Kategori arşivi: Tarih

ŞİHABETDİN MERCANİ (1818-1889)

İklil KURBAN

20 Kasım 2018 tarihinde Kazan’ın Kaban Gölü boyunda, Mercani Camii’nin karşısında doğumunun 200.yılı dolayısıyla Tatar aydını, tarihçi Şihabetdin Mercani’ye heykel açılmıştır.

Mercani kimdir? Bilinmesi gereken, Onu doğuran ortam ile Ona heykel yapılacak kadar saygınlığın sebebi nedir?  Bu sorulara cevap bulabilmek için önce ünlü bilgin Zeki Velidi Togan (1890-1970) ile giriş yapayım. Çünkü Togan’ı Togan yapan ortam ve saygınlık ne ise, Mercani’yi Mercani yapan ortam da, saygınlık da odur.

ZEKİ VELİDİ TOGAN, ŞİHABETDİN MERCANİ’NİN DEVAMIDIR ki, Togan anlaşıldıktan sonra ancak Mercani anlaşılır. Onun için Mercani’yi anlatmadan önce Togan’ı anlatmaya çalışacağım. Togan’ın Mercani’ye olan sevgi ve hayranlığını “HATIRALAR” adlı dev eserinden öğrenmekteyiz. Togan ilk gençlik yıllarından başlayarak Mercani’yi dayısı aracılığıyla tanıyordu. Dayısı ise zamanının aydın bir kişisi olarak Mercani’nin öğrencilerindendi. Togan Kazan’a gitmesinin ilk sebebini, Mercani’nin basılmış eserlerini okumak olarak açıklıyor. Togan ilk olarak Mercani’nin “BÜYÜK YOL” eserini okuyor ve bu eser hakkında EDİL gazetesine yazdığı yazısını, “ilk bilimsel eserim” olarak tanımlıyor. Togan Mercani eserlerini okumakla yetinmez, Mercani’ye karşı görüşleri eleştirir, Mercani’yi savunur.

Toprağını karış karış gezerek, insanlarını birer birer kucaklayarak, tarihini ilk kaynaklarından okuyarak, düşmanlarıyla yüz yüze çarpışarak Türkistan’ı öğrenmiş ve onu çok sevmiş olan Zeki Velidi Togan’ın (1890-1970), yıllar önce İdil-Ural Türklerinin kurtuluşu için söylediği sözler-yaptığı işler bugün de geçerlidir:  “Türkistan davasının milletlerarası bir mesele olacağına inanarak hazırlanmak, İdil ve Ural mıntıkası Türkleri için ancak Türkistan’a katılarak hareket etmenin lüzumuna inanmak lazımdır.” diyor (Togan 1969: 398).

Zeki Velidi Togan Atatürk’le olan sohbetinde Türkistan’la ilgili şunları söylemiştir:    “XIV. yüzyılda tarih felsefesi ve içtimaiyat ile meşgul âlimlerin yalnız Akdeniz ve İspanya sahasında yetişen İbni Haldun gibi Batılı İslam âlimlerine mahsus kalmadığını, bu fikrin aynı Timur zamanında Semerkant’a gelmiş olduğunu, 1913 kışın Buhara kütüphanelerindeki yazma eserleri tetkik ederek öğrenmiştim. Bu eser, İbni Haldun’un çağdaşı olduğu halde, onu görmeden aynı felsefi fikirlere vasıl olan Şems İçi’nin eseri idi. Timur zamanında ve onun emriyle tarih felsefesine ve Türk kanun ve devlet idare sistemlerine tahsis edilerek yazılan ve Timur’a takdim olunan “Tuhfa” adındaki bu büyük eseri, ben ancak İstanbul’a geldikten sonra, Yeni Cami Kütüphanesinde buldum. “Şeriat” yerine “yasa”ya ve “din” karşısında “riyazî bilimlerin neticelerine” ön verilmek gerektiğinden bahseden bu eserden, bu sohbet esnasında Atatürk’e de bahsettim, o da “yaman bir Türk bu Timur” dedi” (Togan 1969: 125). Timur, sadece bilime önem veren bir hükümdar değil, aynı zamanda kendisi de iyi bir tarihçidir (Bartold 1930: 20)” (Kurban 1995: 20).

Şihabetdin Mercani Tatarıstan’ın bilginleri doğuran Kazan Artı bölgesinin insanıdır. Mercani’yi Mercani yapan doğuran coğrafyasının ötesindeki asli sebep-asli etken Türkistan sevgisi ve Türkistan’dan edindiği asli bilgilerdir. Zeki ve bilime çok meraklı olan Mercani, 20 yaşında bilimini yükseltmek için Buhara’ya gider. Buhara’da 5 yıl kaldıktan sonra, Semerkant’a Serdar Medresesine yerleşir. 2 yıldan sonra tekrar Buhara’ya döner ve Mir Garep Medresesinde öğrenimine devam eder. Buhara ve Semerkant’ta geçirdiği yıllarda Arap ve Fars dillerini öğrenmenin dışında felsefe, tarih, matematik, geometri, astronomi bilimleriyle uğraşır. Farabi, Biruni, İbni Sina ve İbni Haldun gibi ünlü bilginlerin fikirleriyle tanışır. Doğunun ünlü şahsiyetleri Firdevsi, Hayyam ve Nevayi’nin eserlerini inceler.

Yıl 1849, geleceğin ünlü bilgini vatanına-Kazan’a döner. Burada, yine medresede bilim ve eğitim işleri ile uğraşır. Kazan’daki bilim ortamı Mercani’nin düşünce yapısının daha da gelişmesine yardım eder. Mercani burada geniş bilgili filozof, edebiyatçı, dilci, tarihçi olarak kendini kanıtlar. 30’dan fazla büyük bilimsel eser yazar. Bilhassa o, tarih bilimine ayrıca önem vermiş bir bilgin olarak şu ifadeyi kullanmıştır: “Bil, o (tarih),hikmetler denizine dalmış gerçek bir bilim ve başka bilimlerle de kesiştiği noktaları bulunan değerli bir bilim dalıdır” (Mercani 1989: 42).

Mercani’nin, o zamanın şartlarına göre, ulusçuluk fikri de çok çarpıcıdır. O, “Tatar” adından iğrenen, kendilerini “Müslümanlar” diye adlandıran ümmetçileri eleştirir, onlarla alay eder: “Ne gülünç bir durum. Bu adlar arasında (Tatar ile Müslüman) Nil ile Fırat nehirleri arasındaki uzaklık kadar büyük bir fark vardır!.. Tatar değilsin, o zaman Arap, Tacik, Nogay da değilsin. Çin, Rus, Fransız ve Alman da değilsin. Öyle olunca, sen kimsin?” dedikten sonra Mercani, “Tatar adını bize tarih verdi, bu addan utanacak bir şey yok, herkes bize Tatar diyor,” demektedir. (Mercani 1989: 27).

 Mercani hakkında, bilgin Galimcan İbrahimov’un ifadesiyle, bu “Tatar ulusunun tan yıldızı” 1889 yılında Kazan’da söner, kabri Kazan’ın Yaña Biste mezarlığındadır. (Tatar Edebiyatı Tarihi 1985: 236). (Kurban 2014: 121-122).      

Atilla’dan (400-453) günümüze kadar geçen 1500 yıllık “Türk-Tatar Tarihi ve 1000 yıllık İdil-Ural Devletçilik İlkesi” karşısında Ruslar çaresiz ve suskundur; tarih ve bilim yok edilemez… Moskova’nın, Kazan’da Mercani’nin heykelinin boy göstermesi karşısında sessiz kalması, bu çaresizliğin sonucudur. Zamanında Mercani’nin öğrencileri konumunda olan Sultangaliev’in (1892-1940) öldürülmesini, Togan’ın vatansız-devletsiz kalarak yurt dışına kaçmasını gülerek seyreden bugünkü Moskova’nın, Mercani heykeli karşısındaki suskunluğunun başlıca sebebi, “BİLİM VE TARİH KORKUSUDUR”.

Kaynakça:

  1. Kurban, İklil, Doğu Türkistan İçin Savaş, Ankara 1995.
  2. Kurban, İklil, Yaşlı Tarihin Yankısı (Bulgar-Tatar Tarihi ve Medeniyeti), İstanbul 2014.
  3. Mercani, Şihabetdin, Möstefadel-Ehber Fi Ehvali Kazan ve Bolgar ( Kazan ve Bulgarların Durumu Hakkında Yararlanılan Bilgiler), Kazan 1989.
  4. Togan, Zeki Velidi, Hatıralar, Ankara 1999.

ELVEDA, AZİZ ÜLKEM…

Bu yıl, 12 Kasım 2018 günü, 12 Kasım 1944 tarihinde kurulan Şarki Türkistan Cumhuriyeti’ne yaşasaydı 74 yaş olacaktı… Fakat Rus-Çin İşbirliği ile bu cumhuriyetin ömrüne, Eylül 1949’da “Uçak Kazası” süsü ile son verildi. Ben bu cumhuriyeti iyi hatırlıyorum, Onun doğumuna da, ölümüne de şahit oldum. Bu cumhuriyet beni “OĞLUM” diye bağrına basmıştı. Elveda bahtı kara devletim Şarki Türkistan Cumhuriyeti…

Vatan ve devlet birbirini tamamlayan eş değer kavramlardır. Doğa beni vatansız yaratmadığına göre, nerde benim doğup büyüdüğüm vatanım? Her vatan onu koruyan devletsiz olmadığına göre, nerde benim devletim? Bir zamanlar vatanım da, devletim de vardı, şimdi yok, onları ejderha Çin yutmuştur.

Şarki Türkistan bu, benim doğup büyüdüğüm vatanımın adıdır. Her karış toprağını, sesi duyulan her akarsuyunu bildiğim-tanıdığım bu aziz ülke-dünyada benzeri olmayan benim ülkemdir. Bundan 42 yıl önce-1980 yılında ayrılmak zorunda kaldığım-ana yurdum olan bu kutsal toprağımı çok özlüyorum ve er geç döneceğime de inanarak yaşıyorum. Uluslardan oluşan insanlık-doğanın en yüce ürünüdür. Bu yüce yaradılış gereği, ulus olarak, vatan-devlet sahibi olarak yaşamak, doğanın insanlığa verdiği dokunulmaz-kutsal hakkıdır-benim de hakkımdır. Bir ulusun ulusal varlığı ancak ulusal devletiyle temin edilebilir. Devleti yok ulus, er geç yok olmaya mahkûm ulustur. Vatanım-ulusum senin için uğraştım, bunun için Çin’in hapishane ve çalışma kamplarında 24 yıl yaşam mücadelesi verdim. Fakat seni kurtaramadım bağışla beni.

Şarki Türkistan, bulut ile boy ölçüşen zirvesi ebedî karlı Tanrı Dağı gibi, Afrika’nın Sahra Çölünü andıran Teklamakan Çölü gibi, işgalcilere kolay kolay yaşama olanağı tanımayan engin ve olağanüstü koşullarıyla ta ezelden ta ebediyete kadar benim toprağım – Türk’ün toprağı olarak var olmaya-tanınmaya devam ede gelmiş müstesna bir topraktır. Şarki Türkistan’ın kuzeyini sulayan Tanrı Dağı’nın ebedi karla kaplanmış Han Tanrı Zirvesi 8000 metre yüksekliktedir. Şarki Türkistan’ın güneyini sulamış Himalaya Dağı’nın dünyanın doruğu olarak bilinen Everest Zirvesi 8878 metredir. Evet, bunların hepsi benim vatanımın doğa harikalarıdır.

SİMGESİ AY YILDIZ, ADI ŞARKİ TÜRKİSTAN CUMHURİYETİ OLAN BU TÜRK DEVLETİ, Eylül ayının 1949 günü Rus-Çin işbirliği ile hazırlanmış facialar-yalanlar sonucu olarak yaşamını yitirdi. Bu yıl, 12 Kasım 2018 günü, 12 Kasım 1944 tarihinde kurulan Şarkı Türkistan Cumhuriyeti’ne yaşasaydı 74 yaş olacaktı. Bu, Rus-Çin İşbirliği ile hazırlanmış Şarki Türkistan düşmanlığının ilki değildi. Yakup Beg’in (1820-1878) olağanüstü girişimleriyle kurulan 13 yıllık Kaşgar Devleti’nin(1865-1878)  de sonunu hazırlayan düşmanlık-bu düşmanlık idi.

Şarki Türkistan Cumhuriyeti kurulduğunda ben henüz 9 yaşındaki çocuktum. Fakat Tatar İlk Orta Okulu’nun eğitimi ve daha yeni kurulan Ulusal Cumhuriyetin gayesi gereği bana çocuk gözüyle bakmıyordu. Çünkü yapılacak işler o kadar çok ki, ömür kısa, istikbal uzaktı. Ben de çocuk olmama rağmen bu gidişatın farkındaydım. Çünkü düşmanımız büyük, tek değil çiftti.

