bu 1990’lı yılları da öyle anımsıyorum. Artık Türklük bilimi, Türk Birliği uğruna çalışmanın; Rus-Çin İşbirliğine karşı savaşmanın ortamı doğmuştu. Tüm Türk dünyasını gezdim, ünlü Türk şehirlerinde bulundum, Taşkent’te 2 yıl kadar kaldım, Enstitülerde Türklük dersi verdim. Gazetelere “Bizim İstikbalimiz” uğruna yazılar yazdım. İleride dünyamız Türk Birliğine doğru yol alırken, Taşkent şehrini Türk dünyasının başkenti yapacağız. 1865 yılındaki Rus işgaline karşı direnişin destansı örneğini yaratmış olan-Hokant Hanlığı’nın ünlü komutanı Alimkul’un (1831-1865) şehit düştüğü bu Taşkent Savaşı uğruna-Taşkent’i başkent yapacağız. Türk’ün bu şanlı şehrinde, Cengiz Han’ın (1155-1227), Büyük Timur’un (1336-1405), Ulug Bey’in (1394-1449) bıraktığı ayak izleri vardır. Aziz ülkem Şarki Türkistan’ı ve sadece Türkistan’a özgü olan “KIMIZ” denilen şu içkini çok çok özledim. Türkistan uğruna oraya gitmeyi düşünüyorum. Bu benim vatan kaygısından kaynaklanmış kutsal hakkımdır. Eğer bu isteğime ezelî ve ebedî düşmanım olan Rus-Çin ve onların işbirliği engel olacaksa, Birleşmiş Milletlere müracaat edeceğim. Şu evrensel “KURAM” gereği Birleşmiş Milletler diyor ki : “EGEMENLİK, KENDİ YURTTAŞLARININ  İNSAN HAKLARINI KİTLESEL BİR BİÇİMDE İHLAL EDEN HÜKÜMETLER (DEVLETLER) İÇİN ARTIK BİR KORUYUCU KALKAN OLAMAZ !!!”

ELVEDA, KURTULUŞU BEKLEYEN-VATANIM ŞARKİ TÜRKİSTAN!…

KURGUYUM UŞTİ KOLUMDİN,

NERDE MİHMANDUR BUGÜN.

DEHLİ BERMENGLAR YARİMGA

KÖNGLİ PERİŞANDUR BUGÜN!

(ŞAHİNİM UÇTU ELİMDEN,

NERDE KONAKLAR BUGÜN.

ÜZMEYİN NAZLI YARI,

GÖNLÜ KIRIKTIR BUGÜN)

 İklil KURBAN

Bundan 60 Yıl Önce Doğu Türkistan’da Yaşananlar.

30 Ekim 1958 eşim İklil Kurban’ın ikinci kez tutuklanıp çalışma kampına gönderildiği gündür. Konuyla ilgili çalışma kampı anıları İklil Kurban’ın “GERÇEKLER VE YALANLAR” başlıklı kitabından:

30 Ekim 1958 – 13 Temmuz 1962 tarihleri arasında, 4 yıla yakın süren çalışma kampındaki yaşamım, yaz aylarında tarlalarda, kışın kömür madenlerinde geçti. Kömür madenlerinde mahkumların en mutsuzları çalışır. Orta Çağın ilkel yöntemleriyle çalıştırılan bu madenlerde çalışan kişilerin Orta Çağ kölelerinden tek farkı, 20.yüzyıl zihniyetiyle yaşayan kişiler olmalarıdır. Bugünkü bilinç ile 1000 yıl geriye gidip yaşamanın olasılığı ile zorluğunu düşünün! … Her kış yaklaşınca, o kömür madenlerindeki ölüm kokan korkunç yaşamı düşünüp tüylerim diken diken olurdu:

