Terör (Suikast) ve İsyan


                                                                                                                  İklil KURBAN

          Amerika’da meydana gelen 11 Eylül 2001 tarihli korkunç terör olayından sonra, terör ile isyanı daha açık bir şekilde ayırt etmenin gereksinimi doğmuştur. Bu iki sözcüğün anlamında güç kullanmak ile kan dökmek gibi ortaklıkların bulunduğu açıktır. Oysa, bu ortaklıklara rağmen, bu iki kavramın içeriğinde birbirine taban tabana zıt olan iki olgu söz konusudur.

         Terör bireyseldir, isyan toplumsaldır. Terörün gücü gizliliktedir, isyanın gücü meşruluktadır. Farkların en önemlisi, terörün failine irade ve kıskançlık egemendir; isyanın failine akıl ve mertlik egemendir. Terörün faili teröristtir-suikastçıdır; isyanın faili özgürlük savaşçısıdır. Terörün amacı sadece öldürmek ve zarar vermek olduğu için yürüyecek yolu dardır, olanakları kıt, geleceği karanlıktır; isyanın amacı özgürlük-kurtuluş olduğu için yürüyecek yolu geniştir, olanakları sonsuz, geleceği aydınlıktır.

         Terör iki türlüdür: Bireysel terör ve devlet terörü. İsyanın türü çoktur: Silahlı isyan, yürüyüş, protesto, söz düellosu, kalem gücüyle karşı koymak, tıpkı “UYGURLAR” kitabının yazarı Turgun Almas’ın yaptığı gibi…

         İşte, dünyamız bir savaş alanıdır. Bu savaş iyilerle kötülerin, mazlumlarla zalimlerin savaşıdır. İnsanlığın geçmişinin büyük kısmı savaş, işgal, isyan, terör, suikast ve katliamdan ibaret kanlı olaylarla doludur. İnsanlık tarihinin her devrinden, her ülke veya ulustan bu kanlı olayların örneklerini bulmak mümkündür.

         Eski çağlara değinsek:

         Köle Spartacus’un (ölümü M.Ö.71) tüm Roma’yı titreten isyanı. Roma devletinin başında bulunan ve Spartakuc’a, “Eylemlerinin boş uğraş” olacağını söyleye bilen, Ünlü devlet adamı Julius Sezar’ın (M.Ö.101-M.Ö.44), 15 Mart 44 yılında bir suikast sonucu öldürülmesi.

         Orta çağlara değinsek:

         Rudbar, İran’ın başkenti Tahran’ın kuzey-doğusunda Hazar denizine yakın bir vadi… Bir zamanlar dört bir yana terör korkusu yayan Alamut Kalesi buraya yerleşmiştir. Bu terör kale devletinin başında Hasan Sabbah (1050-1124) bulunuyordu. Hasan Sabbah’a göre, kendinden olmayan herkesin sadık fedailer eliyle öldürülmesi dinî vazife olarak algılanıyordu.  Sonuçta, bu katil ordusunu ortadan kaldırmaya karar veren Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah ve Onun buyruğunu yerine getirmeye azmeden komutan Yorumtaş ardı ardına fedailer tarafından öldürülmüştü. Ünlü başvezir Nizamülmülk de hançer darbeleri altında can vermişti.

         Ünlü Türk bilgini Ebu Reyhan Biruni (973-1048) Türkistan’a yönelik Arap işgali sırasında zalimliğiyle ün kazanmış Arap komutanı Kuteybe hakkında : “Kuteybe, Harezm yazısını mükemmel bilen, Harezm’in gelenek-rivayetlerini iyi bilen ve halkı bilgilendiren bilginleri yok etti. Şimdi bu rivayetler yok olduğuna göre, İslamiyetten önce ne olduğunu da bilmenin imkanı yoktur”, diye yazmıştır. Horasan valisi Kuteybe (670-715) komşu Türklere karşı acımasız saldırılar yaparken, Beykenti yerle bir etti. Şehiri savunan erkeklerin hepsini öldürttü.  Fergane’deki bir isyan sırasında kendisi de öldürülmüştür.

         Yakın çağımıza değinsek:

         Stalin tarafından yönlendirilen Troçki’ye (1879-1940) ve Kirov’a (1886-1934) yapılan suikast. Arhipélag Gulag’da (Adalardaki Kampların Merkezî Yönetimi) 1 Mart 1940 tarihli belgeye göre, cezalandırılan insan sayısı 1 668 200 kişidir. Bunların çoğu öldürülmüştür. İşte bu devlet terörüdür. ABD devlet başkanı Kennedy’in (1917-1963) bir suikast sonucu öldürülmesi. İsveçli devlet adamı Palme’nin (1927-1986) bir suikast sonucu öldürülmesi. Türkiye’deki siyasî İslamcıların Aydınlara yönelik suikast eylemleri.

         Yukarıda kısaca sıraladığım örneklerin çeşitliliği ve çokluğu bakımından bu konuda Çin’in ayrı bir yeri vardır. Değişik bir değişle, dünyamızda terör ile isyan olaylarına en zengin ülke Çin’dir. Çin’de Terör ne kadar çeşitli ve çoksa, isyan da o kadar çeşitli ve çoktur. Sömürgeleri olan Doğu Türkistan, Tibet, İç Moğolistan ve Mançurya’dan bölünmüş bir Çin’i göz önümüze getirelim. Burası haritada göründüğü gibi yuvarlak göl şeklindeki sazlık bir ülkedir. Bu ülkede yılan, kurbağa, pirinç ve kalabalık sarı ırk topluluğundan başka hiçbir şey yoktur.

         Başkalarının hesabına ayakta kalabilmek için batı ile kuzeye genişleyen (doğu ile güneye genişleyemezdi, çünkü bu yön denizlerle çevrilidir) bu sarı ırk ve onun devletine tarih boyunca irade gücüyle çıkar kaygısı egemen olmuş; çıkar uğruna yapacağın her şey mubah, onların yaşam felsefesi olmuştur. Bu sebeple bu ırk ve onun devleti mantık ve ahlaktan yoksun olarak gelişmiş ve bunun içindir ki, bu ırk ve onun devleti her zaman terör ve isyana gebe yaşamıştır.            

         Çin devletinin düşüncesine göre, “Doğu Türkistan” diye bir şey yoktur, burası Şin Cañ’dır, yani kazanılmış topraktır. Uygurların yaptığı tüm eylemler ise terör eylemidir. Bin Ladin eyleminde nasıl İslam’ı kullandıysa, Uygurlar da İslam’ı kullanıyor, yani Bin Ladin’in eylemiyle benzerlik taşır.  

         Çin’in Doğu Türkistan’ı işgal etmeye kalktığı 1755 yılından Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşu olan 1949 yılına kadar Doğu Türkistan’da olup biten tarihe mal olmuş büyük isyanların sayısı 15’tir. Her isyan kanlı terör ve katliamlarla bastırılmıştır. Öldürülen insan sayısı 10 binler, 100 binlerle tahmin edilir. Bu isyanlar sonucu 3 defa Uygur ulusal devleti kurulmuştu. 1949’dan sonra komünist Çin yönetimine karşı irili-ufaklı isyanlar ister Doğu Türkistan’da ister Çin’in içinde kesintisiz devam etmiştir. Bu isyanları bastırmada sadece Çin’in kendine özgü devlet terörü kullanılmıştır.

         Örnekler:

         Mao, 40 yıllık silah arkadaşı Li Şao Çi’yi Keyfıñ şehrindeki özel hapishanede kendi elbisesini yiyerek ölmesi için aç bırakıp, acımasız bir şekilde, karşı söylemenin intikamını almıştır. Kültür Devrimi’nde (1966-1976) Mao’nun Kızıl Muhafızları tarafından rast gele öldürülen insan sayısı milyonlarla tahmin edilmektedir. 1976 ve 1989 yıllarında Tan En Mın alanında tanklarla ezerek öldürülen gençlerin sayısı on binlerle tahmin edilmektedir. Taklamakan çölündeki ceza kamplarında tutulan ve öldürülen insan sayısını şimdilik bilmemize imkân yoktur. Resmî rakamlara göre, Pekin 2001’de infaz rekoru kırarak 2000’den fazla insan idam etmiştir. Bu rakamın aslında 5000’i bulduğu söylenir. Çin tek başına dünyanın geri kalanından fazla idama imza atıyor. Bu idamlar içinde Uygurlar “gözde idamlık”tır. Bu olgulara devlet terörü demekten başka ne denilir ?!

         11 Eylül her şeyden önce Araplar ile Çinlilerin işine gelmiştir. Araplar, bu olaya karşı Amerika’nın sert tepkisini istismar ederek, dünyada Amerika düşmanlığını körüklemeye çalıştılar. Çinliler ise, Uygurların İslamî inançlarını istismar ederek, Uygurların özgürlük savaşını terör eylemi olarak tanımlayıp bastırmaya çalıştı. Dünyaya Uygurları terörist olarak ilan etti, tıpkı Rusların Çeçenleri terörist ilan ettikleri gibi.

         Kendi topraklarında azınlık durumuna düşürülmüş, insan gibi yaşayabilmenin tüm olanakları elinden alınmış yoksul ve yorgun Uygurların Çinlilerle barış içinde beraber yaşamasının asla olasılığı yoktur. Ancak yalan ve haksızlıklara dayanabilen insan Çinlilerle beraber yaşayabilir. Çinlilerle beraber yaşarken dürüstlüğü ve yiğitliği seçmek ölümü seçmek demektir. Uygurların bugünkü savaşı hayatta kalabilme savaşıdır. Çinlilerin, Türk komünistlerini yani vatan hainlerini kullanarak, ister siyasî bakımdan olsun, ister maddî ve manevî bakımdan olsun, Doğu Türkistan’da yürüttüğü bütün eylemleri, bazen sinsi, bazen açık olarak, Doğu Türkistan Türklüğünü top yekûn yok etmeye yöneliktir. Çin’in bu eylemleri Orta Çağ’daki Kuteybe’nin, Hasan Sabbah’ın eylemlerini aratmayacak kadar kötülükte mükemmeldir. Bu yüzden Doğu Türkistan Türklerinin Çinlilere karşı duyduğu kin ve nefret sonsuzdur. Durum böyleyken, Uygurları dincilikle, İslamî terörle suçlamak, onlara yapılan en büyük haksızlık, en büyük hakarettir. Uygurlar ne yaptıysa, ne yapabildiyse bu isyandır. Uygurların Mustafa Kemal’i yok, Nelson Mandela’sı yok, olması da imkânsızdır. Çünkü bu kişiler gibi kurtuluş-özgürlük yıldızlarını ancak az çok Batı değerlerinin etkisi olan, az çok ulusal ve bilimsel eğitime açık olan uluslar yetiştirir. Uygurların çocukluğunda anne babasından öğrendiği yarım yamalak dinî bilgileri ve canlarından başka kurtuluş-özgürlük için kullanabilecek hiçbir şeyleri yoktur. Evet, Çin devleti onları bilimden, ulusal eğitimden yoksun tutmuştur.

          Esir ulusların özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi önce kendini tanımaktan yani tarihini ve kültürünü bilmekten geçer. Bilhassa Uygurlar gibi uzun bir siyasî tarihe ve köklü bir kültüre sahip ulus kendini tam anlamıyla tanıdığı an, o ulusun kurtuluş savaşını hiçbir kara güç durduramaz. Ulusa mal olan bu manevî güç hemen maddî güce dönüşür.

         Çin Uygurları 11 Eylül’le eziyor.

         Yakalanma tehlikesiyle karşı karşıya kalan kurnaz hırsızı göz önüne getirelim, bu hırsız kaçarken bağırıyormuş:

         “Hırsız kaçtı, yakalayın! “ İşte Çin’in Uygurlar hakkındaki bugünkü tutumu budur.

         Çin’in bu iğrenç tutumu karşısında kayıtsız kalan devlet ve topluluklara, şahıslara, Arhipélag Gulag’da işkence görmüş Polonyalı yazar Bruno Yasensky’in şu seslenişini sunuyorum:

          “Düşmanlarınızdan korkmayın, en fazla sizi öldürürler. Dostlarınızdan korkmayın, en fazla size ihanet ederler. Kayıtsızlardan korkun, çünkü cinayetler ve ihanetler onların sessiz onayıyla işlenir” .

Her BAyram

Her bayram bir ümitle başlarız güne. Adettendir, erkekler namaza gitmiş gibi kalkılır bizim evde. Erkeğimiz olmasa da bayram sofrası hazırlanır özenle. Sonra en güzel elbiseler içinde bayramlaşılır annemizle. “Çok şükür tamamına erdirdin, Allahım tekrarını da nasip eyle! Verdiği nimetlere şükürler edilir, sofra duamızı eden anneciğimin gözleri nemlidir. “Hu diyelim huuuu, hayırlar fethi için, şerler def’i için, gönüller muradı için lillahil fatiha!”

Bayram sabahıdır, çocukluğumuzda oyun havaları çalardı radyolarda, O mutluluğun coşkusu klarnet sesini sevdiren Kandıralı’nın ruhuna rahmet olsun. İçimiz burkularak, küs isen barışarak, bayramı iliklerimize kadar yaşatan anneciğimden de Allah razı olsun.

Koca kadın oldum ne eşim gitti namaza, ne de evlatlarım… Başka babaların eve dönüşünde, hep öbür bayrama kaldı sevdalarım. Allahım benim çocuklarıma da nasip et, ben göremesem de bari kendi çocuklarına iyi örnek olsunlar!

