Kategori arşivi: Dünya

Ekşi Maya Yapımı

İnsan bir derde düştü mü ne çareler bulacağını şaşırıyor. Benim de son 60 günüm sevdiğim herşeyden uzak durmakla geçti ki zaten şekerdir, çaydır ve bütün o yediğim abur cuburların benim değil bağırsağımda dolanan milyonlarca zararlı bakteri yüzünden -beynimi de ele geçirmiş olmalılar ki – canımın istediğini yeni öğrenmiş bulunmaktayım.

Aman tanrım! Mezara girmeden onca yaratığı bağırsaklarımda ve vücudumun her yerinde yaşadığını bilmek korkunç! Her şeyi yememeyi başardım ama ekmek de yemez isem pek ben neyle doyacaktım ?

Çok şükür ki derdi veren dermanını da veriyor. Ekşi mayalı ekmek yapmaya karar verdim evde. Önce Kastamonu İstiklâl yolu https://siyezsepeti.com/‘dan Siyez UNU  getirttim.  Unla beraber gelen mayayı cimrilik edip az kullanınca  bu sefer ekşi maya tarifleri araştırmaya başladım.  KOlay olmadı tabii ama en ekonomik, denenmiş ve de sağlıklı olanına dün akşam üzeri arkadaşım dostum Nejla Hanımdan geelen bir mesajla kavuştum. Bu kadim bilgiyi sonsuza dek paylaşılmak üzere buraya yazıyorum. Okuyan ve uygulayan herkeze sağlıklı ömürler diliyorum:

MAYA YAPIMI

1nci gün kavanoza 1 su bardağı un, 3/4 su bardağı su konup iyice karıştırılacak.

2 gün oda sıcaklığında bulundurun.

3üncü gün bir çay bardağı un, 1/2 çay bardağı su ekle karıştır.

4üncü gün bir çay bardağı un, 1/2 çay bardağı su ekle karıştır.

5inci gün bir çay bardağı un, 1/2 çay bardağı su ekle karıştır.

6ncı gün buzdolabına koy gari.

7inci gün mayanız  hazır.

 

VatanBirHaber Artık Şifa Katan Bir Haber Sitesi

Yeni bir seneye girmek üzereyken kaç senedir açık tutmaya çalıştığım bu sayfamı devam edip edebileceğimi bilmiyordum. Ama…

Sibo ve Candida denen ve beni çok etkileyen vücudumda rahatsızlık veren bakteri ve mantarların saldırısı altında olduğumu doktorum söyleyene kadar… Adını ilk kez duyduğum bu canavarların iyi huylu bakterilerime engel olduğnu ve de  kanser de dahil envai çeşit hastalığa sebep olduklarını öğrendiğimde  savaşma kararı aldım.  Yeni bir durumdu, üstelik internette yeterli açıklama veya bu rahatsızlıklarla ilgili diyet listeleri  de yoktu!

Bugün 40ncı gün ve ben 40 günden beridir günlük tutuyorum. Burun ve kulak kaşıntılarımın hangi besinlerle azalıp çoğaldığının yani içimde dönen dolapların seçeresini çıkarıyorum. Bunu kendi alanımda ve kendi bedenimde uyguladığım her şeyiyle sizlerle paylaşmak istiyorum.

Önce sağlık, sağlam kafa sağlam vücutta bulunur. BU bağışıklık sistemimiz ve genlerimize yönelik bir saldırıysa Çanakkale’nin geçilmediği gibi candidaları da geçirtmeme yöntemidir. Bütün  gıdalara selam olsun ama kendi toprağımın ürünü olana, tarım ilaçsız olanına,  Allahın verdiği tertemiz rızıklarımızadır selamım. Diğerlerini zaten gıdadan saymıyorum. Hasta yapan, sinsice sokulan ve yavaş yavaş öldüren GDO’lu hiç bir şeyi evimize sokmamalıyız. 

Ben Size Yaşamayı Emrediyorum! Ordular ilk hedefiniz şekeri ve unu kesmektir! Başlıyor muyuz? Hazır mısınız???

 

Hah şöyle! O zaman benden haber bekleyin.

ELVEDA, AZİZ ÜLKEM…

Bu yıl, 12 Kasım 2018 günü, 12 Kasım 1944 tarihinde kurulan Şarki Türkistan Cumhuriyeti’ne yaşasaydı 74 yaş olacaktı… Fakat Rus-Çin İşbirliği ile bu cumhuriyetin ömrüne, Eylül 1949’da “Uçak Kazası” süsü ile son verildi. Ben bu cumhuriyeti iyi hatırlıyorum, Onun doğumuna da, ölümüne de şahit oldum. Bu cumhuriyet beni “OĞLUM” diye bağrına basmıştı. Elveda bahtı kara devletim Şarki Türkistan Cumhuriyeti…

Vatan ve devlet birbirini tamamlayan eş değer kavramlardır. Doğa beni vatansız yaratmadığına göre, nerde benim doğup büyüdüğüm vatanım? Her vatan onu koruyan devletsiz olmadığına göre, nerde benim devletim? Bir zamanlar vatanım da, devletim de vardı, şimdi yok, onları ejderha Çin yutmuştur.

Şarki Türkistan bu, benim doğup büyüdüğüm vatanımın adıdır. Her karış toprağını, sesi duyulan her akarsuyunu bildiğim-tanıdığım bu aziz ülke-dünyada benzeri olmayan benim ülkemdir. Bundan 42 yıl önce-1980 yılında ayrılmak zorunda kaldığım-ana yurdum olan bu kutsal toprağımı çok özlüyorum ve er geç döneceğime de inanarak yaşıyorum. Uluslardan oluşan insanlık-doğanın en yüce ürünüdür. Bu yüce yaradılış gereği, ulus olarak, vatan-devlet sahibi olarak yaşamak, doğanın insanlığa verdiği dokunulmaz-kutsal hakkıdır-benim de hakkımdır. Bir ulusun ulusal varlığı ancak ulusal devletiyle temin edilebilir. Devleti yok ulus, er geç yok olmaya mahkûm ulustur. Vatanım-ulusum senin için uğraştım, bunun için Çin’in hapishane ve çalışma kamplarında 24 yıl yaşam mücadelesi verdim. Fakat seni kurtaramadım bağışla beni.

Şarki Türkistan, bulut ile boy ölçüşen zirvesi ebedî karlı Tanrı Dağı gibi, Afrika’nın Sahra Çölünü andıran Teklamakan Çölü gibi, işgalcilere kolay kolay yaşama olanağı tanımayan engin ve olağanüstü koşullarıyla ta ezelden ta ebediyete kadar benim toprağım – Türk’ün toprağı olarak var olmaya-tanınmaya devam ede gelmiş müstesna bir topraktır. Şarki Türkistan’ın kuzeyini sulayan Tanrı Dağı’nın ebedi karla kaplanmış Han Tanrı Zirvesi 8000 metre yüksekliktedir. Şarki Türkistan’ın güneyini sulamış Himalaya Dağı’nın dünyanın doruğu olarak bilinen Everest Zirvesi 8878 metredir. Evet, bunların hepsi benim vatanımın doğa harikalarıdır.

SİMGESİ AY YILDIZ, ADI ŞARKİ TÜRKİSTAN CUMHURİYETİ OLAN BU TÜRK DEVLETİ, Eylül ayının 1949 günü Rus-Çin işbirliği ile hazırlanmış facialar-yalanlar sonucu olarak yaşamını yitirdi. Bu yıl, 12 Kasım 2018 günü, 12 Kasım 1944 tarihinde kurulan Şarkı Türkistan Cumhuriyeti’ne yaşasaydı 74 yaş olacaktı. Bu, Rus-Çin İşbirliği ile hazırlanmış Şarki Türkistan düşmanlığının ilki değildi. Yakup Beg’in (1820-1878) olağanüstü girişimleriyle kurulan 13 yıllık Kaşgar Devleti’nin(1865-1878)  de sonunu hazırlayan düşmanlık-bu düşmanlık idi.

Şarki Türkistan Cumhuriyeti kurulduğunda ben henüz 9 yaşındaki çocuktum. Fakat Tatar İlk Orta Okulu’nun eğitimi ve daha yeni kurulan Ulusal Cumhuriyetin gayesi gereği bana çocuk gözüyle bakmıyordu. Çünkü yapılacak işler o kadar çok ki, ömür kısa, istikbal uzaktı. Ben de çocuk olmama rağmen bu gidişatın farkındaydım. Çünkü düşmanımız büyük, tek değil çiftti.

Yıl 1947-48 öğretim yılı, Şarki Türkistan Cumhuriyeti’nin kurucusu Ahmetcan Kasimi (1914-1949) bizim okulda idi. O, kısa süren açık hava toplantısında öğretmen ve öğrencilere şöyle sesleniyordu:

“Dünyadaki mesleklerin en şereflisi öğretmenliktir. Çünkü gelmiş geçmiş büyük zatlar, bilginler, yazarlar, doktorlar, generaller, mühendisler ve bunlar gibi meslek sahiplerinin hepsi öğretmenlerin emeğinin meyvesidir” diyordu. Biz öğrencilere hitaben : “Bir binayı-gökdeleni kurmak için önce onun temelini iyi işlemek lazım.  Temeli iyi işlenmemiş bina, gökdelen yıkılır. Aynı onun gibi sizler de bugün gelecekteki yüksek bilimlerinizin temelini işlemektesiniz.  İlk ve ortaokulu iyi neticeler ile bitirebilseniz gelecekte bilim sahasında daha çok başarılı olursunuz. İyi okuyun, size başarılar dilerim” diyordu. Bu ulu zat da, Rus-Çin işbirliğiyle öldürülmüştü.

Tanımı geçen bahtı kara devletimin : “ULUSUMUZ TÜRK-VATANIMIZ TÜRKİSTAN-ECDADIMIZ CENGİZ ve TİMUR” diye seslenerek, beni “OĞLUM” diye bağrına bastığı günler, ömrüm süresince beni yönlendiren anılar olarak kalbimin en derinliklerinde saklana gelmiştir. Beni “PANTÜRKİST” yapan kutsal sesleniş, bu sesleniştir.

1990’lı yıllar, bu benim 50’li yaşlarım, bundan 50 yıl önceki Tatar Okulu’nda geçirdiğim 1940’lı yılları nasıl bir özlem duygularımla anımsasam, bu 1990’lı yılları da öyle anımsıyorum. Artık Türklük bilimi, Türk Birliği uğruna çalışmanın; Rus-Çin İşbirliğine karşı savaşmanın ortamı doğmuştu. Tüm Türk dünyasını gezdim, ünlü Türk şehirlerinde bulundum, Taşkent’te 2 yıl kadar kaldım, Enstitülerde Türklük dersi verdim. Gazetelere “Bizim İstikbalimiz” uğruna yazılar yazdım. İleride dünyamız Türk Birliğine doğru yol alırken, Taşkent şehrini Türk dünyasının başkenti yapacağız. 1865 yılındaki Rus işgaline karşı direnişin destansı örneğini yaratmış olan-Hokant Hanlığı’nın ünlü komutanı Alimkul’un (1831-1865) şehit düştüğü bu Taşkent Savaşı uğruna-Taşkent’i başkent yapacağız. Türk’ün bu şanlı şehrinde, Cengiz Han’ın (1155-1227), Büyük Timur’un (1336-1405), Ulug Bey’in (1394-1449) bıraktığı ayak izleri vardır. Aziz ülkem Şarki Türkistan’ı ve sadece Türkistan’a özgü olan “KIMIZ” denilen şu içkini çok çok özledim. Türkistan uğruna oraya gitmeyi düşünüyorum. Bu benim vatan kaygısından kaynaklanmış kutsal hakkımdır. Eğer bu isteğime ezelî ve ebedî düşmanım olan Rus-Çin ve onların işbirliği engel olacaksa, Birleşmiş Milletlere müracaat edeceğim. Şu evrensel “KURAM” gereği Birleşmiş Milletler diyor ki : “EGEMENLİK, KENDİ YURTTAŞLARININ  İNSAN HAKLARINI KİTLESEL BİR BİÇİMDE İHLAL EDEN HÜKÜMETLER (DEVLETLER) İÇİN ARTIK BİR KORUYUCU KALKAN OLAMAZ !!!”

ELVEDA, KURTULUŞU BEKLEYEN-VATANIM ŞARKİ TÜRKİSTAN!…

KURGUYUM UŞTİ KOLUMDİN,

NERDE MİHMANDUR BUGÜN.

DEHLİ BERMENGLAR YARİMGA

KÖNGLİ PERİŞANDUR BUGÜN!

(ŞAHİNİM UÇTU ELİMDEN,

NERDE KONAKLAR BUGÜN.

ÜZMEYİN NAZLI YARI,

GÖNLÜ KIRIKTIR BUGÜN)

 İklil KURBAN

Bundan 60 Yıl Önce Doğu Türkistan’da Yaşananlar.