İli nehrinin hemen kuzeyine yerleşen Gulca şehrine doğa hiçbir şeyini esirgememiştir. Merkezinde Gulca şehrinin bulunduğu İli ovası İli nehrinin suyu ile sulandığı gibi, Gulca şehrinin kuzeyinde, batı ile doğu arasında uzanan tepelikler yağmur suyuyla sulanıp, “binem” dediğimiz doğal buğday tarlalarını meydana getiriyordu. Bu doğal buğday tarlalarının yer altı kalın kömür yatakları olarak, şehrin enerji gereksinimini karşılıyordu. Bu kömür yatakları üzerinde batıdan doğuya sıralanan Lenteyze, Ganggol, Pilikçi olarak adlandırılan kömür maden kampları ve kuyuları bulunuyordu. Lenteyze ve Pilikçi kampında mahkumlara özgü kuyular vardı. Ben Lenteyzi kampında çalıştım. Çapı 1-2 metre, derinliği 200-300 metre olarak dikey kazılan kuyu. İşte bu kuyudan su değil kömür çıkarılıyor. Kuyu dibinde özel sepetlere doldurulan 100-200 kilo ağırlığındaki kömür, kalın halatla bağlanıp yukarıya doğru çekilir. Kuyu üstünde kurulmuş, dikey ve yatay dönen tekerleklerden oluşan aygıt, birkaç atın kuyu çevresinde dönerek çekmesiyle harekete geçer ve böylece kömür kuyu üstüne çıkar.

