Kategori arşivi: Güzel Dinimiz

Birşey Olmaz ki…

Az önce dipdibe komşu binamızın bahçesinden sesler duyduk. Haliyle aşina olmadığımız bu  insanların orada ne yaptıklarını merak etmiştik. Bir iki  gencin bahçedeki ağaçtan bir şeyler koparıp yediklerini balkondan bakınca anladık. Gözleri iyi seçemeyen annem bana soruyordu:

“Bu binada mı oturuyor kızım bu gençler?”

Öyle bir devirdeyiz ki karşı dairende oturandan bile emin olamıyorsun. Ne diyeyim ben şimdi anneme, öylesine bir cevaptı benimkisi:

“Ne bileyim anne.. Binadakilerdense helal, yok değillerse haram yemiş oluyorlar işte.”

Annem dayanamayıp bu kez onlara sordu:

“Oğlum! Ne ağacı bu?”

“Fındık teyze!”

45 senedir oturduğumuz sokakta demek fındık ağacı varmış. Şehirde büyümek ağaçları sadece ağaç ve yeşillik olarak tanımakmış.. İki tane kargocu çocuk dalmışlar fındık ağacına, kırıp kırıp yerlere atıyorlardı, bu olmuş bu olmamış diyerek  hem de.. İçim acıdı..

Başka bir şey demeden annem dönüp girdi içeri. Aklıma geliverdi birden. Geçen gün çok sevdiğim bir ablamla telefonda konuşurken öğrenmiştim.

“Anne dedim, biliyor musun geçen gün öğrendim, koskoca bir mahalle ya da şehirde bile bir haram yiyen varsa dualar kabul olmazmış..”

“Aaa dedi annem, biz yakınlarımızdan sorumluyuz, akrabalarımızdan.. Koskoca 5 milyonluk Ankara’da ne bileceksin kim ne yemiş..?”

“O zaman dedim çevremizden ve sokağındaki insanından sorumluyuz demektir. Sosyal sorumluluğun gereği de sanırım budur. Sen bir şey demedin ya yok ben duramayacağım, bu gençlerle  ben de konuşacağım, dedim.

Aklımın bir köşesinde nasılsa kalmıştı.Samiha Ayverdi annemizin bir kitabında okumuştum, balkonunu dağınık tutan bir gence mektup yazıyordu ve o mektup sayesinde pis görünümden kurtuluyorlardı. Bu kurtuluş her iki taraf için de fayda sağlıyordu. . Ben de alt katta bekar oturan bir gencimize aynı ihmalkarlığı yüzünden aynı şeyi yapıp mektup yazmıştım. O balkon o gün bu gündür bir daha hiç dağılmadı. Neden bu gençlere de duyarlı bir teyzeleri olarak doğru bildiğimi söylemeyeyimdi ki?   Başkasının malını onun izni olmadan yemek olmazdı, yaptıkları iş haramdı.

“Bakar mısınız? Sizce bu binadakilerin o fındıkları yemeğe hakları yok mu?”

Utanarak güldüler ama yemeğe devam ediyorlardı..

“Biz kargocuyuz teyze, zaten gideceğiz şimdi”dedi bir tanesi.

“Ama helal paranıza haram kattınız evladım, bari yöneticiden veya komşulardan izin alın helalleşin bence..”

“Birşey olmaz teyze!”

“Peki ama öbür dünya?”

“Olmaz olmaz.. Birşey olmaz.”

“Kul hakkı, hak hukuk adalet?”

“…….. ”

“Benden söylemesi, bundan sonrası sizin bileceğiniz iş.”

Annem dedi, “aferin kızım. Sen gerekeni yaptın.” Asıl ben sana minnattarım anacığım.. Bu değerleri nasıl verdiysen bizlere , bizler aktarabildik miydi acaba gelecek nesillerimize?

Pek çok sebep, zincirlemesine geri giden bu sonuçları hazırladı. Anlaması çok uzun sürdü, anlatması kim bilir ne kadar sürer?