Yıl 1947-48 öğretim yılı, Şarki Türkistan Cumhuriyeti’nin kurucusu Ahmetcan Kasimi (1914-1949) bizim okulda idi. O, kısa süren açık hava toplantısında öğretmen ve öğrencilere şöyle sesleniyordu:

“Dünyadaki mesleklerin en şereflisi öğretmenliktir. Çünkü gelmiş geçmiş büyük zatlar, bilginler, yazarlar, doktorlar, generaller, mühendisler ve bunlar gibi meslek sahiplerinin hepsi öğretmenlerin emeğinin meyvesidir” diyordu. Biz öğrencilere hitaben : “Bir binayı-gökdeleni kurmak için önce onun temelini iyi işlemek lazım.  Temeli iyi işlenmemiş bina, gökdelen yıkılır. Aynı onun gibi sizler de bugün gelecekteki yüksek bilimlerinizin temelini işlemektesiniz.  İlk ve ortaokulu iyi neticeler ile bitirebilseniz gelecekte bilim sahasında daha çok başarılı olursunuz. İyi okuyun, size başarılar dilerim” diyordu. Bu ulu zat da, Rus-Çin işbirliğiyle öldürülmüştü.

Tanımı geçen bahtı kara devletimin : “ULUSUMUZ TÜRK-VATANIMIZ TÜRKİSTAN-ECDADIMIZ CENGİZ ve TİMUR” diye seslenerek, beni “OĞLUM” diye bağrına bastığı günler, ömrüm süresince beni yönlendiren anılar olarak kalbimin en derinliklerinde saklana gelmiştir. Beni “PANTÜRKİST” yapan kutsal sesleniş, bu sesleniştir.

1990’lı yıllar, bu benim 50’li yaşlarım, bundan 50 yıl önceki Tatar Okulu’nda geçirdiğim 1940’lı yılları nasıl bir özlem duygularımla anımsasam, bu 1990’lı yılları da öyle anımsıyorum. Artık Türklük bilimi, Türk Birliği uğruna çalışmanın; Rus-Çin İşbirliğine karşı savaşmanın ortamı doğmuştu. Tüm Türk dünyasını gezdim, ünlü Türk şehirlerinde bulundum, Taşkent’te 2 yıl kadar kaldım, Enstitülerde Türklük dersi verdim. Gazetelere “Bizim İstikbalimiz” uğruna yazılar yazdım. İleride dünyamız Türk Birliğine doğru yol alırken, Taşkent şehrini Türk dünyasının başkenti yapacağız. 1865 yılındaki Rus işgaline karşı direnişin destansı örneğini yaratmış olan-Hokant Hanlığı’nın ünlü komutanı Alimkul’un (1831-1865) şehit düştüğü bu Taşkent Savaşı uğruna-Taşkent’i başkent yapacağız. Türk’ün bu şanlı şehrinde, Cengiz Han’ın (1155-1227), Büyük Timur’un (1336-1405), Ulug Bey’in (1394-1449) bıraktığı ayak izleri vardır. Aziz ülkem Şarki Türkistan’ı ve sadece Türkistan’a özgü olan “KIMIZ” denilen şu içkini çok çok özledim. Türkistan uğruna oraya gitmeyi düşünüyorum. Bu benim vatan kaygısından kaynaklanmış kutsal hakkımdır. Eğer bu isteğime ezelî ve ebedî düşmanım olan Rus-Çin ve onların işbirliği engel olacaksa, Birleşmiş Milletlere müracaat edeceğim. Şu evrensel “KURAM” gereği Birleşmiş Milletler diyor ki : “EGEMENLİK, KENDİ YURTTAŞLARININ  İNSAN HAKLARINI KİTLESEL BİR BİÇİMDE İHLAL EDEN HÜKÜMETLER (DEVLETLER) İÇİN ARTIK BİR KORUYUCU KALKAN OLAMAZ !!!”

ELVEDA, KURTULUŞU BEKLEYEN-VATANIM ŞARKİ TÜRKİSTAN!…

KURGUYUM UŞTİ KOLUMDİN,

NERDE MİHMANDUR BUGÜN.

DEHLİ BERMENGLAR YARİMGA

KÖNGLİ PERİŞANDUR BUGÜN!

(ŞAHİNİM UÇTU ELİMDEN,

NERDE KONAKLAR BUGÜN.

ÜZMEYİN NAZLI YARI,

GÖNLÜ KIRIKTIR BUGÜN)

 İklil KURBAN

Zulmün Gizlenen İzleri…

 

Roza KURBAN

 Güçlü bir kimsenin yasaya veya vicdana aykırı olarak başkasını uğrattığı kötü durum, kıygı, acımasızlık, haksızlık, eziyet, cefaya zulüm denir. SSCB’de bilhassa Stalin Dönemi’nde (1924–1953) insanların büyük çoğunluğu haksız yere yargılanmış, hapse atılmış, sürgün edilmiş, öldürülmüştür.[1] Tek kelime ile ifade etmek gerekirse insanlar zulme uğramıştır. 1956 yılında Komünist Parti’nin XX. Kurultayı’nda Stalin (1879–1953)  suçlanmıştır. Kurultay sonrası Stalin Dönemi’nde yargılananlar aklanmış ve zulmün izleri de gizlenmeye başlamıştır.  Zulüm asla gizlenemez. Zulmü uygulayanlar ve onların destekçileri yaşananları gizlemek, zulmün izlerini yok etmek ister. Ancak yaşanan zulüm, çekilen acılar belleklerde her daim diri kalır, unutulmaz. İzleri silmek, unutturmak isteyenlere inat milletin hafızasında ebediyen yerini korur. Millet ise yaşananlardan ders çıkararak hayatına devam eder.

 

Stalin Dönemi’nde uygulanan zulüm, yapılan haksızlık, çekilen eziyeti anlatmak için kelimeler yetersiz kalır. Stalin’in yaptıkları zulüm olmanın dışında bir aydın soykırımı, terördür. Bu dönemde milletin fikir sahibi aydınları topyekûn yok edilmiştir. 1920’lı yılların sonlarında başlayan Tatar aydınlarının tutuklanması, akabinde hapse atılması, sürgüne gönderilmesi, idam edilmesi ile başlayan süreç 1937–1938 yıllarında doruk noktasına ulaşmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile birlikte tutuklamalar azalmış, zira Stalin tamamen savaşa odaklanmış, genç-yaşlı, eğitimli-eğitimsiz herkes savaşa yollanmıştır. Savaş sonrası kısa bir toparlanma sürecinden sonra zafer sarhoşu Stalin öleceğinden habersiz tekrar “düşman” avına kaldığı yerden devam etmiştir. Rus olmayanlara karşı nefret besleyen Stalin soykırım siyasetini farklı şekillerde sürdürmüştür. 1950 yılında İdil-Ural boyundaki yapay açlık bölge halkını yok etme siyasetinin bir örneğidir. Ayrıca 1950 yılında tekrar tutuklamalar başlamıştır. 1950’lı yıllarda siyasi tutukluların sayısı bazılarına göre 10–12 milyon, bazılarına göre 15 milyon civarındadır. Tutuklananların büyük çoğunluğu İkinci Dünya savaşı sırasında Almanlara esir düşen ve orada lejyonlara katılan askerlerden oluşmuştur. Geriye kalan tutukluların büyük bir kısmı üniversite öğrencisi ve aydınlardır. Tutuklananlar arasında muhalif yazar Ayaz Gıylecev (1928–2002)[2] da vardır. Kazan Devlet Üniversitesi öğrencisi olan Gıylecev 22 Mart 1950 tarihinde “Sovyetlere karşı propaganda yürütme” suçundan tutuklanmış, 10 yıl hapis cezasına çarptırılmış, 1950 yılının sonlarında Kazakistan’daki çalışma kampına gönderilmiştir. Yazar 5 yıl boyunca çeşitli kamplarında tuğla fabrikası, taş ocağı gibi yerlerde çalıştırılmıştır. “Sovyet düşmanı” olarak tutuklanan Gıylecev hapishanede kendi gibi siyasi tutuklularla arkadaşlık etmiştir. 1997 yılında yayımlanan “Haydi, Dua Edelim!” başlıklı romanında, hapishane yıllarını yazar bir “okul” olarak değerlendirmiş ve fikir ortaklığı olan insanlardan şöyle bahsetmiştir: “Biz hepimiz Stalin’ın, Lenin’in, Lenin’in kurduğu Sovyet sisteminin düşmanlarıydık. Biz aramızda her konuda korkusuzca, açıkça konuşuyorduk. Bu – benim için mutlu bir okul oldu… Evet, deli dönemde akıllı olmak zor, delilikler de olmadı değil, yanlışlık-hatalar da yapıldı, köy çocuğu, deneyim yok, birçok şeyi bilememişim, ancak hapishane yolları çok şey öğretti, çok şeyi tattım, akıllı insanlarla yemeğimi paylaştım.”[3] (Gıylecev 1997: 446). İnsanoğlu umutsuzluktan umut yaratır. Ayaz Gıylecev olumsuz hapis hayatına olumlu taraftan bakmıştır ki, yazar her fırsatta hapishane yıllarının onun için “ibretli bir okul” olduğunun altını çizmiştir. Yazar hapishane yıllarını kaleme almaya niyetlendikten sonra 1950 yılında çalıştırıldığı çalışma kamplarını yeniden görmek, anılarını tazelemek, zorlu geçmişi ile yüzleşmek üzere 1989 yılının Ağustos’unda Kazakistan’a gitmiştir: “Roman-anılarımı yazmadan önce, belimi bağlayıp, özlem içinde, heyecanla, uykusuz kalarak Karaganda tarafına gittim.” (Gıylecev 1997: 399). Yolculuğa çıkmadan önce ikilem içinde olan Ayaz Gıylecev duygularını şu şekilde kaleme almıştır: “Acayip bir şey bu insan doğası! ‘Eziyet çektiği hapishaneyi bulup, görüp döneyim!” diye, ne zamandır hazırlanıyorum, günü gelip çattığında aklımda bir şüphe: gitmeli miyim? Delilik değil midir bu? Ne arıyorsun oradan? Ne bulurum diye umut ediyorsun?.. İşkillenmemin nedeni şudur diye düşünüyorum, cehennemden bir kurtulup çıktıktan sonra orada yaşadıklarının tamamını hiç kimseye anlatmıyorsun, orada yaşanan zulmü unutmaya zorluyorsun kendini.”  (Gıylecev 1997: 410). Yazar bu duygular içinde başlamış yolculuğuna. 34 yıl aradan sonra uzun bir yolculuğa çıkmak, bu yolculukta acılarla dolu geçmişi ile yüzleşmek üzere trene binmiş Ayaz Gıylecev. Bir zamanlar asker nezaretinde götürüldüğü cehennem azabı çektiği yerlere bu sefer özgürce bilinçli olarak çıkmış yola. Çalışma kamplarına ulaşmak için Kazakistan’ın Karaganda şehrine varmak, oradan da Aktas, Volınka, Karabas’a geçmek gerekiyormuş. Tren Karaganda şehrine yaklaştığında yazarın kalbi çarpmaya başlamış heyecandan: “İçim hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı, göğsüm vagonun sarsıntısını geçecek şekilde çarpıyor. Beni mutlu ve mutsuz yapan bu topraklar! Merhaba, Aktas! Merhaba, taş ocakları! Merhaba, Fedorovka, Mihaylovka! Eşsiz hüzünlü, aylı büyülü geceleri ile beni yazar yapan Maykuduk, merhaba! Dondurucu soğuklarda, gece yarısında, başucunda Büyükayı büyük bir soru işareti olarak aydınlattığında, kötü köpeklerini havlatarak beni yutan Karabas, merhaba! Beni tanıyor musunuz?” (Gıylecev 1997: 410). 19 Ağustos 1989 tarihinde Ayaz Gıylecev Karaganda şehrine ayak basmıştır. Yazar şehri şu sözlerle tanımlamıştır: “Zamaneye özgü renksiz, sahipsiz, milliyetsiz ve sevimsiz bir şehirmiş Karaganda.” (Gıylecev 1997: 411). Gıylecev, şehir sakinlerinin oradan buradan para kazanmak için geldiklerinden, milli kimliklerini yitirdiklerinden söz etmiş ve Karaganda şehrini “ortak değerleri olmayan yabancılar” şehri olarak nitelendirmiştir. Karaganda Tren Garı, Aktas çalışma kampı tutukları tarafından yapılmış olduğunu hatırlayan yazarın, yolcular bunu biliyorlar mıdır, sorusu geçmiş aklından…

 

Ayaz Gıylecev yaklaşık 40 yıl aradan sonra, Kazakistan topraklarına geçmişi ile yüzleşmek üzere geldiğinde hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını fark etmiştir. Yıllar önce yaşanan zulmüm acıların izleri tamamen silinmiş, bölge sakinleri geçmişten habersiz hayatlarını sürdürmektedir. Yazarın ilk gittiği yer bir zamanlar 4000 erkek, 3000 kadının tutuklu bulunduğu Aktas çalışma kampı olmuştur. Aktas çalışma kampında bulunan Tuğla Fabrikası başlangıçta Japon, sonra Alman esirler tarafından inşa edilmiştir. “Tuğla fabrikasında kolay bir iş yoktur” diyen yazar o yılları tekrardan yaşamış ziyareti sırasında. Tutukluluk günleri bir film şeridi gibi geçmiş gözlerinin önünden. Yolda giderken eskiden sağda solda her yerde tel örgülerle çevrili çalışma kamplarının artık olmadığını fark etmiş. Yolun sağ tarafında çalışma kamplarının yerinde yazlıkları görünce aklına ister istemez şu sorular gelmiştir: “Çalışma kamplarını yıkıp yazlık mı yapmışlar? Yoksa isimsizler mezarlığını gizlemek için mi yapmışlar bu yazlıkları? Genç neslin gamsız zatları saygısızlar, dua bekleyen zavallı canların üzerine hayat kurduklarını biliyorlar mı acaba?!” (Gıylecev 1997: 417). Gıylecev fabrikaya ulaştığında çalıştığı Tuğla Fabrikası’nı tanıyamamış: fabrika avlusu çevresine kurulan kuşun bile geçemeyeceği tel duvar, demir kapıdan eser yokmuş. Yazar Tuğla Fabrikası’nın durumunu, “Fabrika varmış, o alçalmış, etrafında balçık, lığ birikintilerinin ortasında hüzünlenip altta kalmış” şeklinde değerlendirmiş.