Kişilerin kuyu dibine inmesi ve oradaki çalışma koşulu ve tekniği, kölelik düzeninin hemen hemen günümüze taşınmasıdır: Kuyudan 20-30 metre mesafeden, kuyuyu çevreleyip bir kişi sığacak genişlikteki basamaklı delik yarı dikey-yarı yatay olarak kuyunun dibine doğru kazılır. Bu delik sonunda kuyunun tabanıyla birleşir. Hava akınını sağlamak amacıyla, bu yürüme deliğini kuyu deliğine aralıklarla birbirine bağlayan yatay daha dar delikler açılır. İşte aşağıda çalışacak kişiler bu yürüme deliğiyle kuyunun dibine inerler. Değişik bir ifadeyle, bu basamaklı deliğin iki görevi vardır: Biri ulaşım hattı, diğeri havalandırma. Kömür yatağı olan kuyunun tabanından her tarafa insan için yarı dikey yürüyebilecek yollar açılır. Bu yollar, daha ileride kazma kürekle indirilen ve parçalanan kömürün kuyu tabanına taşınmasında hizmet eder. Kömür, arkalı-önlü iki kişi tarafından kaldırılan dört kollu sepetlerle taşınır. Aralıklarla kömür çukurlarına konulan ilkel sıvı yağ şamdanları çalışma alanlarını aydınlatır. Şamdan için gaz yağı kullanılmaz, çünkü gaz yağı dumanı nefesi boğduğu için bitki yağı kullanılır. Bitki yağını mahkumlar içmesin diye, şamdana biraz gaz yağı da karıştırılır. Dışarıda-kuyu üstünde ısı eksi 20-30 olmasına rağmen kuyu dibi çok sıcaktır; kişiler çıplak, sadece kısa don giymiş vaziyette çalışırlar.
Yer altındaki çalışma süresi hep gece gibi duygu yaratan 24 saattir, yani bir gece-bir gündüzdür. Akşam yemeğinden hemen sonra, yukarıda bahsettiğim kuyuya inme deliğinden geçerek kuyu tabanına ulaşan mahkumlar, buradaki iş taksimatına göre harekete geçerler. Kimileri kömür yataklarını kazıyarak kömür indirir, kimileri kömür taşır, kimileri kömür sepetini çekme halatına bağlar. Gece yarısı yemek molası verilir, özel büyük ağaç kaplarda halatla indirilen yemek, mahkumlara dağıtılır.
Burada-yer altı çalışmasında yaşama hakim olan iki olgu vardır: uyku ve bit. Buranın uykusu kadar tatlı uykuyu ben hiçbir zaman görmedim. İşten elini çekebildiğin her dakika seni uykuya sürükler. Yaslandığın kömür kayası, başını koyduğun kömür parçası tüy yumuşaklığıyla seni uykuya çeker. Şu eşsiz tatlı uykunun ebedî olmasını dilediğin an, alıştığın gürültü ve tekme tokatlarla hiçbir şey olmamış gibi yine harekete geçersin, çalışmaya devam …. Tecrübeli madenciler, kuyu dibindeki bu ölümcül uykunun sebebini, kömür yataklarından sızan zehirli, fakat tatlı gazların etkisine bağlıyor ve bu gazların belli bir seviyenin üstüne çıktığında, toplu ölümlere yol açacağını söylüyorlardı.
Kuyunun tabana dayandığı yere yakın bir köşede, 20-30 kişinin oturabileceği-uzanabileceği genişlikte bir boşluk bulunmaktadır, buraya bazar-pazar diyorlar. Pazar yerinin güvenliği için, tavanıyla tabanı arasına aralıklarla çam ağacı direkleri koyulur. Böyle direkler kömür hazırlanan boşluklarda da kullanılır. Mahkumların yemesi-içmesi bu pazar yerinde yapılır. Pazarın ortasındaki korlu kömür ateşi hiç sönmeden devamlı yanar, fırsat bulan ve idarecilerle arası iyi olan tek tük mahkumlar bu ateş yanında oturup çay demleyip içerler. Bu korlu ateşin en önemli görevi mahkumları bitten arındırmaktır. Elbiselerindeki çoğalan bitten rahatsız olan mahkum, önce elbisesini ateş üzerinde kızdırır ve sonra ateşe doğru silkeler, ateşe dökülen bit pıtır pıtır ses çıkartıp yanar. Bu işi sık sık herkes yapmak zorundadır, çünkü kişilerin oturup kalktığı her yer bittir. Bu bitler belki yemeğe de karışabilir, fakat bu olgu kimsenin umurunda değil, böyle bir olasılığı kimse aklına getirmez, yeter ki bu yemekten biraz daha olsaydı; buranın yemeği kadar doyumsuz lezzetli yemeği ben hiçbir zaman yemedim. Bu yemekler çoğu zaman lahana haşlaması ilave edilmiş mısır unu çorbasıdır. Mahkumların yaşamında bulaşık yıkama denilen bir olgu bulunmuyor, yemekten boşalan kap kacağa dilediği miktarda su dökülür ve varsa biraz da tuz ilave edilip, bu bulaşık suyu zevkle içilir. Böylece hem bulaşık yıkanmış, hem doymamış olan mide boşluğu doldurulmuş olur. Buradayken kişi ruhunun, kişi vücudunun olağanüstü esnekliğine hayret ettim, koşullar ne kadar zorlarsa, o kadar zorlanmaya meyil dayanma gücü….. Bu bitler neden hastalık çağırmıyor?….
Yıl 1956, Khruşçov Sovyet Komünist Partisinin XX. Kurultayı’nda, diktatör Stalin’in hastalık derecesine varan kuşkuculuğu yüzünden yaptığı yanlışları bir bir sayarak, Sovyet siyasî düzenine esneklik ve yeni bir yön vermiş gibiydi. Bu haberi hapishanedeyken sadece gerektiğinde resmî elden dağıtılan gazeteden öğrenmiştim.
Yıl 1961 Nisan ayı, Sovyet astronotu Yuri Gagarin uzayda ilk insanlı füze uçuşunu yapmıştı. Bu haberi çalışma kampındayken duymuştum. İnsanlığın kaderini etkileyecek bu gelişmeleri duyunca çok heyecanlanmıştım. Sanki yakın bir gelecekte benim de bu kara kaderim değişecekti … Fakat beklentilerim olmadı, Çin rejimi hiç değişecek gibi değildi, bir kötülüğü ikinci bir kötülük izliyordu. “Ümitsiz Şeytan”, yine de kendimi şu bir düşünceyle avutuyordum: “Diktatörlüklerin ömrü, diktatörlerin ömründen öteye gitmez. Diktatörler ölüyor, diktatörlükler çöküyor.”
1961 yılını 1962 yılına bağlayan kış günleri, tarla-harman işleri bitmiş, kömür maden işine götürülebileceğimin kaygısını yaşıyordum…… Bir sabah benim gibi siyasî suçlulardan oluşan 20 kadar mahkumun yoklaması yapılarak, eşyalarımızın toplanıp yola hazırlanmamız emredildi. Eşyalarımız omuzda şehir tarafına doğru yola çıktık; aramızda bizi salıvereceklermiş, gibi söylentiler vardı, kömür kuyularına götürmeyecekleri belli olmuştu, hepimize olağanüstü bir sevinç hakimdi. Çok özlemini duyduğum şehrime-anne babama biraz daha yakın yere gelip yerleştik. Burası, Gulca şehrinin hemen bitişik batı kıyısı, anayol üzerindeki halen tam olarak bitmemiş bir inşaat alanıydı. Bizim gibi mahkumların yatıp kalkması için, olmaz denilebilecek bir eksikliği yoktu. Kişi başına yarım metre yer taksim edilen eski bulunduğumuz kamp yatak odalarına oranla burası daha geniş ve havalıydı. Kısacası özgürlüğümüze yarım kavuşmuş gibi rahatladık.
Buraya Gulca şehri etrafındaki çeşitli kamplardan 80 kadar benim gibi siyasî mahkum toplanmıştı, yarısı Çinliydi. Biz 40 kişi kadar bir grup, Çinliler ayrı bir gruptu. Daha önce tanımı yapılmış “öğreniş” toplantılarına hemen başlanıverdi. Kim ne kadar değişti veya değişmedi, kafalarda saklanmış sorunlar nedir, bu sorunların çözümü ve öneriler düşünülecek, herkes kendisi ve başkaları hakkında fikir beyan edecekmiş. Değişik bir değişle yine bir tuzaklı geçitten geçmemiz gerekecekmiş ….. Bu geçitten geçememek yine kampta kalmak anlamına geliyordu. Herkes kendi sezgisine göre hem dikkatli, hem ümitli idi. Kamptan kurtuluşumuza sayılı aylar veya günler kaldığına inanıyorduk. Burada kitap okumaya da, kendi aramızda konuşmaya da fırsat vardı.