Hasılı alın teri ile kazanılmayan her lokmanın hesabını vereceğimiz günler belki çok uzaktaydı ama az evvel yapılan konuşmanın izleri kırık fındık kabukları ile dalları yerlerde kaldı… 

Hepimizin yetişmiş evladı var, bizleri yetiştiren anaların üzerimizde büyük hakları var. Yere düşen dutları bile yemeyip paramızla ancak satın alarak tadına bakarak zevkine erdiğimiz o şahane lezzetleri oh Allahım ne güzel yaratmışsın diyerek sağlıkla yiyebilmeyi ve de vicdan muhasebesi ile öbür dünya fikrini belleğimize kazıyan büyüklerimizin haklılıkları her yerden aşikar olmakta. Helal olsun onlara, bizlere haramı öğrettikleri için.

 

 

 

Allah Tekrarına Erdirsin.

Özgürce yaşadığımız ve hür irademizle vatan bildiğimiz topraklarımızda dinimizi gönlümüzce yaşadığımız bir Ramazan-ı Şerifi daha geride bıraktık. Kuran hatimleriyle şimdi manasını iyice anladığımız kitabımıza dört elle sarıldık. İyi ki Ahiret inancı vardı ve iyi ki Allah Yaratan Rabbinin adıyla Oku kelamıyla her an yanımızdaydı. Okuduğunu anlayan insan aklını kullanabilen insandı, sorgulayan, her adımda başka ufukları aydınlatan kitabı işte artık her tarafındaydı. Kainatın her zerresinde ışıldayan bir güç ile imanın birleştiği yerde,  Allahın azâmetinin sevdası kor ateş gibi yüreklerinizi dağladığında mucizelerden mucizelere koşuşunu izledik… Hasılı bir başka güzeldi bu sene Ramazan, ayrılırken vedası da öyle bir başka hüzünlü oldu. Sadık dostluğunun tadı başka hiçbir şeyde yoktu.  Dileyelim de milletçe tekrarına erdirsin bizleri yine huzur içinde, idrakiyle, özgür irademizle vatan bildiğimiz topraklarımızda gönlümüzce yaşayabilelim diye…

Kayıp Adayı Ramazan Davulu

Davul çalınmayan Ramazan sahuru olur mu demeyin zira  bu adetimize yabancı kalanlar sayesinde o da oldu çok şükür..  Bizlerin zevkiyab olduğu, çocukluk günlerimizdeki ramazanlarda anne babalarımızdan edindiğimiz bütün heyecanlarımızı da silinip süprülündü sayelerinde.. Çünkü davulcular bahşiş toplamaya gelirken bile davul değneklerini yanlarına almaz oldular, bu  davul muhalifleri yüzünden illallah demişler anlaşılan…. “Rahatsız etmeye hakkı yokmuş efendim, saçını başını yoldurmadan şu Ramazan bir bitseymiş” yorumunu ben kendi gözlerimle okudum ki onlar nelerini bizzat kulaklarıyla duydu kim bilir? Şimdi de bir çare bulmuşlar sema gösterisi ile geçiyorlarmış sessizce mahallelerden. Bir tık sesi duydunuz mu şanslısınız.. Bir etek hışırtısı  duydum galiba? Ay hırsız mrsız olmasın derken geçip gitti güzelim kudüm dinletisi.. Zaten Ramazan mübarek günün de yarısını geçirdik Kuran okuma yarışmalarıyla… Değil 1400 sene bir bu kadar daha okuyup da manasını anlamayacaksanız  tavsiyem odur ki sahur davulunun adam gibi çalındığını duyduğunuz yerde dua edelim kayıtlara girelim ki bu son seher olmasın milletimize…

Hz. Mevlana’dan: Ey Aziz Allah

Ey Aziz Allah,fisk_ye_gif

Bizim ahitlerimiz yüzlerce, binlerce defa bozuldu. Fakat senin ahdin dağ gibi, yerinden bile oynamıyor.