Sonra mesajlar ve telefonlar başlar işte rutin… İnsanların kendi duyguları ile iki satır yazamadıkları resimli paylaşımlar dolar posta kutuna. İyi de bunların hiç biri siz değilsiniz ki? Yakında unutmanızdan korkarım vallahi cümle kurmaya, kurmaya tüm yazılanları..

Kapı kapı gezen, şeker toplayan çocuklar da tarih oldu. Suriyeli bir kaç uyanık geliyor mahalleden, eh ona da şükür ediyor boşuna kapı çalmasını bekleyen.

Sosyal medya mesajdan yıkılıyor ama öğlen oldu halâ bir arayan yok! En yakınlarının sabaha kadar oturup öğleden sonra kalktıklarında dahi bir gram değişiklik yok! Bayram işte bugünün adı. Hasılı beklemekten yorulduğunda çalan telefonun öbür adı…

100 Yıldır Tam Yol İleri!

“Bizim gençlik yıllarımız bir milli kahramana hasretle geçti. Biz şimdi ellisine varanlar, elliden ötedekiler gözlerimizi dünyaya bir bozgun havası içinde açtıktı.


Bizim nesil, dediğim bu kürek mahkumları kafilesinin ortasından, arasıra başımızı kaldırıp ufka bakardık. Nerede sabah yıldızı? içimizden bir ses daima ”O hiç doğmayacak” derdi. okuduğumuz kitaplar, konuştuğumuz tecrübeli bilgiç adamlar da bunu söylerdi. Mektepler ise, sadece bir zeka mezarıydı.

16 yaşında ya var ya yoktum fakat biliyordum ki bazı memleketlerde hürriyet denilen bir saadet vardır diye oralarda herkes istediği kitabı okuyabilirdi o hürriyet diyarlarından birine gittim.

Size nasıl anlatayım? O zamanlar adını ağzımıza almadığımız ”vatan”ın dışında firari diye anılan bir takım Türkler dolaşırdı. Frenkler bunlara ”Jeune Turc” lakabını vermiş olmakla beraber aralarında benim gibi çocuklar ve aksakallı ihtiyarlar da vardı ve biz sanmayınız ki, bunlar bir takım kahramandı. Hayır. Bunlar ne yaptıklarını bilmez bir sürü bedbahtlardı. Ve altı aşınmış pabuçları ile diyar diyar dolaşarak Hürriyet delinirlerdi. Lâkin başkalarının hürriyeti acı bir lokmadır. Bununla hiçbiri doyunamazdı ve gözleri daima arkalarına Çevrik bir gün kendi topraklarında bitecek olan buğdayın ekmeğini, ana yurdun kendi has nimetini beklerlerdi. Hangi el bunu ekti? Hangi el bunu biçecekti? O millî kahraman nerede idi? O bir türlü meydanda çıkmıyordu.

kafalarımızı saran millî kabusun içinde, kah şunu kah bunu o kahraman heyetinde (suretinde, kılığında) gördüğümüz oldu. Hasta muhayyillerimizin icat ettiği bu yalancı Mythe’ler arkasında bir müddet koşuyor, sonra birden, soluğumuz soluğumuz tıkanarak duruyorduk; eyvah bu da bizcileyin âvarenin biriymiş.

20 yaşımıza girdiğimiz zaman artık hiçbir kimse hiçbir şeye inanmıyorduk.

31 Mart’ı 10 Nisan’ı 10’u takip eden terör dini işte biz o zamanın Türk entellektüelleri hep böyle yükseklerden öyle bir fildişi kulesinin tepesinden seyrettik. O hadiselerin on plana attığı siyasi şefler bizi gök güldürüyor ya tiksindiriyor ya sadece lakayt bırakıyordu hareket ordusunun başında İstanbul’a bir ikinci Fatih tantanası ile girmiş olan mahmutşevketpaşa bizim nazarımızda birkaç ay içinde sakallı kukla halini almıştı. Meşrutiyetin ilk yıllarında da bütün inançsızlığımızı rağmen şahsında destanî kudret sezmekten kendimizi alamadığımız Enver, bu genç, güzel Çehreli, mütevazi miralay, vaktinden evvel Paşalık üniformasını takıp, bir saraya damat olunca bizim için birden bire öbür paşalar sırasına girivermişti. Merkez Kumandanı Cemal Bey’den sadece korkmaya başlamıştık. ”İttihat ve Terakki’nin ruhu olduğu söylenen Talat Bey’e gelince, onu, bir türlü anlamıyorduk. O bizce, sevk ve idari ettiği komitenin manevi şahsiyeti, prensipleri bir ideoloji gibi karışık bir şeydi.

Tam o sıralarda, Boğaziçi tepelerin birinde, bir şair, bir büyük Türk şairi, demir kafes içine hapsedilmiş bir aslan gibi homurdanmaya başladı. hepimiz kulaklarımızı kabarttık. Ne diyordu? Diyordu ki bütün bu adamlar düzme vatan perverlerdir; diyordu ki, hepsi Abdülhamit devrinde rahmet okutmaktadır. Diyor ki, milleti aldattılar, hepsi bir ”hânı yağma”nın başına oturdular. Yiyorlar, tıkanıyorlar. İrfan ve fazilet sahipleri eskisi gibi, Nikbet ve hüsrandadır (düşkünlük ve hüsran içindedir) Hakkı söylemek isteyen ağızlar eskiden beter kitlenmiş ve gerçek halk rehberlerinin ayaklarına pranga vurulmuştur. Memleket, eskisinden daha büyük bir hızla felaket uçurumuna sürüklenmektedir.

benim gönlüm kış günü aç
Kalan bülbül gibi muhtaç Ruhum hasta, sensin ilaç
Beni dertten kurtar Tanrım

lakin Ziya Gökalp, o zaman hiç bu mısraları yazmış değildi. Onun adı, uzaklardan bir kaf dağının arkasından ancak, kulaklarımız erişebiliyordu ve onun bu perişan gençlik arasındaki yolu bir takım politika Eşkiyası kesmiş bulunuyordu.

1911 Trablusun zaptı;
1912 Balkan harbi.

Bu vakalarla beraber eski tarihçilerin kaydettiği gibi bazı semavi alametler bilirmiş miydi? Hatırlamıyorum. Fakat bizim içimiz gökyüzünde ejderha şekilli yıldızlar görmüş ve yerin altında acayip uğultular işitmiş kadar önceden seziller ve kara kuruntularla doluydu. Artık oturduğumuz bina, her tarafından çatırdamaya başlamıştı. Bütün memleketi, Vardar kıyılarından boğaziçi yalılarına, Boğaziçi yalılarından en yüksek anadolu yaylalarına kadar, baştan başa, korkunç bir panik havası kaplıyordu. Payitaht birkaç hafta içinde bir mahşer yerine dönmüştü İstanbul sokaklarında yaralı, koleralı ve kaçak askerlerle perişan muhacir kafileleri birbirine karışarak bitmez tükenmez bir felaket seli halinde akar, akar ve hıristiyan arabacılarla ve ecnebî şirketlerin nakliyat vasıtaları bu kanlı paçavra yığınları arasından, nemrutça bir kayıtsızlıkla geçip giderken, Beyoğlu kaldırımların üstünde Avrupalı bir tatlı su frenklerinin bu kalabalığa nefretle bakarak burunlarını tıkadıkları görülüyordu.

Ve bütün Avrupa basını bir bütün Avrupa bizim millî felaketimiz karşısında bu jesti tekrar eder gibiydi.

Hakikatte bizim Düştüğümüz bu halden herkes bir gün için için memnundu: Türkler, akibet, Avrupa topraklarından dışarıya atılmışlardı. Yarın, öbür gün, Asya’nın içlerine doğru sürüleceklerdi. Bu aşağı yukarı 150 yıldan beri bütün medeniyet yani Hristiyanlık müdafi politikacıların ve fikir adamlarının şair ve sanatkârlarının yegane gayesi, yegane tezi, yegane hülyası değil miydi? işte bu hülya nihayet gerçekleşiyordu.

Yeryüzünde her milletin hakları, hakikatleri, yurdu ve Tanrısı vardı. Yalnız Türk milleti haksız, hakikatsiz, yurtsuz ve Tanrısızdı. Tıpkı, büyük Perseküsyon devirlerindeki Beni-İsrail gibiydik. Gökten inecek Mesih’i bekliyorduk ve iki asır hasretiyle yandığımz millî kahraman bir türlü hala bir türlü görünmüyordu.

hani çoban nerede?

Ama günün birinde, Çanakkale müdafaasının yankıları kulaklarımıza gelmeye başlayınca her şey değişir verdi. Destanî unsur, baştanbaşa harp yangınıyla tutuşmuş yurdun, yalnız bu noktasından tekasüf etmiş (yoğunlaşmış) gibiydi. Bu bıçak kemiğe en çok orada dayanmış olduğu için mi böyle olmuştu? Bütün milliyetçiliğimize rağmen, Tanzimatçı babalarımızdan kalma bir bâtıl fikirle hâlâ vatanı yalnız İstanbul’dan ibaret telakki ettiğimiz için midir ki, savaşın en ziyade bu safhasında ehemmiyet vermekte idik?

En büyükten en küçüğe kadar herkes biliyor ki, bütün Türk donanması İngiliz’in bir tek sıkmasına karşı koyamaz ve zorlanan Boğazlar her türlü modern müdafaa teçhizatından mahrumdur. Asker Sarıkamış’ta, Filistin’de, Bağdat’ta bozgun veren askerdir.

Evet, Halk sanki bizim bilmediğimiz bir sırrı ermiş gibidir, halk emin bir mutmaindir (içi rahattır) Halk bin bir tehlikeyle dolu Marmara’nın ufuklarına yeni bir sabahın dolmasını bekler gibi bakıyordu. neydi? Ona gaipten bir şey mi malûm olmuştu?

Evet halk; bizim bilmediğimiz bir sırra ermişti; evet ona gayipten bir şey malûm olmuştu. Şu kupkuru resmi tebliğleri, şu Gemli gazete ağızlarını; şu bize hep bir nihai zaferden bahseden İttihat ve terakki propagandacılarını bir yana bırakıp ona kulak verelim! İşte, bir şeyler mırıldanıyor. Milletin, bütün hayati prensipleri gibi, en canlı hikmetlerini kaynağı olan bağrından bir takım videolar geliyor ne diyor? Bir rüya mı geliyor en son haddine varan şu felaket sıtmasıyle mi sayıklıyor? yoksa insanların ilk çağlarında olduğu gibi yeni bir efsane mi yaratıyor? Zira bunun ağzında, Çanakkale harbi adeta bir ”İlyada” destanı şeklinde almaya başladı.

Bunun için de şimdiden bir çok hamasi menkıbeler (kahramanlık öyküleri) ruhu bir deniz gibi coşturan dinamizmmasıyla birbirini takip etmekti ve Muhayyilemizde, keskin profili, 30 ikilik topların fasılalı ateşinde parlayıp sönen sönüp parlayan bir genç kahramanın yalın en daha mı çizgilenmekte idi. Bu kahraman bu genç kumandan gene halkın söylediğine göre yanında bir avuç Süngülü askerle, yerden, gökten, denizden kopan sürekli bir gülle, kurşun ve şarapnel sağanağın ortasında durmadan ileriye doğru atılıyor Ve kol-larıyle kızgın boyunlarından yakalayıp denize yuvarlayacakmış gibi düşmanın sıra sıra Topları üstüne saldırıyordu. Bu insan ateşte yanmıyordu. Vucuduna kurşun işlemiyordu ve zırhların attığı gülleler başının üstünden munisleşmiş yırtıcı kuşlar gibi geçip gidiyordu.

Kimdi bu acayip adam? Nereden peydah olmuştu? Adını hiçbir gazete hiçbir resmi tebliğde görmedik, okumadık. Fakat, halk onun adını biliyordu: Mustafa Kemal! diyordu. Bir paşa mı? Bir miralay mı? Kimi bir Paşa, kimi bir miralay olduğunu söylüyordu. Zaten rütbesinin ne yükümü vardı? Böyle adama rûtbe ne ilave edebilirdi?

İşte onun ismini, halk arasında, böyle bir efsane atmosferin içinden ilk defa böyle işittim.

Fakat, ona henüz beklediğimiz milli kahraman işte budur diyemiyordum. O, Türk ordusuna 150 belki 200 seneden beri mahrum olduğu bir zaferin gururunu ve milletine Türk milletine bunun şevkini vermişti. O, 150 yıldan beri, bütün Osmanlı devletini korkudan titretmek için Şimal Denizi’ndeki Adası’nın üstünden Saray ve bir Babıâlî’ye ufak bir tehdit işareti yapması kafî gelen bir imparatorluğun bütün manasıyla emperyal ordusunu bir avuç Çarıklı anadolu Çocuğu ile tepeleyivermişti.

Fakat ne yazıkki İstanbul’un fethinden ve Viyana Muhasarasından beri Osmanlı saltanatının bütün harp tarihinin belki bu kadar mühim Bu kadar mühimmini kaydetmediği bir askeri muvaffakiyeti bize izah edecek tek bir söz söylenmiyor, tek bir satır yazılmıyordu. Bir sabah gazetelerde çıkan bir resmi tipli bize düşmanın sisten bir istifade topraklarımızdan çekilip gittiğini bildirmek iktifa etmişti.