Kader arkadaşlarımdan Medi Abdurahman adlı bir Kazak gazetecinin bana hediye olarak verdiği, Kazakça olarak Almatı’da basılmış Rafaello.Covanyoli’nin tarihî romanı “Spartak” (Spartacus) adlı 400 sayfalık kitabı, işte o zaman okumuştum. Kitabın etkisini, kitabın son sayfasındaki boşluğa şu satırlarla yazmışım:

“Spartak’ın şahsiyetini ölene dek aklında tutan bir birey, eşsiz kahramanlık ve sedakatin, benzeri olmayan güçlü ve saf sevginin, çok az sayıdaki kişilerin erişebileceği ruhî lezzetini duyabilir. İklil, 14.04.1962.”
Baş tarafındaki 20 sayfası yırtılıp kaybolmuş ve epey yıpranmış bu kitabı, o günlerin tanığı olarak halen saklıyorum.
(Kurban, İklil, Gerçekler ve Yalanlar (Anılar-Yansımalar: 1943-2007), s: 109-113, Ankara 2007.

Geldin Gene Ya Sonbahar…

Ä°lgili resimBizim hüzünlü yılbaşımız ile birlikte geldi bu sene sonbahar. Zaten çifte üzüntülerle boyunlar bükmüş,  bir unut bekliyorduk aybaşını. Eylül gelince gidenler dönecek, alış verişler canlanacak, iş bakanlar, takip edenler durgunluktan kurtulacak ve ekonomi gıcırdayarak yeniden çalışmaya başlayacaktı.  Seçimdi bayramdı derken uzun süredir oluşan rehavet, bizleri tempolu hayata yeniden döndürecek hayatın devam eden yollarında yine her şeyi unutup koşturmalara başlayacaktık.

Beklenildiği gibi olmadı! Bu yakamıza yapışan umutsuzluk hastalığının kaynağı ne kadar medya haberleri olsa da içimizdeki isteksizlik ve duygusal yorgunluklarımızın suçlusu bu sefer kimdi acaba?

Her sene kızaran yapraklara, serinleyen havanın rüzgarla ağaçlardan söktüğü konfeti ışığı altında yürümek nasıl mutluluk verirdi bana. Seyrine doyamadığım eşsiz bir tablonun içinde aylarca sıcaktan bunalmış, öf pöf kaçacak delik ararken  sıcak tutan bir hırkanın  arayışının içindeyim mesela.. Yaşla mı ilgilidir, yaşama sevinci midir bilemedim.