Bizim ahdimiz saman çöpüne benzer, her çeşit rüzgara karşı zebundur. Senin ahdinse dağ gibi, hatta yüzlerce dağdan daha kuvvetli…

O kuvvet hakkı için ey renklere sahip olan, bizim renkten renge girişimize bir acı. Kendimizi de gördük, rüsvay oluşumuzu da. Padişahım, bizi fazla imtihana çekme de ey kerem sahibi ve yardımı istenen Allah, öbür ayıplarımızı, öbür kötülüklerimizi gizli bırak.

fisk_ye_gifSen cemalde, kemalde sonsuzsun; biz eğrilikte, sapıklıkta sonsuz! Şu bir avuç aşağılık kişilerin kötülükteki sonsuzluğunu sonsuz lütfunla, cemâl ve kamâlinle ört. Aman elbisemizden zaten bir tek iplik kaldı. Bir şehirdik, tek bir duvarımız yerinde.

Ey sahibimiz, şu kalanı koru, şu kalanı koru da şeytan tamamiyle sevinmesin. Bizim hatırımız için değil suçluları yine arayıp kayırdığın o kadim lütfun hakkı için Ya Rabbi. Madem ki kudretini gösterdin merhametini de göster ey et ve yağ parçalarına merhametler ihsan eden Allah. Eğer bu dua gazabını arttırıyorsa ulu Rabbim, sen bize bir dua öğret. Nitekim Adem cennetten çıkınca ona tövbe etmeyi nasipettin de kötü şeytan’dan kurtuldu.

 

 Kaynak Latife Gönlügüzel

18/01/1995

 

Kalem ve KIlıç

Kalem kılıçtan keskindir sözü kaynağını büyüğünce öğrendiğim çocukluğumuzdan beri bizim evde sık kullanılan bir sözdür… Atasözüymüş meğerse ama  ben Hz. Alinin sözü sanırdım her nedense . “Sabahın seherinde Ali’yi gördüm Ali’yi” diye öğrendiğim hüzünlü bir nağmeyle birlikte Hz. Ali’yi ve onun zülfikar denen ucu çatallı kılıcını düşünürdüm bu söz ile… İlmin kapısı oluşuyla müjdelenen, Kabenin içinde doğma şerefine ermiş tek insan, ilk Müslüman, Ehli beyti Peygamberimin, gözünün nurunun.. Gücün timsali o mübarek insanın yaşadıklarını okudum büyüyünce…  Sonra evlatları Hasan, Hüseyin efendilerimizin hazin hikayelerini duydum.. Kerbela’da şehit edilen onlarca müslümanı öğrendim. Şurada namaz kılıp şurada şehit edilen peygamber torunlarının acısını ciğerimde hissettim ve muharremin hüznünü o andan itibaren asla unutamadım…

Azıcık kafam fazla çalışır diğer yaşıtlarıma göre sanırım. Araştırmayı, sormayı, eşelemeyi pek severim. Çokça da düşünerek bulurum bazı şeyleri. Ama haddimi aşmaktan da akletmeyenlerin üzerine pislik yağdıracak olan rabbime sığınırım.

Yazmaya merakım Kuranı kerimin neden İKRa diye başladığını düşünmekle başladı. Öyle ya indirme sırasına göre ikinci inen surenin Kalem suresi olması çok ilginçti bana göre. Oku ama sende kalmasın okudukların, onları yaz diyordu Allah. Demek ki yazı önemliydi.. Başkalarına ulaştırabilceğin kültürün bilginin özel bir frekansıydı sanki aklın gücünün. Onu okuyabilecek olan, merakı olan kabiliyeti olanı uyandıracak olan kıvılcımdı..  Savaşta kılıçtan geçirilen insanları tarih yazmasaydı bugün hangimizin haberi olacaktı?

kalem-kilic

Devam edecek…

Rahman ve Maun Suresi ile Yaşar

Yaşar Nuri Öztürk adı gibi Türk’ün öz Müslümanlığını, aydınlığını, vakurlu duruşunu son nefesine kadar korumuş kendisine hunharca saldıran kara cahillere inat şerefiyle yaşamayı bildiği gibi yüzünün akıyla ölmeyi de bilmiştir. Türkiye yastadır, büyük bir din alimini, yeri doldurulamayacak ağabeysini uğurlamaktadır. Gönüllerde kuran sevgisi, kulaklarımızda okuduğu Rahman suresi, gözümüzü açan Maun suresi ile Mevlasına kavuştu.  -Ramazanın 17.günü tam da doğduğu günün senesinde de öyleymiş- yine bu Ramazanın 17. günü vefat etti … Bugün İstanbul’da vatan toprağına ebedi istirahatına tevdi edilecek. Sevgi istenmez kazanılır, hak ettiği itibarla Milletinin kalbinde hocamız elbet yerini alacaktır. Hakkını helal etsin bizimkisi zaten helaldir.. Yazdığı onca kitabı, Kuran tefsirleri, fikirleri asırlara damgasını vurarak tarihte yerini alacaktır. Ne mutlu bize böyle bir kahramanla aynı dünyada yaşadık..