İstanbul halkı, hiç değilse, kendini kurtaranın bir resmini görmek istiyordu. Heyhat, bir yıl geçmeden onun ismi bile unutuldu. Daha sonra artık Çanakkale zaferinden hiç bahsedilmesi oldu. mütareke devrinde ise buna dair yanık bir halk türküsü şu nakaratından başka bir şey kalmamıştı:

Vah gençliğim Eyvah!

İşte tam bu sıralarda bir Mayıs sonu veya bir Haziran İptidası idi. Bağımsız, fakat, bütün kalbiyle itilaf devletlerinin zaferini kutlayan bir Avrupa şehrinde başım eğik gözlerim yaşlı dolaşıyordum. Yüreğim bir derin uçurum, kafam bir cehennemdir. Hele Yunan askerinin İzmir’e çıktığını, birkaç zaman sonra Manisa’yı, benim Manisa mı işgal ettiğini duyduğum andan beri hiç aklım başımda değildir. Geceleri gözüme uyku girmiyor, gündüzleri yemiyorum, içmiyorum. Gideceği yeri yapacağı işi bir türlü göreceği kimseyi olmayan fukara serserillerin otomat adımlarıyla o kaldırımdan bu kaldırıma o sokaktan bu sokağa yürüyorum. Ben, yalnız, evsiz, barksız, anasız babasız bir serseri değildim. Yurdu yâd ellere geçmiş, bayrağı yırtılmış, milleti perişan olmuş, yeryüzünde ne idiği belirsiz, bir garip insan, bir lânetleme idim. Şu anda babamın mezarı düşman ayakları altında çiğnenirken benim millî şerefim, benim insanî gururum bu yabancı şehrin içinde türlü türlü tahrikler, tezyifler ve tecavüzlerle hırpalınıp eziliyordu. Gün geçmiyordu ki, elime aldığım bir gazetede memleketim hakkında yeni bir iyiden büyük günle rast gelmeyeyim. Gün geçmiyordu ki, biri umumi bir mecliste veya bir konferans salonunda Türk ırkının manevi şahsiyetini çamurdan çamura sürüklenir görmeyeyim. Gün geçmiyordu ki, bir mağazada, bir lokantada Türk olduğum anlaşılınca açı bir istihza veya ağır bir hakaretle karşılaşmayayım.

İşte o şehrin bu cehennem atmosferi içinde, bir gün, yılgın ve çekingen dolaşırken gözlerim ansızın bir gazete satıcısının sergisinde, bir sürü gazete adı ve başlıkları arasında iri harflerle dizilmiş şu satıra ilişiverdi:

”Bir Türk generali itilaf kuvvetleri ne karşı yeniden harbe hazırlanıyor”. Titreyerek gazeteyi aldım. Yürürken, okuyorum: Mustafa Kemal Paşa isminde bir Türk generali….

Hosanna hosanna!…

O dakikadan itibaren artık bir bambaşka Adamdım. O dakikadan itibaren artık Martyre’imin , benim çektiğim azap ve işkencenin bir amacı, bir manası, hatta bir ruhani zevki vardı. Kendi kendime gideceğim, diyordum; onun bayrağı altında, onun bayrağı altına…” diyordum ve bu kararı verirken gene ilk defa olarak dini menkıbelerin naklettiği korkunç şahadet vakalarının tadını, güzelliğini anlıyordum.

Bir iman yoluna ateşte yananların, eti cımbızlı koparanların Veya bir çarmıha gerilen veya Hüseyin gibi bir Kerbela’da susuzluktan canverenlerin yüzündeki yiğitçe sükunetle semavî (tanrısal) tebessümün sırrı artık bana da ayan olmuştu. Gidecektim onun bayrağı altına gidecektim….

Batan geminin içinde son duasını mırıldanan kazazede gibi kendi kendime, durmadan, onun adına tekrar ediyorum: Mustafa Kemal, Mustafa Kemal, Mustafa Kemal. Ve batan bir gemide son duasını mırıldanan kazazede gibi yüreğimde derin bir emniyet ve derin bir sükûnet hasıl oluyordu.

İşte ben, ona doğru, bu ruh hali içinde, kendi kaderimi, kendi elimle bir ayna gibi tutarak öylece yürüdümdü….

İlk adım dan itibaren eski benliğimi, eski gölge benliğimi bir kirli ve partal cevap gibi arkamda sıyırıp atmış; ilk Gençliğimin bütün yanlış, sakat ve bâtıl fikirlerini bu esvabın ceplerinde avuç avuç kalk paralar halinde bırakmıştım ve yeni bir hayat, yeni bir geniş ya çırılçıplak doğmuştum.

Yürüyordum, yürüdükçe gücüm kuvvetim artıyordu. Yürüdükçe büyüyordum. yürüdükçe olgunlaşıyordum. Ve derimle etim iskeletimin üstünde bir Çelik’ten zırh gibi sertleşiyordu, ayaklarım demirleşiyordu. Böylelikle sık bir düşman Süngüsü ormanın içinde hiçbir yanım sıyrılmadan, hiçbir yanım kanamadan geçip gidiyordum, geçip gidiyordum. Etrafındaki diken diken çalılıkların arasından sayısız haşereler beyhude yere hışırdıyorlardı, ıslık çalıyorlar, yolun üzerine atılıyorlardı. Esip gidiyordum, ezip gidiyordum.

Bununla beraber, onun yüzünü henüz görememiştim onun sesini henüz işitmemiştim. O’ndan henüz ne bir savaş emri, ne bir zafer va’di almıştım. Ortada, henüz ne ikinci ne birinci ”İnönü”den işaret vardı. Mustafa Kemal anadolu dallarını çekilmiş bir asi askerden, bir iyiden mahkûmundan başka bir kimse değildi. Fakat arada bir onun imzasını bir vatanî beyannamenin altında görmek, herkesle beraber benim içinde büyük bir coşkunluk kaynağı oluyordu. Bu beyannameleri birer kutsal muska gibi katlayıp koynumuzda sokuyorduk ve bunların her bir satırında, her bir kelimesinde bir ayrı hikmetin, bir ayrı hakikatin sırrını keşfediyorduk. Zira, bunların her biri bizim düşüncemizin, duygumuzun ifadesiydi. Onları okurken, sanki kendi vicdanımızın sesini duyar gibi oluyorduk.

Mustafa Kemal: 
”Hiçbir kuvvet mazlûm Türk milletini kendi hakkını kendi eliyle istihsalden men edemeyecektir” diyordu.”

Yakup Kadri Karaosmanoğlu
”ATATÜRK”
Biyokrafik Tahlil Denemesi
Bütün Eserleri -8
Başlangıç Bölümünden ( 13-33 sahifeler arasından alınmıştır.

Orta Asya’daki “Laiklik”in Tarihi Seyri

İklil KURBAN

            Atatürk ilkelerinden milliyetçilik, cumhuriyetçilik ve laiklik ilkelerinin Fransız Devrimi’nden kaynaklandığı söylenir. Bilhassa laiklik ilkesinin Avrupa kökenli olup, biz Türkler için bu ilkenin uygulanmasını taklitçilik diyenler, hatta “laik Kültür Devrimi’nin Türkiye’de 100 yıllık çöküntüye yol açtığını” yazan profesör bile olmuştur (GÜVENÇ 1994 : 261). Oysa laikliğin biz Türkler için hiç de yeni ve yabancı unsur olmadığı, Avrupa’dan da alınmadığı, belki tarihimizin derinliklerinden günümüze kadar sürüp gelen geleneklerimiz içinde bulunan kendi malımız olduğu bilinmektedir. Uzak geçmişimizdeki başarılarımızın kaynağı ulusal gücümüz ve akılcı yönetimimiz olduğu elbette inkâr edilemez.

          İslamiyet’ten önceki Türk devletlerinde hanlar dinî reis sıfatını taşımamışlardır. Orta Asya Türklerinin İslamiyet’ten önceki dini olan “Şamanizm” Evrenin yaratıcısı olarak bir Tanrı’nın varlığını kabul eden dinlerdendir. Bu dinin ruhanî liderine “kam” deniliyordu. Kamlar devlet işlerine karışmıyordu. Eski devlet yönetimimizdeki bu serbestlik, karşılaştığı her dine, her inanca hoşgörüyle bakmak gibi geleneğimizin oluşmasına sebep olmuştur. Böylece Moğollar ve Türkler inançlarından dolayı insanları cezalandırmamışlardır (LİGETİ 1986: 298-306).

          Örneğin, öğrenmeyi çok seven, geniş fikirli, ünlü devlet adamı Kubilay’ın (1214-1294), hemen hemen bütün Asya’yı kapsayan Büyük Moğol İmparatorluğunu bir elden yönettiği 35 yıllık hükümdarlık devri, Moğol tarihinin en şanlı devridir (HOWORTH 1876: 251-252). Kubilay 80 yıllık ömrünün sonuna kadar Çin’de yaşasa bile, babası Tuluy ve dedesi Cengiz gibi bütünüyle ulusuna bağlı kalır. Atalarının hatırasını anmak üzere Cengiz’in babası Yesukey’den başlayarak, bunların adına tapınaklar yaptırır. Bir ekip kurarak, Moğol İmparatorluğun tarihini yazdırır (HOWORTH 1876: 223-224). Onun bu bilginliğinden, ulusçuluğundan kaynaklanmış dinler hakkındaki tutumu da dikkate değerdir. O, bütün dinlere eşit muamele ederken, her dinin büyük törenlerine katılırmış. İsa, Muhammed, Musa, Şakyamoni veya Buda’dan ibaret dünyanın bu dört büyük peygamberlerinin hepsi için dua edermiş. Kubilay büyük dinlere böyle saygı göstermekle beraber, dünyevilikten uzaklaşmayı, zevklerden el çekmeyi teşebbüs eden bir tarikatın bütün kitaplarının yakılmasını 1281 yılında emretmiştir (HOWORTH 1876: 213). Kubilay’ın dinler hakkındaki bu tutumu, Timur oğullarından Hindistan padişahı Ekber tarafından geliştirilmiş bir şekilde devam ettirilecektir.

          Ünlü Uygur tarihçisi Turgun Almas (1924-2001) Arapların Orta Asya işgali hakkında şunları yazıyor: “Arapların Orta Asya halklarını diz çöktürme ve bölgeyi işgal eylemi tam 100 yıl (651-751) sürdü. Türkî halkların yenilgisi Arapların güçlülüğünden değil, belki Orta Asya halklarının sınır komşularının güvensizliğinden ve kendi aralarındaki ittifaksızlıktan ileri geldi. Daha açık söylemek gerekirse, Araplar Orta Asya’ya saldırdığında, Doğu ve Batı Türk Hakanlığı zor durumda idi. Ülke içinde cereyan eden huzursuzluklar dışarıdan Tang sülalesi tarafından sürekli körüklenmekteydi. Çinlilerin Türkî halklara karşı yüz yıllar boyunca yürüttüğü eylemleri sonucunu vermekteydi. Böylece iki cephe arasında kalan Doğu ve Batı Türklüğü Araplara karşı ciddi çaba gösteremediler.” (ALMAS 1989 : 411).

            İslamiyet’ten sonra İslam dininin yapısından kaynaklanmış birçok sorunlar devlet yönetimimizde kendini ağır bir şekilde hissettirmiştir. İslamiyet son din olarak doğmuş, Şamanizm’e de Hıristiyanlığa da benzemeyen değişik yapıya sahiptir. İslam dini, sadece gönül huzurunu temin etmekten ibaret ahrete özgü basit bir inanç değildi. Bu din, Tanrı bilimi ve ahlak dışında, devlet idaresi, hukuk, siyaset ve toplumla ilgili bütün konulara müdahale ettiği için, Türk tarihinde her zaman çağdaşlaşmak için girişilen yeniliklerin karşısında güçlü bir engel oluşturabilmiştir. (ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE 1992: 157). Bu engelleri aşmak için neler yapılmıştı? İşte bu soruyu yanıtlamak için Orta Asya’daki “laiklik”in tarihi seyrine kısaca bir göz atalım:

            Büyük Timur (1336-1405) döneminde ortaya çıkan, akıl ve bilimin üstünlüğüne özgü fikirler hakkında Zeki Velidi Togan şunları yazmaktadır: “XIV. yüzyılda tarih felsefesi ve içtimaiyat ile uğraşan bilginlerin yalnız Akdeniz ve İspanya sahasında yetişen İbni Haldun gibi Batılı İslam bilginlerine özgü olarak kalmadığını, bu fikrin aynı Timur zamanında Semerkant’a gelmiş olduğunu, 1913 kışın Buhara kütüphanelerindeki yazma eserleri araştırırken öğrenmiştim. Bu eser, İbni Haldun’un çağdaşı olduğu halde, onu görmeden aynı felsefî fikirlere vasıl olan Şems İçi’nin eseri idi. Timur zamanında ve onun emriyle tarih felsefesine, Türk kanun ve devlet yönetimi sistemlerine tahsis edilerek yazılan ve Timur’a takdim olunan “Tuhfa” (hediye) adındaki bu büyük eseri, ben ancak İstanbul’a geldikten sonra, Yeni Cami Kütüphanesinde buldum. “Şeriat” yerine “Yasa”ya ve “din” karşısında “Riyazi bilimlerin sonuçlarına” ön verilmek gerektiğinden bahseden bu eserden, bu sohbet esnasında Atatürk’e de bahsetmiştim. O da, “Yaman bir Türk bu Timur” dedi” (TOGAN 1969: 125). Evet, Timur yalnız bilime önem veren bir hükümdar değil, O aynı zamanda kendisi de iyi bir tarihçi idi (BARTHOLD 1930: 29).

          Timur’un Şam’da iken, imamlık için Mutezileleri tercih etmesi dikkat çekicidir. Çünkü Mutezile “kader” tanımaz, cenneti, cehennemi, vahiyi kabul etmez. Bu yüzden Şamlılar, Timur gittikten sonra Onu “kâfir” ilan ederler (TOGAN 1969: 98). Bilhassa Timur+un Anadolu’dayken, gelenekleri Türk kültüründen kaynaklanmış, Şeriatin değişmez sert hükümlerine karşı, inanç ve ibadetleri daha millî, daha esnek olan Alevileri desteklemesi, Aleviliğin Aleviliğin canlanmasına yol açması, Türklük açısından önemli bir olaydır (ŞAYLAN: Cumhuriyet Gazetesi: 9.5.1990). Atatürk Devrimlerine Alevilerin candan destek olması elbette boşuna değildir (OZANKAYA 1995: 247). Burada, ulusal şuur ile laik düşün yapısının birbirini tamamlayıcı bir bütünlüğün ikiz unsuru olduğunu vurgulamak isterim.

          Müspet bilimlerin hükmünün devamlı kalıcılığına inanan ve İslam dünyasında tek bilgin hükümdar olan Ulug Bey, devlet yönetiminde dedesi Timur’u taklit etmiş olup, onun yasayı iyi bilen Moğol beylerinden Duglat Hudaydat’ı getirerek, kendisinden yasanın kaidelerini öğrenmek istediği bilinmektedir (AKA 1991: 106). Ulug Bey zamanında gözlemevine bağlı olarak kurulmuş Semerkant Medresesinde matematik ve astronomi sahalarına özgü birçok müderrisin çalıştığı bilinmektedir (SOYALI 1960: 21). İşte Ulug Bey’in bu bilim aşkı, sonunda onun başına büyük felaketler getirecek olan hocaları ağır derecede öfkelendirir. Tarih boyunca ve her zaman, akla dayanan bilimin karşısına çıkan, imana dayanan, imanı akıldan üstün tutan dinci görüşler, Ulug Bey döneminde de görevini yapar. Din adamlarının yoğun eylemi ile Ulug Bey’e karşı cephe hazırlanır ve öldürülür. Ulug Bey’in öğrencisi Ali Kuşçu, efendisinin bu feci sonundan üzülerek,  İstanbul’a gider ve Ayasofya Medresesinin müderrisliğini yapar.

          Ulug Bey’in öldürülmesi, geçici de olsa, dinin bilim üstündeki galebesini sağlar. Ulug Bey’in yerine geçen büyük oğlu Abdullatif, bu zaferden hemen sonra, “Şeriat hükümlerinin gerektiğini yapacağım, Şeriat kaidelerine babam ile oğlum hilaflık ederse, onlara bile acımam” (SAYRAMİ 1986: 106. İzah). diye, kendisinin din ve hocalar önündeki tutumunu açıklar. Ulug Bey’in öldürülmesiyle beraber, Timurlu Rönesans’ı olarak bilinen akılcılık da, Timurluların şevketi de çöker. Büyük Timur’un yasaya bağlılığının yerine, oğlu Şahruh’un dindarlığı (AKA 1994: 118) yerleşir. Ulug Bey’in bilime düşkünlüğünün yerine, oğlu Abdullatif’in Şeriatçılığı yerleşir. Böylece Türkistan’ın karanlık geleceğinin habercisi olan Hocalar, toplumun her sahasında ve siyasi iktidarda kendilerini hissettirmeye başlarlar.

          İslam dini Türk ulusunun ulusal bağlarını gevşetir, ulusal duygularını, ulusal heyecanını uyuşturur (OZANKAYA 1995: 323). Timurluların başına gelen bu gerileme olayı, zaman zaman tarihin tekerrür edebileceğinin işaretini vermektedir. Bugün Türkiye’mizde cereyan eden laiklik ilkesi üzerindeki oyunlar Ulug Bey dönemini hatırlatmaktadır. Tarihimizde çöküntüye yol açan o acı olayları, bilimsel zihniyetten yoksun sözde tarihçiler, İslam’ın doğru uygulanmamasının sonucu olarak değerlendirip, İslam gerçeğini örtbas etmeye çalışmışlardır. Bu konuda Büyük Atatürk bir tarih feylesofu gibi şu ünlü sözünü söylemiştir:

          “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar önemlidir. Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen gerçek insanlığı şaşırtıcı bir nitelik alır” (OZANKAYA 1995: 22). Evet, Atatürk’ün dediği gibi, kendi çöküntülerinin sırrını bilmedikleri için İslam dünyası şaşkındır.

          Avrupa’da Engizisyon’un “Dünya Dönüyor” dediği için Bruno’yu (1548-1600) ateşe vermiş olduğu olay ile, Müspet bilimlere ve Türk yasalarına önem verdiği için Hocalar tarafından öldürülen Ulug Bey (1394-1449) faciası arasındaki benzerlik düşünüldüğünde, O zaman Türkistan’ın Avrupa’dan 150 yıl ileride olduğu anlaşılmaktadır. Türkistan’da Timurluların çökmesi, zaman, mekân ve şartların, bilim ve sanat ile uğraşan Timurlular için uygunsuz, din ve Tasavvuf ile uğraşan hocalar için uygun olmasından ileri gelmektedir.

          Büyük Timur’un yedinci kuşaktan torunu olan Hindistan padişahı Ekber’in (1542-1605), Hocalara atıfta bulunarak, “Allah’a tapmak iddiasında bulunanların, ekserisi kendi emellerine taparlar” (BAYUR 1938: 147) demesi boşuna değildir. Ekber atalarından kalmış Hindistan’daki Türk devletini ayakta tutabilmek için giriştiği ıslahatlarında en büyük zorluğu bu hırslı Hocalardan görmüştür. Türklüğün yetiştirdiği en yüksek uz kişilerden olan Ekber, din ve Hocaları doğru anlayan ve onlara karşı devrim girişiminde bulunan ilk Türk padişahıdır. Onun amacı, dinî temellere dayanan ve dolaysıyla türlü dinlerden, onlar için başka başka olan birkaç kanunlar yerine, herkesçe uyulması gereken ve dini esaslardan ayrılan laik özde kanunlar yapıp, halk arasında eşitliği sağlamaktır (BAYUR 1987 a: 75-76).

          Burada Misyonerlerin Ekber hakkındaki bir yazısını sunuyorum:

          “Ekber bir Müslüman değildir ve her inan şekli hakkında şüphelidir: kuvvetle iddia ediyor ki, Allah tarafından tespit edilmiş bir inan şekli yoktur. Zira bunların her birinde akıl ve mantığına mugayir bir şey buluyor ve öyle zannediyor ki, akıl ve mantık her şeyi kavrayabilir. Mamafih bazı zamanlar hiçbir inan İncil kadar üzerinde tesir bırakmadığını kabul ediyor ve bir adamın bunu hakiki ve diğer inanlara faik addedecek kadar ileri gittiği vakit onu kabule hazır olduğunu söylüyor. Sarayda bazıları O bir Putperesttir ve güneşe tapar, diğerleri Hıristiyan’dır, daha başkaları yeni din kurmak niyetindedir, diyorlar. Halk içinde de imparator hakkında muhtelif fikirler vardır: Bazıları Onu Hıristiyan, bazıları putperest, ve bazıları Müslüman addediyorlar. Mamafih en akıllıları Onun ne Hıristiyan, ne putperest, ne de Müslüman olduğunu iddia ediyorlar ve işin en doğrusunun bu olduğuna kanidirler; veya zannediyorlar ki, O halkın teveccühünü kazanmak için zahiren her dine uyan bir Müslüman’dır” (BAYUR 1938: 160).

          Ekber’in ortaya koyduğu bazı yeniliklerden örnekler:

  1. Bir kadından fazla evlilik yasaklanır.
  2. Akraba evliliği yasaklanır.
  3. Herkesin beğendiği dine girmesine ve her din mensuplarının istedikleri gibi ibadet evi yaptırmalarına izin verilir.
  4. Eğitimde ahlak ve bilime önem verilir.
  5. Faizle borç para verilmesine müsaade edilir.
  6. Şarap satma ve içmeye müsaade edilir (BAYUR 1938: 177-179).

Büyük Timur’un onuncu kuşaktan, Ekber’in üçüncü kuşaktan torunu olan ve Hindistan’da bir yüzyıl kadar yaşayıp, yarım yüz yıl saltanat sürmüş Alemgir’in (1618-1658-1707) Seyitler hakkındaki şu vasiyeti dikkate değerdir:

          “Barha Seyitlerine karşı, peygamber soyundan olmaları dolaysıyla, Kuran ayetleri gereğince saygı gösterilmesi, ancak onlara ihtiyatlı davranılması, içten onlarla sevişilmesi, fakat durumlarının yükseltilmemesi, çünkü üstün ortak olurlar, hatta ülkeyi isterler. Azıcık dizgin bırakılırsa pişman olunur” (BAYUR 1987a: 317).

          XVI. Yüzyıl başlarında çağ değişir, müspet bilimler gelişir. Moğol’u ve Türk’ü coşturan atın hızı deniz kıyılarında kesilir. Avrupalılar gemi ve pusula ile okyanus ötesindeki bilinmeyen karalara gider. Karalar Çağı (Orta Çağ) kapanır, Deniz Çağı (Yeni Çağ) başlar. Karalar Çağı kapanınca, Türkistan da Karalar Okyanusundaki rolünü kaybetmeye başlar. Artık Türk’ün de karadaki fatihlik çağı yavaş yavaş kapanır. Dünyamız, denizci yeni fatihler tarafından işgal edilir. Hem coğrafî, hem dinî nedenlerden dolayı çağa ayak uydurmada zorlanan Türkistan Türklüğünün ağır bir şekilde sarsılmasından sonra, Türk hükümdarlarında Hocaların manevî liderliğine sığınma, onlara mürit olma gibi bir tutum, genel bir olay olarak Türk tarihinde karşımıza çıkmaktadır (DUGHLAT 1972: 213). Bu durum deprem sırasında ne yapacağını bilemeden şaşıran ve depremin sırrını da bilemeyen zavallı insanların korkunç halini hatırlatmaktadır. Devlet yönetimimizdeki dinin ve mürşitlerin egemenliği, işte bu değişim sırasında hem bilgisiz, hem çaresiz zayıf düştüğümüz döneme rastlanmaktadır. Timur’dan sonraki dönemlerde, ister Çağatay oğulları hanları olsun, ister Timur oğulları hanları olsun (Ulug Bey ve Ekber’den başkaları), Timur’un tutumunu tersine uygularlar. Yani din adamları hanların iktidarı için değil, Hocalara mürit olan hanlar, din adamlarının isteğine göre fetva ile hanlığı yönetirler. Böylece iktidar hırsı içindeki Seyitlerin ve Hocaların, önce hanların zihnini ele geçirmekten ibaret sinsi-yavaş ve uzun süren, fakat kalıcı ve etkili girişimleri gitgide meyvesini verir. Türkistan Türklüğü işgale uğrar ve devletsiz kalır. Bu bir ulusal facia idi.

          Doğu Türkistan’da yaşanan 77 yıllık (1678-1755) “HOCALAR DEVRİ” bu facianın en çarpıcı örneğini vermektedir. Kendi aralarında Aktaglıklar ve Karataglıklar adı altında birbirine aşırı derecede zıt, fakat aralarında hiçbir inanç farkı bulunmayan iki partiye bölünmüş din Hocaları, kıyasıya taht kavgasına girişirler. Böyle anlamsız dinî kavgalar hakkında ünlü şair Cami: “Bana hangi mezheptesin diye soruyorlar, yüzlerce şükür ki, Sünni köpeği ve Şii eşeği değilim” demektedir (AKA 1994: 221).

          Çin sınırında cereyan eden bu anlamsız kavgalar, “Başkalarını birbirine karşı kışkırt ve parçala yut” (BARTHOLD 1990: 405) anlayışını devlet geleneği yapan Çinliler için bulunmaz bir fırsat yaratır. Sonuçta, 1755 yılında tüm Doğu Türkistan boyunca Birinci Çin İstilası gerçekleşir (KURBAN 1995: IX).

          Son olarak İsmail Gaspıralı’nın (1851-1914) Usulu Cedid (Eğitimde Yenilenme) girişimi,  Yusuf Akçura’nın (1876-1935) Türk Birliği tezi, Rus komünizmi karşısında, esir Türk illerinin kaderini değiştirmede yetersiz kalır. Şeriat ile yönetilen ve Rusya’nın küçük vassalı haline gelmiş Buhara Hanlığı öcünü Ceditçilerden alır.