30 Ekim 1958 eşim İklil Kurban’ın ikinci kez tutuklanıp çalışma kampına gönderildiği gündür. Konuyla ilgili çalışma kampı anıları İklil Kurban’ın “GERÇEKLER VE YALANLAR” başlıklı kitabından:

30 Ekim 1958 – 13 Temmuz 1962 tarihleri arasında, 4 yıla yakın süren çalışma kampındaki yaşamım, yaz aylarında tarlalarda, kışın kömür madenlerinde geçti. Kömür madenlerinde mahkumların en mutsuzları çalışır. Orta Çağın ilkel yöntemleriyle çalıştırılan bu madenlerde çalışan kişilerin Orta Çağ kölelerinden tek farkı, 20.yüzyıl zihniyetiyle yaşayan kişiler olmalarıdır. Bugünkü bilinç ile 1000 yıl geriye gidip yaşamanın olasılığı ile zorluğunu düşünün! … Her kış yaklaşınca, o kömür madenlerindeki ölüm kokan korkunç yaşamı düşünüp tüylerim diken diken olurdu:

İli nehrinin hemen kuzeyine yerleşen Gulca şehrine doğa hiçbir şeyini esirgememiştir. Merkezinde Gulca şehrinin bulunduğu İli ovası İli nehrinin suyu ile sulandığı gibi, Gulca şehrinin kuzeyinde, batı ile doğu arasında uzanan tepelikler yağmur suyuyla sulanıp, “binem” dediğimiz doğal buğday tarlalarını meydana getiriyordu. Bu doğal buğday tarlalarının yer altı kalın kömür yatakları olarak, şehrin enerji gereksinimini karşılıyordu. Bu kömür yatakları üzerinde batıdan doğuya sıralanan Lenteyze, Ganggol, Pilikçi olarak adlandırılan kömür maden kampları ve kuyuları bulunuyordu. Lenteyze ve Pilikçi kampında mahkumlara özgü kuyular vardı. Ben Lenteyzi kampında çalıştım. Çapı 1-2 metre, derinliği 200-300 metre olarak dikey kazılan kuyu. İşte bu kuyudan su değil kömür çıkarılıyor. Kuyu dibinde özel sepetlere doldurulan 100-200 kilo ağırlığındaki kömür, kalın halatla bağlanıp yukarıya doğru çekilir. Kuyu üstünde kurulmuş, dikey ve yatay dönen tekerleklerden oluşan aygıt, birkaç atın kuyu çevresinde dönerek çekmesiyle harekete geçer ve böylece kömür kuyu üstüne çıkar.

Kişilerin kuyu dibine inmesi ve oradaki çalışma koşulu ve tekniği, kölelik düzeninin hemen hemen günümüze taşınmasıdır: Kuyudan 20-30 metre mesafeden, kuyuyu çevreleyip bir kişi sığacak genişlikteki basamaklı delik yarı dikey-yarı yatay olarak kuyunun dibine doğru kazılır. Bu delik sonunda kuyunun tabanıyla birleşir. Hava akınını sağlamak amacıyla, bu yürüme deliğini kuyu deliğine aralıklarla birbirine bağlayan yatay daha dar delikler açılır. İşte aşağıda çalışacak kişiler bu yürüme deliğiyle kuyunun dibine inerler. Değişik bir ifadeyle, bu basamaklı deliğin iki görevi vardır: Biri ulaşım hattı, diğeri havalandırma. Kömür yatağı olan kuyunun tabanından her tarafa insan için yarı dikey yürüyebilecek yollar açılır. Bu yollar, daha ileride kazma kürekle indirilen ve parçalanan kömürün kuyu tabanına taşınmasında hizmet eder. Kömür, arkalı-önlü iki kişi tarafından kaldırılan dört kollu sepetlerle taşınır. Aralıklarla kömür çukurlarına konulan ilkel sıvı yağ şamdanları çalışma alanlarını aydınlatır. Şamdan için gaz yağı kullanılmaz, çünkü gaz yağı dumanı nefesi boğduğu için bitki yağı kullanılır. Bitki yağını mahkumlar içmesin diye, şamdana biraz gaz yağı da karıştırılır. Dışarıda-kuyu üstünde ısı eksi 20-30 olmasına rağmen kuyu dibi çok sıcaktır; kişiler çıplak, sadece kısa don giymiş vaziyette çalışırlar.
Yer altındaki çalışma süresi hep gece gibi duygu yaratan 24 saattir, yani bir gece-bir gündüzdür. Akşam yemeğinden hemen sonra, yukarıda bahsettiğim kuyuya inme deliğinden geçerek kuyu tabanına ulaşan mahkumlar, buradaki iş taksimatına göre harekete geçerler. Kimileri kömür yataklarını kazıyarak kömür indirir, kimileri kömür taşır, kimileri kömür sepetini çekme halatına bağlar. Gece yarısı yemek molası verilir, özel büyük ağaç kaplarda halatla indirilen yemek, mahkumlara dağıtılır.
Burada-yer altı çalışmasında yaşama hakim olan iki olgu vardır: uyku ve bit. Buranın uykusu kadar tatlı uykuyu ben hiçbir zaman görmedim. İşten elini çekebildiğin her dakika seni uykuya sürükler. Yaslandığın kömür kayası, başını koyduğun kömür parçası tüy yumuşaklığıyla seni uykuya çeker. Şu eşsiz tatlı uykunun ebedî olmasını dilediğin an, alıştığın gürültü ve tekme tokatlarla hiçbir şey olmamış gibi yine harekete geçersin, çalışmaya devam …. Tecrübeli madenciler, kuyu dibindeki bu ölümcül uykunun sebebini, kömür yataklarından sızan zehirli, fakat tatlı gazların etkisine bağlıyor ve bu gazların belli bir seviyenin üstüne çıktığında, toplu ölümlere yol açacağını söylüyorlardı.
Kuyunun tabana dayandığı yere yakın bir köşede, 20-30 kişinin oturabileceği-uzanabileceği genişlikte bir boşluk bulunmaktadır, buraya bazar-pazar diyorlar. Pazar yerinin güvenliği için, tavanıyla tabanı arasına aralıklarla çam ağacı direkleri koyulur. Böyle direkler kömür hazırlanan boşluklarda da kullanılır. Mahkumların yemesi-içmesi bu pazar yerinde yapılır. Pazarın ortasındaki korlu kömür ateşi hiç sönmeden devamlı yanar, fırsat bulan ve idarecilerle arası iyi olan tek tük mahkumlar bu ateş yanında oturup çay demleyip içerler. Bu korlu ateşin en önemli görevi mahkumları bitten arındırmaktır. Elbiselerindeki çoğalan bitten rahatsız olan mahkum, önce elbisesini ateş üzerinde kızdırır ve sonra ateşe doğru silkeler, ateşe dökülen bit pıtır pıtır ses çıkartıp yanar. Bu işi sık sık herkes yapmak zorundadır, çünkü kişilerin oturup kalktığı her yer bittir. Bu bitler belki yemeğe de karışabilir, fakat bu olgu kimsenin umurunda değil, böyle bir olasılığı kimse aklına getirmez, yeter ki bu yemekten biraz daha olsaydı; buranın yemeği kadar doyumsuz lezzetli yemeği ben hiçbir zaman yemedim. Bu yemekler çoğu zaman lahana haşlaması ilave edilmiş mısır unu çorbasıdır. Mahkumların yaşamında bulaşık yıkama denilen bir olgu bulunmuyor, yemekten boşalan kap kacağa dilediği miktarda su dökülür ve varsa biraz da tuz ilave edilip, bu bulaşık suyu zevkle içilir. Böylece hem bulaşık yıkanmış, hem doymamış olan mide boşluğu doldurulmuş olur. Buradayken kişi ruhunun, kişi vücudunun olağanüstü esnekliğine hayret ettim, koşullar ne kadar zorlarsa, o kadar zorlanmaya meyil dayanma gücü….. Bu bitler neden hastalık çağırmıyor?….
Yıl 1956, Khruşçov Sovyet Komünist Partisinin XX. Kurultayı’nda, diktatör Stalin’in hastalık derecesine varan kuşkuculuğu yüzünden yaptığı yanlışları bir bir sayarak, Sovyet siyasî düzenine esneklik ve yeni bir yön vermiş gibiydi. Bu haberi hapishanedeyken sadece gerektiğinde resmî elden dağıtılan gazeteden öğrenmiştim.
Yıl 1961 Nisan ayı, Sovyet astronotu Yuri Gagarin uzayda ilk insanlı füze uçuşunu yapmıştı. Bu haberi çalışma kampındayken duymuştum. İnsanlığın kaderini etkileyecek bu gelişmeleri duyunca çok heyecanlanmıştım. Sanki yakın bir gelecekte benim de bu kara kaderim değişecekti … Fakat beklentilerim olmadı, Çin rejimi hiç değişecek gibi değildi, bir kötülüğü ikinci bir kötülük izliyordu. “Ümitsiz Şeytan”, yine de kendimi şu bir düşünceyle avutuyordum: “Diktatörlüklerin ömrü, diktatörlerin ömründen öteye gitmez. Diktatörler ölüyor, diktatörlükler çöküyor.”
1961 yılını 1962 yılına bağlayan kış günleri, tarla-harman işleri bitmiş, kömür maden işine götürülebileceğimin kaygısını yaşıyordum…… Bir sabah benim gibi siyasî suçlulardan oluşan 20 kadar mahkumun yoklaması yapılarak, eşyalarımızın toplanıp yola hazırlanmamız emredildi. Eşyalarımız omuzda şehir tarafına doğru yola çıktık; aramızda bizi salıvereceklermiş, gibi söylentiler vardı, kömür kuyularına götürmeyecekleri belli olmuştu, hepimize olağanüstü bir sevinç hakimdi. Çok özlemini duyduğum şehrime-anne babama biraz daha yakın yere gelip yerleştik. Burası, Gulca şehrinin hemen bitişik batı kıyısı, anayol üzerindeki halen tam olarak bitmemiş bir inşaat alanıydı. Bizim gibi mahkumların yatıp kalkması için, olmaz denilebilecek bir eksikliği yoktu. Kişi başına yarım metre yer taksim edilen eski bulunduğumuz kamp yatak odalarına oranla burası daha geniş ve havalıydı. Kısacası özgürlüğümüze yarım kavuşmuş gibi rahatladık.
Buraya Gulca şehri etrafındaki çeşitli kamplardan 80 kadar benim gibi siyasî mahkum toplanmıştı, yarısı Çinliydi. Biz 40 kişi kadar bir grup, Çinliler ayrı bir gruptu. Daha önce tanımı yapılmış “öğreniş” toplantılarına hemen başlanıverdi. Kim ne kadar değişti veya değişmedi, kafalarda saklanmış sorunlar nedir, bu sorunların çözümü ve öneriler düşünülecek, herkes kendisi ve başkaları hakkında fikir beyan edecekmiş. Değişik bir değişle yine bir tuzaklı geçitten geçmemiz gerekecekmiş ….. Bu geçitten geçememek yine kampta kalmak anlamına geliyordu. Herkes kendi sezgisine göre hem dikkatli, hem ümitli idi. Kamptan kurtuluşumuza sayılı aylar veya günler kaldığına inanıyorduk. Burada kitap okumaya da, kendi aramızda konuşmaya da fırsat vardı.

Kader arkadaşlarımdan Medi Abdurahman adlı bir Kazak gazetecinin bana hediye olarak verdiği, Kazakça olarak Almatı’da basılmış Rafaello.Covanyoli’nin tarihî romanı “Spartak” (Spartacus) adlı 400 sayfalık kitabı, işte o zaman okumuştum. Kitabın etkisini, kitabın son sayfasındaki boşluğa şu satırlarla yazmışım:

“Spartak’ın şahsiyetini ölene dek aklında tutan bir birey, eşsiz kahramanlık ve sedakatin, benzeri olmayan güçlü ve saf sevginin, çok az sayıdaki kişilerin erişebileceği ruhî lezzetini duyabilir. İklil, 14.04.1962.”
Baş tarafındaki 20 sayfası yırtılıp kaybolmuş ve epey yıpranmış bu kitabı, o günlerin tanığı olarak halen saklıyorum.
(Kurban, İklil, Gerçekler ve Yalanlar (Anılar-Yansımalar: 1943-2007), s: 109-113, Ankara 2007.

KREMLİN ESİRLERİ…

Roza KURBAN

 

14 Ağustos 2018 tarihinde Kırım Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneği’nde (1955) Ukrayna Enformasyon Bakanlığı tarafından hazırlanan “Kremlin Esirleri” başlıklı belgeselin gösterimi gerçekleştirildi. Katılımcılar arasında, konuya ilgi duyan ve yaşananlara kayıtsız olmayan ev sahibi Kırım Tatarları olmak üzere Kazan Tatarları da vardı. Belgesel gösteriminden önce açış konuşmasını Dünya Tatar Kongresi Genel Sekreteri Av. Namık Kemal Bayar yaptı. Bayar, şu an itibarıyla 27 Kırım Tatarı olmak üzere toplam 72 kişinin Kremlin esiri olduğundan bahsetti ve sözü belgeselin tanıtımı için Ukrayna Büyükelçiliği Müsteşarı’na verdi. Müsteşar, Kremlin esiri olan insanlardan 3 Ukraynalının açlık grevinde olduğunu söyledi. Oleg Sentsov 92, Volodymyr Balukh 148, Oleksandr Shumakov 83 gündür açlık grevindedir. Açlık grevi yapan Ukraynalı sanatçı Oleg Sentsov’un 92 gündür grevi sürdürdüğünü ve ablasına “Ölüm çok yakın” sözlerini ilettiğinden söz eden Müsteşar, açlık grevinde olanlarının sağlık durumlarından endişe duyduklarının altını çizdi. Kremlin tarafından esir alınan insanların durumu ile ilgili Birleşmiş Milletler ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemelerine başvurular yaptıklarını belirten Müsteşar, “Yaşananları dünyaya anlatmak için daha geniş kitlelere ulaşmalıyız!” dedi.

