Kazım Türkeli

Babam Kazım Türkeli’nin sosyal medyada “Unutulmaz Öğretmen” sayfasını açtıktan sonra bir de bibliyografisini yazma gereğini duyduk. Zira Sadece resimlerle ve öğretmenliğinin vurgusuyla onu hiç tanımayan ziyaretçilerde bilgi eksik kalacak, herhangi bir sayfadan farkı olamayacaktı. Oysa onun nasıl unutulmaz olduğunun kanıtları, yetiştirdiği sevgili öğrencileri henüz hayattayken ve yurt sathında binlerce şahitleri varken bu dost, bu babacan, ağabey hocalarının hakkını vermek boynumuzun borcuydu. Kısa bir araştırma yapmak dahi hakkında pek bir bilgi bulunmadığını göstermeye yetiyordu. Doğal olarak vefatının üzerinden 20 küsur sene geçtiğini düşününce, o devirlerde daha internet ve sosyal medyanın da adı bile yoktu. O zaman bunu onun en yakını, kanından canından, ailesinden, kokusuna en çok hasret olan kız evlatları olarak bizim yazmamızdan daha doğal ne olabilirdi? Aldık kalemi kağıdı elimize, daha ilk satırında bu diğer biyografilere benzemeyecekti, onu anladık zira yazdıklarımız pek çok şeyi hayal gücümüzün, gönül sözümüzün eseri olarak duygusal olacaktı. O yüzden bir kişiyle değil de hayatının hangi döneminde kim devreye girdiyse, kime faydası olduysa, kimlerin hayatını kurtardıysa, kimin derdine derman olduysa işte onların bilgi birikimiyle hazırlanmalıydı ki bu kez öğrencileri öğretmenlerini yaşatsın. Neyse şimdi biz susalım.. Sizlerin katkılarıyla birlikte oluşturacağımız bibliyografisinin -belki de dünyada bir ilk olarak- ana hatlarını oluşturmaya başlayalım.

***

Kazım Türkeli 1934 yılının sıcak bir temmuz ayında Manisa’nın Kula ilçesine bağlı o zamanlar ismi Menye olan ama şimdilerde Gökçeören Köyü’nün güzeller güzeli Emine’si ile Gezici başöğretmen Hacıil Bey’in evlenmesinin ardından ilk erkek çocukları olarak dünyaya gelmişti. Doğumundan kısa bir süre sonra Manisa Merkez’deki bir okula tayin emirleri gelince, aileye ve kırkı çıkmamış lohusaya bütün köylüler birlik olup canla başla yardım etmişlerdi. Sinanların Fadime o zamanların köy muhtarıydı. Ailenin bu örflü yaşlısı canı gibi sevdiği evlatlarından ayrılmanın acısını belli etmese de denklerin arabaya yüklenmesinde emirler vererek, çalışanlara yemek ikram edilmesinde köy kahvesini açarak kederini bastırmaya çalışıyordu. Ruhu şad olsun yiğit kadınmış Sinan Fadime. Onun için onca erkeğin alamadığı muhtarlık o zamanın Türkiye’sinde ona verilmiş. Belinde silahla dolanırmış köyün orta yerinde. Kahveye geldiği zaman soluklanır, silahını masaya vurarak koyar da:

“Beri bak gaaveci. Yap bakem bana bir gaave.” Masalarda oyun oynayan adamları işaret ederek güler ve “bunların heeç biri adam deeel” dermiş de kimse gık bile diyemezmiş yaa?… Bu hatırayı her anlattığımda onun köpüklü kahvesini yudumlarken kıs kıs güldüğünü ve etraftakilere göz kırptığını görür gibi olurum.

İşte bu hal, bu öz güven sanki ondan bütün sülaleye sirayet etmiş. Sinanların Fadime olmasa da kimseye eyvallahları olmayan, samimi, dürüst, mert, efe tarzı yürüyüşleri ile bir görüşte hayran olunan TÜRKELİ’ler almış yürümüş.