          “Biz hayatta özgürlük, eşitlik ve kardeşlik istiyoruz” (ZENKOVSKİY 1971: 216) diye haykıran Ceditçiler, hem komünistlerin, hem Şeriatçıların saldırısına duçar olur. Rus işgaline karşı bağımsızlık savaşı vermekte olan Basmacılar da, bu Ceditçi ve Kadimci (Şeriatçı) mücadelesi içine çekilir. Basmacıların Kadimci cephesinin komutanı Şir Mehmet Bek’in cellâdı olan Saki, Basmacıların Ceditçiler cephesinin komutanı Mehmet Emin Bek’i, Halhoca Hoca’nın fetvasıyla “Besmele” okuyarak, boğazına bıçak sürüp koyun gibi keser (KERİM 1993: 64). Bu uygun ortamdan yararlanan Rus komünistleri, kurtarıcı görünümü altında önce Kadimcileri, sonra Ceditçileri temizleyerek, Türkistan’ı ele geçirirler.

          Sonuç şu ki, güce muhtaç olduğumuz devir, laikliğe ve barışa muhtaç olduğumuz devirdir. En güçlü devrimiz, devleti ve toplumu barış içinde laik ilke ile yönettiğimiz devirdir. Laiklik tarihimizin derinliklerinden günümüze kadar sürüp gelen ulus olarak yaşama mücadelemizdeki, devlet yönetimimizdeki hayatî ihtiyaçtan, akılcılığın zorunluluğundan kaynaklanmaktadır. Ulus varlığı için ulusal dil ne kadar önemli ise, ulusal devletin varlığı için de laiklik o kadar önemlidir.

KAYNAKÇA

          AKA, İSMAİL

          1991          Timur ve Devleti          Ankara

          1994          Mirza Şahruh ve Zamanı (1405-1447)          Ankara

ALMAS, TURGUN

          1989          Uygurlar          Ürümçi

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE (TOPLU BİLİM)          Ankara

          1992

BARTHOLD, W.W.

          1927          Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler          İstanbul

          1930          Ulug Bey ve Zamanı          İstanbul

          1990          Moğol İstilasına Kadar Türkistan          Ankara

BAYUR, Y. HİKMET

          1938          “XVI. Yüzyılda Dinî ve Sosyal Bir İnkılap Teşebbüsü 1556-1605”

                             Belleten II. Cilt: 133-182

          1987a           Hindistan Tarihi II. (Gurkanlı Devletinin Büyüklük Devri    Ankara

DUGHLAT, MİRZA MUHAMMED HAYDAR

         1972          A Histori of th Moghuls of Central Asia

         (1895)         (Tarih-i Rashidi)          Londra

GÜVENÇ, BOZKURT

          1994          Türk Kimliği (Kültür Tarihinin Kaynakları)         Ankara,

HOWORTH, H. H.

         1876          History of the Mongols from the 9th to 19th Century Parth I. Th

                           Mongol Proper and the Kalmuks           Londra

KERİM, İBRAHİM

          1993         Medeminbek (İçtimai-Felsefi Oçerik)          Taşkent

KURBAN, İKLİL

          1995          Doğu Türkistan İçin Savaş           Ankara

LİGETİ, L

          1986          Bilinmeyen İç Asya          Ankara

OZANKAYA, ÖZER         

          1995          Cumhuriyet Çınarı          Ankara

SAYRAMİ, MUSA

          1986          Tarih-i Hamidi          Pekin

SOYALI, AYDIN

          1960          Ulug Bey ve Semerkant’taki İlim faaliyeti Hakkında

                            Gıyasüddi-i Kaşi’nin Mektubu          Ankara

SAYLAN, GENCAY

          1990          “İslam Anadolu Potasında”  Cumhuriyet Gazetesi 09.05.1990

                                                                                                   İstanbul

TOGAN, ZEKİ VELİDİ

          1969          Hatıralar                                                   İstanbul

ZENKOVSKY, SERGE A.

          1971          Rusya’da Pantürkizm ve Müslümanlık        Ankara

Türk Dünyasının Başkenti-TAŞKENT


İklil KURBAN

          Türk dünyası söz konusu olduğunda, en çok konuşulan şehir kuşkusuz Taşkent’tir. Çünkü Taşkent, doğanın en soylu varlığı olan taştan yaratılmış kolay kolay düşmanına teslim olmayan dik başlı-kahraman, fakat sevgiyle donanmış güzel bir şehirdir. Asillik taşta, akıl baştadır. Bütün değerlerin içinde en ulu değer insan şahsiyetidir ki, Taşkent ise, tarihi bağrında barındıran Türk şahsiyetinin ürünüdür.

           Türk tarihine dayanarak yakından ve uzaktan tanıdığım için, 1990’lı yıllardaki değişimden yararlanıp, 1992-1993-1994 ve 1998 yıllarında Taşkent’te bulunmuştum. Taşkent Doğu Bilimleri Enstitüsü’nde Türkî Diller ve Türk Tarihi hakkında bir yıl ders vermiştim. Artık bir Taşkentli kadar Taşkent’i sevme şansına sahip olmuştum. Taşkent beni unutur mu-unutmaz mı bilemem, fakat ben Taşkent’i unutmam.

          Yıl 1219 yaz ayları, Moğol-Türk ordusu Orta Asya’nın İslam merkezi Buhara şehrini işgal etmiş, Buhara imamıyla Cengiz Han (1155-1227) arasında bir diyalog kurulmuş, İmam Cengiz Han’a Mekke’deki Tanrı’nın evinden bahsederken, Cengiz Han da imama şu yanıtı vermiştir:

          “Evrenin tamamı Tanrı’nın evidir. Gitmek için özel bir yer belirlemeye ne gerek var?!”

          İşte Evrenin tamamını “Tanrı’nın evi” diye, evrene eşitlik hakkı tanıyan Cengiz Han, Batı seferinden dönerken, dinlenmek-yol üstü kurultayını açmak için Taşkent şehrini ve Taşkent yöresindeki Çirçik Sahilini seçmiş, Çirçik’in kımızını doya doya içmiştir… Cengiz Han’ın bu azimli askeri seferinden sonra Türkistan’daki Arap egemenliğine son verilmiş, bir çok İslam mücahitleri öldürülmüştür.

          Orta Asya’daki Arap-Türk ve Çinli çatışmasını anlatan ünlü tarihçi Turgun Almas’tan (1924-2001) bir alıntı:

          “Arapların Orta Asya halklarını diz çöktürme ve bölgeyi işgal eylemi tam 100 yıl (651-751) sürdü. Türkî halkların yenilgisi Arapların güçlülüğünden değil, belki Orta Asya halklarının sınır komşularının güvensizliğinden ve kendi aralarındaki ittifaksızlıktan ileri geldi. Daha açık söylemek gerekirse, Araplar Orta Asya’ya saldırdığında, Doğu ve Batı Türk Hakanlığı zor durumdaydı. Ülke içinde cereyan eden huzursuzluklar dışarıdan Tang Sülalesi tarafından sürekli körüklenmekteydi. Çinlilerin Türkî halklara karşı yüzyıllar boyunca yürüttüğü eylemleri sonucunu vermekteydi. Böylece iki cephe arasında kalan Doğu ve Batı Türklüğü Araplara karşı çaba gösteremediler”.

          Yıl 1710, çetin çekişmeler-çatışmalar sonucu Hokand Hanlığı Fergane Havzasında kurulur. İslam’ı ilke edinmiş Buhara Hanlığı ile Türkçülüğü ilke edinmiş Hokand hanlığı arasındaki bu çatışmada, Taşkent’e kimin egemen olabilmesi konusu hayatî rol oynar. Bu çatışmayı fırsat bilen Ruslar da Taşkent savaşında cephe alır. Hokand Hanlığının ayakta kalması uğruna çalışan Narbutabek ve onun soyundan gelen Narbutabekov direnmeye devam eder, Taşkent elden ele geçer.

          Yıl 1865, Mayıs ayı. Ruslar savaş şiddetiyle Taşkent’in kapısına dayanır. Taşkent gidecekse tüm Türkistan gidecekti… Hokand askerî komutanı Alimkul (1831-1865) kendisi, Ruslara karşı Taşkent savunmasının ön cephesinde savaşırken ağır yaralanır ve çok geçmeden ölür. Alimkul’un cesedi Şayhantahor mazarlığında 10 Mayıs günü gömülür.

          Yıl 1917, Bolşevik Devriminden sonra Ruslar, tüm Türkistan’ı Taşkent’ten, aldatmacı-yalan devrim ilkeleriyle yönetmeye çalışırken, Taşkent’teki Türkçüler de tüm Türkistan’ı Pantürkzm ile yönetmeye çalışmıştır. Bu kez Pantürkizmin merkezi Kazan değil Taşkent olacaktır.

          Yıl 1920, Eylül ayının 01-09 günleri arasında açılan Baku Kurultayında Türkçü liderlerden olan Narbutabekov şunları söyler: “Türkistan halkı iki cephede savaşmaktadır. Bir eliyle kendi aralarındaki siyah cübbeli mollalarla, öteki eliyle mahallî Avrupalıların dar milliyetçi taraftarlarıyla…  Biz hayatta özgürlük-eşitlik ve kardeşlik prensiplerini kağıt üzerinde değil, gerçek manada gerçekleşmesini istiyoruz” demektedir. Bu kurultaya Enver Paşa da (1880-1922) katılmıştı.

          Taşkent’te bulunduğum yıllarda, Taşkent şehrinin orta kısmından yer alan, Cengiz Han’ın soyundan Taşkent’te 6 yıl valilik yapmış Yunus Han’ın (1414-1487) mezarını ziyaret ettim, Türbe eskimiş fakat bozulmamış ayaktadır. Yunus Han’ın dedesi sayılan Tugluk Timur’un (1329-1365) Gulca’da veya Aksu’da ölmüş olduğu bilinir, fakat mezarı-türbesi yoktur. Evet insanlar sadece diriliğinde değil, öldükten sonra da kendi devletlerine muhtaçtır.

          Altışehir’de bir Türk devleti kurup (1865-1878),  Çin işgaline karşı azimle direndiği için, Çinliler Yakup Beg’in (1820-1878) mezarını bozup cesedini ateşe vermişlerdi. Evet sadece alçaklar ve güçsüzler mezar ile uğraşırlar.

          Çinli kalabalık olduğu kadar güçsüz, zalim olduğu kadar korkaktır.

         Coğrafya Tarihin Anayurdudur.

          Fergane Havzası:

          Bu günkü Özbekistan’ın en doğu bölgesi olan Fergane Havzası, Kırgızistan ve Tacikistan ile sınırlanmaktadır. Bu havza sanki bir avuç içi gibi, birbirinden pek de uzak olmayan beş parmağa benzer aralıklarla yerleşen beş şehri içine almaktadır: Fergane, Mergilan, Hokand, Endican, Namengen. “Fergane” sözcüğü hem bu havzanın, hem bu havzanın en güneyine yerleşen bir şehrin adıdır. Yaşam zevki veren adı geçen bu şehirlere, Orta Asya’nın Maveraünnehir gibi verimli ovalarına, Tanrı Dağı gibi zengin dağlarına gözü düşen Türk düşmanları yıllar geçtikçe büyümüş ve çoğalmıştır-Araplar, Farslar, Ruslar ve Çinliler…

          Araplar yakın geçmişte de Ruslarla-Çinlilerle omuz omuza vererek Türklere karşı Türkistan’da durmadan savaştılar. Altışehir’de kurulan 77 yıllık (1678-1755) Hocalar Devri,  bu savaşın ürünüdür. Büyük Timur’un (1336-1405) Türkistan’da kurduğu ünlü saltanatı-Timurlu Rönesansı Hocaların saldırısı sonucu Türkistan’da tutunamaz Hindistan’a sığınır. Bu ölüm-kalım savaşında Yunus Han’ın torunları olan Babur (1483-1530) ve Taşkent’te doğup büyümüş, ünlü tarihçi Haydar Mirza Duglat (1499-1551) ikilisi, sadece Türk ulusunu değil, Türk tarihini kurtaracak seviyede olağanüstü rol oynar. Babur’un yazdığı VEKAYİ’si Duglat’ın yazdığı TARİHÎ REŞİDİ’si Türk tarihini kurtaran müstesna eserlerdi…

          Babur Hindistan yolculuğundan önce tüm olasılıklardan yararlanıp, hatta hiç sevmediği Şii Şah İsmail’in yardımına dayanarak Taşkent’i kurtarmaya çalışır, tutunamaz. Sonunda önce Afganistan’a sonra Hindistan’a doğru yol alır, çaresizdi…  

          Uzak geçmişten bu yana “İki Nehir Arası” (Sır Derya ile Amu Derya Arası) anlamında Arapların diliyle “Maveraünnehir”, Avrupalıların diliyle “Transaxiane” diye adlandırılan ve tarih boyunca çok kanlı savaşlara sahne olan bu cennet yurdun bir parçası, işte bu Fergane havzasıdır. Fergane şehrinin 30-60 km güneyine doğru Vadil kasabası ve bu kasabaya bağlı Şahimerdan ilçesi, daha güneyde ise, yüksek Alay Sıradağları bulunmaktadır. İşte yukarıda bahsettiğim coğrafya, bir zamanların ünlü hükümdarı ve yazarı olan Hindistan fatihi Babur’un (1483-1530) yurdudur. Ayrıca burası, dağ eteğine yerleşen Şahimerden ilçesindeki, ünlü Ceditçi (Yenilikçi) Şair Hemze Hakimzade Niyazi’nin (1889-1929) mezarı ile Ona ait müzeyi bağrına basarak, yakın çağımızdaki bir faciaya tanıklık etmektedir-Hemze’nin Ceditçi olduğu için, şeriatçılar tarafından taşlanarak öldürülmesi…

         TAŞKENT diye başlık yaptığım yazımın sonuna doğru, az ve öz olsun dileğiyle, uygun bir sonuç kavramları aradım. 1992 yılında Taşkent’te basılmış “TAŞKENT ANSEKLOPEDİSİ”ni taradım. Taşkent’i bağrına basan ünlü Maveraünnehir’i gizdim. Sonunda Özbek ulusuna göbeğiyle bağlı bulunan ulu edip Ali Şir Nevaî’ni (1441-1501), ulu bilgin Ulug Bey’i (1394-1449) düşündüm. Sırada gururla söylenmesi gereken söz, olması gereken olgu-TAŞKENT PANTÜRKİZMİN BAŞKENTİDİR. Benim bu bireysel isteğimi, yakında Taşkent’te alınmış aşağıdaki olgusal karar onaylamaktadır:

            “13 Mayıs 2016 tarihinde Özbekistan Cumhurbaşkanı İslam Karimov “Ali Şir Nevaî Özbek Dili ve Edebiyatı Taşkent Devlet Üniversitesi kurulması hakkında karar imzalamıştır. 10 Şubat 2019’da Ali Şir Nevaî Özbek Dili ve Edebiyatı Taşkent Devlet Üniversitesi’nde Türkiye’nin Taşkent Büyükelçiliği tarafından donatılan Türk Dili ve Kültürü Merkezi açılmıştır. Açılışa,Türkiye’nin Taşkent Büyükelçisi Mehmet Süreyya Er, TİKA Taşkent Program Koordinatörü Ali İhsan Çağlar ve Özbek Dili ve Edebiyatı Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Şuhrat Siraciddinov katılmıştır. Merkezin donatılmasından dolayı Türk tarafına teşekkür eden Siraciddinov, “Bu merkez, bu tür çalışmalar için sağlam bir altyapı olacaktır. Her zaman Türk bilim adamı ve öğretmenlerini burada görmek isteriz. Burası Türkiye’nin bir parçası olacaktır.” diye konuşmuştur”.

          Taşkent’in coğrafyalık konumu ve bu geçen 100 yıl içindeki gelişmeler bu 2000 yıllık tarihî şehri Orta Asya’nın merkezi haline getirmiştir. 1860’lı yıllardaki Rus istilasından sonra, Ruslar “Türkistan Valiliği” adlı bir kurum aracılığıyla bütün Türkistan’ı buradan idare etmiştir. Sovyetler döneminde de Taşkent bu rolünü bir dereceye kadar korumuştur. Güzel iklimi, her şeyi verebilen cömert doğası ile Rusların dikkatini her zaman özerine çeken bu şehir, istila eylemlerinde ödüllendirilen Rus generallerinin yerleşim sahası olmuştur.

          Bir tarafı geniş açık alan, yine bir tarafı her tür ağaçlarla gölgelendirilmiş dinlenme parkını içine alan Lenin Meydanı, bugün Müstakillik Meydanı’na çevrilmiştir. Lenin heykelinin yerine Özbekistan haritasını gösteren yer küresi yerleştirilmiştir. Bakanlıkların bulunduğu heybetli gökdelen de bu meydandadır. Meydanın önünden geçen büyük caddenin öbür yanında Taşkent metrosunun Müstakillik Meydanı durağı bulunmaktadır. Meydanın öbür park tarafı büyük bir su kanalı ile sınırlanmış olup, su kanalı üzerinden Nevaî caddesi geçmektedir.

          Taşkent’i bütün Orta Asya’nın merkezi gibi gösteren SAGU (Orta Asya Devlet Üniversitesi), bugün bu isim TAŞGU yani Taşkent Devlet Üniversitesi olarak değiştirilmiştir. Ali Şir Nevaî Tiyatrosu, Rus padişahı Romanovların yaptırdığı görkemli saray ve Orta Asya Türklüğüne dehşet salan dev KGB binası da bu meydana yakın yörededir.

          Taşkent hakkında genellemek gerekirse, geniş caddeler, koyu ağaçlı parklar ve 7-10 kilo ağırlığındaki tatlı kavunlar bu şehre özgü özelliklerdir.

          Kuruluşu 1980’li yıllarda tamamlanmış 375 metre yüksekliğindeki Taşkent Teleminaresi, şehre ayrı bir görünüm vermektedir. Turistlere açık olan bu minarenin yemekhanesinden, dümdüz alana yerleşen 2,5 milyonluk şehrin tamamı rahat bir şekilde seyredilebilir. Bu teleminarenin yanından geçen Taşkent’in en büyük caddesine Emir Timur adı verilmiştir. Şehrin merkezi kısmındaki bir cadde de, Mustafa Kemal ATATÜRK adını almıştır.

          Özbekistan bağımsızlığının yıl dönümü olan 01.09.1992 günü Taşkent’te idim. Adı geçen meydan, park ve caddeler tıklım tıklım coşkulu insan kitlesiyle dolu idi. Cumhur Başkanı İslam Kerimov meydan kürsüsünden:

          “Bizi Emir Timur, Ulug Bek ve Nevaî gibi atalarımızın ruhu kurtardı, Onların ruhuna sadık kalalım”, diye sesleniyordu. Büyük binalara ve büyük caddelerin dönüşümüne yerleştirilen: “Gülle ve Yaşna Müstekil Özbekistan” (Geliş ve parla bağımsız Özbekistan!) cümlesi yazılı levhalar göze çarpıyordu.

          Türklüğün Taşkent sevgisi-Türklüğe özgü hakikat sevgisidir-vatan sevgisidir.

“Gülen Başkalarıdır, Ağlayan Benim”

İklil  KURBAN

(Yukarıda başlık yaptığım cümle, Stalin Devri kurbanı şair Çolpan’a aittir)

(Bu yazı, İstiklal Gazetesinin Şubat 2007 Tarihli, 31. Sayısında basılmıştır)

         1990’lı yılların başı, baskıcı Sovyet İmparatorluğu çökmüş, Türk dünyasında yüzyıllar boyu özlemi çekilen rahat bir nefes alma ortamı meydana gelmiş, Türkî Cumhuriyetler doğmuştu. Bu oluşumdan, zulmün en derinliklerinde olmalarının gereğidir ki, en çok sevinen Türk boyu Tatarlar ile Uygurlar olmuştu. Onlar bu oluşumdan istediği gibi yararlanabilmeseler de, kardeşlerinin kurtuluşunu gelecekte bir gün kendilerinin de kurtuluşu olacağını ummuşlardı. Aradan 15 yıl geçtiği şu günlerde Tatarların ve Uygurların bu umudunun gittikçe başkaları tarafından baltalanmaya başladığını, günümüzdeki gelişmelerden seyretmekteyiz. Ezelî ve ebedî düşmanımız olan Rusya ile Çin’in yine de eskisi gibi aramıza kardeş kavgası sokup, Türkü-Türklüğü tekrar yutmaya çalıştığına şahit olmaktayız.

         Tatarlar 1552’den beri 450 yıldır, Uygurlar 1755’ten beri 250 yıldır durmaksızın devamedegelen isyanlardan-sonu soykırımlar ile sonuçlanagelen ölüm kalım savaşlarından geçerek bugüne kadar gelebilmiş ve bu durum bugün de eskisi gibi devam etmektedir. Bu insanlık trajedisinin baş sorumlusu işgalci Ruslar ile işgalci Çinlilerdir.

         Yıl 2005, Özbekistan Cumhurbaşkanı İslam Kerimov’un kimliği-kişiliği, Endican Kanlı olaylarıyla beraber tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştı. O, bugüne kadar gelmiş geçmiş hainlerin en namussuzu olarak, Moskova’da ve Pekin’de diz çöküp, makamının düşmanlarından korunmasını gözyaşlarıyla dilenmiştir. Yıl 2006, Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nezarbayev’in de kimliği ve kişiliğinin tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmasını sağlayan bir yıl olmuştur. Evet zaman her şeye muktedirdir. Nursultan Nezarbayev, ABD ziyaretinden döner dönmez, “Batı’nın akıl ve öğüdüne ihtiyacımız yok, onlar bir çöp” demiştir (Azatlık Radyosu). Aradan çok geçmeden Çin ziyaretinde bulunan Nezarbayev, Çin üst düzey makamlarının, “Tayvan ve Tibet meselesinde yanı sıra Şarkî Türkistan güçlerine karşı savaşımda bize yardım ettiği için Kazakistan’a teşekkür ederiz” şeklindeki övgülerine layık olmuştur. Çin zulmünden kaçıp, kardeş ülke diye, Kazakistan’a sığınan Uygur özgürlük savaşçıları, Nezarbayev’in eliyle Çin’e teslim edilmektedir (RFA-Uygur Şubesi). Doğrudur, tüm ömrü Ruslaşmaya zorlanmış-komünizm ideolojisine tapındırılmış, makam ile satın alınmış bu kukla yaratıklardan, ulusu için, insanlık için elbette hayır beklenemez.   

         Nezarbayev’in, Kazakistan ve Kazak ulusu adına uyguladığı Rus yanlısı-Çin yanlısı siyaseti, uluslararası alanda, Rus-Çin yalanlarına bir dereceye kadar geçerlilik kazandırmakta, Çin’in Şarkî Türkistan davasına karşı bu alanda cephe açmasına olanak sağlamaktadır. Çin’in Kazakistan’daki Büyük Elçiliği, bir kısım Çin yanlısı Uygurlardan ekip oluşturup, onları Ürümçi’de parasız otellerde yatırıp, parasız yemekhanelerde konuk etmiş ve gezdirmiştir. Onlar Almatı’ya döndükten sonra, Çin’in gelişmişliği, insancıllığı hakkındaki yalanlarının propagandasını yaparak, Şarkî Türkistan davasını baltalamaya çalışmışlardır. İstanbul’daki Çin Konsolosluğu da, İstanbul’daki Kazaklar arasından kendi yandaşlarını bulup, onlara para dağıtıp, Şarkî Türkistan davasına karşı cephe açmaya çalışmıştır. Almatı’daki Çin yanlısı Uygurlar da, İstanbul’daki Çin yanlısı Kazaklar da, gizlenme gereksinimini hissettikleri için, Şarkî Türkistan davasıyla karşılaştıklarında “Biz siyasete karışmayız” söyleminin arkasına sığınıyorlarmış. Bu bozuk niyetli insanlar gerçekten siyasetin dışında mıdır? Hayır, bu örtülü yalandır.

         Aslındaki Kazak-Çin gerçeği nasıl? Bu gerçekler, Çin’i dost olarak algılayan ve kendi kardeşini (Uygurları) arkadan vuran Nezarbayev’in zihniyetine uyuyor mu? Ben, bu sorulara en doğru yanıtı verebileceğine inananlardan, yanı sıra bu gerçeklerin uzak geçmişinden günümüze kadar olanını-olup bitenini en iyi bilenlerden biriyim ve bu gerçeklerin canlı şahidiyim:

         Adını Tanrı’dan almış Tanrı Dağının bağrında-İli nehrinin kaynağına doğru yükselen engin yaylalarda barınan Kazak göçebeler arasında geçirdiğim yaz aylarının zevki, ömrüm boyu biriktirdiğim tüm anılarımın en tatlısıdır. Çubuktan at binip yarış yaptığım çocukluk, kunan (üç yaşındaki yarış atı) binip yarış yaptığım ilk gençlik Kazak arkadaşlarımı unutmuş olsam da, Gulca İlk-Orta Tatar Okulundan (1945-51) sınıf arkadaşım Kazak İsetöreoğlu Batır’ı hiç unutacak değilim, sınıfımızın öncü ve etkili öğrencisiydi. Arslan, Batır, Tölev adlı bu 3 kardeş sadece anne (anaları Tatardı) şefkatine sığınarak, yoksulluk içinde büyümüşlerdi. Çünkü onların babası İsetöre, Şın Şisey hapishanesinde “hain” suçuyla öldürülmüştü (1938). Batır’ın kız kardeşi Tölev, babası yakalandığında anne karnında kalmış olup, öldürülen babasının karşılığı olarak “ödeme” anlamına gelen Kazakça “Tölev” sözcüğüyle adlandırılmıştır. Batır ailece, Çin Komünist işgalinden sonra Gulca’dan akın halinde Sovyetlere göç edenlerin sırasında (1955) Almatı’ya gelip yerleşmiş ve 1980’li yıllarda kalp hastalığıyla ölmüştür. Almatı’da bulunduğum günlerde (1992), Batır’ın ağabeyi Arslan’ın evinde Konuk olmuştum. Çocukluk-gençlik yıllarımın özlemini duyduğum şu günlerde, bugün elimde bulunan Tatar Okulunu bitirme anısına çekilen 13 öğrencinin resmine bakıyorum, aramızda Batır yoktur. O günlerde de, cana yakın bir arkadaşımızın aramızda bulunmaması üzücü olmuştu; onun resme çekilecek parası yoktu.    

         Ürümçi Darülfununu Tarih Bölümünde geçirdiğim gençlik yıllarıma (1952-54) denk gelen Makatan, Alimcan Katbay gibi Kazak sınıf arkadaşlarımı da unutmadım. Makatan, Altay Kazaklarının lideri, Şın Şisey hapishanesinde “hain” suçuyla öldürülen Şeriphan’ın oğluydu; iri yapılı, edebiyat meraklısıydı. Ağustos 1954 yılında ben Kaşgar’a giderken, o Ürümçi’deki Kazak neşriyatında görevli olarak kalmıştı. Biz vedalaşırken, onun “Sen unutulacak insanlardan değilsin” sözleri halen aklımda. Ben Türkiye’ye gelip (1980), Ankara’daki deri ticaretiyle uğraşan bir Kazak amcanın dükkânında, daha yeni Altay’dan gelen bir Kazak gezgin ile karşılaştığımda, Makatan söz konusu olmuştu. Gezgin Makatan’ın hastalanarak öldüğünü-kısa ömürlü olduğunu söylüyordu.     