 

Yazarın ikinci durağı 1953 yılının Mayıs ayından 1954 yılının 6 Mart tarihine kadar çalıştığı Volınka Taş Ocağı olmuştur. Gıylecev’in 10 aylık ömrünün geçtiği Taş Ocağı’nı araması daha da ilginç olaylara sahne olmuştur. Taş Ocağı’nı ne bilen ne de duyan varmış. Yazar sorduğunda ona deliye bakarmışçasına bakmış insanlar, aklını yitirdiğini sanmışlar. Olmayan hayalet bir yeri arayan insan konumuna gelmiş Ayaz Gıylecev. İnsanlar Volınka Taş Ocağı’nı ne duymuşlar, ne de görmüşler. En son kesin bir şekilde ‘Yok, Volınka Taş Ocağı hiç olmamıştır!’ demişler. Volınka’da sadece domuz çiftliğinin olduğunu söyleyen iki kadın “Orada çalışma kampının olması olanaksız? Karıştırıyorsunuz, vatandaş!” şeklindeki sözleriyle yazarı ikna etmeye çalışmıştır. Kafası karışan yazar, “Nerede bu taş ocağı? Aradan sadece 36 yıl zaman geçmiş, ben taş ocağından 1954 yılının martında ayrıldım. Ben ayrıldığımda pekâlâ çalışıyordu… Unutmuşlar mı? Unutturulmuş mu? Dünyada benim olduğumu fark etmemiş onlar! Yazar – ülkelerin, toprakların, milletlerin Anı bekçisi olduğunun farkına varamamışlar!..” şeklinde uyarısını ve isyanını dile getirmiştir. (Gıylecev 1997: 438).  Otobüste giderken “ben orada tutukluydum, bizzat taş ocaklarında kendim çalıştım” diyen yazara bilgiçlik taslayan birisi “Nereden olsun orada çalışma kampı? Saçmalık… Elli yıldır Mihaylovka’da oturuyorum, ne bir çalışma kampı, ne bir hapishaneden haberim var. Öyle bir şey hiç olmamıştır ” demiştir. Otobüsten Volınka Taş Ocağı’nın yerini öğrenemeden inen yazar insanlara sorup soruşturmaya devam etmiştir. Sonunda bir taksici, “Burada çoktan beri taş çıkarmıyorlar. Varın var…” demiş ve Ayaz Gıylecev’i eski taş ocağına götürmüştür. Yolda ilerlerken, yolun sol tarafında kocaman bir Hıristiyan mezarlığını gören yazar taksiciye “Müslüman mezarlığı nerede?” diye sormuş. Taksici, “Hangi Müslüman?” diye soruya soruyla yanıt vermiş. Yazarın, “Kazaklar, Tatarlar da az değil burada, Çeçenler de varmış!” sözlerine karşılık “Hepsi birlikte yatıyorlar, bizde halkları ayırmıyorlar” demiştir. Araba dik yüksek bir tepede durmuş, yazar arabadan inmiş ve karşısındaki manzara karşısında kendi tabiriyle “dilsiz kalmıştır”. Önünde derin bir çukur, derin bir göl görmüştür. Dikkatli baktığında çalıştığı Taş Ocağı’nın gölün dibine gömüldüğünü fark etmiştir. Taş Ocağı’nın yok edilmesinden Gıylecev şöyle söz etmiştir: “Bizim çalıştığımız dönemdeki taş ocağından ne bir sütün, ne bir bina, ne bir anı kalmış, her şey kırılıp dökülmüş, kaybolmuş, gömülmüş, parçalanmış, dağıtılmış, bitmiştir”(Gıylecev 1997: 443). Gölün çevresine yazlıkların yapılmış olması yazarın aklına tekrar “biliyorlar mı?” sorusunu getirmiş: “Allah’ın lanet okuduğu, işbu terkedilmiş cehennem çukurunda binlerce tutuklunun uzun yıllık hasretinin yutulduğunu düşünmüyordur yazlıkçı-yabancılar! Rahatça, umursamadan yaşıyorlardır onlar!” (Gıylecev 1997: 443).

 

Geçmişinin izlerinden giden yazar Ayaz Gıylecev tüm gezisi boyunca aklında tek bir soru ile dolaşıyor “Biliyorlar mı?”. Çekilen acıları, uygulanan zulmü, akan kan ve gözyaşını, bu yolda kurban giden, hayata veda edenleri, onların mezarlıksız mezarlarını, genel olarak tarihi, yaşananları biliyorlar mı? Tarihi, geçmişi unutmak – milli kimliğini kaybetmek demektir. Onun için tarih unutulmamalı her fırsatta hatırlatılmalıdır. Yazar geçmişi ile yüzleşmeyi, umduğunu ve bulduklarını şöyle özetlemiştir: “Ben ne beklemiştim ki? Ne bulmayı umuyordum? Genel olarak, ne arıyorum ben bu terkedilmiş yolaklardan? Olmuş, geçmiş, geçmiş-bitmiş, kaybolmuş, unutulmuş. Belki de benim kanmayan gönlüm işbu “unutulma” ile razı olmak istemiyor mu?” (Gıylecev 1997: 444). Stalin Dönemi’nde yaşanan zulmü unutturmak isteyenlere inat yaşanmışlıkları kitaplarına taşıyan, romanlar yazan yazarlarımız olmazsa nereden öğrenebilirdik o karanlık günleri. Arkasında hiçbir iz bırakmadan kaybolan Volınka Taş Ocağı gibi o devirde yaşananlar da unutulup giderdi eğer Ayaz Gıylecev ve daha niceleri gibi “anı bekçisi” cesur yazarlarımız olmazsa… Geçmişinin izini süren yazar geçmişte yaşananların acıların ötesinde geçim derdinde olan insanların adeta bir robota dönüştüğünü görüp üzülmüş, acısı katlanmıştır. Ulusal kimlikten uzaklaşan, içinde bulunduğu topluma yavancılaşan mankurtlar Ayaz Gıylecev’in üzüntüsüne üzüntü eklemiş. Yazar geçmişine mi, yaşananlara mı yoksa milletin geleceğine mi, niye üzüleceğine şaşırmıştır. Geçmiş kumsaldaki izler gibi yok olmuş, milli kimlik kaybolmuş, kimliksiz insanlarla inşa olacak gelecek ise tam bir muammadır. Geçmişin izlerini silmek, işlenen suçu zulmü ortadan kaldırmaz. Ne yapılırsa yapılsın, zulüm ne kadar gizlenmeye çalışılırsa çalışılsın tarih ve “unutulmaya” razı gelmeyen yazar ve tarihçiler var. Tarih geçmişin unutulmasına izin vermez, vermemelidir.

 

Stalin Dönemi’nin izlerinin gizlenmek istenmesini muhalif yazar Ayaz Gıylecev örneğinde gördük. Bu dönemde 60 milyon civarında insan Stalin siyasetinin kurbanı olmuştur. 60 milyonun bir kısmı idam edilmiş, bir kısmı hapse atılmış, bir kısmı ise sürgüne gönderilmiştir. Stalin zulmüne duçar olanlarla ilgili arşiv belgeleri bugüne kadar tam olarak açılmamış, ancak belirli bir kısmı açılmıştır. Onun için siyaset kurbanlarının sayısı katbekat fazla olduğu bir gerçektir. 2014 yılında Rusya Hükümeti’nce alınan gizli bir karar gereği, SSCB Dönemi’nde yargılananların arşiv belgeleri yok edilmiştir. Görünen o ki, Stalin Dönemi’nde yaşananları asla tam olarak öğrenemeyeceğiz. Stalin’in uyguladığı zulüm bugün de gizlenmeye, Stalin ise aklanmaya çalışılmaktadır. Stalin’in “büyük siyaset adamı” olarak lanse edildiği, Stalin’e heykellerin dikildiği, “tarihi adaleti tekrar diriltme” bahanesiyle Stalin’in sözlerinin şiar yapıldığı bir ortamda gerçekleri ortaya çıkarmak zor olduğu kadar imkânsızdır…

Kaynakça:

 

  1. Gıylecev, Ayaz, Yegez, Ber Doga! (Haydı, Dua Edelim!), Kazan 1997.
  2. Kurban, Roza, Biz İdil’den, Ural’dan…, s: 90-98, İstanbul 2014.
  3. Kurban, Roza, Balta Kimin Elinde, Töre Dergisi, Adana, Yıl: 4, Sayı: 44, Aralık 2016, s: 36–39.
  4. Mostafin, Rafael, Repressiyelengen Tatar Ediplere (Cezalandırılan Tatar Edipleri), s:28–34, Kazan 2009.
  5. Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, Baskı, Ankara 2005.

 

[1] Stalin Devri ile ilgili daha geniş bilgi için, Roza Kurban “Stalin Devri ve Kurbanları”, 2014, s: 90–98.

[2] Ayaz Gıylecev ile ilgili daha geniş bilgi için, Roza Kurban “Balta Kimin Elinde”, 2016, s: 36–39.

[3] Metindeki tüm çevriler tarafımdan yapılmıştır.

“ÇAĞIMIZA AYAK UYDURAMAYAN DİL”(!)

 

Nerede sömürgecilik, nerede zulüm, orada yalan…

Yakın zamandan beri, 50-60 yıldır süregelen Çin bunalımının biraz daha yükselmiş olduğunu öğrenmekteyiz. Bu bunalımın dış siyasetteki belirtisi, “İkinci Dünya Savaşı’nda ölenlerin mezarını ziyaret ettin” diye, Japon Başbakanı ile yaşanan gerginliktir. Bu bunalımın iç siyasetteki belirtisi, “Uygurca çağımıza ayak uyduramayan dil” diye, Uygurları topyekûn Çinlileştirmenin eylemini başlatarak, Uygurlar ile yaşanan gerginliktir.

Bilindiği gibi 1990’lı yılların başı, Sovyet İmparatorluğu çökmüş, uluslararası komünizm-sömürgecilik sarsılmış; bilhassa Çin, ileride yine nelerin olabileceğinin kaygısıyla tutunacak bir dal arıyor konumundadır. Böyle bir vaziyette, uzun yıllardan beri varlığını sürdüregelen Doğu Türkistan’ın bağımsızlığı davasının daha da alevleneceği kaçınılmaz bir olgu idi; öyle de oldu.

Yıl 1992, Haziran ve Temmuz ayları, Almatı’da ve Bişkek’te, Uyguristan Azatlık Teşkilatı’nın kuruluş kurultayları açılıp, Doğu Türkistan’ın kurtuluşu gündeme getirilmişti. Aynı yılın Kasım ayında İstanbul’da da geniş katılımlı Doğu Türkistan sorunu ile ilgili bir toplantı gerçekleşmişti. Yanılmıyorsam, bu tarihlere denk getirilmiş, biraz erken veya biraz geç, Pekin’de Uluslararası Türkoloji Konferansı açılıp, esas konu olarak, Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lûgat-it-Türk adlı kitabı ve Yusuf Hashacib’in Kutadgu Bilig adlı kitabı konuşulup, bu şahıs ve bu eserlere yüksek değer verilmişti. Ev sahibi olarak bu konferans aracılığıyla Çin, uluslararası alanda, hem bu bilim dalına olan saygısını (!) sergilemiş, hem bu bilimin kaynağı olan Uygurlara sevecenliğini (!) belirtmiş görünmekte idi.

Evet biliyoruz, Türklüğe ilgi duyan herkes biliyor; Türklük biliminin kaynaklarının kökü, 5.yüzyıldaki Yenisey Yazıtlarına; 8.yüzyıldaki Orhun Abidelerine; 11.yüzyıl Karahanlı Medeniyetine; 14.yüzyıldaki Avrupalıların Kıpçak dilini öğrenmek için yazdığı Codex Cumanicux (Kodeks Kumanikus) sözlüğüne kadar uzanıp gidiyor…  Orhun ve Yenisey anıtlarından evvelki devirleri bilmiyoruz, fakat, bu anıtlardan o çağlarda Türk dilinin oldukça gelişmiş, olgun bir durum almış bulunduğunu öğreniyoruz. O devirlerde Ruslar henüz dünyamızda yoktu. Dünyada Türklük bilimiyle (Türkoloji ile) uğraşan bilim adamlarının sayıca ne kadar olduğunu bilmiyoruz. Fakat bu konuda bilinen gerçek şu ki, bu sahaya ilgi duyan Türk kökenli bilim adamlarının yanında bulunup, bu sahadaki çalışmalarıyla ün kazanmış yabancı bilim adamlarını biliyoruz, örneğin: Radlov (Alman), Barthold (Alman) vs.