 

30 dakikalık “Kremlin Esirleri” belgeselinde, Kırım Tatarları tarafından tanınan isimler İlmi Umerov, Ahtem Çiygöz başta olmak üzere Emir Usein Kuku, Pavlo Hyrib ve Oleksey Chibnylerin tutuklanma, suçlanma ve dava süreçleri ile ilgili bilgilere geniş yer verilmişti. Türkiye ve Rusya arasında yapılan anlaşma gereği İlmi Umerov ve Ahtem Çiygöz serbest bırakılmıştır. Umerov ve Çiygöz – tutuklanma, sorgunlama, dava süreci, hapishanede yaşananları bizzat anlattılar. Kafalarına çuval geçirilerek üstü kapalı arabadan belirsizliğe doğru götürülen bu insanların “suç dosyaları” tutuklandıktan sonra hazırlanmıştır. Çiygöz’ün tutuklandıktan sonra kendi kendine sorduğu ilk soru “dünya neden faşizme izin verdi?” sorusu olmuştur. Uyduruk suçlarla hapsedilen bu insanların tek “suçu” milletinin yanında yer almak ve Rus işgaline boyun eğmemektir. Bilhassa Ahtem Çiygöz’ün anlattıkları “bu kadarı da insanlığa sığmaz” denilecek boyuttaydı. Çiygöz hapisteyken annesi hastalanmış, hapishane yönetimi annesini hastanede ziyaretine izin vermiş. Hastaneye elleri kelepçeli olarak götürülen Ahtem Çiygöz kısa bir süre annesi ile görüştükten sonra tekrar hapishaneye getirilmiştir. Bir annenin oğlunu elleri kelepçeli polis nezaretinde görmesi kadar üzücü başka bir şey olamaz. Anne kalbi yaşananlara dayanamamış, oğlunun ziyaretinden birkaç gün sonra hayatını kaybetmiştir. Annesinin cenazesine gitmesine dahi izin vermeyen Kremlin yönetiminin bu saatten sonra “insan haklarından” söz etmesi, bu konuda ağzını dahi açması doğru değildir. Zaten Rusya’da “insan hakları” diye bir şey yoktur, ülkede “Putin kararlarına dayalı haklar” mevcuttur. Ya Putin taraftarı olarak Putin’i ve rejimini öveceksin, ya da Kremlin esiri olacaksın. Günümüzde Rusya açık bir ceza evidir. Putin’e karşı çıkanlar milliyetine bakmaksızın hemen cezalandırılmaktadır. Türk olmak, başlı başına bir suçtur Rusya’da. Müslümanlar – terörist, milliyetçiler – bölücü, muhalif aydınlar – aşırı radikal olarak damgalanmaktadır.

 

Şu anda hapishanede bulunan Emir Usein Kuku, Pavlo Hyrib ve Oleksey Chibnyleri ailelerinden dinledik. “Terörist” suçlamasıyla yargılanan Emir Usein’in eşi her duruşma sonrası çocuklarının heyecanla babalarının dönmesini beklediğini, son zamanlarda artık “ne zaman dönecek?” diye sormadıkları anlatırken bir anne olarak gözlerim yaşardı. Çocukların babalarını ancak duruşma salonuna götürüldüğü sırada gördüğünü, küçük kızının bu sırada babasına dokunmayı başardığını anlatırken çocuklarda baba özleminin tarifi çıkıyordu karşımıza. Pavlo Hyrib ve Oleksey Chibny’yi anne-babalarından dinledik ve FSB’nin gençleri tuzağa düşürmek için nasıl kadınları kullandığını öğrendik. FSB’nin kirli işlerini gözler önüne seren bu olayları duyunca FSB’nin yaptıklarının yapacaklarının habercisi olduğunu anlamak zor değildir. Anne-babalar oğullarına “tutuklandığınızda korktunuz mu?” diye sormuşlar, yanıt olarak “hayır korkmadık, sadece sizi bir daha göremeyeceğiz diye üzüldük” demişler. Gençler de biliyorlar ki Kremlin eline düşenlerin “sağ çıkma olasılığı” yok denilecek kadar azdır… Hapisten sağ çıksalar dahi, takipler devam etmekte, bir daha hapse atmak için fırsat aranmaktadır. Bunun en iyi örneği Kazan Tatar milliyetçisi Rafis Kaşapov’tur. Rusya’nın Kırım işgaline karşı çıkan Kaşapov 2014 yılında tutuklanmış 3 yıl hapis yattıktan sonra da 2017 yılından serbest bırakılmıştır. Serbest bırakıldıktan kısa bir süre sonra yurt dışına kaçmak zorunda kalan Rafis Kaşapov’un çilesi bitmemiş, yurt dışında da FSB takibindedir. Ayrıca Kaşapov yurt dışına kaçtıktan sonra hakkında tekrar bir dava açılmıştır. Kaşapov yurt dışına olsa da kendini güvende hissetmemekte, Rusların öldüreceği endişesi içinde yaşamaktadır. Rusya’da hapishaneden çıkmak özgürlüğe kavuşmak anlamına gelmemektedir.

 

Türkiye’nin yardımıyla serbest kalan Ahtem Çiygöz, “biz hapisten çıktık, ancak özgür değiliz, vatanımıza gidemiyoruz, ailemizi göremiyoruz” şeklindeki sözleri Kremlin esaretinin halen devam ettiğinin ve Kırım Rus işgalinden kurtulmadığı müddetçe de devam edeceğinin işaretidir. Suçları olmadığı halde uydurma suçlarla yargılanan, hapsedilenlerin sesi olan bu belgesel Kremlin siyasetini daha iyi anlamak, Putin yönetimini daha iyi tanımak için mutlaka izlenmeli, izletilmelidir. Kremlin Esiri olan bu tutukluların bir gün özgürlüğüne, vatanına, milletine ve ailelerine kavuşacakları günleri görmek dileğiyle…

 

Zulmün Gizlenen İzleri…

 

Roza KURBAN

 Güçlü bir kimsenin yasaya veya vicdana aykırı olarak başkasını uğrattığı kötü durum, kıygı, acımasızlık, haksızlık, eziyet, cefaya zulüm denir. SSCB’de bilhassa Stalin Dönemi’nde (1924–1953) insanların büyük çoğunluğu haksız yere yargılanmış, hapse atılmış, sürgün edilmiş, öldürülmüştür.[1] Tek kelime ile ifade etmek gerekirse insanlar zulme uğramıştır. 1956 yılında Komünist Parti’nin XX. Kurultayı’nda Stalin (1879–1953)  suçlanmıştır. Kurultay sonrası Stalin Dönemi’nde yargılananlar aklanmış ve zulmün izleri de gizlenmeye başlamıştır.  Zulüm asla gizlenemez. Zulmü uygulayanlar ve onların destekçileri yaşananları gizlemek, zulmün izlerini yok etmek ister. Ancak yaşanan zulüm, çekilen acılar belleklerde her daim diri kalır, unutulmaz. İzleri silmek, unutturmak isteyenlere inat milletin hafızasında ebediyen yerini korur. Millet ise yaşananlardan ders çıkararak hayatına devam eder.

 

Stalin Dönemi’nde uygulanan zulüm, yapılan haksızlık, çekilen eziyeti anlatmak için kelimeler yetersiz kalır. Stalin’in yaptıkları zulüm olmanın dışında bir aydın soykırımı, terördür. Bu dönemde milletin fikir sahibi aydınları topyekûn yok edilmiştir. 1920’lı yılların sonlarında başlayan Tatar aydınlarının tutuklanması, akabinde hapse atılması, sürgüne gönderilmesi, idam edilmesi ile başlayan süreç 1937–1938 yıllarında doruk noktasına ulaşmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile birlikte tutuklamalar azalmış, zira Stalin tamamen savaşa odaklanmış, genç-yaşlı, eğitimli-eğitimsiz herkes savaşa yollanmıştır. Savaş sonrası kısa bir toparlanma sürecinden sonra zafer sarhoşu Stalin öleceğinden habersiz tekrar “düşman” avına kaldığı yerden devam etmiştir. Rus olmayanlara karşı nefret besleyen Stalin soykırım siyasetini farklı şekillerde sürdürmüştür. 1950 yılında İdil-Ural boyundaki yapay açlık bölge halkını yok etme siyasetinin bir örneğidir. Ayrıca 1950 yılında tekrar tutuklamalar başlamıştır. 1950’lı yıllarda siyasi tutukluların sayısı bazılarına göre 10–12 milyon, bazılarına göre 15 milyon civarındadır. Tutuklananların büyük çoğunluğu İkinci Dünya savaşı sırasında Almanlara esir düşen ve orada lejyonlara katılan askerlerden oluşmuştur. Geriye kalan tutukluların büyük bir kısmı üniversite öğrencisi ve aydınlardır. Tutuklananlar arasında muhalif yazar Ayaz Gıylecev (1928–2002)[2] da vardır. Kazan Devlet Üniversitesi öğrencisi olan Gıylecev 22 Mart 1950 tarihinde “Sovyetlere karşı propaganda yürütme” suçundan tutuklanmış, 10 yıl hapis cezasına çarptırılmış, 1950 yılının sonlarında Kazakistan’daki çalışma kampına gönderilmiştir. Yazar 5 yıl boyunca çeşitli kamplarında tuğla fabrikası, taş ocağı gibi yerlerde çalıştırılmıştır. “Sovyet düşmanı” olarak tutuklanan Gıylecev hapishanede kendi gibi siyasi tutuklularla arkadaşlık etmiştir. 1997 yılında yayımlanan “Haydi, Dua Edelim!” başlıklı romanında, hapishane yıllarını yazar bir “okul” olarak değerlendirmiş ve fikir ortaklığı olan insanlardan şöyle bahsetmiştir: “Biz hepimiz Stalin’ın, Lenin’in, Lenin’in kurduğu Sovyet sisteminin düşmanlarıydık. Biz aramızda her konuda korkusuzca, açıkça konuşuyorduk. Bu – benim için mutlu bir okul oldu… Evet, deli dönemde akıllı olmak zor, delilikler de olmadı değil, yanlışlık-hatalar da yapıldı, köy çocuğu, deneyim yok, birçok şeyi bilememişim, ancak hapishane yolları çok şey öğretti, çok şeyi tattım, akıllı insanlarla yemeğimi paylaştım.”[3] (Gıylecev 1997: 446). İnsanoğlu umutsuzluktan umut yaratır. Ayaz Gıylecev olumsuz hapis hayatına olumlu taraftan bakmıştır ki, yazar her fırsatta hapishane yıllarının onun için “ibretli bir okul” olduğunun altını çizmiştir. Yazar hapishane yıllarını kaleme almaya niyetlendikten sonra 1950 yılında çalıştırıldığı çalışma kamplarını yeniden görmek, anılarını tazelemek, zorlu geçmişi ile yüzleşmek üzere 1989 yılının Ağustos’unda Kazakistan’a gitmiştir: “Roman-anılarımı yazmadan önce, belimi bağlayıp, özlem içinde, heyecanla, uykusuz kalarak Karaganda tarafına gittim.” (Gıylecev 1997: 399). Yolculuğa çıkmadan önce ikilem içinde olan Ayaz Gıylecev duygularını şu şekilde kaleme almıştır: “Acayip bir şey bu insan doğası! ‘Eziyet çektiği hapishaneyi bulup, görüp döneyim!” diye, ne zamandır hazırlanıyorum, günü gelip çattığında aklımda bir şüphe: gitmeli miyim? Delilik değil midir bu? Ne arıyorsun oradan? Ne bulurum diye umut ediyorsun?.. İşkillenmemin nedeni şudur diye düşünüyorum, cehennemden bir kurtulup çıktıktan sonra orada yaşadıklarının tamamını hiç kimseye anlatmıyorsun, orada yaşanan zulmü unutmaya zorluyorsun kendini.”  (Gıylecev 1997: 410). Yazar bu duygular içinde başlamış yolculuğuna. 34 yıl aradan sonra uzun bir yolculuğa çıkmak, bu yolculukta acılarla dolu geçmişi ile yüzleşmek üzere trene binmiş Ayaz Gıylecev. Bir zamanlar asker nezaretinde götürüldüğü cehennem azabı çektiği yerlere bu sefer özgürce bilinçli olarak çıkmış yola. Çalışma kamplarına ulaşmak için Kazakistan’ın Karaganda şehrine varmak, oradan da Aktas, Volınka, Karabas’a geçmek gerekiyormuş. Tren Karaganda şehrine yaklaştığında yazarın kalbi çarpmaya başlamış heyecandan: “İçim hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı, göğsüm vagonun sarsıntısını geçecek şekilde çarpıyor. Beni mutlu ve mutsuz yapan bu topraklar! Merhaba, Aktas! Merhaba, taş ocakları! Merhaba, Fedorovka, Mihaylovka! Eşsiz hüzünlü, aylı büyülü geceleri ile beni yazar yapan Maykuduk, merhaba! Dondurucu soğuklarda, gece yarısında, başucunda Büyükayı büyük bir soru işareti olarak aydınlattığında, kötü köpeklerini havlatarak beni yutan Karabas, merhaba! Beni tanıyor musunuz?” (Gıylecev 1997: 410). 19 Ağustos 1989 tarihinde Ayaz Gıylecev Karaganda şehrine ayak basmıştır. Yazar şehri şu sözlerle tanımlamıştır: “Zamaneye özgü renksiz, sahipsiz, milliyetsiz ve sevimsiz bir şehirmiş Karaganda.” (Gıylecev 1997: 411). Gıylecev, şehir sakinlerinin oradan buradan para kazanmak için geldiklerinden, milli kimliklerini yitirdiklerinden söz etmiş ve Karaganda şehrini “ortak değerleri olmayan yabancılar” şehri olarak nitelendirmiştir. Karaganda Tren Garı, Aktas çalışma kampı tutukları tarafından yapılmış olduğunu hatırlayan yazarın, yolcular bunu biliyorlar mıdır, sorusu geçmiş aklından…