On Bir Ayın Sultanı Demişler

Hoş gelmişler sefa getirmişler.. Şükür ki milletçe tekrarına eriştirmişler. Bereketiyle sofralarımızda, gönüllerimizde yer etmişler. Ona on bir ayın bir sultanı demişler. Karagözlü hacivatlı, gördüğümüz en saltanatlı, susatmasın diye az baharatlı sahurlarımıza hoş gelmişler.  Manisiyle, camisiyle, konu komşunun pidesiyle, zekatıyla fitresiyle hayır hasenatı getirmişler. Baklavasıyla tatlısıyla, şerbetinin hasıyla, ömrümüzün en sefalı  ayına afiyet bahşetmişler.

Hayırlı Ramazanlar efendim..

“Bir Türk, yere serdiği şeyi bir daha arkasına koymaz.”

Pembe İncili Kaftan
(Ömer Seyfettin)

Büyük kubbeli serin divan, bugün daha sakin, daha gölgeliydi. Pencerelerinden süzülen mavi, mor, sincap rengi bahar aydınlığı, çinilerinin yeşil derinliklerinde birikiyor, koyulaşıyordu. Yüksek ipek şiltelere diz çökmüş yorgun vezirler, önlerindeki halının renkli nakışlarına bakıyorlar, uzun beyaz sakalını zayıf eliyle tutan yaşlı sadrazamın sönük gözleri, çok uzak, çok karanlık şeyler düşünüyor gibi, var olmayan noktalara dalıyordu.

– Yürekli bir adam gerekli, paşalar… dedi. Biz onun sırmalara, altınlara, elmaslara boğarak gönderdiği elçisine padişahımızın elini öptürmedik, ancak dizini öpmesine izin verdik. Kuşkusuz o da karşılıkta bulunmaya kalkacak.

– Kuşkusuz.

– Hiç kuşkusuz.

– Mutlaka.

Kubbealtı vezirlerinin tamamıyla kendi görüşünü paylaştıklarını anlayan sadrazam düşündüğünü daha açık söyledi:

– O halde bizden elçi gidecek adamın çok yürekli olması gerek! Öyle bir adam ki, ölümden korkmasın. Devletinin şanına dokunacak hareketlere karşı koysun. Ölüm korkusuyla, uğrayacağı hakaretlere boyun eğmesin…

– Evet!

– Hay hay.

– Çok doğru… Sadrazam sakalından çektiği elini dizine dayadı. Doğruldu. Başını kaldırdı. Parlak tuğları ürperen vezirlere ayrı ayrı baktı:

– Haydi öyleyse… Yürekli bir adam bulun!.. dedi… Hoca takımından, Enderundan, divandan benim aklıma böyle gözüpek bir adam gelmiyor. Siz düşünün bakalım…

– …

– …

– …

Sofu, barışsever, sessiz padişahın koca devletine, sessiz küçük bir beyin olan divan düşünmeye başladı.

Bu elçi, yedi yıl sonra takdirin “Yavuz!” namındaki yaman sillesiyle her gururunun, her cinayetinin cezasını bir anda gören İsmail Safavi’ye gönderilecekti. Şehzadeliğini ata binmekten, cirit oynamaktan, silah kullanmaktan çok, kitapla geçiren bilge Bayezid’in yaradılışı son derece uysaldı. Yalnız şiiri, bilgeliği, tasavvufu sever; savaştan, mücadeleden nefret ederdi. Vezirler, sevgili padişahlarının rahatını bozmamayı en büyük görevleri sanırlardı… Bununla birlikte sınırlarda yine kavganın önü alınamıyordu. Bosna, Eflak, Karaman, Belgrat, Transilvanya, Hırvatistan, Venedik seferleri birbirini izliyor; Modon, Koron, Zonkiyo, Santamavro ele geçiriliyordu. Sanki İstanbul fatihinin kararlılığıyla dehası -tahta geçer geçmez, babasının heykelini, “Gölgesi yere düşüyor” diye kırdırıp savaşa girmeye kalkan- halefinin zamanında da sönmüyor; sönmez bir alev, bir ruh gibi yaşıyordu. Rahat istendikçe dert çıkıyordu. Hele Doğu…