***

 

Şimdi burada ailemizden geriye hayatta kalan tek akrabamız biricik ve en küçük halamız Türkan Türkeli’ye sözü bırakmak icap eder ama bu girizgâhı yapmam lazım. İlk evlatlarının ardından babannemin bir oğlu daha dünyaya gelmiş, adını Arif koymuşlar ki Hacıil dedemin Kahramanmaraş Göksun’daki köyünden okumak için ayrılırken, hasretinden ardınca gözyaşı döken kendi amcasının adıymış bu. Arif daha memedeyken, Gülüş doğmuş, Gülüş emeklerken, Başgün olmuş, derken Suna dünyaya gelmiş peşpeşe. Tamam derken de en son nasılsa sıra gelivermiş o güzeller güzeli Türkan’a..  Kıyamamışlar gari, bu da doğsun, nasibini Allah verir demişler. Altı çocuk olmuş, üçü kız, üçü oğlan. tam altı kardeş. Cıvıl cıvıl çocuk kahkahaları ile dolmuş evleri. Dedem her evladına Göksun’daki akrabalarından adlar vermiş. Gönlü hep o tertemiz havayı solumak, göz alabildiğince uzanıp giden yemyeşil bayırlardan yuvarlanmak istermiş.

“Hayat gailesi işte, hele bir büyüsün bizim afacanlar belli mi olur, ya biz gideriz ya onları misafir ederiz.” Dermiş.

Göksun nere, Manisa nere? Biri doğuda, biri batıda ama her iki tarafın da ortak ne çok yönü var. Kara kaşlı kara gözlü delikanlılar, kalem kaşlı çekik gözlü dilber kızlar. Kalkık burun, edalı yürüyüş hepsinde de var. Böyle biyografi yazmaya ne varJ))) Roman oldu mübarek.. Halacım yetiş hele neredesin?

***

Halam galiba yoğun son günlerde, bahar temizliğidir, torundur, badanadır derken ya görmedi ya da vakit bulamamış olabilir. Neyse biz kaldığımız yerden devam edelim. Aradan yıllar geçer.. Genç Kazım delikanlı olmuştur.  Günlerden bir gün babası Hacıil Bey ve kardeşi Arif ile yolda yürüdükleri sırada, Manisa tabii küçük yer o zaman, herkes birbirini tanıyor Hacıil bey, onu tanıyanlar tarafından sevilen sayılan, çok da çevresi olan faal bir öğretmen… İşte böyle konuşa görüşe,  tanıdıklarına selam vere vere yolda ilerlerken, karşılarından gelen bayan öğretmenini de selamlarlar. Bu yeni tanıştığı ağırbaşlı güzel öğretmenin gayretlerinden, kendisinin Gezici Başöğretmen olarak gittiği köylerden biri olan Kemiklidere’den beri haberdardır. Şimdi Manisa Çocuk kütüphanesinde öğretmen kütüphanecidir Latife Hanım. Saçları esen rüzgarda dağılmış, telaşla bir yerlere koşmaktadır o da müdürünün selamına gülerek selam verir. Yol üstü konuşurlar oradan buradan. Sonra birden Hacıil Bey oğullarını gösterek :

“Bak hocanım, bunlar benim oğullarım. Seç birini hangisini istiyorsan onu sana vereyim!”

Hacıil Bey samimi, candan, özü sözü bir biri olduğu için bu dobra davranışlarına onu tanıyanlar alışkındır. O yüzden evlatlık olmaya pek büyük, eş olmaya da pek küçük bu bıyıkları yeni terleyen delikanlılar da kendisi de bu söze ancak kızara bozara gülüp geçeceklerdir.  Ama bu karşılaşmanın revanşnda tam da kurduğu cümledeki gibi ileride Latife Öğretmen ailenin ilk gelini olacaktır.

*

 

O sene yaz tatillerinde kütüphane öğretmenlerine devlet bir kereye mahsus bir uygulama getirir. Yıllık iznine çıkan öğretmenler yerlerine birini bulmak zorundalardır. Bu hiç olmamıştır! Kütüphaneye bunca zaman, hele de Manisa’nın bu sıcak yazında Latife Öğretmen şimdi kimi bulacaktır? Kara kara düşünmeye başlar.  Öğleden sonra kitaplığı açtığında çocuklarla birlikte çok tanıdık, esmer yağız bir delikanlı  da girmiştir ama dalgın haliyle geleni fark edemez.  Şen bir ses çınlatır kütüphaneyi:

  • Hayrola hoca hanım ya? Karadeniz’de gemilerin mi battı, bu ne hal? Sesin geldiği tarafa döndüğünde Kazım’ ın meraklı gözleri ile karşılaşacaktır. Eliyle kütüphanenin kubbesini işaret ederek  fısıltıyla.
  • Ah hiç sormayın, yerime kimi bulsam diye düşünüyorum. Bu sene emir gelmiş, yazın da açık kalması gerekiyormuş
  • Biz ne güne duruyoruz?
  • Ayyyy sahi mi? Gerçekten durur musunuz?