 

Ayaz Gıylecev yaklaşık 40 yıl aradan sonra, Kazakistan topraklarına geçmişi ile yüzleşmek üzere geldiğinde hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını fark etmiştir. Yıllar önce yaşanan zulmüm acıların izleri tamamen silinmiş, bölge sakinleri geçmişten habersiz hayatlarını sürdürmektedir. Yazarın ilk gittiği yer bir zamanlar 4000 erkek, 3000 kadının tutuklu bulunduğu Aktas çalışma kampı olmuştur. Aktas çalışma kampında bulunan Tuğla Fabrikası başlangıçta Japon, sonra Alman esirler tarafından inşa edilmiştir. “Tuğla fabrikasında kolay bir iş yoktur” diyen yazar o yılları tekrardan yaşamış ziyareti sırasında. Tutukluluk günleri bir film şeridi gibi geçmiş gözlerinin önünden. Yolda giderken eskiden sağda solda her yerde tel örgülerle çevrili çalışma kamplarının artık olmadığını fark etmiş. Yolun sağ tarafında çalışma kamplarının yerinde yazlıkları görünce aklına ister istemez şu sorular gelmiştir: “Çalışma kamplarını yıkıp yazlık mı yapmışlar? Yoksa isimsizler mezarlığını gizlemek için mi yapmışlar bu yazlıkları? Genç neslin gamsız zatları saygısızlar, dua bekleyen zavallı canların üzerine hayat kurduklarını biliyorlar mı acaba?!” (Gıylecev 1997: 417). Gıylecev fabrikaya ulaştığında çalıştığı Tuğla Fabrikası’nı tanıyamamış: fabrika avlusu çevresine kurulan kuşun bile geçemeyeceği tel duvar, demir kapıdan eser yokmuş. Yazar Tuğla Fabrikası’nın durumunu, “Fabrika varmış, o alçalmış, etrafında balçık, lığ birikintilerinin ortasında hüzünlenip altta kalmış” şeklinde değerlendirmiş.

 

Yazarın ikinci durağı 1953 yılının Mayıs ayından 1954 yılının 6 Mart tarihine kadar çalıştığı Volınka Taş Ocağı olmuştur. Gıylecev’in 10 aylık ömrünün geçtiği Taş Ocağı’nı araması daha da ilginç olaylara sahne olmuştur. Taş Ocağı’nı ne bilen ne de duyan varmış. Yazar sorduğunda ona deliye bakarmışçasına bakmış insanlar, aklını yitirdiğini sanmışlar. Olmayan hayalet bir yeri arayan insan konumuna gelmiş Ayaz Gıylecev. İnsanlar Volınka Taş Ocağı’nı ne duymuşlar, ne de görmüşler. En son kesin bir şekilde ‘Yok, Volınka Taş Ocağı hiç olmamıştır!’ demişler. Volınka’da sadece domuz çiftliğinin olduğunu söyleyen iki kadın “Orada çalışma kampının olması olanaksız? Karıştırıyorsunuz, vatandaş!” şeklindeki sözleriyle yazarı ikna etmeye çalışmıştır. Kafası karışan yazar, “Nerede bu taş ocağı? Aradan sadece 36 yıl zaman geçmiş, ben taş ocağından 1954 yılının martında ayrıldım. Ben ayrıldığımda pekâlâ çalışıyordu… Unutmuşlar mı? Unutturulmuş mu? Dünyada benim olduğumu fark etmemiş onlar! Yazar – ülkelerin, toprakların, milletlerin Anı bekçisi olduğunun farkına varamamışlar!..” şeklinde uyarısını ve isyanını dile getirmiştir. (Gıylecev 1997: 438).  Otobüste giderken “ben orada tutukluydum, bizzat taş ocaklarında kendim çalıştım” diyen yazara bilgiçlik taslayan birisi “Nereden olsun orada çalışma kampı? Saçmalık… Elli yıldır Mihaylovka’da oturuyorum, ne bir çalışma kampı, ne bir hapishaneden haberim var. Öyle bir şey hiç olmamıştır ” demiştir. Otobüsten Volınka Taş Ocağı’nın yerini öğrenemeden inen yazar insanlara sorup soruşturmaya devam etmiştir. Sonunda bir taksici, “Burada çoktan beri taş çıkarmıyorlar. Varın var…” demiş ve Ayaz Gıylecev’i eski taş ocağına götürmüştür. Yolda ilerlerken, yolun sol tarafında kocaman bir Hıristiyan mezarlığını gören yazar taksiciye “Müslüman mezarlığı nerede?” diye sormuş. Taksici, “Hangi Müslüman?” diye soruya soruyla yanıt vermiş. Yazarın, “Kazaklar, Tatarlar da az değil burada, Çeçenler de varmış!” sözlerine karşılık “Hepsi birlikte yatıyorlar, bizde halkları ayırmıyorlar” demiştir. Araba dik yüksek bir tepede durmuş, yazar arabadan inmiş ve karşısındaki manzara karşısında kendi tabiriyle “dilsiz kalmıştır”. Önünde derin bir çukur, derin bir göl görmüştür. Dikkatli baktığında çalıştığı Taş Ocağı’nın gölün dibine gömüldüğünü fark etmiştir. Taş Ocağı’nın yok edilmesinden Gıylecev şöyle söz etmiştir: “Bizim çalıştığımız dönemdeki taş ocağından ne bir sütün, ne bir bina, ne bir anı kalmış, her şey kırılıp dökülmüş, kaybolmuş, gömülmüş, parçalanmış, dağıtılmış, bitmiştir”(Gıylecev 1997: 443). Gölün çevresine yazlıkların yapılmış olması yazarın aklına tekrar “biliyorlar mı?” sorusunu getirmiş: “Allah’ın lanet okuduğu, işbu terkedilmiş cehennem çukurunda binlerce tutuklunun uzun yıllık hasretinin yutulduğunu düşünmüyordur yazlıkçı-yabancılar! Rahatça, umursamadan yaşıyorlardır onlar!” (Gıylecev 1997: 443).

 

Geçmişinin izlerinden giden yazar Ayaz Gıylecev tüm gezisi boyunca aklında tek bir soru ile dolaşıyor “Biliyorlar mı?”. Çekilen acıları, uygulanan zulmü, akan kan ve gözyaşını, bu yolda kurban giden, hayata veda edenleri, onların mezarlıksız mezarlarını, genel olarak tarihi, yaşananları biliyorlar mı? Tarihi, geçmişi unutmak – milli kimliğini kaybetmek demektir. Onun için tarih unutulmamalı her fırsatta hatırlatılmalıdır. Yazar geçmişi ile yüzleşmeyi, umduğunu ve bulduklarını şöyle özetlemiştir: “Ben ne beklemiştim ki? Ne bulmayı umuyordum? Genel olarak, ne arıyorum ben bu terkedilmiş yolaklardan? Olmuş, geçmiş, geçmiş-bitmiş, kaybolmuş, unutulmuş. Belki de benim kanmayan gönlüm işbu “unutulma” ile razı olmak istemiyor mu?” (Gıylecev 1997: 444). Stalin Dönemi’nde yaşanan zulmü unutturmak isteyenlere inat yaşanmışlıkları kitaplarına taşıyan, romanlar yazan yazarlarımız olmazsa nereden öğrenebilirdik o karanlık günleri. Arkasında hiçbir iz bırakmadan kaybolan Volınka Taş Ocağı gibi o devirde yaşananlar da unutulup giderdi eğer Ayaz Gıylecev ve daha niceleri gibi “anı bekçisi” cesur yazarlarımız olmazsa… Geçmişinin izini süren yazar geçmişte yaşananların acıların ötesinde geçim derdinde olan insanların adeta bir robota dönüştüğünü görüp üzülmüş, acısı katlanmıştır. Ulusal kimlikten uzaklaşan, içinde bulunduğu topluma yavancılaşan mankurtlar Ayaz Gıylecev’in üzüntüsüne üzüntü eklemiş. Yazar geçmişine mi, yaşananlara mı yoksa milletin geleceğine mi, niye üzüleceğine şaşırmıştır. Geçmiş kumsaldaki izler gibi yok olmuş, milli kimlik kaybolmuş, kimliksiz insanlarla inşa olacak gelecek ise tam bir muammadır. Geçmişin izlerini silmek, işlenen suçu zulmü ortadan kaldırmaz. Ne yapılırsa yapılsın, zulüm ne kadar gizlenmeye çalışılırsa çalışılsın tarih ve “unutulmaya” razı gelmeyen yazar ve tarihçiler var. Tarih geçmişin unutulmasına izin vermez, vermemelidir.

 

Stalin Dönemi’nin izlerinin gizlenmek istenmesini muhalif yazar Ayaz Gıylecev örneğinde gördük. Bu dönemde 60 milyon civarında insan Stalin siyasetinin kurbanı olmuştur. 60 milyonun bir kısmı idam edilmiş, bir kısmı hapse atılmış, bir kısmı ise sürgüne gönderilmiştir. Stalin zulmüne duçar olanlarla ilgili arşiv belgeleri bugüne kadar tam olarak açılmamış, ancak belirli bir kısmı açılmıştır. Onun için siyaset kurbanlarının sayısı katbekat fazla olduğu bir gerçektir. 2014 yılında Rusya Hükümeti’nce alınan gizli bir karar gereği, SSCB Dönemi’nde yargılananların arşiv belgeleri yok edilmiştir. Görünen o ki, Stalin Dönemi’nde yaşananları asla tam olarak öğrenemeyeceğiz. Stalin’in uyguladığı zulüm bugün de gizlenmeye, Stalin ise aklanmaya çalışılmaktadır. Stalin’in “büyük siyaset adamı” olarak lanse edildiği, Stalin’e heykellerin dikildiği, “tarihi adaleti tekrar diriltme” bahanesiyle Stalin’in sözlerinin şiar yapıldığı bir ortamda gerçekleri ortaya çıkarmak zor olduğu kadar imkânsızdır…

Kaynakça:

 

  1. Gıylecev, Ayaz, Yegez, Ber Doga! (Haydı, Dua Edelim!), Kazan 1997.
  2. Kurban, Roza, Biz İdil’den, Ural’dan…, s: 90-98, İstanbul 2014.
  3. Kurban, Roza, Balta Kimin Elinde, Töre Dergisi, Adana, Yıl: 4, Sayı: 44, Aralık 2016, s: 36–39.
  4. Mostafin, Rafael, Repressiyelengen Tatar Ediplere (Cezalandırılan Tatar Edipleri), s:28–34, Kazan 2009.
  5. Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, Baskı, Ankara 2005.

 

[1] Stalin Devri ile ilgili daha geniş bilgi için, Roza Kurban “Stalin Devri ve Kurbanları”, 2014, s: 90–98.

[2] Ayaz Gıylecev ile ilgili daha geniş bilgi için, Roza Kurban “Balta Kimin Elinde”, 2016, s: 36–39.

[3] Metindeki tüm çevriler tarafımdan yapılmıştır.

Vatandaşın Devletle İmtihanı

Her zaman devletine güvenen, vergisini veren, kurallara uyan, vatansever, helalzade ve güvenilir bir kişi olmaklılığla tanınan vatandaş, dün ağır bir imtihandan geçti. Birebir şahit olduğumuz olaylar zinciri ise şöyle gelişmişti:

Demir yorgunu ve yılların yorgunu üç katlı merkeze yakın apartmanlarında ana su borusu patlamıştı.  Doğal olarak bunu herhangi bir sucunun değil, ana borudan fışkıran suları kesebilecek ASKİ’nin halletmesi gerekiyordu.