Kan içinde, ateş, kıyım içinde kıvranıyordu. Yıkılan, sönen Akkoyunlu hanedanının yıkıntıları üstünde Şah İsmail serserisi saltanat kurmuştu. Geçtiği yerlerde dikili ağaç bırakmayan, babasıyla büyükbabası Cüneyd’in öcünü aldığı için delice bir gurura kapılan bu kudurmuş şah, akla gelmedik canavarlıklarla sağına soluna saldırıyordu. Kendine sığınanları bile, çağırdığı şölende, yemekmiş gibi kaynattırdığı büyük kazanlara atıp söğüş yapan, yendiği Özbek padişahının kafatasıyla şarap içen bir acımasız şah, dünyada gerçekten eşi görülmemiş bir kıyıcıydı. Bayezit divanının çelebi, sessiz, temiz huylu, dinine bağlı vezirleri onun işkencelerini hatırlamaya dayanamazlardı. Bu kıyıcı, bir gün mutlaka bizim sınırımıza da saldıracak, Doğu illerini ele geçirmeye kalkacaktı. Bunu herkes biliyordu. Geçen yıl Zülkadriye egemeni Alaüddevle’den nikahla kızını istemişti. Alaüddevle kızını vermedi, İsmail uğradığı bu aşağılamaya öfkelendi; öç için padişahın toprağından geçti. Savunmasız Zülkadriye topraklarına girdi. Diyarbekir, Harput kalelerini aldı. Sarp bir dağa kaçan Alaüddevle’nin oğlu ile iki torunu eline tutsak düştü.

Şah İsmail, bu zavallıları ateşte kızartıp kebap ettirdi. Etlerini kuzu gibi yedi. Böyle korkunç bir şey Doğu’da yeni duyuluyordu. Savaş istemeyen padişah, Ankara’ya, Yahya Paşa kumandasında bir ordu göndermekten başka bir şey yapmadı. Bu şah, kıyıcı olduğu kadar da kurnazdı… Osmanlı toprağına geçtiği için özür diliyor, birbiri arkasına elçiler gönderiyordu. O zamanlar Trabzon Valisi olan Şehzade Yavuz, babası gibi dayanamamış, Tebriz sınırını geçmiş, Bayburt’a, Erzincan’a kadar her yeri yağmalamış, hatta şahın kardeşi İbrahim’i tutsak etmişti. İsmail’in elçisi şimdi bu saldırıdan da yakınıyor, Osmanlı toprağına son akınlarının padişahın devletine karşı değil, sırf Alaüddevle’ye karşı olduğunu tekrarlıyordu. İşte divanda bu kurnaz, bu kıyıcı, acımasız türediye gönderilecek uygun bir elçi bulunamıyordu; çünkü kendini Osmanlı Hakanı’yla bir tutan, hatta bütün Doğu’da egemenlik kuran bu serseri, karşısında devleti temsil edecek adama kuşkusuz birçok densizlik yapacak; densizliklerine karşılıkta bulunanı ola ki kazığa vuracak, derisini yüzecek, akla gelmedik korkunç bir işkenceyle öldürecekti. Sadrazamın sağındaki, deminden beri bir mezar taşı gibi kımıltısız duran kırmızı tuğlu kavuk, yerinden oynadı. Yavaş yavaş sola döndü:

– Ben, tam bu elçiliğe uygun bir adam biliyorum, dedi, babası benim yoldaşımdı. Ama devlet memurluğunu kabul etmez.

– Kim?

– Muhsin Çelebi.

Sadrazam bu adamı tanımıyordu. Sordu:

– Burada mı oturuyor?

– Evet.

– Ne iş yapıyor?

– Biraz zengindir. Vaktini okumakla geçirir. Tanımazsınız efendim. Hiç büyüklerle ahbaplık etmez. Büyük mevkiler istemez.