Herhalde piyangodan para çıksa bu kadar sevinemezdi.  Duaları kabul olmuş Hacıil beyin oğlunu karşısına  Allah çıkartmıştı. Sahi o neden aklına hiç gelmemişti ki?  Bu samimi gence gönül rahatlığı ile kitaplığını emanet edebilirdi, üç haftalık izni nasılsa çabuk geçer, dönüşünde de mutlaka  bu Hızır gibi yetişip derdine derman olan kara yağız  Kazıma  bir de güzel  hediye getirirdi.  Getirecekti de… Ama kitabın yanında bütün ömrünü ve  kalbini de vereceğini bilmeden güle oynaya tatiline gitti. Kazım da aldı eline mandolinini, çaldığı birbirinden güzel şarkılarla tarihi kütüphanenin kubbesini çınlatmaya devam edecekti.

Günler sonra Manisa’da herkese bir düğün davetiyesi gider, gider ama davetiyeyi alanlar şaşkına döner. Çünkü ağırbaşlı Latife Öğretmen ile cana yakınlığı ile lâkabı “Deli Kazım” olan Hacıil Beyin oğlunun düğün davetiyesidir bu, nasıl şaşırmasınlar? Tarihine bakınca da şaka sanırlar…  Zira tarihi 1 Nisan 1957’dir,  şaka gibi gelse de bal gibi bir gerçektir. Kız istenmiş, çoktan dernek çatılmıştır.. Kazım tatil dönüşü kitap hediye ederken rüzgârda saçları uçuşan Latifeyi kendine eş olarak seçmiştir. Haberi duyan memleketin bütün kızları yakışıklı delikanlıyı ellerinden kaçırdıklarına pek üzülmüşlerdir eminim. Ama İlk mürüveti, ilk göz ağrısı, kıymetli mi kıymetli, endamlı güzel gelinini çok sevmiştir babannem.  Bu iş içine sinmiş… Tam kendilerine benzer, mütevazi, alçak gönüllü böyle bir eşi oğluna nasip ettiği için Allaha şükürler etmiş. “Anca birbirini dengelerler, kız azıcık büyük ya olsun, benim oğlanı çeker çevirir” dermiş hep.  Dediği gibi de olmuş, çok sürmemiş, huzurlu mutlu yuvalarına,  o beklenen torun sevgisinin müjdesi konmuş.

1958 yılının 17 Ekim sabahı Manisa Devlet Hastahanesinde Nurtopu gibi bir kız bebek dünyaya gelmiştir. Müjdeyi getiren hemşireye bahşişler verilir. Türkeliler dünyalar tatlısı bebeklerinin adını Leyla koyarlar. Babam günler boyu kemanıyla beşiğinin başında uzun uzun en güzel ninnilerini çalar kızına.  Çaldıkça gözleri dolar. Bu yeni hayat, yeni sevgiler ve hiç tatmadığı duygularla minicik gözleri ile kendisini takip eden, sonra uykuya dalıveren yavrusu ile bilseniz kendisi de ne hayaller kurar… Sonra annemin içli sesi başlar:

“Ey dillere cânı hayat bahşeyleyen şâhım yetiş…” Geceler boyu ana babasının güzel seslerini duyarak büyür. Sonsuz bir sevginin kaynağı ile sanki onu sarıp sarmalayan musiki yumağının içine belenir Leylacık. Kulağı da sesi de ileride çok güzel olacaktır. Bu muhabbetli günler ne tez geçecek diş çıkarması, emeklemesi, ilk adımları derken 1,5 sene sonra aileye ikinci bir müjdeyi bu sefer annem verir:  minik Leylamız abla olacaktır.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir