Türk Dünyasının Başkenti-TAŞKENT


İklil KURBAN

          Türk dünyası söz konusu olduğunda, en çok konuşulan şehir kuşkusuz Taşkent’tir. Çünkü Taşkent, doğanın en soylu varlığı olan taştan yaratılmış kolay kolay düşmanına teslim olmayan dik başlı-kahraman, fakat sevgiyle donanmış güzel bir şehirdir. Asillik taşta, akıl baştadır. Bütün değerlerin içinde en ulu değer insan şahsiyetidir ki, Taşkent ise, tarihi bağrında barındıran Türk şahsiyetinin ürünüdür.

           Türk tarihine dayanarak yakından ve uzaktan tanıdığım için, 1990’lı yıllardaki değişimden yararlanıp, 1992-1993-1994 ve 1998 yıllarında Taşkent’te bulunmuştum. Taşkent Doğu Bilimleri Enstitüsü’nde Türkî Diller ve Türk Tarihi hakkında bir yıl ders vermiştim. Artık bir Taşkentli kadar Taşkent’i sevme şansına sahip olmuştum. Taşkent beni unutur mu-unutmaz mı bilemem, fakat ben Taşkent’i unutmam.

          Yıl 1219 yaz ayları, Moğol-Türk ordusu Orta Asya’nın İslam merkezi Buhara şehrini işgal etmiş, Buhara imamıyla Cengiz Han (1155-1227) arasında bir diyalog kurulmuş, İmam Cengiz Han’a Mekke’deki Tanrı’nın evinden bahsederken, Cengiz Han da imama şu yanıtı vermiştir:

          “Evrenin tamamı Tanrı’nın evidir. Gitmek için özel bir yer belirlemeye ne gerek var?!”

          İşte Evrenin tamamını “Tanrı’nın evi” diye, evrene eşitlik hakkı tanıyan Cengiz Han, Batı seferinden dönerken, dinlenmek-yol üstü kurultayını açmak için Taşkent şehrini ve Taşkent yöresindeki Çirçik Sahilini seçmiş, Çirçik’in kımızını doya doya içmiştir… Cengiz Han’ın bu azimli askeri seferinden sonra Türkistan’daki Arap egemenliğine son verilmiş, bir çok İslam mücahitleri öldürülmüştür.

          Orta Asya’daki Arap-Türk ve Çinli çatışmasını anlatan ünlü tarihçi Turgun Almas’tan (1924-2001) bir alıntı:

          “Arapların Orta Asya halklarını diz çöktürme ve bölgeyi işgal eylemi tam 100 yıl (651-751) sürdü. Türkî halkların yenilgisi Arapların güçlülüğünden değil, belki Orta Asya halklarının sınır komşularının güvensizliğinden ve kendi aralarındaki ittifaksızlıktan ileri geldi. Daha açık söylemek gerekirse, Araplar Orta Asya’ya saldırdığında, Doğu ve Batı Türk Hakanlığı zor durumdaydı. Ülke içinde cereyan eden huzursuzluklar dışarıdan Tang Sülalesi tarafından sürekli körüklenmekteydi. Çinlilerin Türkî halklara karşı yüzyıllar boyunca yürüttüğü eylemleri sonucunu vermekteydi. Böylece iki cephe arasında kalan Doğu ve Batı Türklüğü Araplara karşı çaba gösteremediler”.

          Yıl 1710, çetin çekişmeler-çatışmalar sonucu Hokand Hanlığı Fergane Havzasında kurulur. İslam’ı ilke edinmiş Buhara Hanlığı ile Türkçülüğü ilke edinmiş Hokand hanlığı arasındaki bu çatışmada, Taşkent’e kimin egemen olabilmesi konusu hayatî rol oynar. Bu çatışmayı fırsat bilen Ruslar da Taşkent savaşında cephe alır. Hokand Hanlığının ayakta kalması uğruna çalışan Narbutabek ve onun soyundan gelen Narbutabekov direnmeye devam eder, Taşkent elden ele geçer.

          Yıl 1865, Mayıs ayı. Ruslar savaş şiddetiyle Taşkent’in kapısına dayanır. Taşkent gidecekse tüm Türkistan gidecekti… Hokand askerî komutanı Alimkul (1831-1865) kendisi, Ruslara karşı Taşkent savunmasının ön cephesinde savaşırken ağır yaralanır ve çok geçmeden ölür. Alimkul’un cesedi Şayhantahor mazarlığında 10 Mayıs günü gömülür.

          Yıl 1917, Bolşevik Devriminden sonra Ruslar, tüm Türkistan’ı Taşkent’ten, aldatmacı-yalan devrim ilkeleriyle yönetmeye çalışırken, Taşkent’teki Türkçüler de tüm Türkistan’ı Pantürkzm ile yönetmeye çalışmıştır. Bu kez Pantürkizmin merkezi Kazan değil Taşkent olacaktır.

          Yıl 1920, Eylül ayının 01-09 günleri arasında açılan Baku Kurultayında Türkçü liderlerden olan Narbutabekov şunları söyler: “Türkistan halkı iki cephede savaşmaktadır. Bir eliyle kendi aralarındaki siyah cübbeli mollalarla, öteki eliyle mahallî Avrupalıların dar milliyetçi taraftarlarıyla…  Biz hayatta özgürlük-eşitlik ve kardeşlik prensiplerini kağıt üzerinde değil, gerçek manada gerçekleşmesini istiyoruz” demektedir. Bu kurultaya Enver Paşa da (1880-1922) katılmıştı.

          Taşkent’te bulunduğum yıllarda, Taşkent şehrinin orta kısmından yer alan, Cengiz Han’ın soyundan Taşkent’te 6 yıl valilik yapmış Yunus Han’ın (1414-1487) mezarını ziyaret ettim, Türbe eskimiş fakat bozulmamış ayaktadır. Yunus Han’ın dedesi sayılan Tugluk Timur’un (1329-1365) Gulca’da veya Aksu’da ölmüş olduğu bilinir, fakat mezarı-türbesi yoktur. Evet insanlar sadece diriliğinde değil, öldükten sonra da kendi devletlerine muhtaçtır.

          Altışehir’de bir Türk devleti kurup (1865-1878),  Çin işgaline karşı azimle direndiği için, Çinliler Yakup Beg’in (1820-1878) mezarını bozup cesedini ateşe vermişlerdi. Evet sadece alçaklar ve güçsüzler mezar ile uğraşırlar.

          Çinli kalabalık olduğu kadar güçsüz, zalim olduğu kadar korkaktır.

         Coğrafya Tarihin Anayurdudur.

          Fergane Havzası:

          Bu günkü Özbekistan’ın en doğu bölgesi olan Fergane Havzası, Kırgızistan ve Tacikistan ile sınırlanmaktadır. Bu havza sanki bir avuç içi gibi, birbirinden pek de uzak olmayan beş parmağa benzer aralıklarla yerleşen beş şehri içine almaktadır: Fergane, Mergilan, Hokand, Endican, Namengen. “Fergane” sözcüğü hem bu havzanın, hem bu havzanın en güneyine yerleşen bir şehrin adıdır. Yaşam zevki veren adı geçen bu şehirlere, Orta Asya’nın Maveraünnehir gibi verimli ovalarına, Tanrı Dağı gibi zengin dağlarına gözü düşen Türk düşmanları yıllar geçtikçe büyümüş ve çoğalmıştır-Araplar, Farslar, Ruslar ve Çinliler…

          Araplar yakın geçmişte de Ruslarla-Çinlilerle omuz omuza vererek Türklere karşı Türkistan’da durmadan savaştılar. Altışehir’de kurulan 77 yıllık (1678-1755) Hocalar Devri,  bu savaşın ürünüdür. Büyük Timur’un (1336-1405) Türkistan’da kurduğu ünlü saltanatı-Timurlu Rönesansı Hocaların saldırısı sonucu Türkistan’da tutunamaz Hindistan’a sığınır. Bu ölüm-kalım savaşında Yunus Han’ın torunları olan Babur (1483-1530) ve Taşkent’te doğup büyümüş, ünlü tarihçi Haydar Mirza Duglat (1499-1551) ikilisi, sadece Türk ulusunu değil, Türk tarihini kurtaracak seviyede olağanüstü rol oynar. Babur’un yazdığı VEKAYİ’si Duglat’ın yazdığı TARİHÎ REŞİDİ’si Türk tarihini kurtaran müstesna eserlerdi…

          Babur Hindistan yolculuğundan önce tüm olasılıklardan yararlanıp, hatta hiç sevmediği Şii Şah İsmail’in yardımına dayanarak Taşkent’i kurtarmaya çalışır, tutunamaz. Sonunda önce Afganistan’a sonra Hindistan’a doğru yol alır, çaresizdi…  

          Uzak geçmişten bu yana “İki Nehir Arası” (Sır Derya ile Amu Derya Arası) anlamında Arapların diliyle “Maveraünnehir”, Avrupalıların diliyle “Transaxiane” diye adlandırılan ve tarih boyunca çok kanlı savaşlara sahne olan bu cennet yurdun bir parçası, işte bu Fergane havzasıdır. Fergane şehrinin 30-60 km güneyine doğru Vadil kasabası ve bu kasabaya bağlı Şahimerdan ilçesi, daha güneyde ise, yüksek Alay Sıradağları bulunmaktadır. İşte yukarıda bahsettiğim coğrafya, bir zamanların ünlü hükümdarı ve yazarı olan Hindistan fatihi Babur’un (1483-1530) yurdudur. Ayrıca burası, dağ eteğine yerleşen Şahimerden ilçesindeki, ünlü Ceditçi (Yenilikçi) Şair Hemze Hakimzade Niyazi’nin (1889-1929) mezarı ile Ona ait müzeyi bağrına basarak, yakın çağımızdaki bir faciaya tanıklık etmektedir-Hemze’nin Ceditçi olduğu için, şeriatçılar tarafından taşlanarak öldürülmesi…

         TAŞKENT diye başlık yaptığım yazımın sonuna doğru, az ve öz olsun dileğiyle, uygun bir sonuç kavramları aradım. 1992 yılında Taşkent’te basılmış “TAŞKENT ANSEKLOPEDİSİ”ni taradım. Taşkent’i bağrına basan ünlü Maveraünnehir’i gizdim. Sonunda Özbek ulusuna göbeğiyle bağlı bulunan ulu edip Ali Şir Nevaî’ni (1441-1501), ulu bilgin Ulug Bey’i (1394-1449) düşündüm. Sırada gururla söylenmesi gereken söz, olması gereken olgu-TAŞKENT PANTÜRKİZMİN BAŞKENTİDİR. Benim bu bireysel isteğimi, yakında Taşkent’te alınmış aşağıdaki olgusal karar onaylamaktadır:

            “13 Mayıs 2016 tarihinde Özbekistan Cumhurbaşkanı İslam Karimov “Ali Şir Nevaî Özbek Dili ve Edebiyatı Taşkent Devlet Üniversitesi kurulması hakkında karar imzalamıştır. 10 Şubat 2019’da Ali Şir Nevaî Özbek Dili ve Edebiyatı Taşkent Devlet Üniversitesi’nde Türkiye’nin Taşkent Büyükelçiliği tarafından donatılan Türk Dili ve Kültürü Merkezi açılmıştır. Açılışa,Türkiye’nin Taşkent Büyükelçisi Mehmet Süreyya Er, TİKA Taşkent Program Koordinatörü Ali İhsan Çağlar ve Özbek Dili ve Edebiyatı Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Şuhrat Siraciddinov katılmıştır. Merkezin donatılmasından dolayı Türk tarafına teşekkür eden Siraciddinov, “Bu merkez, bu tür çalışmalar için sağlam bir altyapı olacaktır. Her zaman Türk bilim adamı ve öğretmenlerini burada görmek isteriz. Burası Türkiye’nin bir parçası olacaktır.” diye konuşmuştur”.

          Taşkent’in coğrafyalık konumu ve bu geçen 100 yıl içindeki gelişmeler bu 2000 yıllık tarihî şehri Orta Asya’nın merkezi haline getirmiştir. 1860’lı yıllardaki Rus istilasından sonra, Ruslar “Türkistan Valiliği” adlı bir kurum aracılığıyla bütün Türkistan’ı buradan idare etmiştir. Sovyetler döneminde de Taşkent bu rolünü bir dereceye kadar korumuştur. Güzel iklimi, her şeyi verebilen cömert doğası ile Rusların dikkatini her zaman özerine çeken bu şehir, istila eylemlerinde ödüllendirilen Rus generallerinin yerleşim sahası olmuştur.

          Bir tarafı geniş açık alan, yine bir tarafı her tür ağaçlarla gölgelendirilmiş dinlenme parkını içine alan Lenin Meydanı, bugün Müstakillik Meydanı’na çevrilmiştir. Lenin heykelinin yerine Özbekistan haritasını gösteren yer küresi yerleştirilmiştir. Bakanlıkların bulunduğu heybetli gökdelen de bu meydandadır. Meydanın önünden geçen büyük caddenin öbür yanında Taşkent metrosunun Müstakillik Meydanı durağı bulunmaktadır. Meydanın öbür park tarafı büyük bir su kanalı ile sınırlanmış olup, su kanalı üzerinden Nevaî caddesi geçmektedir.

          Taşkent’i bütün Orta Asya’nın merkezi gibi gösteren SAGU (Orta Asya Devlet Üniversitesi), bugün bu isim TAŞGU yani Taşkent Devlet Üniversitesi olarak değiştirilmiştir. Ali Şir Nevaî Tiyatrosu, Rus padişahı Romanovların yaptırdığı görkemli saray ve Orta Asya Türklüğüne dehşet salan dev KGB binası da bu meydana yakın yörededir.

          Taşkent hakkında genellemek gerekirse, geniş caddeler, koyu ağaçlı parklar ve 7-10 kilo ağırlığındaki tatlı kavunlar bu şehre özgü özelliklerdir.

          Kuruluşu 1980’li yıllarda tamamlanmış 375 metre yüksekliğindeki Taşkent Teleminaresi, şehre ayrı bir görünüm vermektedir. Turistlere açık olan bu minarenin yemekhanesinden, dümdüz alana yerleşen 2,5 milyonluk şehrin tamamı rahat bir şekilde seyredilebilir. Bu teleminarenin yanından geçen Taşkent’in en büyük caddesine Emir Timur adı verilmiştir. Şehrin merkezi kısmındaki bir cadde de, Mustafa Kemal ATATÜRK adını almıştır.

          Özbekistan bağımsızlığının yıl dönümü olan 01.09.1992 günü Taşkent’te idim. Adı geçen meydan, park ve caddeler tıklım tıklım coşkulu insan kitlesiyle dolu idi. Cumhur Başkanı İslam Kerimov meydan kürsüsünden:

          “Bizi Emir Timur, Ulug Bek ve Nevaî gibi atalarımızın ruhu kurtardı, Onların ruhuna sadık kalalım”, diye sesleniyordu. Büyük binalara ve büyük caddelerin dönüşümüne yerleştirilen: “Gülle ve Yaşna Müstekil Özbekistan” (Geliş ve parla bağımsız Özbekistan!) cümlesi yazılı levhalar göze çarpıyordu.

          Türklüğün Taşkent sevgisi-Türklüğe özgü hakikat sevgisidir-vatan sevgisidir.

“Gülen Başkalarıdır, Ağlayan Benim”

İklil  KURBAN

(Yukarıda başlık yaptığım cümle, Stalin Devri kurbanı şair Çolpan’a aittir)

(Bu yazı, İstiklal Gazetesinin Şubat 2007 Tarihli, 31. Sayısında basılmıştır)

         1990’lı yılların başı, baskıcı Sovyet İmparatorluğu çökmüş, Türk dünyasında yüzyıllar boyu özlemi çekilen rahat bir nefes alma ortamı meydana gelmiş, Türkî Cumhuriyetler doğmuştu. Bu oluşumdan, zulmün en derinliklerinde olmalarının gereğidir ki, en çok sevinen Türk boyu Tatarlar ile Uygurlar olmuştu. Onlar bu oluşumdan istediği gibi yararlanabilmeseler de, kardeşlerinin kurtuluşunu gelecekte bir gün kendilerinin de kurtuluşu olacağını ummuşlardı. Aradan 15 yıl geçtiği şu günlerde Tatarların ve Uygurların bu umudunun gittikçe başkaları tarafından baltalanmaya başladığını, günümüzdeki gelişmelerden seyretmekteyiz. Ezelî ve ebedî düşmanımız olan Rusya ile Çin’in yine de eskisi gibi aramıza kardeş kavgası sokup, Türkü-Türklüğü tekrar yutmaya çalıştığına şahit olmaktayız.

         Tatarlar 1552’den beri 450 yıldır, Uygurlar 1755’ten beri 250 yıldır durmaksızın devamedegelen isyanlardan-sonu soykırımlar ile sonuçlanagelen ölüm kalım savaşlarından geçerek bugüne kadar gelebilmiş ve bu durum bugün de eskisi gibi devam etmektedir. Bu insanlık trajedisinin baş sorumlusu işgalci Ruslar ile işgalci Çinlilerdir.

         Yıl 2005, Özbekistan Cumhurbaşkanı İslam Kerimov’un kimliği-kişiliği, Endican Kanlı olaylarıyla beraber tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştı. O, bugüne kadar gelmiş geçmiş hainlerin en namussuzu olarak, Moskova’da ve Pekin’de diz çöküp, makamının düşmanlarından korunmasını gözyaşlarıyla dilenmiştir. Yıl 2006, Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nezarbayev’in de kimliği ve kişiliğinin tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmasını sağlayan bir yıl olmuştur. Evet zaman her şeye muktedirdir. Nursultan Nezarbayev, ABD ziyaretinden döner dönmez, “Batı’nın akıl ve öğüdüne ihtiyacımız yok, onlar bir çöp” demiştir (Azatlık Radyosu). Aradan çok geçmeden Çin ziyaretinde bulunan Nezarbayev, Çin üst düzey makamlarının, “Tayvan ve Tibet meselesinde yanı sıra Şarkî Türkistan güçlerine karşı savaşımda bize yardım ettiği için Kazakistan’a teşekkür ederiz” şeklindeki övgülerine layık olmuştur. Çin zulmünden kaçıp, kardeş ülke diye, Kazakistan’a sığınan Uygur özgürlük savaşçıları, Nezarbayev’in eliyle Çin’e teslim edilmektedir (RFA-Uygur Şubesi). Doğrudur, tüm ömrü Ruslaşmaya zorlanmış-komünizm ideolojisine tapındırılmış, makam ile satın alınmış bu kukla yaratıklardan, ulusu için, insanlık için elbette hayır beklenemez.   

         Nezarbayev’in, Kazakistan ve Kazak ulusu adına uyguladığı Rus yanlısı-Çin yanlısı siyaseti, uluslararası alanda, Rus-Çin yalanlarına bir dereceye kadar geçerlilik kazandırmakta, Çin’in Şarkî Türkistan davasına karşı bu alanda cephe açmasına olanak sağlamaktadır. Çin’in Kazakistan’daki Büyük Elçiliği, bir kısım Çin yanlısı Uygurlardan ekip oluşturup, onları Ürümçi’de parasız otellerde yatırıp, parasız yemekhanelerde konuk etmiş ve gezdirmiştir. Onlar Almatı’ya döndükten sonra, Çin’in gelişmişliği, insancıllığı hakkındaki yalanlarının propagandasını yaparak, Şarkî Türkistan davasını baltalamaya çalışmışlardır. İstanbul’daki Çin Konsolosluğu da, İstanbul’daki Kazaklar arasından kendi yandaşlarını bulup, onlara para dağıtıp, Şarkî Türkistan davasına karşı cephe açmaya çalışmıştır. Almatı’daki Çin yanlısı Uygurlar da, İstanbul’daki Çin yanlısı Kazaklar da, gizlenme gereksinimini hissettikleri için, Şarkî Türkistan davasıyla karşılaştıklarında “Biz siyasete karışmayız” söyleminin arkasına sığınıyorlarmış. Bu bozuk niyetli insanlar gerçekten siyasetin dışında mıdır? Hayır, bu örtülü yalandır.

         Aslındaki Kazak-Çin gerçeği nasıl? Bu gerçekler, Çin’i dost olarak algılayan ve kendi kardeşini (Uygurları) arkadan vuran Nezarbayev’in zihniyetine uyuyor mu? Ben, bu sorulara en doğru yanıtı verebileceğine inananlardan, yanı sıra bu gerçeklerin uzak geçmişinden günümüze kadar olanını-olup bitenini en iyi bilenlerden biriyim ve bu gerçeklerin canlı şahidiyim:

         Adını Tanrı’dan almış Tanrı Dağının bağrında-İli nehrinin kaynağına doğru yükselen engin yaylalarda barınan Kazak göçebeler arasında geçirdiğim yaz aylarının zevki, ömrüm boyu biriktirdiğim tüm anılarımın en tatlısıdır. Çubuktan at binip yarış yaptığım çocukluk, kunan (üç yaşındaki yarış atı) binip yarış yaptığım ilk gençlik Kazak arkadaşlarımı unutmuş olsam da, Gulca İlk-Orta Tatar Okulundan (1945-51) sınıf arkadaşım Kazak İsetöreoğlu Batır’ı hiç unutacak değilim, sınıfımızın öncü ve etkili öğrencisiydi. Arslan, Batır, Tölev adlı bu 3 kardeş sadece anne (anaları Tatardı) şefkatine sığınarak, yoksulluk içinde büyümüşlerdi. Çünkü onların babası İsetöre, Şın Şisey hapishanesinde “hain” suçuyla öldürülmüştü (1938). Batır’ın kız kardeşi Tölev, babası yakalandığında anne karnında kalmış olup, öldürülen babasının karşılığı olarak “ödeme” anlamına gelen Kazakça “Tölev” sözcüğüyle adlandırılmıştır. Batır ailece, Çin Komünist işgalinden sonra Gulca’dan akın halinde Sovyetlere göç edenlerin sırasında (1955) Almatı’ya gelip yerleşmiş ve 1980’li yıllarda kalp hastalığıyla ölmüştür. Almatı’da bulunduğum günlerde (1992), Batır’ın ağabeyi Arslan’ın evinde Konuk olmuştum. Çocukluk-gençlik yıllarımın özlemini duyduğum şu günlerde, bugün elimde bulunan Tatar Okulunu bitirme anısına çekilen 13 öğrencinin resmine bakıyorum, aramızda Batır yoktur. O günlerde de, cana yakın bir arkadaşımızın aramızda bulunmaması üzücü olmuştu; onun resme çekilecek parası yoktu.    

         Ürümçi Darülfununu Tarih Bölümünde geçirdiğim gençlik yıllarıma (1952-54) denk gelen Makatan, Alimcan Katbay gibi Kazak sınıf arkadaşlarımı da unutmadım. Makatan, Altay Kazaklarının lideri, Şın Şisey hapishanesinde “hain” suçuyla öldürülen Şeriphan’ın oğluydu; iri yapılı, edebiyat meraklısıydı. Ağustos 1954 yılında ben Kaşgar’a giderken, o Ürümçi’deki Kazak neşriyatında görevli olarak kalmıştı. Biz vedalaşırken, onun “Sen unutulacak insanlardan değilsin” sözleri halen aklımda. Ben Türkiye’ye gelip (1980), Ankara’daki deri ticaretiyle uğraşan bir Kazak amcanın dükkânında, daha yeni Altay’dan gelen bir Kazak gezgin ile karşılaştığımda, Makatan söz konusu olmuştu. Gezgin Makatan’ın hastalanarak öldüğünü-kısa ömürlü olduğunu söylüyordu.     

         Osman Batır’ın Çin işgaline karşı vatanı Şarkî Türkistan uğruna verdiği 10 yıllık (1933-1943) ölüm kalım savaşı, destansı bir kahramanlığın öyküsüdür. Bu büyük insan 29.04.1951 günü Ürümçi’de Çinli cellatlar tarafından idam edilmiştir. Gulca’daki Şarkî Türkistan Cumhuriyetinin kuruluşu arifesinde, Çin Askerî Karargahının alınması için verilen savaşta (kasım 1944) iki kardeş Ekber ile Seyit şehit düşmüştü. Uygur, Kazak, Özbek, Tatar, Kırgız ve Moğollar da dahil olmak üzere binlerce şehit kanı pahasına 12.11.1944 günü Şarkî Türkistan Cumhuriyeti kurulmuştu. Bu cumhuriyet, Türk birliğinin neler yapabileceğinin en somut örneği idi. Fakat bu cumhuriyet Rus-Çin iş birliğiyle yok edilmişti (1949). İşte bizim bu hayatî birliğimiz karşısında, her zaman tarih boyunca, Rus-Çin iş birliği dikilmiştir; bu hayatî gerçek, hiçbir zaman unutulmamalıdır. Bizi ilgilendiren bu hayatî gerçeği, İslam Kerimov gibi, Nursultan Nezarbayev gibi Rus-Çin sömürge siyasetiyle zehirlenmiş hainler, algılamaktan-anlamaktan yoksundur.   

         İşgalci Komünist Çin ordusuna karşı ilk ayaklanmayı Şarkî Türkistan Cumhuriyetinin Binbaşı olan Kazak Melik Acı ailesi gerçekleştirmişti. Tukkuztarav (İli ovasındaki bir kasaba) isyanı olarak bilinen bu olay, Komünist Azatlık Ordusu tarafından kana batırılmış ve Melik Acı, babası, kardeşleri kurşuna dizilmişti (1950). Melik Acı’yı yetiştiren cumhuriyetin subaylarından biri olan Kazak Tursun Kaldıbay şöyle diyordu: “Biz geliyoruz, hazırlıklı olun demişlerdi; aldatıldık, Sovyet ihanetinin kurbanı olduk. Tüm hapis yaşamım öldürülme beklentisi içinde geçti.” Türkiye’ye gitmek üzere yol hazırlığıyla uğraştığım günlerde (1980), Kültür Devriminden beri (1966) hapishanede bulunan Tursun Kaldıbay’ın salıverildiğini duyup, Onun evine gittim. Tüm bedeni şişmiş hasta döşeğinde yatıyordu. Güçsüz-acılı ise de, Onun halen ezik düşmemiş ruhundan, yine eski askerlik döneminin cesareti yansıyor ve benim yolculuğuma ümit bağlıyordu. Sönmek bilmeyen bir ulusal ruh… Şarkî Türkistan Cumhuriyeti dönemindeki okul ve orduya verilen ulusal eğitiminin izleri, Çinli eliyle kolay kolay silinecek gibi değildi…  

         Ben bulunduğum hapishane, çalışma kampı ve beyin yıkama toplantılarında “milliyetçi” olarak suçlanmış birçok Kazak gençleriyle kader birliği yapmıştım, onların bazılarının adlarını yazayım: Şirtiman (Osman Batır’ın büyük oğlu-Gulca hapishanesinde ölü bulunmuştur), Törekan, Kıyatbek, Melik, Adil, Cumabay, Abdulla, Abdulhak ve başkaları. Kazakların kendi diliyle söylemek gerekirse, yukarıda adı geçen insanlarla, “Tar col taygak keşu”vü (Dar yol kaygan geçit)’i omuz omza geçmiştik; Kazak olduğu kadar yiğit insanlardı onlar. Adil bir gecede, çalışma kampının başkanı Çing Çancang’ın bindiği seçkin siyah ata binip, Çin-Sovyet sınırını geçerek Almatı’da boy göstermiş-Çin zulmünden kendini kurtarmıştı (1961). İki kardeş Abdulla ile Abdulhak Kültür Devriminin (1966-76) başlamasıyla başlarına gelebilecek tehlikeyi ön sezgileriyle fark etmiş ve yolda ölecek olan yaşlı babasını yanlarına alıp, son derece tehlikeli olan Çin-Sovyet sınırını geçmiş, şu anda Almatı’da yaşıyorlar.

         Bugün Uygur Bağımsızlık Hareketi, Tatar Bağımsızlık Hareketi denilen olgular gündemdedir. Kazakistan denilen bir devlet ortada olduğu için, Kazak Bağımsızlık Hareketi denilen bir olgu henüz yoktur. Eğer Nezarbayev’in yoğun Rus-Çin yanlısı çabası tutup, bu devlet Çin’in veya Rusya’nın sömürgesi haline gelecekse (zaten şu anda sömürge halindedir), o zaman bu olgu doğacak, Kazakların yiğit insanları yine ön cephede vatanı-ulusu uğruna göğüslerini düşman kurşununa karşı siper edeceklerdir. Ben buna inanan Kazak hayranlarındanım.      

         Nursultan Nezarbayev, tıpkı Sefermurat Niyazov gibi ölene dek, Çinlinin ve Urusun övgü ve desteğini arkasına alarak padişahlık tutkusuyla bir hükümdar gibi saltanat sürebilir. Fakat onu ulusu ve tarih asla affetmeyecektir. Saltanat zevki sarhoşluğunda arkasına dönüp bakmadığı veya bakmak-bilmek istemediği hainlere, yeri iken burada, inkar edilemez-atlayıp geçilemez bazı gerçekleri anımsatayım: Şarkî Türkistan denilen bu ülke, tüm Türkî halkların aslî yurdu konumundaki, Türkün ezelî ve ebedî varolagelişinin izlerini taşıyan bir kutsal topraktır. Nezarbayev gibi ulusal tarih bilincinden yoksun insanlar, tarihin derinliklerinde yatan-uzakta kalan gerçekleri göremeyebilir. Şimdi yakın geçmişe döneceksek, Nezarbayev’i bağımsız bir devletin başkanı yapan olgu, onun “çöp” diye küfrettiği Batı değerleri değil midir!? Onun bu sözü, Batı’nın nimetlerine karın doyurup-güç kazandıktan sonra, Batı’nın kendisine saldırmak anlamına gelmez mi!? Müstemlekeci Sovyet İmparatorluğu idaresi altında inleyen halklar, kurtuluş umudunu, Batı’nın “Ulusal devlet ilkesi”, “Demokratik yönetim biçimi”, “Birey hukuku devlet hukukundan üstündür” denilen evrensel değerlerine bağlamamış mıydı!? NATO ve ABD’nin Soğuk Savaş dönemindeki siyasî, askerî, iktisadî rekabeti karşısında çaresiz kalan Sovyet İmparatorluğunu, ne Rus Komünistleri, ne de Rus Şovenistleri kurtarabildi, Sovyetler çökmüş, ulusal devletler doğmuştu. Aklıselim-vicdanı temiz insanlar bu gerçekleri asla unutmayacaktır. İslam Kerimov, Nursultan Nezarbayev gibi makam düşkünü, çöken sistem ile suç ortaklığı bulunan hainler, geçmişi unutmaya-unutturmaya çalışabilirler. Almatı’da özgürlük uğruna cereyan eden öğrenci eylemlerini, Sovyetler 17 Aralık 1986 günü askerî güç kullanarak kana batırdıklarında, cesetleri ve çığlıkları zevkle seyreden Sovyet başkanlarından biri olan Nezarbayev, bu olayı unutabilir (!), ama İnsanlık ve tarih asla unutmayacaktır.

         1990’lı yılların olumlu gelişmelerinden daha çok fırsat düşkünleri yararlanıp-onlar gülüp, Uygurlar ve Tatarlar yine eskisi gibi zulmün pençesinde kalıp ağlasalar da, tarih rayından çıkmamış-yönünü değiştirmemiş eskisi gibi yoluna devam etmektedir. Bilindiği gibi ulusal uyanışın, bilimsel aydınlanmanın sonucu olarak Avrupa’da gelişme gösteren ulusal devlet ilkesi ve demokratik yönetim biçimi, tarihin bir hükmü olarak, imparatorlukların ömrünün tükenmekte olduğu haberini vermişti. Böylece XX. yüzyılın başında Osmanlı İmparatorluğu, XX. yüzyılın ortalarında İngiliz İmparatorluğu dağılıp tarihe karışmıştı. Yine dağılması gereken iki imparatorluk vardı: Dışarıda “devrimlere karşı Avrupa’nın jandarması”; içeride “halklar zindanı” olarak tanımlanan Çarlık Rusya’sı ve Doğu Türkistan, Tibet, Mançurya, İç Moğolistan gibi ulusal bölgeleri içine alan Doğunun en tipik feodal imparatorluğu Çin. Bugün başında bulunduğu Putin ve Ho Cintao’nun yönetimindeki Rusya ile Çin, işte bu tarihin ölüme hükmettiği dünyamızda kalan son imparatorluklardır.

         1990’lı yılların başında meydana gelen siyasî-toplumsal sarsıntıların sonucu, komünizm, Stalin, Mao Zedung gibi sözcükler, insanlığın bilincinde bir nefret belirtisi haline gelse de, komünizm denilen düşünce sistemi, imparatorluk denilen siyasî yapı dünyamızda halen varlığını korumaktadır. Demek ki, tarih görevini halen tam olarak yerine getirememiş, anlaşılan zamana gereksinim var-zaman her şeye muktedirdir. Tüm Türk dünyasının gülmesi, yani bugün zulmün derinliklerinde yatan Uygurların ve Tatarların gülmesi, tarihin ölüme hükmettiği dünyamızda kalan bu son iki imparatorluğun (Rusya ve Çin’in) büsbütün dağılmasına bağlıdır-imparatorluklar mutlaka çökecek, ulusal devletler doğacaktır.  Tarihin-bilimin hükmü şu ki, er geç bu iki imparatorluk mutlaka dağılacaktır. Tarihin akışı engelleri aşar-sonsuzluğa gider, durdurulamaz. Her şeyden önce özgür olan insanoğlunun mutluluğu, tarihin engelsiz daha sakin akışında yansır. Bir gün gelecek hainliği arkasına alıp gülenler sorgulanacak; bir gün gelecek zulmün derinliklerinde varolma mücadelesi verenler-ağlayanlar mutlaka ödüllendirilecektir. Bugün ise, “Gülen Başkalarıdır, Ağlayan Benim.”

Prebiyotik Sevgi Mayası

Sâmiha Ahsen Ayla TÜRKELİ

Büyük şehirlerde yaşamanın diğerlerine oranla türlü türlü kolaylıkları ve fırsatları vardır. Onun için hepimizi cezp eder;, onun için kendine çeker… Oysa o fırsat sandığımız kolaylıkların bizlere ne ağır bedeller ödettiğini, neleri alıp götürdüğünü günün birinde acı da olsa anlarız. Anlarız da, artık bizler de o manasız boşlukların bir parçasıyızdır, artık kaçamayız…

Memleketinizin sessizliğini, doğallığını özleyen, komşularında hani o bildik hemşehrilerinin samimiyetini arayan sanki biz değilmişiz gibi, şehir bizi çarkının içine ne de kolay alıvermiştir, şaşarız!

Bir de bakmışız elimize geçen küçük tatillerde şehrin karmaşasından kaçmak için fırsat kollamaya onlar gibi biz de başlamışız… Köyümüzün bizde kalan eski hayaliyle, tavukların, hayvan sürülerinin seslerinden başka hiçbir şeyin duyulmadığı o huzurlu beldenin son bıraktığımız hayaliyle bulmak isteriz… Ama gittiğimiz yer aynı olsa da, gördüğümüz aynı yer değildir.. Bizim gibi aynı sebeplerle yaşadıkları mekanları terk edip gelen şehir kaçkınlarının hiç biri de umduğunu bulamayacaktır, Ne köy eski köydür, ne köylü  eski köylüdür.  Önüne ikram diye ayran yerine kola kanan yer nasıl senin köyün olabilir? Ekmeğini bakkaldan alanla, salçasını yapmak için kasabadaki marketin arabasını bekleyenler, o cefakar köylüm ile hiç bir olur mu? Nereye gittiler, hani nerede onlar?

O zaman “Köylü milletin efendisiydi” Evet! Ürününü kendisi üretirdi de ondan! Ne zorluklarla alın teri döke döke ortaya çıkardığı ürününü asla ziyan etmez, kıymetini bilirdi. 
Her şey küçük ama bozulmamış bereketli bir ekmek mayasıyla başlardı. Onun adı sevgiydi. Pişen ekmek komşuyla bölüşülür, artarsa hayvanlara verilirdi. Doyan midelere şükredilirdi. Sağlıkla yenen her lokma helalindendi, böyle bilinirdi., “Açlıkla terbiye etmesin Allah” der, kırıntısının bile heder etmezdi büyüklerimiz! Kıymetini bildiği için israftan kaçınır, paylaştığı için  yokluk çekmezdi, her bir sofrasının bereketi içinde olurdu. Üretmeyen, kıymet bilmeyen, kanaat etmeyenler ordusu varsın şehirde otursundu… Benim bu cefakar, fedakar köylüm olduğu müddetçe, karınca misali çalıştığı sürece elbet başımın tacı, milletimin efendisi olurdu da ee hani?

Böyle şehirlere kaçarak mı, yazlık gibi kullanarak mı efendisi olacaktık milletimizin? Hayat boşluk kabul etmez. Köyümüzün varlığını nasıl biliyorsak, hayal olmadığının bilincindeysek, fabrika bacalarının egzoz dumanlarının, bitip tükenmeyen koşturmaların, hastalanmadan sağlığımızın, değerlerimizi yitirmeden de toprağımızın kıymetini bilelim.

Tarlalar arsa, doğal yumurtalar karaborsa olsa da.. Köylümüzün ürettiği müddetçe çaremizin, ilacımızın onda olduğunu bilelim, nasırlı ellerine yapışıp ona nasıl  muhtaç olduğumuzu söyleyelim. Öpelim, öpelim,  öpelim…

 

 

 

 

 

 

 

         

ASIRLIK LİSEM

Roza KURBAN

            Okullar bir eğitim yuvası, çocukların ikinci evidir. Çocuk gelişiminde okulun ve öğretmenlerin büyük önemi vardır. Okul yılları, acı tatlı anlarıyla her insanın hayatının bir dönemini oluşturur. Okuldayken bazı değerlerin kadir kıymetini bilmeyiz, ancak yıllar geçtikçe okulun, öğretmenlerin, okul ve sınıf arkadaşlarının değeri daha da iyi anlaşılıyor. Bazen keşke diyerek o yıllara geri dönmek istiyor insan. Okul anılarımız bir ömür boyu hafızamızda saklanıyor, unutulmuyor. Aradan geçen zaman, okul anılarımızla birlikte çocukluk, ilk gençlik, gençlik yıllarımıza götürüyor bizleri.

            11 Temmuz 2018 tarihinde, hiç beklemediğim bir anda Rus sınıflarının eski okul müdür yardımcısı, Rus dili ve edebiyatı öğretmeni Yagudina Roza İldusovna’dan sosyal paylaşım sitesinden bir mektup aldım. Mektupta şu satırlar yazılıydı: “Merhaba, Roza! Ben, seni sosyal paylaşım sitesinde görünce çok mutlu oldum. Senin başarılarına ve mutlu bir hayat sürmene sevindim. Bu yıl bizim okul 100.yılını kutlayacak. Şimdi biz bilim insanları, çeşitli alanlarda tanınmış ünlü mezunlar ile ilgili panolar hazırlıyoruz. Sen bizim yurt dışındaki ilk temsilcimizsin. Kendin ve çalışmaların ile ilgili bilgi gönder lütfen. Senin de panoda yer almanı canı gönülden istiyorum.” Mektubu okuyunca çok mutlu oldum, ne de olsa ben okuldan mezun olalı 36 yıl olmuş, bir de memleketimden 1000’lerce kilometre uzaktayım. Aradan yıllar geçse de hatırlanmak, unutulmamak güzel bir duyguymuş… Mektup sayesinde okulun 100 yıllık bir okul olduğunu da öğrenmiş oldum. Ben memleketten ayrılalı da 23 yıl oldu, az bir süre değil. Norlat Lisesi’nde 1980–1981 ve 1981–1982 eğitim yıllarında 2 yıl okudum. Aldığım mektuptan şu çıkarımı yaptım, öğretmenlerimiz bizi okuldan mezun etseler dahi bir ömür boyu bizi izliyor, başarılarımızla gurur duyuyor, bizimle birlikte seviniyor, bizimle birlikte üzülüyorlarmış. Bir şairin öğretmenleri “ikinci anne (baba)” demesi boşuna değilmiş, dedim kendi kendime. Okulun 100.yılının kutlanacağı haberi, beni okul günlerime geri götürdü, okul hatıralarımı tekrar hafızamda canlandırdı. Öğretmenlerim, sınıf arkadaşlarım bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Bize eğitim veren öğretmenlerin büyük çoğunluğu, sınıf arkadaşlarımızın bazıları artık aramızda yok, ancak anılarımızda bizimle birlikte yaşayacaktır.

            Okulun asırlık tarihine gelince, Norlat Okulu Ekim Devrimi’nden bir yıl sonra ülkede henüz İç Savaş sürerken önceden medrese olarak faaliyet gösteren molla Minhac’ın evinde okuma yazma öğretme amacıyla açılmıştır. 3 yıl aradan sonra 1921 yılında okul 7 yıllık olmuş ve kasaba gençlerine eğitim vermeye başlamıştır. 1924 yılında okulda ilk piyoner[1] ekibi, 1928 yılında komsomol[2]  ekibi kurulmuştur. 1927–1930 yıllarında okul ilk mezunlarını vermiştir. 1935 yılında 7 yıllık okul liseye dönüştürülmüştür. Okulun mezunları eğitim aldıkları okulda öğretmenlik yapmıştır. 1936 yılında okul yeni bir ağaç binaya taşınmıştır. 1941 yılında başlayan İkinci Dünya Savaşı Norlat Lisesi’ni de es geçmemiş, öğretmenler öğrencileriyle birlikte savaşa gitmiş, omuz omuza mücadele etmiştir. Savaşa gidenlerin bazıları geri dönememiş, savaşta hayatını kaybetmiştir.

            1963 yılında okul, bizim de eğitim aldığımız 2 katlı taş binaya taşınmıştır. 1997 yılında, okulun öğretmeni Roza Yagudina’nın girişimleri ve çabasıyla okulda Anayurt Müzesi açılmış, müzede okul ve kasaba tarihine ait 1200 civarında eşya bulunmaktadır. 2000 yılında 2 katlı taş bina yanına modern yeni bir okul binası inşa edilmiştir. 1963 yılında kullanıma giren okul binasında günümüzde kreş, anaokulu ve kütüphane olarak faaliyet göstermektedir. 1940 yılından günümüze kadar okul 6497 mezun vermiştir. Mezunlar dünyanın dört bir yanına dağılmıştır. Okulun öğretmenleri genelde dün olduğu gibi bugün de okulun kendi mezunlarından oluşmaktadır. 100 yıl içinde yaşanan tarihi olaylar okulumuzu da etkilemiştir. Bu süreç içerisinde okul değişmiş, gelişmiş, kendi geleneklerini oluşturmuştur.

Okul çeşitli alanlarda ödüller kazanmış, 2005 yılında Norlat Lisesi “en iyi okul” seçilmiştir. Norlat Lisesi, Rus ve Tatar dilleri olmak üzere iki dilde eğitim veren, ilk, ortaokul ve liseyi içinde barındıran bir okuldur. Mulla ili, Kügey, Kügeş, Akyeget, Sünçeley, Bakırçı, Tatar İslamı, Ecel, Tau ili, Aydar, Ere, Karaşem gibi köylerden öğrenciler lise eğitimi almak için Norlat’a geliyorlar. Norlat Lisesi’nden mezun olan öğrencilerin %90’ının üniversite kazanması okulun eğitim seviyesinin kalitesinin de bir göstergesidir. Uluslararası Tatar Dili olimpiyatlarında 2018 yılında Norlat Lisesi öğrencisi Rizele Gilyazova birincilik kazanmış, bu yıl da Tatar dili ile ilgili yapılan yarışmalarda okul öğrencileri 5 dalda başarı elde etmiştir.

            Norlat Lisesi’nin 100. yıl kutlaması 2 Şubat 2019 tarihinde gerçeklemiştir. Kutlamaya ülkenin dört bir yanından mezunlar katılmıştır. Çiçeği burnunda mezunların yanı sıra okuldan 50–60 yıl önce mezun olanlar da büyük ilgi göstermiştir. Katılımcılar salona sığmadan dolup taşmış, büyük çoğunluk töreni ayakta izlemiştir.  Yoğun katılımın nedeni hiç kuşkusuz okula olan bağlılık ve okul sevdasıdır. Okulun 100.yılı dolayısıyla “Okul – Dün ve Bugün” başlıklı bir kısa film hazırlanmış, filmde okulun tarihi, okulun tanınmış mezunları, okulun yaptığı faaliyetler konu edinmiştir. Filmin yanı sıra okul duvarına ünlü mezunların fotoğraflarından oluşan panolar hazırlanmış, öğreniciler tarafından çizilen okul ile ilgili resimler sergilenmiştir. Katılımcılar okul anılarını tazelemiş, sınıf arkadaşlarıyla hasret gidermiştir. Törene mezunlar dışında üst düzey yöneticiler de katılmış ve tebriklerini iletmiştir. Okul müdürü Ramil Zinnatullin yaptığı konuşmasında “okulumuz gelenekleri ile güçlüdür, gelecekte de bunun sürdürülmesini temenni ediyoruz” demiştir.

            Okulun mezunları arasında siyaset, ekonomi, hukuk, tıp, eğitim, sanat, edebiyat gibi birçok alanda tanınmış mezunlarının olması okulun eğitim kalitesinde saklıdır. Ünlü isimler arasında Türk-Tatar Onomastiğinin Babası olarak nitelendirilen Prof. Dr. Gomer Sattarov (1932), tarihçi Ramzi Valeyev (1937), teknik bilimler doktoru İldar Hakimzyanov gibi bilim insanları vardır. Piyanist Flöra Hasanova, Tataristan’ın Halk Sanatçısı Şagidullin, tiyatro ve sinema sanatçısı Firnat Nasıybullin, yönetmen Rail Muhutdinov gibi sanat camiasında tanınmış isimler de Norlat Lisesi çıkışlıdır. Mezunlar arasında Feride Nigmetcanova, Elvira Muzafarova gibi gazeteciler, Emil Ganiyev, Firdeüs Zaripov, İlgizar Fazlulin gibi yazar ve çevirmenler, Ravil Seyfetdinov, Nadejda Smirnova gibi emektar öğretmenler de vardır. Yanı sıra Norlat Lisesi mezunları arasında il başkanları, siyasetçiler, hâkimler, emektar doktorlar, emektar ziraatçılar, emektar inşaatçılar da az değildir. Bir kasabadan çeşitli alanlarda faaliyet gösteren bu kadar ünlü insanın çıkması başlı başına bir başarı, bir gururdur.