Türkçemiz (tüm lehçeleri), konuşulması kolay ses uyumuyla; algılanması kolay mantıklı grameriyle; sözcük türetilmesi kolay son ekli yapısıyla; her zaman dil bilginlerinin, dil meraklılarının ilgisini çekmiş bir dildir. Örnek için bir karşılaştırma: Türkçemizin diğer dillerden üstün olduğunu kanıtlayan en önemli meziyetlerinden biri, ek alırken sözcük kökü sabit kalır değişmez; öğrenilmesini kolaylaştırır, öğrencinin aklını şaşırtmaz. Rusçanın böyle bir özelliği yoktur, ekten dolayı sözcük kökü değişip tanınmaz hale gelir; böyle dilleri öğrenmek zordur, öğrencinin aklını şaşırtır. Ben, meziyetlerle türemiş Türkçe (Uygurca, Tatarca, Özbekçe, Kazakça, Kırgızca) denilen bu dili konuşan anadan doğduğum için mutluyum. Dünyayı titreten ulu hükümdarlarımız Atilla, Timur, Fatih bu dil ile konuşmuş; ulu bilgin Uluğbey ve ulu şair Alişir Nevayi bu dil ile düşünüp-bu dil ile yazmış; Kaşgarlı Mahmut bu dilin Arapçadan hiç eksik olmadığını savunmuş; Alişir Nevayi bu dilin Farsçadan çok daha üstün olduğunu kanıtlamıştır.

Eğer Çin, birileri için, “çağımıza ayak uyduramayan dil” yakıştırmasını kullanmak istiyorsa, bu birileri Çin, bu dil ise, Çin dilinden başkası değildir. Çünkü Çin dili tek heceli olma özelliğiyle konuşulması-öğrenilmesi zor olduğu kadar, yüz binleri bulan resim yazısından (sinogram-hiyeroglif) oluşan yazı dilinin ezberi söz konusu olduğunda, bu işin peşinden sonuna kadar koşmaya cesaret eden Çinlinin ömrü yetmez. Evet, milâttan önceki Eski Mısırlıların resim yazısını Çinliler halen kullanmaktadır; tek heceli olmanın gereği benzer sesli sözcükler çok olduğu için, dünya dillerinde kullanılan alfabe Çin diline uymamaktadır. İşte “Çağ dışı dil”, diye buna denilir. Yeri iken, Çin’e, buradan sesleniyorum: “Hodri meydan, Uygur dilinin çağ dışı olduğunu kanıtla!!!” Kanıtlanamayan sözleri ancak, namussuzlar-alçaklar söyler. Çinli kültürünün ve dilinin böyle kullanışsız olmasından dolayıdır ki, Cengiz Han’ın yasalarında Çinli yaşamı eşek ile eş değer sayılmıştır. Bir Çinliyi öldüren kişi, bir eşek karşılığında cezadan kurtulmuştur. Doğanın nitelik (değer) ile niceliğin (sayının) zıt orantılı olma (nitelik inerse nicelik yükselir) yasasının gereğidir ki, Çinli nüfusu olağanüstü çoğalıp, günümüzde bir buçuk milyara yaklaşmıştır. Kalitesiz, gereksiz bu, sözde insan topluluğu günbegün dünyamızı kirletmekte, başkalarının yaşam ortamına zorla sokulmaktadır. Yakın bir gelecekte bu atık insan akınına dur denilmezse, dünyamız yaşanmaz hale gelecektir. Bu ulusun besini de çok ilkel ve bayağıdır: yılan, kurbağa ve pirinç. Karakter olarak bu ulus, önünden elini öper, arkandan hançerini saplar. Dil olarak Çin dili, atık insan dili olduğu için, böyle bir dil ile bilim yapmanın asla olasılığı yoktur. Bu sebeptendir ki, Çin’in yüksek üniversitelerinin dili İngilizcedir. Çin dilinin böyle sakat, çağ dışı olmasına rağmen, dünyada hiç kimse, Çinliye dilini değiştir, demez. Çünkü böyle bir davranış her şeyden önce insanî ahlaka, bireysel hak ve hukuka aykırıdır. Çin anlayışında ve geleneğinde ise, ahlak, hak ve hukuk denilen ilke ve kavram yoktur; en temel insanî duygu olan ana diline saygı ve sevgi hiç yoktur; tüm insanî manevî değerler Çin için hiçe bedeldir. Çin’in Doğu Türkistan’da yaptığı manevî tahribatı anlatabilmek için kitapların yazılması yetmez.

Türkçemize övgüler söylenmiş, Pekin’de açılan Uluslararası Türkoloji Konferansı’ndan aşağı yukarı 10 yıl zaman geçtiği şu günlerde, Çin yönetimi hiç utanmadan, Uygurcayı “çağımıza ayak uyduramayan dil” olarak nitelendirip, ön planı 2002’de yapılmış “çift dilli eğitim” denilen bir uygulamayı tüm Doğu Türkistan çapında yürürlüğe koymuş bulunmaktadır. Bu uygulamaya göre, Çin okulları ile Uygur okulları birleştirilmiş, ana okuldan başlayarak tüm Uygur çocukları Çince öğrenip, bu dil ile eğitimlerini sürdürecekmiş. Aksi halde Uygurlar zengin olamayacakmış(!); çağın gerisinde kalacakmış(!). Çünkü Uygur dili çağımıza ayak uyduramayan gerici bir dilmiş(!). Çin neden böyle, Uygurlara yönelik tutumunda 180 derece döneklik yapıp, övgü yönteminden kınama yöntemine geçmiştir? Samimiyetsiz art niyetli övgü, işe yaramamış-Uygurların bağımsızlık savaşını durduramamıştır, ondan. Bakalım, bu yalan uydurma kınamalar ne sonuç verecek?! Şu olacağı şimdiden kestirip söylemenin hiç sakıncası yoktur: Yalanlar er geç yok olup gidecek; gerçekler ise enkazların altından yeniden doğacaktır.

Komünist Çin’in bu asimilâsyon ırkçı doktrini aniden ortaya çıkmış yeni bir olgu değildir. Bu olgunun kökü, Doğu Türkistan’ın işgal edildiği 1755 yılına dek; Doğu Türkistan’a “Şin Cang” adının verildiği 1884 yılına dek; Doğu Türkistan’ı Milliyetçi Çin’in yönettiği 1949 yılına dek; son olarak Komünist Çin’in Doğu Türkistan’ı işgal ettiği bugüne dek uzanmaktadır. Devirler farklı olsa da amaç aynıdır: Doğu Türkistan denilen bu toprağın sahibi olan Uygurları Çinlileştirip-yok edip, bu toprağı ebedî Çin toprağı yapmaktır. Doğu Türkistan’ın işgale uğradığı günden bugüne dek, “Şarkî Türkistan” adının dile getirilmesi kesinlikle yasaklanmış olup, Milliyetçi Çin döneminde Doğu Türkistan’da yaşayan Türk kökenli halkların hepsi “soydaş” olarak adlandırılmıştır. Ayrıca o dönemde iddialarının sanki bilimsel olduğunu kanıtlamak için, “Türk sözcüğü yalnız dil bilimine aittir ve bunun hiç ırk manası yoktur” şeklindeki bir sahte tez ileri sürülmüştür. Mao Zedung ise, “Azınlıklar tek başına medeniyet yaratamaz, ancak ulu ağabey Çin ulusunun yarattığı medeniyetten yararlanabilirler” denilen saçmalığı söylemiştir.

Çin siyasetinin zehirleme gücü çok yüksek, zulmü derin kalıcı olduğu için, içimizde hainlerimiz-düşmanlarımız çoktur. Çin siyaseti öyle ikiyüzlü, öyle zehirli ki, birbirine zıt iki kutuplu gibi algılanan ırkçılık ile Marksizm yoğrulup, bu melez düşünce, Çinli olmayan ulusları (Uygur-Tibet-Moğol ve başka ulusları) yok etmenin felsefî esası olarak ustalıkla kullanılagelmektedir. Çin’in ırkçı tezi, “Yaşasın ulu ağabey Çin ulusu!” sloganına dayanmakta; Marksizm tezi, “Tüm ulus ve ulusallık yok olacaktır!” hükmüne dayanmaktadır. Bana göre, Doğu Türkistan davası sadece Uygurlar adına değil, tüm Türklük adına yürütülse, var olma-kazanma şansı daha yüksek olacaktır. Çin, bugünkü gidişatıyla, karşısına çıkan bir güç tarafından dur, denilmezse, Uygurları yok edip, Uygur elini yutabilir; fakat, tüm Türklüğü yok edemez, tüm Türk elini yutamaz. Biz, ezelî ve ebedî düşmanımız Çin’e ve Rus’a karşı ölüm kalım savaşında, bütün tarihimizde, hiçbir zaman düşmanlarımızın kuvvetli oluşu nedeniyle yenilmedik. Biz her zaman kendi hatalarımız nedeniyle ve içimizde bulunan hainler-düşmanlar tarafından mağlûp edildik. Halkımız bu işgal karşısında hiçbir zaman boyun eğmemiştir. 1755 işgalin başlama tarihinden Yakup Bey’in Kaşgar’ı kurtardığı 1865 tarihine dek geçen 100 yıldan aşkın bir devir, tarihte “İsyanlar Yüzyılı” olarak adlandırılmıştır. Genel olarak bugüne dek büyük küçük olarak 400’den aşkın isyan, Doğu Türkistan topraklarında cereyan etmiştir.

Şin Cang Uygur Özerk Bölgesi denilen sahte kuruluşun kukla başkan yardımcısı olan Cappar Hebibulla, “Uygurlar Çince konuşsa ne olmuş, Döngenler de (Çin Müslümanları) Çince konuşuyor…. “ diye, ulusal dilini ve ulusunu, oturduğu makamının bedeline satmıştır. Ne acıdır ki, sözde Uygur adını taşıyan bu kişiler, Uygurların akan kanını, dökülen gözyaşını şerbet olarak içmektedirler. Çin, “Bak! Her şeyi Uygurlar kendileri isteyerek yapıyor; biz onların hiçbir işine karışmayız; onun içindir ki, Uygurlar bizi çok seviyor!” diye, bu işin rahat propagandasını yapmaktadır. İşte, ölümcül, zehirli olduğu kadar tatlı, başkalarını yok etmenin Çin usulü.

Ünlü yazar, eserleri 150 dile çevrilmiş Cengiz Aytmatov’a, Türkiye’ye geldiği sırada, gazeteci Neslihan Savaş’ın, “Kırgızca ve Rusça yazan bir yazarsınız. İki dille yazmanın etkileri nedir?” şeklindeki sorusuna verilen yanıt ilgimi çekmişti:

“Rus olmayan topluluklar açısından iki dilli olmak bana avantaj sağlıyor. Bizim dilimiz büyük uygar ülkelerce bilinmiyor. Ama Rusça son derece gelişmiş bir dil, onunla yazıyor olmam bana daha geniş açılımlar yapma olanağı veriyor. Daha çok kişiye kolayca ulaşabiliyorum. Rus dili Rusların dışındaki yerli halkların dışarıya açılmasına yardımcı oluyor.”

Cengiz Aytmatov’un yukarıda geçen, Rus dili ve kendi dili hakkındaki düşüncesi, kendinden olmayanları hor gören zehirli sömürge siyasetinin ürünü olarak, zehirlenmişliğin yalın bir örneğidir-kanıtıdır. Yeri iken burada, yazara ben yine şu soruları sormak içimden geldi:

-Diliniz neden uygar ülkelerce bilinmiyor?

-Rusça son derece gelişmiş bir dil, diyorsunuz, sizin diliniz neden gelişememiştir?

-Veya Çin’in Uygur dili hakkında söylediği gibi, diliniz çağımıza ayak uyduramayan bir dil midir?

-Dilinizin gelişememiş olmasında yapısı mı kusurludur, yoksa başka bir sebebi mi var?

-“Rus dili Rusların dışındaki yerli halkların dışarıya açılmasına yardımcı oluyor”, diyorsunuz. Bu, durup dururken başkalarının yardımına muhtaç olma durumu, “yerli halkların” sömürülen-horlanan bir halk olduğundan kaynaklanmıyor mu?

Tüm ömrü Sovyet eğitiminin elemesinden geçmiş, Sovyet rejiminin baskısı altında yaşamış ve koyu Rus tesirinde büyümüş, Türklük bilimi ve Türklük bilinci zayıf olan Cengiz Aytmatov’un, yukarıdaki sorularıma gerçekçi ve net cevaplar verebileceğini sanmam. Çünkü, Çin yanlısı, Rus yanlısı insanlardan dürüstlük beklemek, şeytandan iman beklemek kadar ahmaklık olur.

Bugünkü Rusya Federasyonu sınırları içinde bulunan Türkî halkların en uygarı ve bağımsızlık savaşının önderi konumundaki Tatarlar, sömürge siyasetinin zehirleyici etkisine karşı, kendilerini korumak için dil mücadelesi vermektedirler. Tatarlar çoktandır Latin alfabesine geçiş kararını almış olup, Tatar yazı dili bu doğrultuda adım atarken, Devlet Başkanı Putin başta olmak üzere Rus şovenistlerinin engeline takılmıştır. Öfkeli Ruslar-Rus basını, bu nedenle, alfabe değişikliği ötesinde anlamlar taşıdığını öne sürmüştür. Tataristan’ın Türkiye’ye yaklaşmaya çalıştığını savunan Nezavisimaya (Bağımsız) gazetesi, bu cumhuriyetin Rusya topraklarında yaşayan diğer Türk asıllı halkların önderi olmak isteğini de yazmıştır. Gazete, Tataristan’ın Rus kültürünü dinamitlediğini, gelecekte diğer Türk asıllı halkların da aynı adımı atabileceğini bildirmiştir.