Acil koduyla 153 Büyükşehir belediyesi arandı. Onlar hangi bölgede bulunduğunu sordular binanın. Çankaya cevabı ile ASKİ nin çankaya bölge numarasını verip kapattılar.

Numara ilk aramada açılmadı. Defalarca çaldıktan sonra nihayet karşı taraftan ses duyulmuştu.

“Aman kardeş yetişin, sular boşa akıyor.  Gözünüzü seveyim hemen gelin!”

Adres, isim soyisim alan kişinin sakinliği şaşırtıcıydı. “Tamam diyordu ,biz gerekli birime aktaracağız. Talebinizi sıraya koyacaklar. Ne zaman size sıra gelir bilemeyiz.” Çat! aaaa kapandı.

Allahtan sıraya girildiğine sevindi bari vatandaş. Ama alt kattan gelen fışkırma sesleri bir saat sonra tekrar arama ve bir hatırlatma gereği duydu aciliyeti.

Çağrı merkezi telefonu bekleyen 15 kişi olduğunu 20 dakika sonra telefona operatörlerce cevap verileceğini habire yineledi durdu. İnat etmişti vatandaş, bekledi ve gördü.. Daha derdini anlatamadan, sözünü bile bitiremeden  pat! aaa kapattııııı Tekrar sıraya girecek kadar gerzek olmadığını şıp diye anlamıştı.

Tanrım ne yapmalı diyordu. Hah! mahallenin o kasıntı muhtarı ne güne duruyordu, onu arayacaktı. Hergün işi düşmüyordu ya, belki o ararsa adamları ya da tanıdıklarını devreye sokarsa işler hızlanacaktı. Bir umut elindeki telefona sevgiyle bakacaktı. Ama muhtar:

“Apla ben ararsam hiç gelmezler.  Sen sürekli ara !” demez mi? Yuh yani.. Bu mudur? Hay ben senin…. Tövbe tövbeeee!!

Aramayıp da ne yapacaktı vatandaş? Canhıraş şekilde sürekli arayıp dilekçe oluşturduklarını ve gerekli birime ileteceklerini söyleyen bir sürü kişiyle konuştu her defasında.

“Buyrun ben Sümeyye, size nasıl yardımcı olabilirim?”

“Buyrun ben Ayşe..”

“Buyrun ben ALi!”

İsimler değişse de vatandaşımızın tek derdi biran önce gelemeyen yetkililerdi.  Biz bıktık ama aynı cevabı almaktan  o bıkmadı…  Arada su tesisatçılarıı bile aradı ama tatildeyiz pazartesiye dönüyoruz, şehir dışındayız .. Fazla söze gerek yoktu zaten çoktan Akşam olmuştu.

Vatandaşın sinirleri bozulmuştu çoktan. Koca gün çırpınmış ama halledememişti İtfaiyeyi bile aradı. Olmadı, dediler su boşaltmada gelirmiş onlar 112’yi ararsan. işte su akıyordu hala, ağlayarak bu kez muhtarı bir kere daha aradı.

“Muhtarım bak bu saat oldu, kimse gelmedi, bir kere de sen arasan? Hı?”

“Tamam ben de arayayım Apla ” demesi birden gözyaşların kuruttu. Ay bir ümit doldu nasıl da hemen içine. İyi adamlar vardı dünyada hala canım, şıp diye gelirler diye pencere önünde beklemeye başladı. I-ıh gelen giden olmadı ama bir telefon geldi, arayan muhtardı. Ona da aynı şeyi söylemişler. Artık ezberlediği şeyleri tekrarladı:.”Biz talebinizi aldık, sıraya koyacağız, yetkililerin işlerinin yoğunluğuna göre mutlaka geleceklerdir.. Eğer gelmezlerse sabaha bir daha ararık..”

Amanın saat gecenin onu olmuş. Daha sabaha çok var yahu! Biz naparık? Şey pardon naparız be?

Apartmanda yalnız olmadığını düşündü vatandaş, üst katta oturan genc de ararsa Aski yi belki durumun vehametini anarlar diye ondan da rica edecekti vallahi. Evladım hemen aramış ama papağan gibi kapıda sanki yeni bir şey öğrenmiş gibi sevinçle yazdığı kağıttaki notu okuyordu:  Söylenen hep aynı şeydi, onlar söylemekten usanmadı ama vatandaş buraya yazmaktan çoktan usandı.

Uyuklaya uyuklaya, uykusunun arasında okuyup üfleye, giden sulara acıyarak kesinlikle gelmeyeceklerini anladığında ise gecenin birini çoktan geçiyordu. Ne ASKiymiş be! dedi gerisini getiremedi uyumuştu.

Sabahın altısında fırladı kalktı acı gerçek kafasına dank etmiş dünkü yaşadıkları  ve olayların cabası ile yeni güne başlamıştı. İlk iş yüzünü dahi yıkamadan ASKİ yi gene aramak oldu. Tane tane konuşan bir bey yine adını soyadını, adresini ve bölgesini aynı yavaş hareketlerle yazdı. Çankaya bölgeyi aramasını ısrarla söyledi.

“Çankaya bölgenin Allah cezasını versin, kimse açmıyor ki” diyemedi.. Sadece açmıyorlar diyebilecekti ve yine ağlamaya başladı.  Görüşme kayıt altına alınıyorsa bu gerçeklerin altında nasılsa kendi kalmıştı. Bari gözyaşlarının ve çaresizliğinin belgesi vardı.. Tabii duyan olursa..

“Ben devletime güvendim, ya kime güvenecektim? Bu su değil de yangın olsaydı böyle mi olacaktı kimse gelmeyecek miydi?İlla bina yıkılıp altında kalınca mı geleceksiniz..” İçinin çığlıklarını sadece Tanrı duyardı. Zaten o da ona yalvarıyordu şimdi.

Sabahın yedisinde ve sekizinde Çankaya bölgeden ses çıkmadı. Mesai başında Cumhurbaşkanını aramayı düşünüyor vatandaş. İçiinden çağlayan sözler borudan fışkıran suları geçti.

İyi vatandaş, pozitif millet burada da sahi bizim devletimiz nerede?

 

 

“ÇAĞIMIZA AYAK UYDURAMAYAN DİL”(!)

 

Nerede sömürgecilik, nerede zulüm, orada yalan…

Yakın zamandan beri, 50-60 yıldır süregelen Çin bunalımının biraz daha yükselmiş olduğunu öğrenmekteyiz. Bu bunalımın dış siyasetteki belirtisi, “İkinci Dünya Savaşı’nda ölenlerin mezarını ziyaret ettin” diye, Japon Başbakanı ile yaşanan gerginliktir. Bu bunalımın iç siyasetteki belirtisi, “Uygurca çağımıza ayak uyduramayan dil” diye, Uygurları topyekûn Çinlileştirmenin eylemini başlatarak, Uygurlar ile yaşanan gerginliktir.

Bilindiği gibi 1990’lı yılların başı, Sovyet İmparatorluğu çökmüş, uluslararası komünizm-sömürgecilik sarsılmış; bilhassa Çin, ileride yine nelerin olabileceğinin kaygısıyla tutunacak bir dal arıyor konumundadır. Böyle bir vaziyette, uzun yıllardan beri varlığını sürdüregelen Doğu Türkistan’ın bağımsızlığı davasının daha da alevleneceği kaçınılmaz bir olgu idi; öyle de oldu.

Yıl 1992, Haziran ve Temmuz ayları, Almatı’da ve Bişkek’te, Uyguristan Azatlık Teşkilatı’nın kuruluş kurultayları açılıp, Doğu Türkistan’ın kurtuluşu gündeme getirilmişti. Aynı yılın Kasım ayında İstanbul’da da geniş katılımlı Doğu Türkistan sorunu ile ilgili bir toplantı gerçekleşmişti. Yanılmıyorsam, bu tarihlere denk getirilmiş, biraz erken veya biraz geç, Pekin’de Uluslararası Türkoloji Konferansı açılıp, esas konu olarak, Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lûgat-it-Türk adlı kitabı ve Yusuf Hashacib’in Kutadgu Bilig adlı kitabı konuşulup, bu şahıs ve bu eserlere yüksek değer verilmişti. Ev sahibi olarak bu konferans aracılığıyla Çin, uluslararası alanda, hem bu bilim dalına olan saygısını (!) sergilemiş, hem bu bilimin kaynağı olan Uygurlara sevecenliğini (!) belirtmiş görünmekte idi.

Evet biliyoruz, Türklüğe ilgi duyan herkes biliyor; Türklük biliminin kaynaklarının kökü, 5.yüzyıldaki Yenisey Yazıtlarına; 8.yüzyıldaki Orhun Abidelerine; 11.yüzyıl Karahanlı Medeniyetine; 14.yüzyıldaki Avrupalıların Kıpçak dilini öğrenmek için yazdığı Codex Cumanicux (Kodeks Kumanikus) sözlüğüne kadar uzanıp gidiyor…  Orhun ve Yenisey anıtlarından evvelki devirleri bilmiyoruz, fakat, bu anıtlardan o çağlarda Türk dilinin oldukça gelişmiş, olgun bir durum almış bulunduğunu öğreniyoruz. O devirlerde Ruslar henüz dünyamızda yoktu. Dünyada Türklük bilimiyle (Türkoloji ile) uğraşan bilim adamlarının sayıca ne kadar olduğunu bilmiyoruz. Fakat bu konuda bilinen gerçek şu ki, bu sahaya ilgi duyan Türk kökenli bilim adamlarının yanında bulunup, bu sahadaki çalışmalarıyla ün kazanmış yabancı bilim adamlarını biliyoruz, örneğin: Radlov (Alman), Barthold (Alman) vs.

Türkçemiz (tüm lehçeleri), konuşulması kolay ses uyumuyla; algılanması kolay mantıklı grameriyle; sözcük türetilmesi kolay son ekli yapısıyla; her zaman dil bilginlerinin, dil meraklılarının ilgisini çekmiş bir dildir. Örnek için bir karşılaştırma: Türkçemizin diğer dillerden üstün olduğunu kanıtlayan en önemli meziyetlerinden biri, ek alırken sözcük kökü sabit kalır değişmez; öğrenilmesini kolaylaştırır, öğrencinin aklını şaşırtmaz. Rusçanın böyle bir özelliği yoktur, ekten dolayı sözcük kökü değişip tanınmaz hale gelir; böyle dilleri öğrenmek zordur, öğrencinin aklını şaşırtır. Ben, meziyetlerle türemiş Türkçe (Uygurca, Tatarca, Özbekçe, Kazakça, Kırgızca) denilen bu dili konuşan anadan doğduğum için mutluyum. Dünyayı titreten ulu hükümdarlarımız Atilla, Timur, Fatih bu dil ile konuşmuş; ulu bilgin Uluğbey ve ulu şair Alişir Nevayi bu dil ile düşünüp-bu dil ile yazmış; Kaşgarlı Mahmut bu dilin Arapçadan hiç eksik olmadığını savunmuş; Alişir Nevayi bu dilin Farsçadan çok daha üstün olduğunu kanıtlamıştır.

Eğer Çin, birileri için, “çağımıza ayak uyduramayan dil” yakıştırmasını kullanmak istiyorsa, bu birileri Çin, bu dil ise, Çin dilinden başkası değildir. Çünkü Çin dili tek heceli olma özelliğiyle konuşulması-öğrenilmesi zor olduğu kadar, yüz binleri bulan resim yazısından (sinogram-hiyeroglif) oluşan yazı dilinin ezberi söz konusu olduğunda, bu işin peşinden sonuna kadar koşmaya cesaret eden Çinlinin ömrü yetmez. Evet, milâttan önceki Eski Mısırlıların resim yazısını Çinliler halen kullanmaktadır; tek heceli olmanın gereği benzer sesli sözcükler çok olduğu için, dünya dillerinde kullanılan alfabe Çin diline uymamaktadır. İşte “Çağ dışı dil”, diye buna denilir. Yeri iken, Çin’e, buradan sesleniyorum: “Hodri meydan, Uygur dilinin çağ dışı olduğunu kanıtla!!!” Kanıtlanamayan sözleri ancak, namussuzlar-alçaklar söyler. Çinli kültürünün ve dilinin böyle kullanışsız olmasından dolayıdır ki, Cengiz Han’ın yasalarında Çinli yaşamı eşek ile eş değer sayılmıştır. Bir Çinliyi öldüren kişi, bir eşek karşılığında cezadan kurtulmuştur. Doğanın nitelik (değer) ile niceliğin (sayının) zıt orantılı olma (nitelik inerse nicelik yükselir) yasasının gereğidir ki, Çinli nüfusu olağanüstü çoğalıp, günümüzde bir buçuk milyara yaklaşmıştır. Kalitesiz, gereksiz bu, sözde insan topluluğu günbegün dünyamızı kirletmekte, başkalarının yaşam ortamına zorla sokulmaktadır. Yakın bir gelecekte bu atık insan akınına dur denilmezse, dünyamız yaşanmaz hale gelecektir. Bu ulusun besini de çok ilkel ve bayağıdır: yılan, kurbağa ve pirinç. Karakter olarak bu ulus, önünden elini öper, arkandan hançerini saplar. Dil olarak Çin dili, atık insan dili olduğu için, böyle bir dil ile bilim yapmanın asla olasılığı yoktur. Bu sebeptendir ki, Çin’in yüksek üniversitelerinin dili İngilizcedir. Çin dilinin böyle sakat, çağ dışı olmasına rağmen, dünyada hiç kimse, Çinliye dilini değiştir, demez. Çünkü böyle bir davranış her şeyden önce insanî ahlaka, bireysel hak ve hukuka aykırıdır. Çin anlayışında ve geleneğinde ise, ahlak, hak ve hukuk denilen ilke ve kavram yoktur; en temel insanî duygu olan ana diline saygı ve sevgi hiç yoktur; tüm insanî manevî değerler Çin için hiçe bedeldir. Çin’in Doğu Türkistan’da yaptığı manevî tahribatı anlatabilmek için kitapların yazılması yetmez.

Türkçemize övgüler söylenmiş, Pekin’de açılan Uluslararası Türkoloji Konferansı’ndan aşağı yukarı 10 yıl zaman geçtiği şu günlerde, Çin yönetimi hiç utanmadan, Uygurcayı “çağımıza ayak uyduramayan dil” olarak nitelendirip, ön planı 2002’de yapılmış “çift dilli eğitim” denilen bir uygulamayı tüm Doğu Türkistan çapında yürürlüğe koymuş bulunmaktadır. Bu uygulamaya göre, Çin okulları ile Uygur okulları birleştirilmiş, ana okuldan başlayarak tüm Uygur çocukları Çince öğrenip, bu dil ile eğitimlerini sürdürecekmiş. Aksi halde Uygurlar zengin olamayacakmış(!); çağın gerisinde kalacakmış(!). Çünkü Uygur dili çağımıza ayak uyduramayan gerici bir dilmiş(!). Çin neden böyle, Uygurlara yönelik tutumunda 180 derece döneklik yapıp, övgü yönteminden kınama yöntemine geçmiştir? Samimiyetsiz art niyetli övgü, işe yaramamış-Uygurların bağımsızlık savaşını durduramamıştır, ondan. Bakalım, bu yalan uydurma kınamalar ne sonuç verecek?! Şu olacağı şimdiden kestirip söylemenin hiç sakıncası yoktur: Yalanlar er geç yok olup gidecek; gerçekler ise enkazların altından yeniden doğacaktır.

Komünist Çin’in bu asimilâsyon ırkçı doktrini aniden ortaya çıkmış yeni bir olgu değildir. Bu olgunun kökü, Doğu Türkistan’ın işgal edildiği 1755 yılına dek; Doğu Türkistan’a “Şin Cang” adının verildiği 1884 yılına dek; Doğu Türkistan’ı Milliyetçi Çin’in yönettiği 1949 yılına dek; son olarak Komünist Çin’in Doğu Türkistan’ı işgal ettiği bugüne dek uzanmaktadır. Devirler farklı olsa da amaç aynıdır: Doğu Türkistan denilen bu toprağın sahibi olan Uygurları Çinlileştirip-yok edip, bu toprağı ebedî Çin toprağı yapmaktır. Doğu Türkistan’ın işgale uğradığı günden bugüne dek, “Şarkî Türkistan” adının dile getirilmesi kesinlikle yasaklanmış olup, Milliyetçi Çin döneminde Doğu Türkistan’da yaşayan Türk kökenli halkların hepsi “soydaş” olarak adlandırılmıştır. Ayrıca o dönemde iddialarının sanki bilimsel olduğunu kanıtlamak için, “Türk sözcüğü yalnız dil bilimine aittir ve bunun hiç ırk manası yoktur” şeklindeki bir sahte tez ileri sürülmüştür. Mao Zedung ise, “Azınlıklar tek başına medeniyet yaratamaz, ancak ulu ağabey Çin ulusunun yarattığı medeniyetten yararlanabilirler” denilen saçmalığı söylemiştir.

Çin siyasetinin zehirleme gücü çok yüksek, zulmü derin kalıcı olduğu için, içimizde hainlerimiz-düşmanlarımız çoktur. Çin siyaseti öyle ikiyüzlü, öyle zehirli ki, birbirine zıt iki kutuplu gibi algılanan ırkçılık ile Marksizm yoğrulup, bu melez düşünce, Çinli olmayan ulusları (Uygur-Tibet-Moğol ve başka ulusları) yok etmenin felsefî esası olarak ustalıkla kullanılagelmektedir. Çin’in ırkçı tezi, “Yaşasın ulu ağabey Çin ulusu!” sloganına dayanmakta; Marksizm tezi, “Tüm ulus ve ulusallık yok olacaktır!” hükmüne dayanmaktadır. Bana göre, Doğu Türkistan davası sadece Uygurlar adına değil, tüm Türklük adına yürütülse, var olma-kazanma şansı daha yüksek olacaktır. Çin, bugünkü gidişatıyla, karşısına çıkan bir güç tarafından dur, denilmezse, Uygurları yok edip, Uygur elini yutabilir; fakat, tüm Türklüğü yok edemez, tüm Türk elini yutamaz. Biz, ezelî ve ebedî düşmanımız Çin’e ve Rus’a karşı ölüm kalım savaşında, bütün tarihimizde, hiçbir zaman düşmanlarımızın kuvvetli oluşu nedeniyle yenilmedik. Biz her zaman kendi hatalarımız nedeniyle ve içimizde bulunan hainler-düşmanlar tarafından mağlûp edildik. Halkımız bu işgal karşısında hiçbir zaman boyun eğmemiştir. 1755 işgalin başlama tarihinden Yakup Bey’in Kaşgar’ı kurtardığı 1865 tarihine dek geçen 100 yıldan aşkın bir devir, tarihte “İsyanlar Yüzyılı” olarak adlandırılmıştır. Genel olarak bugüne dek büyük küçük olarak 400’den aşkın isyan, Doğu Türkistan topraklarında cereyan etmiştir.

Şin Cang Uygur Özerk Bölgesi denilen sahte kuruluşun kukla başkan yardımcısı olan Cappar Hebibulla, “Uygurlar Çince konuşsa ne olmuş, Döngenler de (Çin Müslümanları) Çince konuşuyor…. “ diye, ulusal dilini ve ulusunu, oturduğu makamının bedeline satmıştır. Ne acıdır ki, sözde Uygur adını taşıyan bu kişiler, Uygurların akan kanını, dökülen gözyaşını şerbet olarak içmektedirler. Çin, “Bak! Her şeyi Uygurlar kendileri isteyerek yapıyor; biz onların hiçbir işine karışmayız; onun içindir ki, Uygurlar bizi çok seviyor!” diye, bu işin rahat propagandasını yapmaktadır. İşte, ölümcül, zehirli olduğu kadar tatlı, başkalarını yok etmenin Çin usulü.

Ünlü yazar, eserleri 150 dile çevrilmiş Cengiz Aytmatov’a, Türkiye’ye geldiği sırada, gazeteci Neslihan Savaş’ın, “Kırgızca ve Rusça yazan bir yazarsınız. İki dille yazmanın etkileri nedir?” şeklindeki sorusuna verilen yanıt ilgimi çekmişti:

“Rus olmayan topluluklar açısından iki dilli olmak bana avantaj sağlıyor. Bizim dilimiz büyük uygar ülkelerce bilinmiyor. Ama Rusça son derece gelişmiş bir dil, onunla yazıyor olmam bana daha geniş açılımlar yapma olanağı veriyor. Daha çok kişiye kolayca ulaşabiliyorum. Rus dili Rusların dışındaki yerli halkların dışarıya açılmasına yardımcı oluyor.”

Cengiz Aytmatov’un yukarıda geçen, Rus dili ve kendi dili hakkındaki düşüncesi, kendinden olmayanları hor gören zehirli sömürge siyasetinin ürünü olarak, zehirlenmişliğin yalın bir örneğidir-kanıtıdır. Yeri iken burada, yazara ben yine şu soruları sormak içimden geldi:

-Diliniz neden uygar ülkelerce bilinmiyor?

-Rusça son derece gelişmiş bir dil, diyorsunuz, sizin diliniz neden gelişememiştir?

-Veya Çin’in Uygur dili hakkında söylediği gibi, diliniz çağımıza ayak uyduramayan bir dil midir?

-Dilinizin gelişememiş olmasında yapısı mı kusurludur, yoksa başka bir sebebi mi var?

-“Rus dili Rusların dışındaki yerli halkların dışarıya açılmasına yardımcı oluyor”, diyorsunuz. Bu, durup dururken başkalarının yardımına muhtaç olma durumu, “yerli halkların” sömürülen-horlanan bir halk olduğundan kaynaklanmıyor mu?

Tüm ömrü Sovyet eğitiminin elemesinden geçmiş, Sovyet rejiminin baskısı altında yaşamış ve koyu Rus tesirinde büyümüş, Türklük bilimi ve Türklük bilinci zayıf olan Cengiz Aytmatov’un, yukarıdaki sorularıma gerçekçi ve net cevaplar verebileceğini sanmam. Çünkü, Çin yanlısı, Rus yanlısı insanlardan dürüstlük beklemek, şeytandan iman beklemek kadar ahmaklık olur.

Bugünkü Rusya Federasyonu sınırları içinde bulunan Türkî halkların en uygarı ve bağımsızlık savaşının önderi konumundaki Tatarlar, sömürge siyasetinin zehirleyici etkisine karşı, kendilerini korumak için dil mücadelesi vermektedirler. Tatarlar çoktandır Latin alfabesine geçiş kararını almış olup, Tatar yazı dili bu doğrultuda adım atarken, Devlet Başkanı Putin başta olmak üzere Rus şovenistlerinin engeline takılmıştır. Öfkeli Ruslar-Rus basını, bu nedenle, alfabe değişikliği ötesinde anlamlar taşıdığını öne sürmüştür. Tataristan’ın Türkiye’ye yaklaşmaya çalıştığını savunan Nezavisimaya (Bağımsız) gazetesi, bu cumhuriyetin Rusya topraklarında yaşayan diğer Türk asıllı halkların önderi olmak isteğini de yazmıştır. Gazete, Tataristan’ın Rus kültürünü dinamitlediğini, gelecekte diğer Türk asıllı halkların da aynı adımı atabileceğini bildirmiştir.

Evet öyle, milletçe var olma savaşı veya milletçe yok etme savaşı, her şeyden önce dil ve kültür savaşıdır. Türk dilli olma veya Türkçülük, Türk devletinin var olma felsefesidir. Bu felsefeyi dışlayan devlet, Türk devleti olamaz. Bu felsefeye bugün en çok muhtaç olan Türk boyu Uygurlardır. Uygurların Çin zulmünden kurtulabilmeleri ve devlet sahibi olabilmeleri, önce bu felsefeyi benimsemelerinden geçer. Bu sebeple düşmanlarımızın korkulu düşü-Türkçülüktür.

Çinceden çevrilmiş “Pantürkizm Medeniyeti Hakkında Araştırmalar” adlı, 181 sayfalık Uygurca bir kitap, 2000 yılında Ürümçi’de basılmıştır. Çin neden, özel uzmanların hazırladığı böyle bir yayına gereksinim duymuştur? Elbette Pantürkizm’den korktuğu için, Pantürkizm’i karalamak için. Çin Pantürkizm’den neden korkuyor? İleride Doğu Türkistan’da kurulacak devletin felsefesi Pantürkizm-Türkçülük olduğu için. Bu kitabın sonuç olarak sunduğu aşağıdaki ifadeler, düşman diliyle Pantürkizm’in tanımını yapar niteliktedir:

“Medeniyet Pantürkizm’i, siyasî Pantürkizm’in esasıdır. Bu esas, siyasî Pantürkizm’in yaşamı-gelişimi için kaynak ve Şin Cang’daki (Doğu Türkistan’daki) bölücülüğü nazarî esasla-medeniyet arka görünümüyle besler. Aynı zamanda Batılı düşmanlarımızın devletimizi parçalamasına kolaylık doğurur. Bu sebeple, Pantürkizm’e karşı savaş ve onun medeniyet alanındaki derin etkisini temizlemek, ideoloji sahamızdaki uzun vadeli vazifemizdir.”

İşte Çin’in, “çağımıza ayak uyduramayan dil” diye, Uygur dilini yok etmeye çalışmasının sebebi, yukarıdaki kendi ifadelerinden yalın bir şekilde anlaşılmaktadır. Çin’in, Uygur diline yönelik “çağımıza ayak uyduramayan dil” tanımlaması, Uygurlar diline ve kültürüne dayanıp, kendi devletlerini kuracaktır, Şin Cang (Doğu Türkistan) elden gidecektir korkusundan kaynaklanmış çıplak bir yalandır.