Muharrem ile birlikte yaşanan Kerbela vakasının gerçekliği ile devirlerin hep aynı olduğunu, değişenin sadece onu yaşayan kişiler olduğunun bu kaçıncı idrakimiz? Hani “Kaçıncı faslı bahar bu, solar gider” emellerimiz? Sanki bir uyanışı beklemekteyiz. Tüm bu çekilenlere değecek bir silkinişle en temiz, en saf günlerimize elbet birgün , bir anda bakmışız geri dönüvereceğiz.

Karamsarlığın vebali büyüktür. Sonbahar nasıl gene geldiyse dönüp dolaşıp eski benliğimiz de gelecektir. Haydi parklara, temiz havaları solumaya..  İlk baharda yeniden çiçek açacak ağaçların vedasını duymaya…Kadim dostumuzu  uğurlamaya koşalım. Koşalım ki gene geldiğinde bizi yerimizde bulsun, aynı ümitle kucağımıza eşsiz güzelliklerini doldursun.

Bu sene de geldin ya , gidene  kadar diyeceğim çok şükür sonbahar!

Türk Öğün, Çalış, Güven!

Bu şanı, bu şerefi başka hangi milletin ferdi yaşar? 30 Ağustos dendi mi koskoca bir millet ayağa kalkar! Enginlere sığmayıp taşan kanlar aşkına, Atamızın zafer sabahı ettiği niyaz aşkına Allahın lütfu erişecektir.

En yakın tarihimizde birebir şahit olduğumuz bu  destanı yazan kahramanlar bizlere övünç kaynağıdır. Çalışmak ve yüksek gayelerimize erişmek için Allaha güvenmek şarttır! Üçü bir araya geldiğinde sanki bütün canlılar yardımına koşar. Karınca misali en ufak gayret bile zayi olmaz. Zerre kadar  bu vatana iyiliği dokunanına kadar, onları derleyip toplayan, yüksek askeri dehası ve savaş strateji bilgisiyle zaferden zafere koşan, muhtaç olduğu kudret için önce kendinin damarlarındaki asil kanı gösteren  Mustafa Kemaller birlik olduğunda,  Allah Türk Milletine her zaman yardım edecektir.

 

Geçmişim Anasını

Bu yaz zor geçti be aslanım. İki bayram arası bir seçim oldu. Mitinglere alkış yerine sağanak yağışların, sellerin şakırtısı noktayı koydu. Bu dokuzar günden tatiller var ya, haydi kibarından söyleyelim,  ekonominin ayarını bozdu. Dolar söylemleri faiz lobiciğinin kozu oldu,  ikramiyesini alan emekli amma da memnun oldu. Aradaki çığırtkanlar ohh ya ettiğini buldu.  Medya kağıdını nah Afrika’dan buldu! Şehirde kalanlar boş sokaklarda avundu… Hasılı seçimde umduğunu bulamayan millet geçim derdine düştü. Ne tv açıyor, ne  film izliyor. Çünkü sokaklardaki Suriyelilerin çoğalmasını izlemek ona yetiyor. Parklara gidemez, denizlere kirinden giremez oldu.  Son dakika haberlerinin meteoroloji manyaklarıyık. Seller, heyelan filan.. Tek tesellimiz can kaybı olmaması, tabii ona da inanırsan.. Önlemi devlet mi alacak akıllım, ağacın altına sığınırsan tabiiki de yıldırım seni çarpacak! Dere yataklarına rezidans yapılsın, yüksek yüksek tepelere de TOKİ ayol,  beleş verseler oralarda akıllı insan barınmaz ki.. Yiğitliğin onda dokuzu kaçmak imiş, benim de gece gece kafamı bozan  adam değilmiş.  Zor geçti arkadaş bu yaz, çoook zor. Seçimi filan  geçtim  de baksana bu bana hepten kor. Nasıl toparlarız  bilemedim, geleceğimi göremedim. Geçmiş günler gelecek ise,  n’ola tek ben kendimi feda edeydim . Herkes susarken en kral yorumları duvarlara  nasıl  da yazdım! Kim okudu, kim duydu ha kim? Boşa zaman harcadığımla kaldım.  Sizin yüzünüzden Allahıma yalvaramadım, tövbekar olamadım..Seçimde yenilen Muharremden önce, Tanrım yazdığın kaderimize boynumuz kıldan ince! Kabul et Ahsen , sen iyice saçmaladın.

Ä°lgili resim