Evet öyle, milletçe var olma savaşı veya milletçe yok etme savaşı, her şeyden önce dil ve kültür savaşıdır. Türk dilli olma veya Türkçülük, Türk devletinin var olma felsefesidir. Bu felsefeyi dışlayan devlet, Türk devleti olamaz. Bu felsefeye bugün en çok muhtaç olan Türk boyu Uygurlardır. Uygurların Çin zulmünden kurtulabilmeleri ve devlet sahibi olabilmeleri, önce bu felsefeyi benimsemelerinden geçer. Bu sebeple düşmanlarımızın korkulu düşü-Türkçülüktür.

Çinceden çevrilmiş “Pantürkizm Medeniyeti Hakkında Araştırmalar” adlı, 181 sayfalık Uygurca bir kitap, 2000 yılında Ürümçi’de basılmıştır. Çin neden, özel uzmanların hazırladığı böyle bir yayına gereksinim duymuştur? Elbette Pantürkizm’den korktuğu için, Pantürkizm’i karalamak için. Çin Pantürkizm’den neden korkuyor? İleride Doğu Türkistan’da kurulacak devletin felsefesi Pantürkizm-Türkçülük olduğu için. Bu kitabın sonuç olarak sunduğu aşağıdaki ifadeler, düşman diliyle Pantürkizm’in tanımını yapar niteliktedir:

“Medeniyet Pantürkizm’i, siyasî Pantürkizm’in esasıdır. Bu esas, siyasî Pantürkizm’in yaşamı-gelişimi için kaynak ve Şin Cang’daki (Doğu Türkistan’daki) bölücülüğü nazarî esasla-medeniyet arka görünümüyle besler. Aynı zamanda Batılı düşmanlarımızın devletimizi parçalamasına kolaylık doğurur. Bu sebeple, Pantürkizm’e karşı savaş ve onun medeniyet alanındaki derin etkisini temizlemek, ideoloji sahamızdaki uzun vadeli vazifemizdir.”

İşte Çin’in, “çağımıza ayak uyduramayan dil” diye, Uygur dilini yok etmeye çalışmasının sebebi, yukarıdaki kendi ifadelerinden yalın bir şekilde anlaşılmaktadır. Çin’in, Uygur diline yönelik “çağımıza ayak uyduramayan dil” tanımlaması, Uygurlar diline ve kültürüne dayanıp, kendi devletlerini kuracaktır, Şin Cang (Doğu Türkistan) elden gidecektir korkusundan kaynaklanmış çıplak bir yalandır.

Kendi kendine sahip, kendi diline de, devletine de sahip olan Uygurlar, çağımıza daha kolay-daha iyi ayak uydurabilen Uygurlar olmaz mı idi?! Çağımıza ayak uydurmanın yolu, yok etmek değil, geliştirmek değil midir?! Ne yazık ki, sömürgeciler hiçbir zaman böyle yalın mantıktan hoşlanmazlar, anlamazlar. İsyandan başka çare yoktur. İsyan, mazlumların son çaresidir. Zalim ve mazlum var olduğu sürece, isyan da var olacaktır. Sanırım, haksızlığa karşı bu savaş Uygurlar ile sınırlı kalmayacak, büyüyerek evrensel boyutta sürüp gidecektir. Çünkü insanlığın doğası, dürüstlük, hak ve özgürlükten yanadır.

İklil KURBAN 

Mart 2006

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SUÇSUZ SUÇLULAR…

Suçu olmayan, suç işlememiş olan, masum kişilere suçsuz, suç işlemiş, suçu olan, kabahatli, mücrim kimselere suçlu denir. Zıt anlamlı kelimeleri içinde barındıran suçsuz suçlu tabiri aslında Stalin Dönemi’ndeki rejimdeki zıtlıkları anlatmaktadır. Sovyetlerin iktidara gelmesi ile başlayan devlet terörü, daha sonraki yıllarda Türk soykırımı halini almıştır. Sovyet Dönemi’nde devlet terörü kurbanlarının sayısı bazı kaynaklara göre 30–40 milyon, bazılarına göre ise 60 milyondur.[1] Lenin Dönemi’nde başlayan devlet terörü Lenin’in ölümünden sonra da devam etmiştir. Stalin Dönemi’nde devlet eliyle işlenen cinayetler, kurulan komploların bedelini milyonlar canı, kanı ile ödemiştir. Önceden tasarlanan sahte suç dosyaları, satılık insanların iftiraları başta Kazan Tatarları olmak üzere milyonların hayatına mal olmuştur. Suç üretmek, Stalin’in hastalık derecesine varan kuşkuculuğundan, kraldan daha çok kralcılığından ileri gelen bir olgudur. 1920’li yılların sonlarında başlayan tutuklama, yargılama, idam, hapsetme, sürgüne gönderme 1937–1938 yıllarında doruk noktasına ulaşmıştır. Yargılananların büyük çoğunluğu milletin seçkin tabakasını oluşturan yazar, aydın ve siyasetçilerdir. Tutuklanıp yargılananların en büyük “suçu” (Stalin’e göre), Türk, milliyetçi ve aydın olmalarıdır. “Türk” isen zaten potansiyel suçlusundur ki, başka bir suç unsuru aramaya gerek yok. Türk olmak Rusya’da dün olduğu gibi bugün de suçlamanın en kolay yoludur.

 

Bazı resmi rakamlara göre, 1921–1953 yılları arasında “karşı devrimci” suçuyla 4 milyon 60 bin 306 kişi yargılanmış, 799 bin 455 kişi idam edilmiştir; diğer rakamlara göre ise 1917–1990 yılları arasında 3 milyon 853 bin 400 kişi yargılanmış, 827 bin 995 kişi idam edilmiştir. Başka bir rakama göre, çeyrek asırlık Stalin yönetimi sırasında 21,5 milyon insan cezalanmıştır. (Litvin 1995: 171).[2] Bunlar kayda geçen resmi rakamlar olduğuna göre tam olarak gerçekleri yansıtmamaktadır. 1937–1938 yılları arasında yargılamalar en üst noktaya ulaşmış ve verilen resmi rakamlara göre o yıllarda 3,5–4 milyon insan yargılanmış, 600–650 bin kişi idam edilmiştir. İdam edilenlerin %55’i yüksek rütbeli askerlerden oluşmuştur. Yanı sıra 20 bin civarında devlet güvenlik kurumlarında çalışan kişiler, 500 yazar, binlerce Komünist Parti ve partinin gençlik kolları olan Komsomol üyeleri, yüz binlerce işçi, çiftçi ve aydınlar idam edilmiştir. Kazan Tatarları sayılarına oranla Stalin Devri’nde en çok kurban veren millettir. Yıllara göre idamlar:

Yıl 1929 (Kasım ve Aralık ayları)           40 kişi;

Yıl 1930                                                        317 kişi;

Yıl 1931                                                        251 kişi;

Yıl 1932                                                          16 kişi;

Yıl 1933                                                          29 kişi;

Yıl 1934                                                          0;

Yıl 1935                                                           0;

Yıl 1937                                                       2519 kişi;

Yıl 1938 (23 Ağustos–31 Aralık arası)         627 kişi;

TOPLAM:                                                   3799 kişi. (Litvin 1995: 172).

 

Kayıtlı olan resmi rakamlara göre 1929–1938 yıllarında 3799 kişi kurşuna dizilmiştir. 3799 sadece bir sayıdır. Bu sayı aynı zamanda bir can, bir insandır. Onların da bir adları, aileleri ve yakınları vardı. İdam edilenlerin büyük çoğunluğu erkeklerdi. Çocuklarını yitiren anne-babalar, dul kalan kadınlar, yetim kalan çocuklar, tarifsiz bir acı… Tüm bunlar unutulmaması gereken bir olay, tek kelime ile Stalin’in aydın soykırımıdır. Stalin soykırımı her alanda kendini hissettirmiş, bu acı olay çocuk adarlında da yerini bulmuştur. Eşleri tutuklandığında hamile kalan kadınlar hapsedilen veya idam edilen eşlerinin adını-anısını çocuklarında yaşatmak için farklı isimler koymuşlardır. “Hediye” anlamına gelen “bülek” sözcüğü çocuklara ad olarak verilmiştir. Bülek, Baybülek, Bülekbay, Bülekkey, Bülekbike, Bülekgerey, Bülekbirde, Bülekkol, Bülekcan, İşbülek, İrbülek, Akbülek, Gölbülek, Bülekgöl vs isimler “bülek” sözünden türemiş kız ve erkek adlarıdır. Ayrıca Arapçada “bülek” anlamına gelen Gata, Gatiyet, İnem, İbet (Hibet), Nail, Nafil, Tufail, Töhfet gibi erkek, Gatiye, Hibe, Naile, Nefile, Hediye gibi kadın adları ortaya çıkmıştır. Kazan Tatarlarında babası vefat ettikten sonra dünyaya gelen erkek çocuklarına, babasının hatırası olsun diye, İstelek (hatıra), Yadkar~Yadeger (yadigâr), Varis, Miras, İras (miras bırakan) gibi isimler konulmuştur. (Sattarov 1989: 131). Uygur Türklerinde kız adı olarak “ödeme, bedel” anlamına gelen Tüleü ismi konulduğu bilinmektedir. Yaşanan acı olayların çocukların adlarına yansıması yaşanmışlıkların belleklere kazınması, unutulmaması için ortaya çıkan bir gelenektir.

halklar zindanı ile ilgili görsel sonucu

Yargılamalar, casus, Bolşevik olmayan gruplara üye olmak, Sovyetlerin “ebediliğine” şüpheyle bakmak, Sovyetlere karşı propaganda yapmak gibi “suçlar” üzerinden yürütülmüştür. Ancak Komünizm’e canı gönülden güvenen inan ve bu ideale bağlı olan, Komünist Parti’ye hizmet edenler de bu suçlamaların dışında kalamamışlardır. Örneğin, 1937–1938 yıllarında Komünist Parti’nin Tataristan Bölge Komite’sine üye olarak seçilen 61 kişiden 54’ü tutuklanmış, Bölge Komite’sine aday seçilen 20 kişinin 16’sı idam edilmiştir. Tataristan Yazarlar Birliği de büyük kayıplar yaşamıştır. 1934 yılında SSCB Yazarlar Birliği kurulduktan sonra Tataristan’dan üye veya üyeliğe aday olan 30 Tatar yazardan 16’sı yargılanmış, yargılananlardan 10’u idam edilmiştir. Yazarlar Birliği’ne o veya bu sebeplerden dolayı üye olmayan ancak eserleriyle tanınan onlarca Tatar yazar da Stalin’in ölüm değirmeninde yok olmuştur. (Mostafin 2009: 7). Stalin’in ölüm değirmeninde yok edilenlerden birisi de ünlü Kazan Tatar yazarı, dilci, tarihçi, eğitimci, edebiyat bilgini ve eleştirmen Galimcan İbrahimov’tur (1887–1938). 1917 Şubat Devrimi’nden sonra siyasete atılan yazar, Birinci ve İkinci Rusya Müslümanlar Kurultayı, Sovyetlerin Üçüncü Rusya Kurultayı’na katılmış ve Rusya Merkezi Uygulama Komitesi’ne üye seçilmiştir. Milletler Halk Komiserliği’ne bağlı Merkezi Müslüman Komiserliği’nde başkan yardımcısı görevini yapmıştır. Yaptığı çalışmalar Komünistler tarafından takdir edilmiş ve 1932 yılında İbrahimov’a Rusya Merkezi Uygulama Komitesi’nce “Hizmet Kahramanı” nişanı verilmiştir. Ancak Komünizm’e bu denli bağlı olan insan da Stalin’e yaranamamıştır. 29 Eylül 1937 tarihinde “halk düşmanı” suçlamasıyla Galimcan İbrahimov’un evi aranmış, evindeki el yazmaları, kitapları toplanmış, kendisi ağır hasta olduğu halde Kazan’ın Pleten Hapishanesi’ne kapatılmıştır. Yazar 21 Ocak 1938 tarihinde hapishane hücresinde ölmüştür. İbrahimov son sözlerini bulunduğu hücredeki dolabın kapağına şöyle yazmıştır: “Otuz yıldan fazla süren hizmetimin sonu böyle sonuçlanır diye düşünmemiştim. Partimin önünde de halkımın önünde de suçum yoktur. Tarih bunu inceler, doğrular, dürüstçe değerlendirir. Galimcan İbrahimov 21 Ocak 1938.” (Kurban, İklil 2014: 140). Başlangıçta Komünistlere canı gönülden bağlanan, Kazan Tatarları başta olmak üzere Türklerin kurtuluşunu Sovyetlerde gören diğer isim ünlü Tatar devrimci Mirseyet Sultan Galiyev’tir (1892–1940). Millî konularda Stalin’e muhalif olan Sultan Galiyev, düşündüklerini Stalin’in yüzüne söylemekten çekinmemiştir. 1922 yılının Aralık ayında Moskova’da gerçekleşen Sovyetlerin X. Rusya Kurultayı’nda Sultan Galiyev konuşma yapmış ve konuşmasını “Yeter, yoldaş Stalin, cumhuriyetlerin bağımsızlığıyla oynamayın!” şeklindeki sözlerle tamamlamıştır. (Kurban, İklil 2014: 97).  Sultan Galiyev’in konuşması Stalin’i şaşkına çevirmiştir. Stalin, “Bu partiye yapılan bir iftiradır. Artık unutulmaya yüz tutan ‘özerklik’ projesini mezardan çıkarmaya çalışıyor Sultan Galiyev” demekten öteye gidememiştir.  (Möhemmediyev 1992: 318). Milli konularda Sultan Galiyev’in kendi önüne geçtiğini fark eden Stalin, Mirseyet’e düşman kesilmiş ve onu yok etmenin yollarını aramıştır. Aradan çok zaman geçmeden 4 Mayıs 1923 tarihinde Zeki Velidi Togan’la (1890–1971) bağlantı kurmaya çalışma suçundan Sultan Galiyev ilk kez yakalanmış, sonra serbest bırakılmıştır. Tatar devrimci ikinci kez 1928 yılının sonlarında tutuklanmış. “Devrim Karşıtı Örgüt” bir terör örgütü dosyalara “Sultan Galiyevci” örgüt olarak girmiştir. Bu dosya kapsamında 77 kişi yargılanmıştır. Sultan Galiyev toplam üç kez yakalanmış, 2 defa idam cezasına çarptırılmış, 28 Ocak 1940 tarihinde Moskova’nın Lefort Hapishanesi’nde kurşuna dizilmiştir. İdam öncesi, Stalin’in emri üzerine Lavrenti Beria (1899–1953) hapishaneye gelmiştir. Onun, “Son sözün var mı?” sorusuna Sultan Galiyev şu yanıtı vermiştir: “Yapılmamış işler, söylenmemiş sözler, yazılmamış kitaplar kalıyor… Yazık… Amacıma ulaşamadım… İstediğim gibi yaşayıp, başladığım işleri tamamlayamadım. Ne yapalım, yazık…”. “Pişman mısın?” sorusuna ise “Hayır, pişman değilim! Pişman olacak bir şey yapmadım.” demiş ve sözlerine şöyle devam etmiştir “Kıldan ince kılıçtan keskin sırat köprüsünü geçmek kolay değilmiş, milletim… Yine de ben inanıyorum…” (Möhemmediyev 1992: 527–528). Sultan Galiyev sözünü bitirmenden kurşun sesi yankılanmış hapishanenin bodrumunda… Önceleri kurtuluşu Komünizm’de gören Mirseyet Sultan Galiyev, Sovyetlerin gerçek yüzünü görmekte gecikmemiştir. 1920’li yılların ortasında kaleme aldığı “Avrupa ve Asya Türklerinin sosyal, siyasal, kültürel ve iktisadi yükselişinin esasları hakkında bazı düşüncelerimiz” başlıklı yazısında şunlardan söz etmiştir: “Panrusçular, Sovyetler Birliği’ni kurup, gerçekten birliğe getirilmiş parçalanmaz Rusya’yı, yani “büyük” Rusçuların başka halklar üzerindeki egemenliğini yaratmayı doğal olarak isterler… Oysa Rusya’daki son devrim tecrübelerinden biz şu sonuca vardık ki, Rusya’da egemenlik ne gibi bir sınıfın elinde olursa olsun, onların hiçbiri, bu ülkeyi geçmişteki “büyüklüğüne” ve gücüne kavuşturamayacaktır. Rusya’nın ulusal devletlere ve Ruslar devletine dağılması ve bölünmesi kaçınılmazdır. Bu katmaktan ayrılmaya giden tarihî zorunluluk sürecidir. Şimdiki SSCB şekline bürünen önceki Rusya’nın ömrü uzun değil, geçicidir. Bu ölüm öncesindeki son nefes, son çırpınıştır.”  (Kurban, İklil 2014: 97).

Bu satırlardan yola çıkarak Sultan Galiyev’in ne kadar öngörülü olduğunu, durumu doğru analiz ettiğini söylemek ve zekâsına hayran olmamak mümkün değildir. Sultan Galiyev’in dedikleri çıktı, 1991 yılının sonunda SSCB çöktü. Ünlü devrimci yazdıkları ve söylediklerinin bedelini ise hayatıyla ödemiştir.

 

İdam edilen, yargılanan, hapsedilen, sürgüne gönderilenlerin tümünün adını saymak imkânsızdır, ancak Kazan Tatar aydınlarının bazılarının adını hatırlamakta yarar vardır. Yazar Mehmüt Galeü (1886–1937); asker, üniversite hocası İlyas Aklin (1895–1937); yazar, eğitimci, siyasetçi Fatih Seyfi-Kazanlı (1888–1937); gazeteci-yazar Fatih Kerimi (1870–1937); tarih profesörsü Gaziz Gobeydullin (1887–1937); bilim adamı, eğitimci Gabdulla Şonasi (1885–1937); gazeteci-yazar Safa Borhan (1899–1937); oyun yazarı Kerim Tinçurin (1887–1938); tarihçi Hadi Atlasi (1876–1938); şair-yazar, gazeteci Kebir Tuykin (1878–1938); şair, oyun yazarı, folklorcu, tarihçi Fazıl Tuykin (1887–1938); şair-yazar Mansur Krıymov (1898–1938); şair ve yazar Lebib Gıylmi (1906–1938); şair, yazar, çevirmen, müzeysen, bürokrat ve siyasetçi Segıyt Sünçeley (1888–1941) ve daha niceleri. İdam edilenlerin büyük çoğunluğu milletine hizmet eden, çeşitli alanlarda millet uğruna mücadele veren, milletin gelişmesi için çabalayan, Kazan Tatar Dili, Edebiyatı ve Tarihine büyük katkıda bulunan milliyetçi Türk aydınlarıdır. Yargılanan, hapse atılan, idam edilenlerinden Mirseyet Sultan Galiyev, Galimcan İbrahimov gibi önde gelen isimler bazen “komünist” diye suçlanmaktadır. Ancak söz konusu insanların komünizm şartlarında millete hizmet ettiklerini, milli menfaatleri savunduklarını unutmamak gerek.

 

İdamları yaşam biçimi haline getiren Stalin’in kurduğu “korku imparatorluğu” 1953 yılındaki ölümünden sonra Stalin’in yanlışları dillendirilmeye, yapılan haksızlıklar sorgulanmaya başlamıştır. Akabinde idam edilen, hapse atılan, sürgüne gönderilen tüm insanlar “aklanmıştır” (!). Geciken adalet, adalet değildir, derler. Ölenler aklansa ne olur aklanmasa ne olur, bu ailelerin mağduriyetini, yaşatılan zulmün izlerini siler mi? Çocuklarını kaybeden anne babaların evlatlarını geri getirir mi, kadınlara eşlerini geri verir mi, öksüz-yetimler babalarına kavuşur mu? Hayır. Onun için bu “aklamaların” halkın nezdinden bir değeri bir anlamı yoktur. İftiraya kurban giden milyonlar, günahı alınan insanlar, suçsuz suçlular… İnsanlık tarihinin en karanlık sayfalarından birisi olan Stalin Dönemi’nde yaşananlar aydın soykırımı olarak anılmalı ve böyle bilinmelidir.       

 

Fransız yazar Albert Camus’un (1913–1960) “Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, insanların nasıl öldüğüne bakın.”  şeklindeki sözleri Stalin Dönemi’nde yaşanan devlet terörünü değerlendirmek için yeterlidir. Stalin Devri’nde insanlar ölmemiş, öldürülmüş veya kurban gitmiştir. Bir zamanlar “halklar zindanı” olarak adlandırılan Rusya, günümüzde “milletler mezarlığına”  dönüşmüştür. Stalin Dönemi’nde gerçekleştirilen soykırım milyonları kapsamış, günümüzdeki Putin siyaseti ise milletleri kökünden yok etmeyi hedeflemektedir. Rusya’daki Rus olmayan milletler, zindandan doğru mezarlığa götürülmektedir.

                                                                        Roza KURBAN

 

Kaynakça:

  1. Kurban, İklil, Yaşlı Tarihin Yankısı (Bulgar-Tatar Tarihi ve Medeniyeti, İstanbul 2014.
  2. Kurban, Roza, Biz İdil’den, Ural’dan…, İstanbul 2014.
  3. Mostafin, Rafael, Repressiyelengen Tatar Edipleri (Cezalandırılan Tatar Edipleri), s:77–79, Kazan 2009.
  4. Möhemmediyev, Rinat, Sirat Küpere (Sirat Köprüsü), Kazan 1992.
  5. Litvin, Aleksey, Sledstvenniye Dela Kak İstriçeskiy İstoçnik (Tarihi Kaynak Olarak Soruşturma Dosyaları), Gasırlar Avazı (Asırlar Avazı) Dergisi, Kazan, Mayıs 1995, s: 170–176.
  6. Sattarov, Gomer, İsemeñ Matur Kemner Kuygan! (Adın Güzel, Kimler Koymuş?), Kazan 1989.

   

 

 

[1] Konuyla ilgili daha geniş bilgi için, Roza Kurban “Stalin Devri ve Kurbanları”, 2014, s: 90–98.

[2] Metindeki tüm çevriler tarafımdan yapılmıştır.

103 Kere Daha Çanakkale

18 Mart asrımıza Türk askeri dehasıyla Atamızın attığı imzanın yıldönümüdür. “Ben size ölmeyi emrediyorum” diyen bir Baş Komutanın emriyle, Allah Allah nidalarıyla düşman siperlerinden yağmur gibi yağan mermilerin üzerine atlayan, şehitlik şerbetini içen 250 bin neferin son nefesiyle kurtarılmış onurumuzun, namusumuzun 103. senesi… Çanakkale 1915, sonsuza kadar duygusuyla, ordusuyla, inancıyla milli tarihimizin kolay aşılamayacak kahramanlık çıtasıdır. Vatan topraklarımızın kutsalımız olup geçilemeyeceği gerçeğinin altını kanımızla çizdiğimiz,  her bir vatandaşımızın göğsünde gururlanarak taşıdığı şeref madalyamızdır. Bizlere hem geçilememezliğini, hem aşılamamazlılığını ile her sene bir öncekinden daha çok  hissettiren Çanakkale Zaferimizin destan yazan  kahramanlarımıza, başta askeri deha Gazi Mustafa Kemal Atamıza, en küçüğünden en büyüğüne bütün mertebelerindeki komutanlarına, asker milletimizin kadınıyla çocuğuyla, yaşlısıyla genciyle yüreklerindeki vatan sevgisi imandandır hadisi şerifini  duyarak istiklal mücadelesine katkılarına bizler, bu gün, yarın ve daima minnetle, şükranla ve her daim yaşlı gözlerimizle ettiğimiz dualarımızla yadedeceğiz. Aziz ruhlarınız şad olsun, Allah hepinizden razı olsun ey korkusuz, gözü pek, inanılmaz mucizevi Ceddimiz. Bugün her yer  Çanakkale, hepimiz dönüverdik milyonlarca Mustafa Kemallere… Ne mutlu bize bu vatanı verenlere… Nasip et Allahım kutlamayı, anlatmayı, unutturma bizlere, yardım et Allahım necip milletimize.

Kazan Tatarlarının Cesur Yüreği.

18 Mart 2018 Rusya’daki başkanlık seçimlerinin yaklaştığı şu günlerde 1950 yılında yaşanan bir olay ve bu olayın kahramanı Kazan Tatarlarının cesur yüreği Adler Timergalin (1931–2013)[1] aklıma geliyor. Olayların yaşandığı dönemde Stalin iktidardaydı ve seçimler vardı. Bugün ise iktidarda Putin ve başkanlık seçiminin arifesindeyiz. 1950’li yıllardan sonra rejim, yöneticiler, dünya vaziyeti gibi birçok şey değişti, ancak değişmeyen tek şey Rusların Rus olmayanlara uyguladığı zulüm-baskı ve yok etme siyasetidir.

Genelde hayatta çoğu insan menfaatlerini düşünerek hareket eder. Bazı insanlarsa şahsi menfaatlerini bir kenara bırakıp vatan, millet, devlet uğruna kendilerini feda eder. Millet uğruna fedakârlık yapmak her babayiğidin harcı değildir. Ancak korkusuz, cesur yürekli insanlar kahramanlık yapabilir. Yapılan haksızlıklar karşısında sesini yükselten, yalanlara boyun eğmeyen, her daim doğruları savunan insanlara çok nadir rastlanır hayatta. Diktatörlüğün hüküm sürdüğü Stalin döneminde korkutulan, susturulan halkın sesini yükseltmesi nerdeyse imkânsızdır. Böyle bir ortamda imkânsızlıkları aşarak ortaya çıkan cesur yürekli insanlarımız da olmuştur. Söz konusu insanlar milletinin nezdinde bir masal kahramanı haline gelmiş, efsaneleşmiştir. Bu efsane isimlerden birisi Kazan Tatarlarının cesur yüreği Adler Timergalin’dir. Timergalin, bizi Stalin Dönemi’nin 1950’li yıllarına götürüyor. 1920’li yılların sonlarında başlayan tutuklama, yargılama, idam, hapis ve sürgünler İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra 1950 yılında tekerrür etmiştir. 1937–1938 yılındaki toplu aydın soykırımının henüz izleri silinmemişken hapishaneler yine tıka basa doldurulmuş. Bu sefer tutuklular, İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlara esir düşen Sovyet askerleri ve üniversite öğrencilerinden oluşmuştur.

1949 yılının sonlarında Kazan’da halkı isyana teşvik eden el yazıları elden ele dolaşmaya başlamıştır. Defterden koparılan küçük kâğıt parçalarında o dönem için akıl dışı talepler sıralanmıştır. Rusça-Tatarca yazılan bu metinde maaşların arttırılması, indirimlerin yapılması, vergilerin azaltılması talep edilmiş; gazetelerde yazılan yalanlar ifşa edilmiş, gerçekte halkın aç-sefil olduğu anlatılmış, Moskova’nın, Komünist Parti’nin, şahsen Stalin’in milli siyasetinin ne denli şoven, ikiyüzlü olduğu açık bir şekilde dile getirilmiştir. Bunun dışında, yapılacak seçimlere halkın katılmaması önerilmiş, seçimlere katılacak olanlara ise “Moskova köleleri” olan Bolşevik milletvekillerine karşı oy kullanmaları istenmiştir. Söz konusu yazı, “Stalin’e ölüm!” sloganı ile sonlandırılmıştır. Bu yazılar, pazar, sinema, alışveriş merkezleri, tramvay-otobüs durağı gibi kalabalık yerlerde bulunmuştur. Yazılar, Rusça ve Tatarca olmak üzere iki dilde basma harflerle yazılmış olsa dahi, KGB bunların hepsisinin aynı kişi tarafından kaleme alınmış olduğunu tespit etmiştir. Ayrıca metinin eğitimli bir genç tarafından yazıldığı da apaçık ortadadır. KGB ajanları hiç zaman kaybetmeden metin yazarını aramaya koyulmuş, üniversite, yüksek okullarda incelemeler başlatılmıştır. Yazı bilhassa merkezi yerlerde bulunduğundan ajanlar çalışmalarını o bölgede yoğunlaştırmış ve çok zaman geçmeden sonuç alınmıştır. 2 Ocak 1950 tarihinde pazar civarında, Kirov Caddesi’nde yazıları bırakan genci göz hapsine alan ajanlar “suçlu”yu yakalamıştır. Bu metinleri yazan ve dağıtanın, Kazan Devlet Üniversitesi’nin Fizik-Matematik Fakültesi Astronomi Bölümü 2.sınıf öğrencisi Adler Timergalin olduğu ortaya çıkmıştır. Timergalin’in kaldığı evde yapılan aramalarda aynı yazıdan birkaç tane, ayrıca yazı yazmak için hazırladığı kâğıt, kalem ve mürekkep bulunmuştur. “Suçlu” yaptıklarını inkâr etmemiştir. Arama sırasında Timergelin’in gün be gün yaşanları kaydettiği günlüğü bulunmuştur. Günlükte, Bolşevik rejimin cinayetlere dayalı temeli, kolhozcuların nasıl bir şartlar altında yaşadığı, Kazan Tatarlarının dili, medeniyeti, geleceği ile ilgili düşünceleri, yani rejime karşı mücadelesi kaleme alınmıştır. Adler Timergalin tutuklandığı 2 Ocak 1950 tarihinde 20 yaşından 1 gün almış bir gençmiş. Resmi bilgi ve belgelerde Adler Timergalin’in tutuklanması ve sonrası ile ilgili malumat bulunmamaktadır. Resmi kaynaklardaki yazarın özgeçmişinde, sanki o yıllar hiç yaşanmamış gibi bir kelime edilmeden geçilmesi anlaşılması zor bir durumdur. Oysa topluma mal olmuş birisinin o korkunç günlerde neler yaşadığını öğrenmek bilmek hakkımızdır. Timergalin’in hapishane günleri ile ilgili bilgileri, yaşıtı yazar Rafael Mostafin’e (1931–2011) anlattıklarından ve aynı hapishanede tutuklu bulunan muhalif Tatar yazar Ayaz Gıylecev’in (1928–2002) hatıralarından öğreniyoruz. Adler Timergalin o günleri dillendirmekten hoşlanmamış, bunun elbette çeşitli nedenleri vardır. Yazar Rafael Mostafin’e de “anlattıklarımı ben öldükten sonra” yazar ve yayımlarsın uyarısında bulunmuştur. Ancak Mostafin, ‘neden biz gerçek mücadelecileri, millet için canını feda etmeye hazır olanları sadece ölümlerinden sonra anmalıyız?’ gerekçesiyle, Adler Timergalin hayattayken onunla ilgili “Cesur Yürekliler, Gerçek Mücadeleciler De Olmuş…” başlıklı yazıyı kaleme almıştır. Söz konusu yazıyı, 2009 yılında Kazan’da yayımlanan “Repressiyelengen Tatar Edipleri” (Cezalandırılan Tatar Edipleri) adlı kitabına dâhil etmiştir. Tutuklandıktan sonra neler yaşandığını Timergalin şöyle anlatmıştır:

“- Yok, dövme-falan da, cezalandırma da olmadı… Neden cezalandırsınlar ki? Ben hiçbir şeyi inkâr etmedim, hepsini itiraf ettim. Evet, ben yazdım, dedim. Evet, Sovyet rejimini sevmiyorum, Stalin’den nefret ediyorum… Milletimin çektiği zorlukların sorumlusu O’dur… Kısaca ben dize gelmedim, kendimi cesur, hatta gururlu tuttum… Neden mi? İlk önce, ben çok gençtim… İkinciden, ben çoktan canımı feda etmeye hazırdım. Böyle esir olarak, aç-sefil yaşamaktansa, bin kere ölmeyi yeğledim… Onun için Çürük Göl[2] cellâtlarının tehditlerinden korkmadım…” (Mostafin 2009: 78)[3].  Yukarıda Adler Timergalin’in kendi anlattıkları, bir de aynı dönemde onunla birlikte aynı hapishanede bulunanlar üzerine yaptığı etkiye geldiğimizde, Ayaz Gıylecev’in “Haydi, Dua Edelim!” başlıklı romanına göz atmakta yarar vardır. Gıylecev o günleri ve Adler Timergalin’i şu şekilde kaleme almıştır: “Hapishanede Adler’in bulunduğunu bilmeyen yoktu sanırım. O yaz her koğuşta bir üniversite öğrencisi vardı dersem doğrudur, meğer üniversite öğrencilerinin şanlı ve ünlüsü Adler’di, onunla ilgili efsaneler dilden dile dolaşıyordu. Sovyetlerin zulmü, Stalin’in kansızlığına dair fikirlerini savcıların yüzüne vuruyormuş! Hiç çekinmeden dosdoğru çarpıyormuş! Karşısındakiler korkuya kapılıyorlarmış. Aklını kaçırdığını sanarak, Adler’i Arça yakınındaki tımarhaneye götürüp getirmeye başlamışlar. Oysa Çürük Göl’de böyle tutuklu olmamışmış! Unutmayınız: bu henüz 1950’lı yıllar! Adler bu sözleri söylemiş midir, söylememiş midir, ancak delikanlıyı Arça yakınındaki Rusya’nın en karanlık hapishane hastanesine götürdükleri bir gerçektir. Efsaneler durduk yere ortaya çıkmıyor, Çürük Göl’de yatarak kırılmış-sindirilmiş tutuklulara da kendi aralarından çıkan masal kahramanı lazım, onlar kahramanın şanını yayarak kendileri de yüceliyorlar… “Ya, siz, Bolşevikler, bizi esaret altına alsanız bile sizin elleriniz kısa, işte, Adler Timergalin ile konuşmayı deneyin! Dişinizi geçiremiyorsunuz ona, tüh-tüh!”, diyerek teselli buluyor onların gönülleri.” (Gıylecev 1997: 23–24). Ayaz Gıylecev’in anlattıklarından da görüldüğü gibi, Adler Timergalin’in vakur tutumu, cesareti o zaman hapiste bulunan siyasi tutuklular başta olmak üzere herkesi etkilemiş ve cesaretlendirmiş, tutuklular ona imrenerek bakmış, saygı göstermiştir.

Sovyetlerin foyasını ortaya çıkaran ve “Stalin’e Ölüm!” diyen başka birisi o güne kadar ortaya çıkmış mıdır bilinmez, ancak Adler Timergalin’in bu tutumu karşısında çaresiz kalan KGB’nin Timergalin’e “deli” damgası vurmaktan başka bir çare bulamamıştır. Zira o dönemde “Stalin’e ölüm”, “Stalin’den nefret ediyorum”, “Sovyet rejimini sevmiyorum” demek için ya deli olmak, ya da bile bile kendi ölüm fermanını kendi elinle imzalamak demektir. KGB, Stalin’den fırça yememek için Timergalin’i “deli” ilan etmiş, akabinde doktorlar da ona “deli raporu” vermiştir. Söz konusu raporda, psikolojik sorunları olduğundan dolayı Timergalin’in yaptığı işlerden sorumlu tutulamayacağı açıklanmıştır. Bir buçuk yıl Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde kalan Adler Timergalin o günleri hatırlamak istemediğini, oradan delirmeden nasıl çıktığına kedinin bile şaşırdığını arkanı Mostafin’e anlatmıştır: “Ey, yaşıt, ne sen sor, ne ben anlatayım… Hastane hem de ne hastane – hapishane rejimindeki… Gerçek delilerin arasında… Gerçekten de nasıl aklımı yitirmedim – bunun için şükür etmek lazım…” (Mostafin 2009: 79).

Canını milleti için feda etmeye hazır olan bir Kazan Tatar gencinin komünist cellâtların karşısındaki cesur tutumu Adler Timergalin’i efsane yapmıştır. Genç yaşında Sovyetlerin zulmünü, yalanlarını fark eden Timergalin, bunları korkusuzca dile getirmiş, söyledikleri doğrularla rejimi değiştirmek istemiştir. Bu cesareti onu hapse sürüklemiş olsa da o kahraman olarak yazılmıştır tutukluların ve milletinin kalbine. Aradan çok zaman geçti, tiran Stalin artık tarih oldu, yalanlar ve cinayetler üzerine kurulmuş olan Sovyet rejimi çöktü, Stalin Dönemi insanlık tarihinin en karanlık sayfası olarak tarihe geçti. Ancak Timergalin’in söylemiş ve yazmış olduğu gerçekler bugün de değişmemiştir. Rusya halkının büyük çoğunluğu çöplükten artık toplayacak kadar çaresiz, maaşlar ödemeleri karşılamayacak kadar yetersiz, temel tüketim ürünleri ulaşılamayacak kadar pahalıdır. İkiyüzlü şoven siyaset halen hâkim, yapılanlar ile yazılanlar arasında büyük uçurum vardır. O zaman da seçim dönemiymiş ve Timergalin halkı seçimleri boykot etmeye çağırmış. 18 Mart 2018 Rusya Başkanlık seçimlerinin yaklaştığı şu günlerde, Adler Timergalin’in “seçimlere katılmayın” çağrısını tekrarlamak gerek. Putin Dönemi’nin Stalin Dönemi’nden hiçbir farkı yoktur. Seçimlere katılmak başlı başına Rus yönetimini, Rus olmayan milletlere yapılan zulmü, Türkleri yok etme siyasetini desteklemek ve onaylamak demektir. Seçimlere katılarak Putin dışında başka bir adaya oy vermek de doğru bir adım değildir. Zira tüm adaylar Rus şovenleridir. Yanı sıra seçimlerin kazananı da bugünden bellidir. Rus zulmünü desteklememek adına seçimlere katılmayın! Bu eylem, milli bağımsızlık uğrunda atılan ilk adım olsun…

Roza KURBAN

 

Kaynakça:

  1. Gıylecev, Ayaz, Yegez, Ber Doğa! (Haydi, Dua Edelim), s: 23–24, Kazan 1997.
  2. Kurban, Roza, Biz İdil’den, Ural’dan…, s: 93–94, İstanbul 2014.
  3. Kurban, Roza, Adler Timergalin (1931–2013,) Töre Dergisi, Adana, Yıl: 5, Sayı: 46, Şubat 2017, s: 27–30.
  4. Mostafin, Rafael, Repressiyelengen Tatar Edipleri (Cezalandırılan Tatar Edipleri), s:77–79, Kazan 2009.

 

 

[1] Adler Timergali ile ilgili daha geniş bilgi için, Roza Kurban “Adler Timergalin (1931–2013)” 2017, s: 27–30.

[2] Çürük Göl (Tatarca Çerek Kül), Kazan’daki Hapishane’nin adıdır.

[3] Metindeki tüm çevriler tarafımdan yapılmıştır.

TANIDIĞIM LENİN’İN GERÇEK YÜZÜ.