Kendi kendine sahip, kendi diline de, devletine de sahip olan Uygurlar, çağımıza daha kolay-daha iyi ayak uydurabilen Uygurlar olmaz mı idi?! Çağımıza ayak uydurmanın yolu, yok etmek değil, geliştirmek değil midir?! Ne yazık ki, sömürgeciler hiçbir zaman böyle yalın mantıktan hoşlanmazlar, anlamazlar. İsyandan başka çare yoktur. İsyan, mazlumların son çaresidir. Zalim ve mazlum var olduğu sürece, isyan da var olacaktır. Sanırım, haksızlığa karşı bu savaş Uygurlar ile sınırlı kalmayacak, büyüyerek evrensel boyutta sürüp gidecektir. Çünkü insanlığın doğası, dürüstlük, hak ve özgürlükten yanadır.

İklil KURBAN 

Mart 2006

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAŞGAR OLAYI

 

Yıl 1980, ben bir göçmen soydan geliyorum. Vatanımın değerini de çok iyi anlıyorum. Göçmenlik insanlara yalnız güç değil akıl da veriyormuş. Ağırlaştığım-tembelleştiğim şu anılarımı yazmakta olduğum günlerde, uçan kuş gibi benden çok çok uzaklaşıp giden ve bir daha geri dönmeyecek olan o, göçmenlik günlerimi çok çok özlüyorum. O günlerde işsiz güçsüzdüm, gecekonduda yaşıyordum, tutunabilecek bir dal bulabilir miyim kaygısı tüm benliğimi sarmıştı. Fakat idealler peşinde koştuğum-koşabildiğim için mutluydum. Ah o günleri bir daha yaşasaydım… Yaşımın 45’te olmasına rağmen o günleri rüzgar gibi geçip giden gençliğim olarak anımsıyorum. Çünkü ben geçmişte özlemi duyulacak normal bir gençlik yaşamadım ki; benim gençliğimi haksızlıklar, mahkumiyetler, yoksulluklar yutmuştu. Gençliğim de, güç-kuvvet ile dolup taşan olgunluğum da, idealler peşinde koştuğum özgür atılımlarım da, işte o ilk göçmenlik günlerim-işte o ilk göçmenlik yıllarımın koynunda, mutlu anılar olarak uzakta- çok uzaklarda kaldı bugün (KURBAN 2007: 172-173)

Yıl 2008, Ağustos ayının 04.Günü, Kaşgar’da yaşanan olağanüstü bir olayı, anılarımın arkasında çok uzaklarda kalmış, vatan özlemimin gereği tekrar yayımlıyorum:

Esir ulusların özgürlük ve bağımsızlık savaşı, önce kendini tanımaktan yani tarihini ve kültürünü bilmekten geçer. Bilhassa Uygurlar gibi uzun bir siyasî tarihe ve köklü bir kültüre sahip olan ulus, kendini tam anlamıyla tanıdığı an, o ulusun kurtuluş savaşını hiçbir kara güç durduramaz. Ulusa mal olan manevî güç, hemen maddî güce dönüşür (KURBAN 1994: 170). Son zamanlarda kurulup ancak 5 yıl yaşayan ve 1992 yılında kitap olarak da yazılan Şarki Türkistan Cumhuriyeti (1944-1949), bu Uygur kimliğinin en yalın özetidir. Bu cumhuriyet uğruna yapılan savaşta, Uygur kızı Rizvangül Haşim (1926-1945) şehit düşmüştü.

Aradan 10 yıl geçti, 100 yıl geçse bile unutulmayacak olay idi bu. Konuyu çok önemsediğim için, kısmen eklemeler ile tekrar kaleme alıyorum

Ulus, vatan, devlet, tarih ve kahramanlar-birbirini tamamlayan tanımı çok zor olan siyasî kavramlardır bunlar. Bu kavramlar kimi zaman destansı olaylarla iç içe geçer. Ulus, vatan ve devlet olmazsa, tarih ve kahramanlar da olmaz. Tarihi kahramanlar yaratır. İşte yukarıda başlık yaptığım “KAŞGAR OLAYI” bu kahramanların yarattığı bir tarihin öyküsüdür. Bu kahramanlar gücünü ulusçuluktan almıştır.

Bütün manevî güçlerin en güçlüsü ve en hakikisi ulusçuluktur. Çünkü bu gücün temelinde bir ırk ve o ırkı barındıran bir vatan yatmaktadır. Vatan sevgisiyle yoğrulan kültür ve tarih bilinci, o ırkın ulusçuluğudur (KURBAN 1992: 15). En etkili ulusçuluk destanlarda saklıdır. İşte yukarıda başlık yaptığım “KAŞGAR OLAYI” bu kahramanların yarattığı bir destanın adıdır.

Yıl 2008, Ağustos ayının 04. Günü, Çin Olimpik şenliğinden 4 gün önce-Pazartesi, Kaşgar’ın Semen Yolu’nda ansızın bir olay oluvermiş. Ben bu olayı öğrenince, “Kaşgar Olayı” olarak kavradım. Çünkü bu olay, ancak Kaşgar’a-Kaşgarlıya yakışır bir olay idi. Azizane Kaşgar! Sende ömrümün iki yıllık izleri saklı (1953-55), ömre ömür katan havandan soluk aldım, suyunu yudumladım. Seni tanıyorum, doğanı-insanlarını-tarihini biliyorum ve bildiğim için seni çok seviyorum. Kaşgar demek Uygur demektir. Sen neleri yaşamadın ki, ne mucizeler sende yaşanmadı ki… Uzun tarihinin bağrında barındırdığı ulu zatlarını bildiğim için, bu olay kahramanlarının adını da, senin adın eşliğinde senin tarihine yazılmasını, gelecek kuşakların da senin adın eşliğinde senin tarihinden okumasını isterim. Onun içindir ki, bu yazımı “KAŞGAR OLAYI” diye adlandırdım.

Yıl 1953, Eylül ayının 13. Günü. “Tarihî Kalıntıları İnceleme Grubu” ile Ürümçi’den Doğu Türkistan’ın güneyine doğru yola çıktım. İşte Kaşgar hakkındaki ilk izlenimlerim:

Selam sana Uygur ulusunun “Azizane” diye değer verdiği tarihî şehir Kaşgar! Heyecanla önüme uzaklara bakıyordum, ufukta koyu bir yeşillik. Şehir kıyısından akan çamurlu Tümen nehrinin köprüsünden geçerek, Heyidgah alanındaki valiliğin dev kapısı  önüne gelip durakladık. Yine şu Heyidgah alanını çevreleyen binaların birinde Medeniyet idaresinin konuk evine yerleştik. Sabah kahvaltısından sonra Heyidgah alanını gezdim. Uygurlar bayrama “heyid” diyorlar. “Heyidgah” bayramın yapılacağı yer-alan anlamını verir. Heyidgah alanının bir yönü Yakup Beg’in (1820-1877) yaptırdığı Heyidgah Camii ve bu camiye özgü avlu ile çevrelenmiştir, avlu içinde büyük bir göl var. Ekibimizle beraber Heyidgah Camiyini ve Appak Hoca Mezarı başta olmak üzere şehrin birçok yerlerini, Orta Çağa özgü üstü kapalı dar sokaklarını gezdik. Bu şehirde mescit çokmuş. Halka ait olan evlerin pencereleri genelde sokağa değil avlu içine bakıyormuş. Kaşgar tam bir Uygur şehriydi. Kaşgar demek Uygur demekle eş değerdir. Çinliler hemen hemen yok gibiydi. Kaşgar’ın her şeyden önce havasını beğendim. Kuru cana yakın hoş kukulu bir hava. Bu sebepledir ki, halkının sömürülmüş-yoksullaşmış olmasına rağmen, burada akciğer hastalığı olmuyurmuş. “Kaşgar insan fabrikası” deyimi elbette boşuna çıkmamıştır.

Kaşgar’da 15 gün kadar kaldıktan sonra, Teklamakan Çölünü güneyden çevreleyen Yenihisar, Yarkent, Karakaş, Hoten ve Lop şehirlerine gitmek için, Doğu Türkistan’ın en güney yöresine doğru uzun yolculuğa çıktık. Arada sırada yolu kum fırtınalarından korumak için yapılan tahta duvarların yanından geçiyorduk. Teklamakan Çölü’nün tozlu sıcak esintileri kendini hissettiriyordu. “Teklamakan” “tekti” (aslı) ve “makan” (yurt) sözcüklerinden oluşan “aslı yurt” anlamını veren bir addır. Bu çölün ortasından akarak, sonunda bu çölde kaybolan Tarim nehri kıyılarının eskiden yerleşim alanı olduğu, buralarda bugüne kadar saklanmış, fakat gizemi henüz çözülmemiş eski şehir kalıntılarından anlaşılmaktadır. Adı Türkçemizdeki tarım-ziraat anlamına gelen, “Tarim” denilen bu gizemli nehrin kaynağını, kuzeyden Tanrı Dağı silsilelerinden gelip, Kuçar-Aksu şehirlerini sulayıp geçen nehirler; güneyden Himalaya dağ silsilelerinden gelip, Kaşgar, Yarkent, Hoten şehirlerini sulayıp geçen nehirler oluşturmaktadır. Tanrı Dağı’nın ebedî karla kaplanmış Han Tanrı Zirvesi 8000 metre yüksekliktedir. Himalaya Dağı’nın dünyamızın doruğu olarak bilinen Everest zirvesi 8878 metredir. Teklamakan Çölü 270 000 kilometre karadir. Evet, çöllere özgü özelliğiyle, Afrika’nın ünlü Büyük Sahra çölünü aratmayacak nitelikteki çölüyle, karlı dağ silsileleriyle halen bağrında birçok gizemi barındıran bu vatan-tam anlamıyla bir Uyguristan’dır. Karşılaştığımız tüm insanlar Uygurdur (KURBAN 2007: 46-47).

Kaşgar-Teklamakan Çölü ve Tarım Ovası olarak da bilinen, Doğu Türkistan’ın Güney Batı kısmına yani Orta Asya’nın da Güney Batısına yerleşmiş, tarihi 1000 yıllara dayanan en ünlü şehirlerinden biridir. Orta Asya denildiğinde şu tarihî hakikat akla geliyor: “Orta Asya’ya hakim olan güç, bütün Asya’ya hakim olacaktır”. Bu şehre Küçük Buhara da denilmektedir. IX-XII. Yüz yılarının ünlü Türk Devleti Karahanlı’nın başkenti olan bu şehir, doğurduğu Kaşgarlı Mahmut, Yusuf Hashacip gibi ünlü şahısları ile de tarih sayfalarında sık sık dile getirilen bir şehirdir.

Maalesef uzun tarihi cereyanında bu şehir zaman zaman Çin işgaline duçar olmuştur. Bu yazgı da onun coğrafî konumundan, Türklük uğrunda oynadığı rolünden ve zenginliğinden kaynaklanmış bahtsız bir kaderdir. Bu kadere bugün Abdurahman Azat ile Kurbancan Hemit de ortaklaştı. Onları Kaşgar’ın şanlı tarihi mutlaka bağrına basacaktır. İnanıyorum ve içim rahat, “Kaşgar Olayı” yaşandığı müddetçe, düşman ne kadar çok ve ne kadar zalim olursa olsun, bir gün gelecek Kaşgar mutlaka kurtulacaktır, Kaşgar sonsuza dek Kaşgar olarak kalacaktır! İsyan mazlumların son çaresidir.

Türkî halklara yönelik Arap-Çin saldırısı ve Türkî halkların yenilme sebebini, ünlü Uygur tarihçisi Turgun Almas (1924-2001) “UYGURLAR” adlı kitabında şu ifadelerle anlatmaktadır:

“Arapların Orta Asya halklarını diz çöktürme ve bölgeyi işgal eylemi tam 100 yıl (651-751) sürdü. Türkî halkların yenilgisi Arapların güçlülüğünden değil, belki Orta Asya halklarının sınır komşularının güvensizliğinden ve kendi aralarındaki ittifaksızlıktan ileri geldi. Daha açık söylemek gerekirse, Araplar Orta Asya’ya saldırdığında, Doğu ve Batı Türk Hakanlığı zor durumdaydı. Ülke içinde cereyan eden huzursuzluklar dışarıdan Tang Sülalesi tarafından sürekli körüklenmekteydi. Çinlilerin Türkî halklara karşı yüzyıllar boyunca yürüttüğü eylemleri sonucunu vermekteydi. Böylece iki cephe arasında kalan Doğu ve Batı Türklüğü Araplara karşı ciddi çaba gösteremediler (KURBAN 2014: 47).

          Yıl 751, Çin-Arap ve Türk kuvvetlerini bir araya getiren Büyük Talas Savaşı’nda-bugünkü Kırgızistan topraklarında cereyan eden savaşta, Çinli ağır yenilgiye uğramış-çekilmiş ve 1755 yılına kadar 1000 yıl Türkistan’a el uzatamamıştır (KURBAN 1992: 9). Çin askerlerinin Doğu Türkistan’a tekrar girdiği 1755 yılından Yakup Beg’ın iktidara geldiği 1865 yılına kadar süren 110 yıllık zaman Birinci Çin İstilası Devridir. Fakat Çinliler bu kadar uzun zaman içinde istilayı tam olarak gerçekleştirememişlerdir. Çünkü bu yüzyıl Doğu Türkistan için, tam anlamıyla İsyanlar Yüzyılı olmuştur (KURBAN 1996: 71).