            Norlat Lisesi, güçlü gelenekleri olan bir okuldur. Yıllar devamında oluşan bu gelenekler ister öğretmenler, ister mezunlar, ister öğrenciler arasında güçlü gönül bağının kurulmasına neden olmuştur. Norlat Lisesinin ruhu ve gelenekleri geçmişi geleceğe bağlayan bir köprüdür. Gerçekleşen kutlama, dünkü mezunları ve bugünkü öğrencileri bir araya getirmeyi başarmıştır. Okulum, dün ve bugün olduğu gibi yarın da geleneklerine bağlı kalarak hayatını sürdürsün dileğiyle, daha nice 100 yıllara!  

            Yazımı bir dörtlük ile tamamlamak istiyorum:

            Okul yılları,

            Kalpten özler onu gönül telleri,

            Kendisi bir devir, kendisi bir şarkı

            Orada geçen gençlik yılları.  


[1] Piyoner, SSCB döneminde ortaokuldaki çocuk teşkilatıdır.

[2] Komsomol, Komünist Gençler Birliğidir.

Hey Tanrım!

Bodoslama daldım bu hayata orta yerinden. Dünya kurulmuş, çağlar aşılmış, Bütün zaferler kazanılmıştı ben doğduğumda. Hatta 1960’ların sonuydu, son aylarının da sonu! Herşeyin bir başlangıcı vardı değil mi? Benden öncekiler işte o muhteşem başlangıçların şahitleriydi. Bizlere kala kala o zaferlerden sonraki darbeler, sonsuz nimetlerin kıymetini bilemeyenlerin huzursuz dünyasında yaşamak kalmıştı.

Gözlerini dünyaya açmak bir şey değildi, mühim olan o gözleri olaylara çevirip onları kavramak geçmişle geleceğin ortasında köprü oluşunun idrakine varabilmekti, yeniden başlayabilmekti hayata. Kaç kere iflas edip, kaç kere sıfırın altından başlasan da elinden kayıp gidenin aslında ömrünün en güzel yılları olduğunun bilincine vardığında kendi kıyametinin kopacağını bilmek keramet de değildir.. Pat diye olgunlaşıverir insan ardına baktığında.. Yuh o günleri ben mi yaşamışım der. Nasıl dayanmışım? Mazi sıkıntılarla acılarla dolu olsa da her zaman özlenen bir saflığı, toyluğu vardır. Allaha bile kafa tuttuğun yıllardır. Hey TAnrım! gerçeksen çık karşıma!

Ya da.. pişmanlıkla akan yaşlarındadır Tanrın, Sevdiklerin birer birer terk edip gitse bile o hep yanı başındadır. Fısıltını duyar, öksüz başını okşar.
yanı başındadır. Onu sevmenin adı başkadır. Hava gibi su gibi, yemeğin tuzu gibi olmazsa olmazındır.

Belki de bu dünyaya gelişin tüm bunlar içindir. Seni adam etmeye niyetlidir olamaz mı? Sevildiğini biliyorsun da imtihanına niçin dayanamıyorsun da der mi der?

Ekşi Maya Yapımı

İnsan bir derde düştü mü ne çareler bulacağını şaşırıyor. Benim de son 60 günüm sevdiğim herşeyden uzak durmakla geçti ki zaten şekerdir, çaydır ve bütün o yediğim abur cuburların benim değil bağırsağımda dolanan milyonlarca zararlı bakteri yüzünden -beynimi de ele geçirmiş olmalılar ki – canımın istediğini yeni öğrenmiş bulunmaktayım.

Aman tanrım! Mezara girmeden onca yaratığı bağırsaklarımda ve vücudumun her yerinde yaşadığını bilmek korkunç! Her şeyi yememeyi başardım ama ekmek de yemez isem pek ben neyle doyacaktım ?

Çok şükür ki derdi veren dermanını da veriyor. Ekşi mayalı ekmek yapmaya karar verdim evde. Önce Kastamonu İstiklâl yolu https://siyezsepeti.com/‘dan Siyez UNU  getirttim.  Unla beraber gelen mayayı cimrilik edip az kullanınca  bu sefer ekşi maya tarifleri araştırmaya başladım.  KOlay olmadı tabii ama en ekonomik, denenmiş ve de sağlıklı olanına dün akşam üzeri arkadaşım dostum Nejla Hanımdan geelen bir mesajla kavuştum. Bu kadim bilgiyi sonsuza dek paylaşılmak üzere buraya yazıyorum. Okuyan ve uygulayan herkeze sağlıklı ömürler diliyorum:

MAYA YAPIMI

1nci gün kavanoza 1 su bardağı un, 3/4 su bardağı su konup iyice karıştırılacak.

2 gün oda sıcaklığında bulundurun.

3üncü gün bir çay bardağı un, 1/2 çay bardağı su ekle karıştır.

4üncü gün bir çay bardağı un, 1/2 çay bardağı su ekle karıştır.

5inci gün bir çay bardağı un, 1/2 çay bardağı su ekle karıştır.

6ncı gün buzdolabına koy gari.

7inci gün mayanız  hazır.

 

VatanBirHaber Artık Şifa Katan Bir Haber Sitesi

Yeni bir seneye girmek üzereyken kaç senedir açık tutmaya çalıştığım bu sayfamı devam edip edebileceğimi bilmiyordum. Ama…

Sibo ve Candida denen ve beni çok etkileyen vücudumda rahatsızlık veren bakteri ve mantarların saldırısı altında olduğumu doktorum söyleyene kadar… Adını ilk kez duyduğum bu canavarların iyi huylu bakterilerime engel olduğnu ve de  kanser de dahil envai çeşit hastalığa sebep olduklarını öğrendiğimde  savaşma kararı aldım.  Yeni bir durumdu, üstelik internette yeterli açıklama veya bu rahatsızlıklarla ilgili diyet listeleri  de yoktu!

Bugün 40ncı gün ve ben 40 günden beridir günlük tutuyorum. Burun ve kulak kaşıntılarımın hangi besinlerle azalıp çoğaldığının yani içimde dönen dolapların seçeresini çıkarıyorum. Bunu kendi alanımda ve kendi bedenimde uyguladığım her şeyiyle sizlerle paylaşmak istiyorum.

Önce sağlık, sağlam kafa sağlam vücutta bulunur. BU bağışıklık sistemimiz ve genlerimize yönelik bir saldırıysa Çanakkale’nin geçilmediği gibi candidaları da geçirtmeme yöntemidir. Bütün  gıdalara selam olsun ama kendi toprağımın ürünü olana, tarım ilaçsız olanına,  Allahın verdiği tertemiz rızıklarımızadır selamım. Diğerlerini zaten gıdadan saymıyorum. Hasta yapan, sinsice sokulan ve yavaş yavaş öldüren GDO’lu hiç bir şeyi evimize sokmamalıyız. 

Ben Size Yaşamayı Emrediyorum! Ordular ilk hedefiniz şekeri ve unu kesmektir! Başlıyor muyuz? Hazır mısınız???

 

Hah şöyle! O zaman benden haber bekleyin.

Kazım Türkeli

Babam Kazım Türkeli’nin sosyal medyada “Unutulmaz Öğretmen” sayfasını açtıktan sonra bir de bibliyografisini yazma gereğini duyduk. Zira Sadece resimlerle ve öğretmenliğinin vurgusuyla onu hiç tanımayan ziyaretçilerde bilgi eksik kalacak, herhangi bir sayfadan farkı olamayacaktı. Oysa onun nasıl unutulmaz olduğunun kanıtları, yetiştirdiği sevgili öğrencileri henüz hayattayken ve yurt sathında binlerce şahitleri varken bu dost, bu babacan, ağabey hocalarının hakkını vermek boynumuzun borcuydu. Kısa bir araştırma yapmak dahi hakkında pek bir bilgi bulunmadığını göstermeye yetiyordu. Doğal olarak vefatının üzerinden 20 küsur sene geçtiğini düşününce, o devirlerde daha internet ve sosyal medyanın da adı bile yoktu. O zaman bunu onun en yakını, kanından canından, ailesinden, kokusuna en çok hasret olan kız evlatları olarak bizim yazmamızdan daha doğal ne olabilirdi? Aldık kalemi kağıdı elimize, daha ilk satırında bu diğer biyografilere benzemeyecekti, onu anladık zira yazdıklarımız pek çok şeyi hayal gücümüzün, gönül sözümüzün eseri olarak duygusal olacaktı. O yüzden bir kişiyle değil de hayatının hangi döneminde kim devreye girdiyse, kime faydası olduysa, kimlerin hayatını kurtardıysa, kimin derdine derman olduysa işte onların bilgi birikimiyle hazırlanmalıydı ki bu kez öğrencileri öğretmenlerini yaşatsın. Neyse şimdi biz susalım.. Sizlerin katkılarıyla birlikte oluşturacağımız bibliyografisinin -belki de dünyada bir ilk olarak- ana hatlarını oluşturmaya başlayalım.