 

Roza KURBAN

             1917 Ekim Devrimi’nin 100.yılı dolayısıyla son günlerde devrim kelimesiyle birlikte Vladimir İlyiç Ulyanov-Lenin’in (1870–1924) adı da sıkça dillendirilmektedir. 1917 Ekim Devrimi ile ilgili uzmanlar da ikiye ayrılmış durumdadır. 1917 yılının Ekim ayında gerçekleşen bu olayı kimisi “devrim”, kimisi “darbe” diyor… Olayın adının ne olduğunun pek fazla önemi yok, ister devrim olsun ister darbe, önemli olan bu olayın perde arkasında yatan gerçeklerdir. Bilindiği üzere bu kanlı girişimin lideri Lenin’dir. İnsanlar öldükten sonra cenaze namazında “bu insanı nasıl bilirdiniz? diye sorarlar. Lenin ile ilgili bana sorsalar, çocukluk samimiyetim ve gençlik heyecanımla “iyi bilirdim” derdim. Ne de olsa ömrümün 26 yılını Sovyet rejimi altına geçiren birisiyim. Sovyetlerde büyüyen çocuklar Lenin’i kendilerini bildikleri andan itibaren tanırlar. Dürüst, çalışkan, zeki, dâhi gibi birçok güzel ve özel vasıfları bir bünyede barındıran kusursuz bir insan, kusursuz bir liderdi Lenin bizim gözümüzde. Lenin’i sorgulamak, kusursuz insan olur mu sorusunu sormak aklımızın ucundan bile geçmezdi. Sorgusuz, sualsiz kabul edilen veya ettirilen bir şahıstı Lenin. Kreş ve anaokulundan itibaren Lenin’i öven, göklere çıkartan şiirleri ezberler, ilkokul-ortaokul yıllarında Lenin’in hayatı ile ilgili hikâyeler okur, rivayetler dinlerdik. Lisede Lenin’in yaptıkları, başarıları (!) ve eselerini tarih kitaplarından okurduk. Üniversitede ise Lenin’in eserlerinin büyük bir kısmını bilmeden sınavlardan geçmek imkânsızdı. Sovyet Dönemi’nde Lenin’in olmadığı bir alan yoktu. Her okulda mutlaka Lenin’in portresi bulunuyordu. Bazen Lenin’in resmi halıya işlenmiş olarak, bazen yağlı boya şeklinde çıkardı karşımıza. Öğretmen olarak çalıştığım kreşte de Lenin resminin halıya işlenmişi vardı, alt kısmına 1870–1970 tarihleri yazılıydı. Belli ki Lenin’in doğumunun 100. yılı için özel yapılmıştı. Her gün duvardaki bu halıya baka baka tarihler unutulmayacak bir şekilde aklıma yazılmıştı. Her şehirde, her kazada, her kasabada, her köyde, hatta en ücra köşelerde bile bir Lenin heykeli vardı. Onun için Sovyet Dönemi’nde yetişen çocuklar Lenin’i “iyi bilir”…

 

Bilindiği üzere 1917 Şubat ve Ekim Devrimleri koşulların oluşması sonucunda ortaya çıkan bir olgudur. Devrimin halka ne getireceğini yaşamadan kimse bilemezdi. Ekim Devrimi, Rus olamayan milletler için bir umuttu. Rusya’da Bolşevikler iktidara geldikten sonra milletler konusundaki Lenin’in fikirleri merak konusuydu. Bu bağlamda Pantürkizm’ın babası olarak nitelendirilen siyasetçi Yusuf Akçura (1876–1935) Lenin’in milletler konusundaki fikirlerini öğrenmek üzere 1916 yılında Lenin’le İsviçre’nin Zürich kentinde 4 saatlik bir görüşme yapmıştır. Görüşmeye Aziz Meker (1877–1941) de katılmış, görüşmenin detaylarını 20 Aralık 1917 tarihinde “Lenin ile Bir Mülakat” başlığı altında Tasviri Efkâr gazetesinde yayımlamıştır. Yusuf Akçura ile Lenin’in milletler konusundaki fikirleri uyuşmamıştır. (Kerimullin 1996: 155) Çarlık Rusya’sı Dönemi’nde başta Kazan Tatarları olmak üzere Rus olmayanlara yapılan zulüm, İdil-Ural bölgesi aydınlarının Lenin’in yanında yer almasına neden olmuştur. Bilhassa, “adil düzen” vaadi, “milletlerin kendi kaderlerini kendilerinin tayın etme” sözleri Tatar devrimci Mirseyet Sultan Galiyev (1892–1940), Başkurt Türklerinden tarihçi ve devlet adamı Zeki Velidi Togan (1890–1970) gibi önemli isimlerin Lenin ile çalışmalarına zemin sağlamıştır.

 

1991 yılında Sovyetlerin çökmesiyle birlikte hiçbir yerde ne bir Lenin resmi ne de bir Lenin heykeli kaldı. Resimler yırtılarak çöpe, heykeller kırılarak çöplüğe atıldı. Çeyrek asırlık ömrüm Sovyetler Dönemi’nde geçmiş birisi olarak günümüz gözüyle baktığımda her şeyin ne kadar yapay, aldatıcı olduğunu şimdi daha iyi anlıyor, yorumlayabiliyorum. Sovyet Dönemi’nde olayları olduğu gibi kabul ediyor, anlatıldığı gibi algılıyorduk. Gözlerimize takılan “at gözlükleri” etrafımızı görmememizi sağlamak içinmiş meğer… Ekim Devrimi’nin Rus olmayan milletlere getirdikleri ve götürdükleri teraziye konulduğunda götürdüklerinin getirdiklerden çok daha fazla olduğunu görürüz.

 

Lenin bizim tanıdığımız gibi kusursuz bir insan mıydı? 1991 yılının sonunda Sovyetlerin çöküşünden sonra arşivlerin bir kısmının kullanıma açılmasıyla birlikte Sovyetlerin acımasız yüzü tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır. Arşiv belgelerine bakıldığında Lenin’in adının “terör” kelimesiyle yan yana durduğunu söylemek mümkündür. Lenin’in çeşitli kararlar çıkartarak halka terör uyguladığı belgelerle kanıtlanmıştır. Bolşevikler iktidara gelir gelmez “Sovyetlerde fahişeler olmamalı” gerekçesiyle binlerce kadının idam ettirmesi terörden başka bir şey değildir. Lenin verdiği birçok yazılı emirlerinde “dehşetli ve acımasız olun”, “terörün güç kazanmasını ve yayılmasını sağlamalıyız”, “gizli bir şekilde terör eylemleri hazırlamalıyız! Bu çok önemli ve son derece gereklidir” şeklindeki ifadeler bulunmaktadır. Lenin’in 11 Ağustos 1918 tarihinde Penza komünistlerine yazdığı mektupta şu başlıklar bulunmaktadır:

“Beş bölgedeki köylülerin ayaklanmasından yararlanarak, kulakları[1]yok etmeliyiz. Bu devrimin bir gereğidir. Şimdi kulakları silip-süpürmeyi esas görev olarak belirliyoruz. Başkalarına ibret olsun!

  1. Kulaklardan, zenginlerden ve kan emicilerden en az 100 kişi asılmalı. Halk arasında asılmalı ki: görsünler!
  2. Asılanların isimleri gazetede yayımlanmalı!
  3. Asılanların bir tane tahılları dahi bırakılmadan müsadere edilmeli!
  4. Dünkü telgrafa esasen rehin alınmalı!
  5. Öyle yapılmalı ki, yüz çarkım[2]civardaki halk dehşetten korkarak titresin, ödü patlasın ve yüksek sesle bağırsın: kan emici kulakları boğazlıyorlar ve boğazlayacaklar.

Söz konusu işlerin yapılışını telgrafla bildiriniz.

Sağlam, eli sert olan insanları bulunuz!”[3] (Gıylecev 1997: 43–44).

Lenin’in Penza’ya gönderdiği mektuplar bununla da sınırlı kalmamış, o telgraf yoluyla “gevşemeyin!”, “yumuşaklık – cinayettir!”, “kimseye şefkat göstermeyin!” şeklinde emirler yağdırmıştır. Lenin’in acımasızlığı sınır tanımamış: 3 Haziran 1918 tarihinde, eğer İngiltere ve Türk askerlerinin işgal etme tehlikesi ortaya çıkarsa Bakû şehrinin ateşe verilmesini emretmiştir.

 

Lenin’in gaddarlığı milletin aydın tabakasını da etkilemiştir. O, fikir sahibi olan eğitimli insanları ülkeden kovma kararı almıştır. Lenin 1922 yılının 19 Mayıs tarihinde, “Hepsini çeşitli taraftan değerlendirip, profesörlerin, yazarların çalışma yılları ile ilgili belgeler toplandıktan sonra ülkeden kovma ile ilgili karar alınmalıdır” demiştir. 17 Temmuz 1922 tarihinde konuyla ilgili Stalin’e yazdığı mektupta şu satırlar bulunmaktadır: “Hiç acımadan yurt dışına sürmeliyiz! Hiçbirisini bırakmadan Rusya’dan kovmalıyız! Yüzer-yüzer tutuklamalı ve nedenini bildirmeden: ‘Kaçınız, efendiler, kaçınız! Tabanları yağlayınız! Biz Rusya’yı uzun süreliğine sizden arındırıyoruz!- denmelidir!” (Gıylecev 1997: 45). Bu bağlamda iki buçuk milyon aydın (!) ülkeden ayrılmak zorunda kalmıştır. Ayrıca 1921–1922 yıllarındaki İdil-Ural Bölgesi’nde yaşanan kuraklık[4] sonucunda ortaya çıkan kıtlık sırasında depolar tahılla dolu olduğu halde hükümet bölge halkına yardım elini uzatmamıştır. Nüfusun büyük çoğunluğu Türklerden oluşan bu bölgede halkın açlıktan ölmesine hükümetin seyirci kalması Lenin’in emri üzerine yapılan bir girişimdir. 1921–1922 yıllarında sadece Tataristan’da açlıktan ölenlerin resmi sayısı 123.111’dir.

 

Ünlü Tatar yazar Ayaz Gıylecev (1928–2002), Lenin’in kanlı eylemleri ile ilgili şunları yazmıştı: “Tarihin bizim dönemdeki kanlı sayfalarının ilk cümlelerini hiç kuşkusuz Lenin yazmış ve çizdiği yoldan sapmadan ilerlemeye davet etmiştir.” (Gıylecev 1997: 45). Sovyetlerin amacı, adil düzen, milletlere özgürlük getirmek değildi. Sovyetler, Rus dilli “tek tip insan” yaratma yoluyla Ruslaştırma siyasetini seçen bir rejimdi. Ne Lenin’in yaptığı terör, ne sürgün, ne de idamlar Sovyetlerin ayakta kalmasını sağlayamadı. Demek ki, korkutmak, sürgüne göndermek, idam etmekle rejimi korumak imkânsızmış. Yaşanan tarih de bunu kanıtlamıştır.

 

Çocukluk yıllarımda hayranlık beslediğim, okul yıllarında ona layık olmaya çalıştığım, üniversite yıllarında onun eğitim aldığı bilim yuvasında okumanın gururunu yaşadığım Lenin’in gerçek yüzünü görmek, her şeyin göründüğü gibi olmadığının açık bir göstergesidir. Acıma duygusu nedir bilmeyen, gaddar, zalim bir insanı kusursuz bir dahi olarak sunmak da Sovyet yöntemlerinden birisi olsa gerek…

 

Kaynakça:

 

  1. Gıylecev, Ayaz, Yegez, Ber Doğa! (Haydi, Dua Edelim!), Kazan 1997
  2. Kerimullin, Ebrar, Yazmış, Yazmış… (Kader, Kader…), Kazan 1996.
  3. Kurban, Roza, Biz İdil’den, Ural’dan…, İstanbul 2014.

 

[1] Kulak, varlıklı Rus köylüsü anlamındadır.

[2] Çarkım, 1,06 kilometreye eşit olan uzunluk ölçü birimidir.

[3] Metindeki tüm çevriler tarafımdan yapılmıştır.

[4] 1921–1922 yıllarındaki İdil-Ural bölgesindeki açlıkla ilgili daha geniş bilgi için, Roza Kurban “Biz İdil’den, Ural’dan… 2014, s: 319–328.

TÜRKÇÜLÜK NEDİR?

İklil KURBAN

                Türkçülük (Pantürkizm veya bilimsel Türkçülük), herkesin anlayabileceği kolay bir kavram, herkesin yapabileceği kolay bir eylem değildir. Türkçülüğün temelinde, Türklüğün cihanşümul bilimi, Türk’ün cihanşümul yazgısı yatmaktadır. Bu kavramı ve bu eylemi ancak, Türklüğün yazgısını yaşayan ve Türklük biliminden haberdar olan Türkler anlar-yapar. Gelişmiş, gerçeğe uygun-bilime yatkın kavramlar-duygular kendini dışa vurmaz-belli etmez. Nasıl, günümüz dünyasında “İngilizcilik” diye bir sözcük-kavram kullanışta yok olmasına karşın, İngiliz duygusu-dili dünyaya egemendir. Çünkü, “Ulusal duygu ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir.”  Atatürk’ün, Türk Tarih Kurumunu, Türk Dil Kurumunu kurup, tarihle, dille uğraşmasının izahı-adı açıklanmamış Türkçülüktür ki, bilimsel Türkçülük-bilimsel doktrin dediğimiz budur. “İçtenliğin dili yoktur, açıklanamaz. O gözlerden ve alınlardan anlaşılabilir.” (Atatürk, VATAN Gazetesi, 10.10. 2004). Türk tarihinin gelmiş geçmiş hükümdarları arasında bilime ve Türklüğe verdiği önemiyle ayrı bir konuma sahip olan Büyük Timur hakkındaki şu samimî ve alçak gönüllü değerlendirme Mustafa Kemal Atatürk’e aittir: “Ben Timur’un zamanında gelseydim onun yaptığı işleri başaramazdım. O benim zamanımda gelseydi yaptıklarımdan daha fazlasını yapabilirdi…”

Türkçülük, bilim-vatan-ulus uğruna olağanüstü çalışma ve özveri gerektiren, gerekirse canını bile vermeyi göze alan büyük Türklerin uğraşı ki, bu uğraş uğruna ölen büyüklerimizin adı saymakla bitmez. Sadece, “Uygur tarihini öğrenme isteğim”, bu eserimde beyan ettiğim gibi, bana bu kadar acılar çektirmişse, bu olgu, dünyamızda Türk olarak yaşamanın ne kadar zor olduğunu anlatmaya yeter de artar.

Kaynakça:

  1. Kurban, İklil, “GERÇEKLER VE YALANLAR (Anılar-Yansımalar: 1943-2007)”, s: 182-183, Ankara 2007.