Yıllar sonra, 1865-1878 yılları arasında Kaşgar’da Yakup Beg (1820-1878) devleti kuruldu. Bu Türk devletine karşı Rus-Çin işbirliği gündeme geldi. Türkistan Türklüğü eskiden olduğu gibi yine iki cephede savaşmak zorunda kaldı… Biz Türkler 6 000 000 kilometre kare büyüklüğündeki Türkistan denilen engin ve zengin vatana sahip ulu bir ulus idik. Bu mutluluğumuzu çekemeyen kıskanç düşmanımız da az değildi.

Abdurahman Azat (34 yaşında) ve Kurbancan Hemit (29 yaşında) adlı iki Uygur genci, birlikte kollandıkları arabayı, konvoy halinde gitmekte olan silahlı Çin Askerî Bölüğü’nün üzerine sürmüş ve olabildiği kadar çiğnetmiştir. Bu ani araba saldırısında 17 Çinli asker ölmüş, 16 Çinli asker de yaralanmıştır.

Gerekçe, Türkistan denilen benim bu aziz ülkemde Çin işgaline yer yoktur

Yıl 2008, Ağustos ayının 08. Günü, ben bu haberi Washington’dan seslenen Uygur Azatlık Radyosu’ndan duyduğum gün, not defterime, “İşte Şarki Türkistan’da Azatlık Savaşı başlanmıştır; Abdurahman Azat’a, Kurbancan Hemit’e şan ve şerefler olsun!” cümlesini yazmıştım.

Ellerinde makineli tüfek veya güçlü bir patlayıcı bomba bulunmadığı halde-Çin’de Uygurların böyle bir çağdaş silaha sahip olabilmesi imkânsızdır-bir anda silahlı düşmanının 33’ünü saf dışı bırakmak ve düşmanından kaçıp kurtulmak-hayatta kalmak için faaliyete geçmek…

Bu eylemlerin hepsini bir anda bir arada yapmak mümkün mü? Mümkünmüş! Onlar, büyük bir patlayıcı eşliğinde cennet yolunu seçen sapık inanç sahibi intiharcı değil, yaşamı ve özgürlüğü kutsal bilen yüce ruhlu insanlardır. Onlar bir kere yapalım da sonrası ne olursa olsun, diye geleceğinden umudu olmayan karamsar insanlardan da değildir. Yanı sıra Onlar, ne yapıp yapıp öç alalım diyen intikamcılardan da değildir. Onlar sadece öç alma niyetinde olsalardı, kalabalık Çinli sivilin üzerine saldırır ve kaçıp kurtulmak da kolay olurdu. Onlar bu Azatlık Savaşını düşündüklerinde, arabayla yapılmasını ve arabayla kurtulmayı da planlamışlardır ki, savaşı devam ettirebilmek için elbette esen kalmak zorundaydılar; maalesef plan yetersiz kalmış-yakalanmışlardır.

Onlar, bu eylemleriyle, mümkün görünmeyen nice işlerin, can ve gönülden yapıldığında mümkün olduğunu kanıtlamış olan fedakâr-büyük şahsiyetlerdir. Onlar, iyi düşünülmüş, olağanüstü cesaret ve son derece çeviklik gerektiren bu örnek eylemleriyle, Şarki Türkistan Azatlık Savaşının yolunu açmıştır. Çünkü bu savaş, Çinli zihninde, Türkistan topraklarında kendilerine karşı her zaman patlamaya hazır bir bombanın bulunduğu fikrini-korkusunu yine bir daha canlandırmıştır ki, korku, kaçmanın-yenilginin ön koşuludur. Onlar, Azatlık Savaşının bu “ön koşulu” nu canı ve kanları pahasına hazırlamıştır; kalan iş arkadan gelenlere emanet edilmiştir. Türkün Pantürkizmden başka yolu yoktur.

Herkesin kolay kolay yapamayacağı-destanlara konu olacak bu olayın failleri olan Abdurahman Azat ve Kurbancan Hemit ikilisinin ataları-yakın akrabaları-dostları araştırılıp kimlikleri tespit edilmeli ve olayın ayrıntıları olduğu gibi bilinmeli diye düşünüyorum. Olay ve Onlar hakkındaki bilgiler bilindikçe, derinleştikçe daha çok ve ilginç bilgiler akla gelebilir-yazılabilir. Uygurlar ile ilgilenen-Doğu Türkistan’a gidip gelebilen Uygur dostlarının dikkatini bu konuya çekmek isterim. Zamanla bu konu manevi bir güce dönüşür, tarih olur, bilim olur; bu güç-bu bilim karşısında Çinli çaresiz kalır.

Zan ediyorum Çin hükümeti de, korktuğu, gerçekler karşısında savunmasız kalma endişesi gereği, bu konuyu çoktan ele almış olabilir-elinden geldiği kadar bilgi toplamaya çalışmış olabilir. Çünkü Çin, daha da gizli-sinsi-suikast yollarıyla, arkada kalanlarını da yok etmek-temizlemek amacıyla her tür kirli eylemlere başvurabilir. Çin’in böyle yapacağını ben, Ahmetcan Kasimi önderliğinde, 1944-1949 yılları arasında kurulup yaşatılan Şarki Türkistan Cumhuriyeti döneminden kalma anılarımdan çok iyi hatırlıyorum. Çin Doğu Türkistan’ı işgal edince, sadece bu cumhuriyeti kuranları değil, onların yakınlarını da her tür bahaneyle birer birer yok etmiştir. İşgale karşı isyan ettiği için, Osman Batır (1889-1951) ve Yakup Rahmanoğlu (1924-1951) 1951 yılında Çinli cellâtlar tarafından idam edilirken, Onların yakınları da hapsedilip, çoğu öldürülmüştü.

Örneğin: İli Siyasî Danışma Kurulu’nda bulunduğum 1964-1965 yıllarında, Osman Batır’ın büyük oğlu Şirtiman ile tanışmıştım. Onu Altay’dan kendi toprağından-kendi toplumundan koparıp İli bölgesindeki Siyasî Danışma Kurulu’na getirmişler. Kültür Devrimi sırasında (1966-1976) hapsedilen Şirtiman çok geçmeden hapishanede ölü bulunmuştur (KURBAN 2007: 129)

Orhun Abidelerinde izahı geçen, şu, ileriye dönük kuşku ve hile dolu bir yaşam tarzı, Çin ulusunu ve devletini ayakta tutan asli etken olagelmiştir: ”Çin ulusunun sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, yumuşak ipek kumaşla aldatıp uzak ulusu öylece yaklaştırırmış. Yaklaştırıp konduktan sonra, kötü şeyleri o zaman düşünürmüş. İyi bilgili insanı, iyi cesur insanı yürütmezmiş. Bir insan yanılsa, kabilesi, ulusu, akrabasına kadar barındırmazmış.” (KURBAN 1995: 89).

Yıl 2009, Nisan ayının 08. Günü, Kaşgar Olayı’nın bu iki yaratıcısı, Çinli cellatlar tarafından sıkı güvenlik çemberi altında kurşunlanarak öldürülmüş, cesetleri ailelerine verilmemiş, demek yok edilmiştir. Bu uygulama Çin ulus-devlet geleneğinin gereğidir ki, Çin ulusu ve devleti kalıcı belgelerden-tarihten-bilimden ecelden korkmuş gibi korkar, tıpkı aydınlıktan korkan hırsız gibi. Bu iki müstesna şahsiyetin cesedi mezar haline gelecekse, bu mezarların Uygur ulusunu azatlık savaşına çağıran bir simge olacağından Çinli elbette korkacaktır. Zaten Çin, bu olayın etkisinden kurtulamayacak, her adımını-her sözünü bu olayın yarattığı korku eşliğinde yapacaktır. Bundan sonra Çin’in Doğu Türkistan’daki tüm uygulamalarına, bu “Kaşgar Olayı”nın yarattığı korku, gizli veya açık mutlaka damgasını vuracaktır. Yakında Çin Merkezi Hükümetince, yalan da olsa, dile getirilen “insan haklarına saygı” sözcüğü, hiç kuşkusuz bu korkunun yankısıdır.

Düşmanımızın gönlüne bu kadar bitmez tükenmez korku salan, ey benim aziz kardeşlerim! Sizin bu, ulu ruhunuz karşısında ulusumuzun adına saygıyla eğiliyorum! Size şan ve şerefler olsun! Evet, Uygurları Uygur yapan, Uygurların bağrından doğan sizin gibi ulusal bilinç sahibi büyük Uygurlardır.

Yıl 1877 Mayıs ayı, Yakup Beg hayata gözlerini kaparken, uzak Çin’den gelen Zo Zungtang komutasındaki 90 000’lik Çin ordusunun üç alma hırsı sürer gider. Yakup Beg’in mezarı açılıp cesedi ateşe verilir. 60 000’lik Türk ordusundan sadece 10 asker Hokand Hanlığı’na kaçabilmiş, kalanları Çin katliamından hayata veda etmiştir.

Bugünden başlayarak gelecek kuşaklarımız, Abdurahman Azat, Kurbancan Hemit adına, “Azatlık Kahramanı”, “Azatlık Habercisi” başlıklı şiirler-methiyeler-destanlar-romanlar yazacaklardır. Bu kahramanlarımız, Kaşgar adı ve Doğu Türkistan tarihi ile ölümsüzlüğe kavuşacaktır. Zaten ulusumuz böyle ölümsüz kahramanlarımızın omzunda yaşamış ve var olagelmiştir.

Dünya çapında ve insanlık tarihi boyunca Çin gibi kötü güçler her zaman büyük ve ürkütücü olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple halkın olağanüstü akıl ve sezgi gücünün ürünü olan destanlardaki ve masallardaki tüm kötü güçler ne kadar büyük ve korkutucu olsalar bile, adalet karşısında hep yenilmişlerdir. Adalet ve insan hakları kavramlarının en çok yalınlaştığı-keskinleştiği günümüz dünyasında adaleti ve özgürlüğü savunan evrensel güçler, eğer Doğu Türkistan’ın Çin tarafından yutulup yok olup gideceğine seyirci kalacaksa, insanlık aleminde, insanlık tarihinde günümüze kadar varlığını sürdüre gelen destanların, masalların ve “adalet” denilen kavramın hiçbir anlamı ve hiçbir değeri kalmaz (KURBAN 2007: 239).

Bu “Kaşgar Olayı”, kurtuluş savaşlarının seyrek rastlanan ender bir örneğidir; bıçak kemiğe dayandığının çarpıcı bir belirtisidir; yanı sıra bu olay, insanlık-dünya duysun diye, cihanşümul bir haykırıştır ki: Bitsin şu zulüm! Çinliye ölüm!!!

KAŞGAR OLAYI, zaman geçtikçe anlaşılan-değeri yükselen, son zaman tarihimizin-son zaman kahramanlarımızın yarattığı ölümsüz bir Türk destandır.

“Yaşam acımasız, tarih kirlidir”. Öyle de olsa, bir tarihçi olarak, Çin’in geleceğine özgü bildiğim tek gerçek şu ki, Çin mutlaka bölünüp-parçalanacaktır. Çünkü özgürlük-demokrasi ve ulusal devlet kavramlarıyla çağımıza damgasını vuran evrensel değerler, Çin’in bugünkü gidişatının önünde geçilmez bir set oluşturmuş, artık Çin’e dur demenin zamanı gelip çatmıştır. Değişik bir değişle, Çin’in ölüm fermanı çıkmış ve er geç uygulanacaktır (KURBAN 2007: 251).

          Çin’in-Çin ulusunun en belirgin özelliği-aynı zamanda en zayıf noktası, akıl yerine iradeye öncülük tanıyan ön yargılı karakter yapısıdır ki, bu yapı gereği Çin yönetimi, her zaman-her an büyük hatalara gebedir. Çin zalim olduğu kadar korkak, kalabalık olduğu kadar güçsüzdür. Rusların-Rus yönetiminin en belirgin özelliği, yalancılık-ikiyüzlülüktür. Şu Türkistan atasözü Rusların bu özelliğinden kaynaklanmıştır : “Urus ile yoldaş olsan ay baltan yanında olsun” (KURBAN 2007: 228). 

 İklil KURBAN

          KAYNAKÇA

1.Washington’dan seslenen Uygur Azatlık Radyosu’nun 08.08.2008 günkü haberi.

2.KURBAN, Şarki Türkistan Cumhuriyeti, Ankara 1992.

3.KURBAN, “Turgun Almas ve Uygurlar” Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Konya 1994.

4.KURBAN, Doğu Türkistan İçin Savaş, Ankara 1995.

5.KURBAN, Gerçekler ve Yalanlar (Anılar-Yansımalar : (1943-2007), Ankara 2007.

6.KURBAN, Yaşlı Tarihin Yankısı, İstanbul 2014.