***

Kazım Türkeli 1934 yılının sıcak bir temmuz ayında Manisa’nın Kula ilçesine bağlı o zamanlar ismi Menye olan ama şimdilerde Gökçeören Köyü’nün güzeller güzeli Emine’si ile Gezici başöğretmen Hacıil Bey’in evlenmesinin ardından ilk erkek çocukları olarak dünyaya gelmişti. Doğumundan kısa bir süre sonra Manisa Merkez’deki bir okula tayin emirleri gelince, aileye ve kırkı çıkmamış lohusaya bütün köylüler birlik olup canla başla yardım etmişlerdi. Sinanların Fadime o zamanların köy muhtarıydı. Ailenin bu örflü yaşlısı canı gibi sevdiği evlatlarından ayrılmanın acısını belli etmese de denklerin arabaya yüklenmesinde emirler vererek, çalışanlara yemek ikram edilmesinde köy kahvesini açarak kederini bastırmaya çalışıyordu. Ruhu şad olsun yiğit kadınmış Sinan Fadime. Onun için onca erkeğin alamadığı muhtarlık o zamanın Türkiye’sinde ona verilmiş. Belinde silahla dolanırmış köyün orta yerinde. Kahveye geldiği zaman soluklanır, silahını masaya vurarak koyar da:

“Beri bak gaaveci. Yap bakem bana bir gaave.” Masalarda oyun oynayan adamları işaret ederek güler ve “bunların heeç biri adam deeel” dermiş de kimse gık bile diyemezmiş yaa?… Bu hatırayı her anlattığımda onun köpüklü kahvesini yudumlarken kıs kıs güldüğünü ve etraftakilere göz kırptığını görür gibi olurum.

İşte bu hal, bu öz güven sanki ondan bütün sülaleye sirayet etmiş. Sinanların Fadime olmasa da kimseye eyvallahları olmayan, samimi, dürüst, mert, efe tarzı yürüyüşleri ile bir görüşte hayran olunan TÜRKELİ’ler almış yürümüş.

***

 

Şimdi burada ailemizden geriye hayatta kalan tek akrabamız biricik ve en küçük halamız Türkan Türkeli’ye sözü bırakmak icap eder ama bu girizgâhı yapmam lazım. İlk evlatlarının ardından babannemin bir oğlu daha dünyaya gelmiş, adını Arif koymuşlar ki Hacıil dedemin Kahramanmaraş Göksun’daki köyünden okumak için ayrılırken, hasretinden ardınca gözyaşı döken kendi amcasının adıymış bu. Arif daha memedeyken, Gülüş doğmuş, Gülüş emeklerken, Başgün olmuş, derken Suna dünyaya gelmiş peşpeşe. Tamam derken de en son nasılsa sıra gelivermiş o güzeller güzeli Türkan’a..  Kıyamamışlar gari, bu da doğsun, nasibini Allah verir demişler. Altı çocuk olmuş, üçü kız, üçü oğlan. tam altı kardeş. Cıvıl cıvıl çocuk kahkahaları ile dolmuş evleri. Dedem her evladına Göksun’daki akrabalarından adlar vermiş. Gönlü hep o tertemiz havayı solumak, göz alabildiğince uzanıp giden yemyeşil bayırlardan yuvarlanmak istermiş.

“Hayat gailesi işte, hele bir büyüsün bizim afacanlar belli mi olur, ya biz gideriz ya onları misafir ederiz.” Dermiş.

Göksun nere, Manisa nere? Biri doğuda, biri batıda ama her iki tarafın da ortak ne çok yönü var. Kara kaşlı kara gözlü delikanlılar, kalem kaşlı çekik gözlü dilber kızlar. Kalkık burun, edalı yürüyüş hepsinde de var. Böyle biyografi yazmaya ne varJ))) Roman oldu mübarek.. Halacım yetiş hele neredesin?

***

Halam galiba yoğun son günlerde, bahar temizliğidir, torundur, badanadır derken ya görmedi ya da vakit bulamamış olabilir. Neyse biz kaldığımız yerden devam edelim. Aradan yıllar geçer.. Genç Kazım delikanlı olmuştur.  Günlerden bir gün babası Hacıil Bey ve kardeşi Arif ile yolda yürüdükleri sırada, Manisa tabii küçük yer o zaman, herkes birbirini tanıyor Hacıil bey, onu tanıyanlar tarafından sevilen sayılan, çok da çevresi olan faal bir öğretmen… İşte böyle konuşa görüşe,  tanıdıklarına selam vere vere yolda ilerlerken, karşılarından gelen bayan öğretmenini de selamlarlar. Bu yeni tanıştığı ağırbaşlı güzel öğretmenin gayretlerinden, kendisinin Gezici Başöğretmen olarak gittiği köylerden biri olan Kemiklidere’den beri haberdardır. Şimdi Manisa Çocuk kütüphanesinde öğretmen kütüphanecidir Latife Hanım. Saçları esen rüzgarda dağılmış, telaşla bir yerlere koşmaktadır o da müdürünün selamına gülerek selam verir. Yol üstü konuşurlar oradan buradan. Sonra birden Hacıil Bey oğullarını gösterek :

“Bak hocanım, bunlar benim oğullarım. Seç birini hangisini istiyorsan onu sana vereyim!”

Hacıil Bey samimi, candan, özü sözü bir biri olduğu için bu dobra davranışlarına onu tanıyanlar alışkındır. O yüzden evlatlık olmaya pek büyük, eş olmaya da pek küçük bu bıyıkları yeni terleyen delikanlılar da kendisi de bu söze ancak kızara bozara gülüp geçeceklerdir.  Ama bu karşılaşmanın revanşnda tam da kurduğu cümledeki gibi ileride Latife Öğretmen ailenin ilk gelini olacaktır.

*

 

O sene yaz tatillerinde kütüphane öğretmenlerine devlet bir kereye mahsus bir uygulama getirir. Yıllık iznine çıkan öğretmenler yerlerine birini bulmak zorundalardır. Bu hiç olmamıştır! Kütüphaneye bunca zaman, hele de Manisa’nın bu sıcak yazında Latife Öğretmen şimdi kimi bulacaktır? Kara kara düşünmeye başlar.  Öğleden sonra kitaplığı açtığında çocuklarla birlikte çok tanıdık, esmer yağız bir delikanlı  da girmiştir ama dalgın haliyle geleni fark edemez.  Şen bir ses çınlatır kütüphaneyi:

  • Hayrola hoca hanım ya? Karadeniz’de gemilerin mi battı, bu ne hal? Sesin geldiği tarafa döndüğünde Kazım’ ın meraklı gözleri ile karşılaşacaktır. Eliyle kütüphanenin kubbesini işaret ederek  fısıltıyla.
  • Ah hiç sormayın, yerime kimi bulsam diye düşünüyorum. Bu sene emir gelmiş, yazın da açık kalması gerekiyormuş
  • Biz ne güne duruyoruz?
  • Ayyyy sahi mi? Gerçekten durur musunuz?

Herhalde piyangodan para çıksa bu kadar sevinemezdi.  Duaları kabul olmuş Hacıil beyin oğlunu karşısına  Allah çıkartmıştı. Sahi o neden aklına hiç gelmemişti ki?  Bu samimi gence gönül rahatlığı ile kitaplığını emanet edebilirdi, üç haftalık izni nasılsa çabuk geçer, dönüşünde de mutlaka  bu Hızır gibi yetişip derdine derman olan kara yağız  Kazıma  bir de güzel  hediye getirirdi.  Getirecekti de… Ama kitabın yanında bütün ömrünü ve  kalbini de vereceğini bilmeden güle oynaya tatiline gitti. Kazım da aldı eline mandolinini, çaldığı birbirinden güzel şarkılarla tarihi kütüphanenin kubbesini çınlatmaya devam edecekti.

Günler sonra Manisa’da herkese bir düğün davetiyesi gider, gider ama davetiyeyi alanlar şaşkına döner. Çünkü ağırbaşlı Latife Öğretmen ile cana yakınlığı ile lâkabı “Deli Kazım” olan Hacıil Beyin oğlunun düğün davetiyesidir bu, nasıl şaşırmasınlar? Tarihine bakınca da şaka sanırlar…  Zira tarihi 1 Nisan 1957’dir,  şaka gibi gelse de bal gibi bir gerçektir. Kız istenmiş, çoktan dernek çatılmıştır.. Kazım tatil dönüşü kitap hediye ederken rüzgârda saçları uçuşan Latifeyi kendine eş olarak seçmiştir. Haberi duyan memleketin bütün kızları yakışıklı delikanlıyı ellerinden kaçırdıklarına pek üzülmüşlerdir eminim. Ama İlk mürüveti, ilk göz ağrısı, kıymetli mi kıymetli, endamlı güzel gelinini çok sevmiştir babannem.  Bu iş içine sinmiş… Tam kendilerine benzer, mütevazi, alçak gönüllü böyle bir eşi oğluna nasip ettiği için Allaha şükürler etmiş. “Anca birbirini dengelerler, kız azıcık büyük ya olsun, benim oğlanı çeker çevirir” dermiş hep.  Dediği gibi de olmuş, çok sürmemiş, huzurlu mutlu yuvalarına,  o beklenen torun sevgisinin müjdesi konmuş.