         Osman Batır’ın Çin işgaline karşı vatanı Şarkî Türkistan uğruna verdiği 10 yıllık (1933-1943) ölüm kalım savaşı, destansı bir kahramanlığın öyküsüdür. Bu büyük insan 29.04.1951 günü Ürümçi’de Çinli cellatlar tarafından idam edilmiştir. Gulca’daki Şarkî Türkistan Cumhuriyetinin kuruluşu arifesinde, Çin Askerî Karargahının alınması için verilen savaşta (kasım 1944) iki kardeş Ekber ile Seyit şehit düşmüştü. Uygur, Kazak, Özbek, Tatar, Kırgız ve Moğollar da dahil olmak üzere binlerce şehit kanı pahasına 12.11.1944 günü Şarkî Türkistan Cumhuriyeti kurulmuştu. Bu cumhuriyet, Türk birliğinin neler yapabileceğinin en somut örneği idi. Fakat bu cumhuriyet Rus-Çin iş birliğiyle yok edilmişti (1949). İşte bizim bu hayatî birliğimiz karşısında, her zaman tarih boyunca, Rus-Çin iş birliği dikilmiştir; bu hayatî gerçek, hiçbir zaman unutulmamalıdır. Bizi ilgilendiren bu hayatî gerçeği, İslam Kerimov gibi, Nursultan Nezarbayev gibi Rus-Çin sömürge siyasetiyle zehirlenmiş hainler, algılamaktan-anlamaktan yoksundur.   

         İşgalci Komünist Çin ordusuna karşı ilk ayaklanmayı Şarkî Türkistan Cumhuriyetinin Binbaşı olan Kazak Melik Acı ailesi gerçekleştirmişti. Tukkuztarav (İli ovasındaki bir kasaba) isyanı olarak bilinen bu olay, Komünist Azatlık Ordusu tarafından kana batırılmış ve Melik Acı, babası, kardeşleri kurşuna dizilmişti (1950). Melik Acı’yı yetiştiren cumhuriyetin subaylarından biri olan Kazak Tursun Kaldıbay şöyle diyordu: “Biz geliyoruz, hazırlıklı olun demişlerdi; aldatıldık, Sovyet ihanetinin kurbanı olduk. Tüm hapis yaşamım öldürülme beklentisi içinde geçti.” Türkiye’ye gitmek üzere yol hazırlığıyla uğraştığım günlerde (1980), Kültür Devriminden beri (1966) hapishanede bulunan Tursun Kaldıbay’ın salıverildiğini duyup, Onun evine gittim. Tüm bedeni şişmiş hasta döşeğinde yatıyordu. Güçsüz-acılı ise de, Onun halen ezik düşmemiş ruhundan, yine eski askerlik döneminin cesareti yansıyor ve benim yolculuğuma ümit bağlıyordu. Sönmek bilmeyen bir ulusal ruh… Şarkî Türkistan Cumhuriyeti dönemindeki okul ve orduya verilen ulusal eğitiminin izleri, Çinli eliyle kolay kolay silinecek gibi değildi…  

         Ben bulunduğum hapishane, çalışma kampı ve beyin yıkama toplantılarında “milliyetçi” olarak suçlanmış birçok Kazak gençleriyle kader birliği yapmıştım, onların bazılarının adlarını yazayım: Şirtiman (Osman Batır’ın büyük oğlu-Gulca hapishanesinde ölü bulunmuştur), Törekan, Kıyatbek, Melik, Adil, Cumabay, Abdulla, Abdulhak ve başkaları. Kazakların kendi diliyle söylemek gerekirse, yukarıda adı geçen insanlarla, “Tar col taygak keşu”vü (Dar yol kaygan geçit)’i omuz omza geçmiştik; Kazak olduğu kadar yiğit insanlardı onlar. Adil bir gecede, çalışma kampının başkanı Çing Çancang’ın bindiği seçkin siyah ata binip, Çin-Sovyet sınırını geçerek Almatı’da boy göstermiş-Çin zulmünden kendini kurtarmıştı (1961). İki kardeş Abdulla ile Abdulhak Kültür Devriminin (1966-76) başlamasıyla başlarına gelebilecek tehlikeyi ön sezgileriyle fark etmiş ve yolda ölecek olan yaşlı babasını yanlarına alıp, son derece tehlikeli olan Çin-Sovyet sınırını geçmiş, şu anda Almatı’da yaşıyorlar.

         Bugün Uygur Bağımsızlık Hareketi, Tatar Bağımsızlık Hareketi denilen olgular gündemdedir. Kazakistan denilen bir devlet ortada olduğu için, Kazak Bağımsızlık Hareketi denilen bir olgu henüz yoktur. Eğer Nezarbayev’in yoğun Rus-Çin yanlısı çabası tutup, bu devlet Çin’in veya Rusya’nın sömürgesi haline gelecekse (zaten şu anda sömürge halindedir), o zaman bu olgu doğacak, Kazakların yiğit insanları yine ön cephede vatanı-ulusu uğruna göğüslerini düşman kurşununa karşı siper edeceklerdir. Ben buna inanan Kazak hayranlarındanım.      

         Nursultan Nezarbayev, tıpkı Sefermurat Niyazov gibi ölene dek, Çinlinin ve Urusun övgü ve desteğini arkasına alarak padişahlık tutkusuyla bir hükümdar gibi saltanat sürebilir. Fakat onu ulusu ve tarih asla affetmeyecektir. Saltanat zevki sarhoşluğunda arkasına dönüp bakmadığı veya bakmak-bilmek istemediği hainlere, yeri iken burada, inkar edilemez-atlayıp geçilemez bazı gerçekleri anımsatayım: Şarkî Türkistan denilen bu ülke, tüm Türkî halkların aslî yurdu konumundaki, Türkün ezelî ve ebedî varolagelişinin izlerini taşıyan bir kutsal topraktır. Nezarbayev gibi ulusal tarih bilincinden yoksun insanlar, tarihin derinliklerinde yatan-uzakta kalan gerçekleri göremeyebilir. Şimdi yakın geçmişe döneceksek, Nezarbayev’i bağımsız bir devletin başkanı yapan olgu, onun “çöp” diye küfrettiği Batı değerleri değil midir!? Onun bu sözü, Batı’nın nimetlerine karın doyurup-güç kazandıktan sonra, Batı’nın kendisine saldırmak anlamına gelmez mi!? Müstemlekeci Sovyet İmparatorluğu idaresi altında inleyen halklar, kurtuluş umudunu, Batı’nın “Ulusal devlet ilkesi”, “Demokratik yönetim biçimi”, “Birey hukuku devlet hukukundan üstündür” denilen evrensel değerlerine bağlamamış mıydı!? NATO ve ABD’nin Soğuk Savaş dönemindeki siyasî, askerî, iktisadî rekabeti karşısında çaresiz kalan Sovyet İmparatorluğunu, ne Rus Komünistleri, ne de Rus Şovenistleri kurtarabildi, Sovyetler çökmüş, ulusal devletler doğmuştu. Aklıselim-vicdanı temiz insanlar bu gerçekleri asla unutmayacaktır. İslam Kerimov, Nursultan Nezarbayev gibi makam düşkünü, çöken sistem ile suç ortaklığı bulunan hainler, geçmişi unutmaya-unutturmaya çalışabilirler. Almatı’da özgürlük uğruna cereyan eden öğrenci eylemlerini, Sovyetler 17 Aralık 1986 günü askerî güç kullanarak kana batırdıklarında, cesetleri ve çığlıkları zevkle seyreden Sovyet başkanlarından biri olan Nezarbayev, bu olayı unutabilir (!), ama İnsanlık ve tarih asla unutmayacaktır.

         1990’lı yılların olumlu gelişmelerinden daha çok fırsat düşkünleri yararlanıp-onlar gülüp, Uygurlar ve Tatarlar yine eskisi gibi zulmün pençesinde kalıp ağlasalar da, tarih rayından çıkmamış-yönünü değiştirmemiş eskisi gibi yoluna devam etmektedir. Bilindiği gibi ulusal uyanışın, bilimsel aydınlanmanın sonucu olarak Avrupa’da gelişme gösteren ulusal devlet ilkesi ve demokratik yönetim biçimi, tarihin bir hükmü olarak, imparatorlukların ömrünün tükenmekte olduğu haberini vermişti. Böylece XX. yüzyılın başında Osmanlı İmparatorluğu, XX. yüzyılın ortalarında İngiliz İmparatorluğu dağılıp tarihe karışmıştı. Yine dağılması gereken iki imparatorluk vardı: Dışarıda “devrimlere karşı Avrupa’nın jandarması”; içeride “halklar zindanı” olarak tanımlanan Çarlık Rusya’sı ve Doğu Türkistan, Tibet, Mançurya, İç Moğolistan gibi ulusal bölgeleri içine alan Doğunun en tipik feodal imparatorluğu Çin. Bugün başında bulunduğu Putin ve Ho Cintao’nun yönetimindeki Rusya ile Çin, işte bu tarihin ölüme hükmettiği dünyamızda kalan son imparatorluklardır.

         1990’lı yılların başında meydana gelen siyasî-toplumsal sarsıntıların sonucu, komünizm, Stalin, Mao Zedung gibi sözcükler, insanlığın bilincinde bir nefret belirtisi haline gelse de, komünizm denilen düşünce sistemi, imparatorluk denilen siyasî yapı dünyamızda halen varlığını korumaktadır. Demek ki, tarih görevini halen tam olarak yerine getirememiş, anlaşılan zamana gereksinim var-zaman her şeye muktedirdir. Tüm Türk dünyasının gülmesi, yani bugün zulmün derinliklerinde yatan Uygurların ve Tatarların gülmesi, tarihin ölüme hükmettiği dünyamızda kalan bu son iki imparatorluğun (Rusya ve Çin’in) büsbütün dağılmasına bağlıdır-imparatorluklar mutlaka çökecek, ulusal devletler doğacaktır.  Tarihin-bilimin hükmü şu ki, er geç bu iki imparatorluk mutlaka dağılacaktır. Tarihin akışı engelleri aşar-sonsuzluğa gider, durdurulamaz. Her şeyden önce özgür olan insanoğlunun mutluluğu, tarihin engelsiz daha sakin akışında yansır. Bir gün gelecek hainliği arkasına alıp gülenler sorgulanacak; bir gün gelecek zulmün derinliklerinde varolma mücadelesi verenler-ağlayanlar mutlaka ödüllendirilecektir. Bugün ise, “Gülen Başkalarıdır, Ağlayan Benim.”

Prebiyotik Sevgi Mayası

Sâmiha Ahsen Ayla TÜRKELİ

Büyük şehirlerde yaşamanın diğerlerine oranla türlü türlü kolaylıkları ve fırsatları vardır. Onun için hepimizi cezp eder;, onun için kendine çeker… Oysa o fırsat sandığımız kolaylıkların bizlere ne ağır bedeller ödettiğini, neleri alıp götürdüğünü günün birinde acı da olsa anlarız. Anlarız da, artık bizler de o manasız boşlukların bir parçasıyızdır, artık kaçamayız…

Memleketinizin sessizliğini, doğallığını özleyen, komşularında hani o bildik hemşehrilerinin samimiyetini arayan sanki biz değilmişiz gibi, şehir bizi çarkının içine ne de kolay alıvermiştir, şaşarız!

Bir de bakmışız elimize geçen küçük tatillerde şehrin karmaşasından kaçmak için fırsat kollamaya onlar gibi biz de başlamışız… Köyümüzün bizde kalan eski hayaliyle, tavukların, hayvan sürülerinin seslerinden başka hiçbir şeyin duyulmadığı o huzurlu beldenin son bıraktığımız hayaliyle bulmak isteriz… Ama gittiğimiz yer aynı olsa da, gördüğümüz aynı yer değildir.. Bizim gibi aynı sebeplerle yaşadıkları mekanları terk edip gelen şehir kaçkınlarının hiç biri de umduğunu bulamayacaktır, Ne köy eski köydür, ne köylü  eski köylüdür.  Önüne ikram diye ayran yerine kola kanan yer nasıl senin köyün olabilir? Ekmeğini bakkaldan alanla, salçasını yapmak için kasabadaki marketin arabasını bekleyenler, o cefakar köylüm ile hiç bir olur mu? Nereye gittiler, hani nerede onlar?

O zaman “Köylü milletin efendisiydi” Evet! Ürününü kendisi üretirdi de ondan! Ne zorluklarla alın teri döke döke ortaya çıkardığı ürününü asla ziyan etmez, kıymetini bilirdi. 
Her şey küçük ama bozulmamış bereketli bir ekmek mayasıyla başlardı. Onun adı sevgiydi. Pişen ekmek komşuyla bölüşülür, artarsa hayvanlara verilirdi. Doyan midelere şükredilirdi. Sağlıkla yenen her lokma helalindendi, böyle bilinirdi., “Açlıkla terbiye etmesin Allah” der, kırıntısının bile heder etmezdi büyüklerimiz! Kıymetini bildiği için israftan kaçınır, paylaştığı için  yokluk çekmezdi, her bir sofrasının bereketi içinde olurdu. Üretmeyen, kıymet bilmeyen, kanaat etmeyenler ordusu varsın şehirde otursundu… Benim bu cefakar, fedakar köylüm olduğu müddetçe, karınca misali çalıştığı sürece elbet başımın tacı, milletimin efendisi olurdu da ee hani?

Böyle şehirlere kaçarak mı, yazlık gibi kullanarak mı efendisi olacaktık milletimizin? Hayat boşluk kabul etmez. Köyümüzün varlığını nasıl biliyorsak, hayal olmadığının bilincindeysek, fabrika bacalarının egzoz dumanlarının, bitip tükenmeyen koşturmaların, hastalanmadan sağlığımızın, değerlerimizi yitirmeden de toprağımızın kıymetini bilelim.

Tarlalar arsa, doğal yumurtalar karaborsa olsa da.. Köylümüzün ürettiği müddetçe çaremizin, ilacımızın onda olduğunu bilelim, nasırlı ellerine yapışıp ona nasıl  muhtaç olduğumuzu söyleyelim. Öpelim, öpelim,  öpelim…

 

 

 

 

 

 

 

         

ASIRLIK LİSEM

Roza KURBAN

            Okullar bir eğitim yuvası, çocukların ikinci evidir. Çocuk gelişiminde okulun ve öğretmenlerin büyük önemi vardır. Okul yılları, acı tatlı anlarıyla her insanın hayatının bir dönemini oluşturur. Okuldayken bazı değerlerin kadir kıymetini bilmeyiz, ancak yıllar geçtikçe okulun, öğretmenlerin, okul ve sınıf arkadaşlarının değeri daha da iyi anlaşılıyor. Bazen keşke diyerek o yıllara geri dönmek istiyor insan. Okul anılarımız bir ömür boyu hafızamızda saklanıyor, unutulmuyor. Aradan geçen zaman, okul anılarımızla birlikte çocukluk, ilk gençlik, gençlik yıllarımıza götürüyor bizleri.

            11 Temmuz 2018 tarihinde, hiç beklemediğim bir anda Rus sınıflarının eski okul müdür yardımcısı, Rus dili ve edebiyatı öğretmeni Yagudina Roza İldusovna’dan sosyal paylaşım sitesinden bir mektup aldım. Mektupta şu satırlar yazılıydı: “Merhaba, Roza! Ben, seni sosyal paylaşım sitesinde görünce çok mutlu oldum. Senin başarılarına ve mutlu bir hayat sürmene sevindim. Bu yıl bizim okul 100.yılını kutlayacak. Şimdi biz bilim insanları, çeşitli alanlarda tanınmış ünlü mezunlar ile ilgili panolar hazırlıyoruz. Sen bizim yurt dışındaki ilk temsilcimizsin. Kendin ve çalışmaların ile ilgili bilgi gönder lütfen. Senin de panoda yer almanı canı gönülden istiyorum.” Mektubu okuyunca çok mutlu oldum, ne de olsa ben okuldan mezun olalı 36 yıl olmuş, bir de memleketimden 1000’lerce kilometre uzaktayım. Aradan yıllar geçse de hatırlanmak, unutulmamak güzel bir duyguymuş… Mektup sayesinde okulun 100 yıllık bir okul olduğunu da öğrenmiş oldum. Ben memleketten ayrılalı da 23 yıl oldu, az bir süre değil. Norlat Lisesi’nde 1980–1981 ve 1981–1982 eğitim yıllarında 2 yıl okudum. Aldığım mektuptan şu çıkarımı yaptım, öğretmenlerimiz bizi okuldan mezun etseler dahi bir ömür boyu bizi izliyor, başarılarımızla gurur duyuyor, bizimle birlikte seviniyor, bizimle birlikte üzülüyorlarmış. Bir şairin öğretmenleri “ikinci anne (baba)” demesi boşuna değilmiş, dedim kendi kendime. Okulun 100.yılının kutlanacağı haberi, beni okul günlerime geri götürdü, okul hatıralarımı tekrar hafızamda canlandırdı. Öğretmenlerim, sınıf arkadaşlarım bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Bize eğitim veren öğretmenlerin büyük çoğunluğu, sınıf arkadaşlarımızın bazıları artık aramızda yok, ancak anılarımızda bizimle birlikte yaşayacaktır.

            Okulun asırlık tarihine gelince, Norlat Okulu Ekim Devrimi’nden bir yıl sonra ülkede henüz İç Savaş sürerken önceden medrese olarak faaliyet gösteren molla Minhac’ın evinde okuma yazma öğretme amacıyla açılmıştır. 3 yıl aradan sonra 1921 yılında okul 7 yıllık olmuş ve kasaba gençlerine eğitim vermeye başlamıştır. 1924 yılında okulda ilk piyoner[1] ekibi, 1928 yılında komsomol[2]  ekibi kurulmuştur. 1927–1930 yıllarında okul ilk mezunlarını vermiştir. 1935 yılında 7 yıllık okul liseye dönüştürülmüştür. Okulun mezunları eğitim aldıkları okulda öğretmenlik yapmıştır. 1936 yılında okul yeni bir ağaç binaya taşınmıştır. 1941 yılında başlayan İkinci Dünya Savaşı Norlat Lisesi’ni de es geçmemiş, öğretmenler öğrencileriyle birlikte savaşa gitmiş, omuz omuza mücadele etmiştir. Savaşa gidenlerin bazıları geri dönememiş, savaşta hayatını kaybetmiştir.

            1963 yılında okul, bizim de eğitim aldığımız 2 katlı taş binaya taşınmıştır. 1997 yılında, okulun öğretmeni Roza Yagudina’nın girişimleri ve çabasıyla okulda Anayurt Müzesi açılmış, müzede okul ve kasaba tarihine ait 1200 civarında eşya bulunmaktadır. 2000 yılında 2 katlı taş bina yanına modern yeni bir okul binası inşa edilmiştir. 1963 yılında kullanıma giren okul binasında günümüzde kreş, anaokulu ve kütüphane olarak faaliyet göstermektedir. 1940 yılından günümüze kadar okul 6497 mezun vermiştir. Mezunlar dünyanın dört bir yanına dağılmıştır. Okulun öğretmenleri genelde dün olduğu gibi bugün de okulun kendi mezunlarından oluşmaktadır. 100 yıl içinde yaşanan tarihi olaylar okulumuzu da etkilemiştir. Bu süreç içerisinde okul değişmiş, gelişmiş, kendi geleneklerini oluşturmuştur.

Okul çeşitli alanlarda ödüller kazanmış, 2005 yılında Norlat Lisesi “en iyi okul” seçilmiştir. Norlat Lisesi, Rus ve Tatar dilleri olmak üzere iki dilde eğitim veren, ilk, ortaokul ve liseyi içinde barındıran bir okuldur. Mulla ili, Kügey, Kügeş, Akyeget, Sünçeley, Bakırçı, Tatar İslamı, Ecel, Tau ili, Aydar, Ere, Karaşem gibi köylerden öğrenciler lise eğitimi almak için Norlat’a geliyorlar. Norlat Lisesi’nden mezun olan öğrencilerin %90’ının üniversite kazanması okulun eğitim seviyesinin kalitesinin de bir göstergesidir. Uluslararası Tatar Dili olimpiyatlarında 2018 yılında Norlat Lisesi öğrencisi Rizele Gilyazova birincilik kazanmış, bu yıl da Tatar dili ile ilgili yapılan yarışmalarda okul öğrencileri 5 dalda başarı elde etmiştir.

            Norlat Lisesi’nin 100. yıl kutlaması 2 Şubat 2019 tarihinde gerçeklemiştir. Kutlamaya ülkenin dört bir yanından mezunlar katılmıştır. Çiçeği burnunda mezunların yanı sıra okuldan 50–60 yıl önce mezun olanlar da büyük ilgi göstermiştir. Katılımcılar salona sığmadan dolup taşmış, büyük çoğunluk töreni ayakta izlemiştir.  Yoğun katılımın nedeni hiç kuşkusuz okula olan bağlılık ve okul sevdasıdır. Okulun 100.yılı dolayısıyla “Okul – Dün ve Bugün” başlıklı bir kısa film hazırlanmış, filmde okulun tarihi, okulun tanınmış mezunları, okulun yaptığı faaliyetler konu edinmiştir. Filmin yanı sıra okul duvarına ünlü mezunların fotoğraflarından oluşan panolar hazırlanmış, öğreniciler tarafından çizilen okul ile ilgili resimler sergilenmiştir. Katılımcılar okul anılarını tazelemiş, sınıf arkadaşlarıyla hasret gidermiştir. Törene mezunlar dışında üst düzey yöneticiler de katılmış ve tebriklerini iletmiştir. Okul müdürü Ramil Zinnatullin yaptığı konuşmasında “okulumuz gelenekleri ile güçlüdür, gelecekte de bunun sürdürülmesini temenni ediyoruz” demiştir.

            Okulun mezunları arasında siyaset, ekonomi, hukuk, tıp, eğitim, sanat, edebiyat gibi birçok alanda tanınmış mezunlarının olması okulun eğitim kalitesinde saklıdır. Ünlü isimler arasında Türk-Tatar Onomastiğinin Babası olarak nitelendirilen Prof. Dr. Gomer Sattarov (1932), tarihçi Ramzi Valeyev (1937), teknik bilimler doktoru İldar Hakimzyanov gibi bilim insanları vardır. Piyanist Flöra Hasanova, Tataristan’ın Halk Sanatçısı Şagidullin, tiyatro ve sinema sanatçısı Firnat Nasıybullin, yönetmen Rail Muhutdinov gibi sanat camiasında tanınmış isimler de Norlat Lisesi çıkışlıdır. Mezunlar arasında Feride Nigmetcanova, Elvira Muzafarova gibi gazeteciler, Emil Ganiyev, Firdeüs Zaripov, İlgizar Fazlulin gibi yazar ve çevirmenler, Ravil Seyfetdinov, Nadejda Smirnova gibi emektar öğretmenler de vardır. Yanı sıra Norlat Lisesi mezunları arasında il başkanları, siyasetçiler, hâkimler, emektar doktorlar, emektar ziraatçılar, emektar inşaatçılar da az değildir. Bir kasabadan çeşitli alanlarda faaliyet gösteren bu kadar ünlü insanın çıkması başlı başına bir başarı, bir gururdur.

            Norlat Lisesi, güçlü gelenekleri olan bir okuldur. Yıllar devamında oluşan bu gelenekler ister öğretmenler, ister mezunlar, ister öğrenciler arasında güçlü gönül bağının kurulmasına neden olmuştur. Norlat Lisesinin ruhu ve gelenekleri geçmişi geleceğe bağlayan bir köprüdür. Gerçekleşen kutlama, dünkü mezunları ve bugünkü öğrencileri bir araya getirmeyi başarmıştır. Okulum, dün ve bugün olduğu gibi yarın da geleneklerine bağlı kalarak hayatını sürdürsün dileğiyle, daha nice 100 yıllara!  

            Yazımı bir dörtlük ile tamamlamak istiyorum:

            Okul yılları,

            Kalpten özler onu gönül telleri,

            Kendisi bir devir, kendisi bir şarkı

            Orada geçen gençlik yılları.  


[1] Piyoner, SSCB döneminde ortaokuldaki çocuk teşkilatıdır.

[2] Komsomol, Komünist Gençler Birliğidir.

Hey Tanrım!

Bodoslama daldım bu hayata orta yerinden. Dünya kurulmuş, çağlar aşılmış, Bütün zaferler kazanılmıştı ben doğduğumda. Hatta 1960’ların sonuydu, son aylarının da sonu! Herşeyin bir başlangıcı vardı değil mi? Benden öncekiler işte o muhteşem başlangıçların şahitleriydi. Bizlere kala kala o zaferlerden sonraki darbeler, sonsuz nimetlerin kıymetini bilemeyenlerin huzursuz dünyasında yaşamak kalmıştı.

Gözlerini dünyaya açmak bir şey değildi, mühim olan o gözleri olaylara çevirip onları kavramak geçmişle geleceğin ortasında köprü oluşunun idrakine varabilmekti, yeniden başlayabilmekti hayata. Kaç kere iflas edip, kaç kere sıfırın altından başlasan da elinden kayıp gidenin aslında ömrünün en güzel yılları olduğunun bilincine vardığında kendi kıyametinin kopacağını bilmek keramet de değildir.. Pat diye olgunlaşıverir insan ardına baktığında.. Yuh o günleri ben mi yaşamışım der. Nasıl dayanmışım? Mazi sıkıntılarla acılarla dolu olsa da her zaman özlenen bir saflığı, toyluğu vardır. Allaha bile kafa tuttuğun yıllardır. Hey TAnrım! gerçeksen çık karşıma!

Ya da.. pişmanlıkla akan yaşlarındadır Tanrın, Sevdiklerin birer birer terk edip gitse bile o hep yanı başındadır. Fısıltını duyar, öksüz başını okşar.
yanı başındadır. Onu sevmenin adı başkadır. Hava gibi su gibi, yemeğin tuzu gibi olmazsa olmazındır.

Belki de bu dünyaya gelişin tüm bunlar içindir. Seni adam etmeye niyetlidir olamaz mı? Sevildiğini biliyorsun da imtihanına niçin dayanamıyorsun da der mi der?