1958 yılının 17 Ekim sabahı Manisa Devlet Hastahanesinde Nurtopu gibi bir kız bebek dünyaya gelmiştir. Müjdeyi getiren hemşireye bahşişler verilir. Türkeliler dünyalar tatlısı bebeklerinin adını Leyla koyarlar. Babam günler boyu kemanıyla beşiğinin başında uzun uzun en güzel ninnilerini çalar kızına.  Çaldıkça gözleri dolar. Bu yeni hayat, yeni sevgiler ve hiç tatmadığı duygularla minicik gözleri ile kendisini takip eden, sonra uykuya dalıveren yavrusu ile bilseniz kendisi de ne hayaller kurar… Sonra annemin içli sesi başlar:

“Ey dillere cânı hayat bahşeyleyen şâhım yetiş…” Geceler boyu ana babasının güzel seslerini duyarak büyür. Sonsuz bir sevginin kaynağı ile sanki onu sarıp sarmalayan musiki yumağının içine belenir Leylacık. Kulağı da sesi de ileride çok güzel olacaktır. Bu muhabbetli günler ne tez geçecek diş çıkarması, emeklemesi, ilk adımları derken 1,5 sene sonra aileye ikinci bir müjdeyi bu sefer annem verir:  minik Leylamız abla olacaktır.

 

ŞİHABETDİN MERCANİ (1818-1889)

İklil KURBAN

20 Kasım 2018 tarihinde Kazan’ın Kaban Gölü boyunda, Mercani Camii’nin karşısında doğumunun 200.yılı dolayısıyla Tatar aydını, tarihçi Şihabetdin Mercani’ye heykel açılmıştır.

Mercani kimdir? Bilinmesi gereken, Onu doğuran ortam ile Ona heykel yapılacak kadar saygınlığın sebebi nedir?  Bu sorulara cevap bulabilmek için önce ünlü bilgin Zeki Velidi Togan (1890-1970) ile giriş yapayım. Çünkü Togan’ı Togan yapan ortam ve saygınlık ne ise, Mercani’yi Mercani yapan ortam da, saygınlık da odur.

ZEKİ VELİDİ TOGAN, ŞİHABETDİN MERCANİ’NİN DEVAMIDIR ki, Togan anlaşıldıktan sonra ancak Mercani anlaşılır. Onun için Mercani’yi anlatmadan önce Togan’ı anlatmaya çalışacağım. Togan’ın Mercani’ye olan sevgi ve hayranlığını “HATIRALAR” adlı dev eserinden öğrenmekteyiz. Togan ilk gençlik yıllarından başlayarak Mercani’yi dayısı aracılığıyla tanıyordu. Dayısı ise zamanının aydın bir kişisi olarak Mercani’nin öğrencilerindendi. Togan Kazan’a gitmesinin ilk sebebini, Mercani’nin basılmış eserlerini okumak olarak açıklıyor. Togan ilk olarak Mercani’nin “BÜYÜK YOL” eserini okuyor ve bu eser hakkında EDİL gazetesine yazdığı yazısını, “ilk bilimsel eserim” olarak tanımlıyor. Togan Mercani eserlerini okumakla yetinmez, Mercani’ye karşı görüşleri eleştirir, Mercani’yi savunur.

Toprağını karış karış gezerek, insanlarını birer birer kucaklayarak, tarihini ilk kaynaklarından okuyarak, düşmanlarıyla yüz yüze çarpışarak Türkistan’ı öğrenmiş ve onu çok sevmiş olan Zeki Velidi Togan’ın (1890-1970), yıllar önce İdil-Ural Türklerinin kurtuluşu için söylediği sözler-yaptığı işler bugün de geçerlidir:  “Türkistan davasının milletlerarası bir mesele olacağına inanarak hazırlanmak, İdil ve Ural mıntıkası Türkleri için ancak Türkistan’a katılarak hareket etmenin lüzumuna inanmak lazımdır.” diyor (Togan 1969: 398).

Zeki Velidi Togan Atatürk’le olan sohbetinde Türkistan’la ilgili şunları söylemiştir:    “XIV. yüzyılda tarih felsefesi ve içtimaiyat ile meşgul âlimlerin yalnız Akdeniz ve İspanya sahasında yetişen İbni Haldun gibi Batılı İslam âlimlerine mahsus kalmadığını, bu fikrin aynı Timur zamanında Semerkant’a gelmiş olduğunu, 1913 kışın Buhara kütüphanelerindeki yazma eserleri tetkik ederek öğrenmiştim. Bu eser, İbni Haldun’un çağdaşı olduğu halde, onu görmeden aynı felsefi fikirlere vasıl olan Şems İçi’nin eseri idi. Timur zamanında ve onun emriyle tarih felsefesine ve Türk kanun ve devlet idare sistemlerine tahsis edilerek yazılan ve Timur’a takdim olunan “Tuhfa” adındaki bu büyük eseri, ben ancak İstanbul’a geldikten sonra, Yeni Cami Kütüphanesinde buldum. “Şeriat” yerine “yasa”ya ve “din” karşısında “riyazî bilimlerin neticelerine” ön verilmek gerektiğinden bahseden bu eserden, bu sohbet esnasında Atatürk’e de bahsettim, o da “yaman bir Türk bu Timur” dedi” (Togan 1969: 125). Timur, sadece bilime önem veren bir hükümdar değil, aynı zamanda kendisi de iyi bir tarihçidir (Bartold 1930: 20)” (Kurban 1995: 20).

Şihabetdin Mercani Tatarıstan’ın bilginleri doğuran Kazan Artı bölgesinin insanıdır. Mercani’yi Mercani yapan doğuran coğrafyasının ötesindeki asli sebep-asli etken Türkistan sevgisi ve Türkistan’dan edindiği asli bilgilerdir. Zeki ve bilime çok meraklı olan Mercani, 20 yaşında bilimini yükseltmek için Buhara’ya gider. Buhara’da 5 yıl kaldıktan sonra, Semerkant’a Serdar Medresesine yerleşir. 2 yıldan sonra tekrar Buhara’ya döner ve Mir Garep Medresesinde öğrenimine devam eder. Buhara ve Semerkant’ta geçirdiği yıllarda Arap ve Fars dillerini öğrenmenin dışında felsefe, tarih, matematik, geometri, astronomi bilimleriyle uğraşır. Farabi, Biruni, İbni Sina ve İbni Haldun gibi ünlü bilginlerin fikirleriyle tanışır. Doğunun ünlü şahsiyetleri Firdevsi, Hayyam ve Nevayi’nin eserlerini inceler.

Yıl 1849, geleceğin ünlü bilgini vatanına-Kazan’a döner. Burada, yine medresede bilim ve eğitim işleri ile uğraşır. Kazan’daki bilim ortamı Mercani’nin düşünce yapısının daha da gelişmesine yardım eder. Mercani burada geniş bilgili filozof, edebiyatçı, dilci, tarihçi olarak kendini kanıtlar. 30’dan fazla büyük bilimsel eser yazar. Bilhassa o, tarih bilimine ayrıca önem vermiş bir bilgin olarak şu ifadeyi kullanmıştır: “Bil, o (tarih),hikmetler denizine dalmış gerçek bir bilim ve başka bilimlerle de kesiştiği noktaları bulunan değerli bir bilim dalıdır” (Mercani 1989: 42).

Mercani’nin, o zamanın şartlarına göre, ulusçuluk fikri de çok çarpıcıdır. O, “Tatar” adından iğrenen, kendilerini “Müslümanlar” diye adlandıran ümmetçileri eleştirir, onlarla alay eder: “Ne gülünç bir durum. Bu adlar arasında (Tatar ile Müslüman) Nil ile Fırat nehirleri arasındaki uzaklık kadar büyük bir fark vardır!.. Tatar değilsin, o zaman Arap, Tacik, Nogay da değilsin. Çin, Rus, Fransız ve Alman da değilsin. Öyle olunca, sen kimsin?” dedikten sonra Mercani, “Tatar adını bize tarih verdi, bu addan utanacak bir şey yok, herkes bize Tatar diyor,” demektedir. (Mercani 1989: 27).

 Mercani hakkında, bilgin Galimcan İbrahimov’un ifadesiyle, bu “Tatar ulusunun tan yıldızı” 1889 yılında Kazan’da söner, kabri Kazan’ın Yaña Biste mezarlığındadır. (Tatar Edebiyatı Tarihi 1985: 236). (Kurban 2014: 121-122).      

Atilla’dan (400-453) günümüze kadar geçen 1500 yıllık “Türk-Tatar Tarihi ve 1000 yıllık İdil-Ural Devletçilik İlkesi” karşısında Ruslar çaresiz ve suskundur; tarih ve bilim yok edilemez… Moskova’nın, Kazan’da Mercani’nin heykelinin boy göstermesi karşısında sessiz kalması, bu çaresizliğin sonucudur. Zamanında Mercani’nin öğrencileri konumunda olan Sultangaliev’in (1892-1940) öldürülmesini, Togan’ın vatansız-devletsiz kalarak yurt dışına kaçmasını gülerek seyreden bugünkü Moskova’nın, Mercani heykeli karşısındaki suskunluğunun başlıca sebebi, “BİLİM VE TARİH KORKUSUDUR”.

Kaynakça:

  1. Kurban, İklil, Doğu Türkistan İçin Savaş, Ankara 1995.
  2. Kurban, İklil, Yaşlı Tarihin Yankısı (Bulgar-Tatar Tarihi ve Medeniyeti), İstanbul 2014.
  3. Mercani, Şihabetdin, Möstefadel-Ehber Fi Ehvali Kazan ve Bolgar ( Kazan ve Bulgarların Durumu Hakkında Yararlanılan Bilgiler), Kazan 1989.
  4. Togan, Zeki Velidi, Hatıralar, Ankara 1999.