– Niye?

– Bilmem ama, belki “düşüşü var” diye.

– Tuhaf…

– Ama çok yüreklidir. Doğrudan ayrılmaz. Ölümden çekinmez. Birçok kez savaşmıştır. Yüzünde kılıç yaraları vardır.

– Bize elçi olmaz mı?

– Bilmem.

– Bir kere kendisini görsek…

– Bilmem, çağırınca ayağınıza gelir mi?

– Nasıl gelmez?

– Gelmez işte… Dünyaya minneti yoktur. Şahla dilenci, gözünde birdir.

– Devletini sevmez mi?

– Sever sanırım.

– O halde biz de kendimiz için değil, devletine hizmet için çağırırız.

– Deneyiniz efendim….

Sadrazam, o akşam kahyasını Muhsin Çelebinin Üsküdar’daki evine gönderdi. Devlet, ulus hakkında bir iş için kendisiyle konuşacağını, yarın mutlaka gelmesi gerektiğini yazmıştı.

Sabah namazından sonra sarayının selamlığında, Hint kumaşından ağır perdeli küçük loş bir odada kâtibinin bıraktığı kâğıtları okurken, sadrazama, Muhsin Çelebinin geldiğini bildirdiler.

– Getirin buraya…. dedi.

İki dakika geçmeden odanın sedef kakmalı, ceviz kapısından palabıyıklı, iri, levent, şen bir adam girdi. İnce siyah kaşlarının altında iri gözleri parlıyordu. Belindeki silahlık boştu. Bütün kullarının etek öpmesine, secdesine alışan sadrazam, bir an eteğine kapanılmasını bekledi. Oturduğu mor çuha kaplı sedirin hep öpülen ağır sırma saçağındaki yumağı, altından, içi boş küçük bir kafa gibi şaşkın duruyordu. Sadrazam söyleyecek bir şey bulamadı. Böyle göğsü ileride, kabarık, başı yukarı kalkık bir adamı ömründe ilk defa görüyordu. Kubbe vezirleri bile huzurunda iki büklüm dururlardı. Muhsin Çelebi çok doğal bir sesle sordu:

– Beni istemişsiniz, ne söyleyeceksiniz efendim?

– Şey…

– Buyurunuz efendim.

– Buyur oğlum, şöyle otur da…

Muhsin çelebi, çekinmeden, sıkılmadan, ezilip büzülmeden çok rahat bir hareketle kendine gösterilen şilteye oturdu. Sadrazam hâlâ ellerinde tuttuğu kıvrık kağıtlara bakarak içinden, “Ne biçim adam? Acaba deli mi?” diyordu. Ama hayır… Bu çelebi, çok akıllı bir insandı! Yiğide, alçağa gerek duymayacak kadar bir serveti vardı. Çamlıca ormanının arkasındaki büyük mandırayla büyük çiftliğini işletir, namusuyla yaşar, kimseye eyvallah demezdi. Yoksula, zayıflara, gariplere bakar, sofrasından konuk eksik olmazdı. Dinine bağlıydı. Ama tutucu değildi. Din, ulus, padişah aşkını ta yüreğinde duyanlardandı. Devletin büyüklüğünü, kutsallığını anlardı. Tek ülküsü, “Tanrı’dan başka kimseye secde etmemek, kula kul olmamak”tı… Bilgisi, olgunluğu, herkesçe biliniyordu. İbni Kemal ondan söz ederken, “Beni okutur!” derdi. Şairdi. Ama ömründe daha bir tek kaside yazmamıştı. Hatta böyle övgüleri okumazdı bile…

Yaşı kırkı geçiyordu. Önünde açılan yükselme yollarından daha hiçbirine sapmamıştı. Bu altın kaldırımlı, mine çiçekli, cenneti andıran nurlu yolların sonunda, hep “kirli bir etek mihrabı” bulunduğunu bilirdi. İnsanlık onun gözünde çok yüksek, çok büyüktü. İnsan yeryüzünün üzerinde, Tanrı’nın bir çeşit temsilcisiydi. Tanrı insana kendi ahlakını vermek istemişti. İnsan, her varlığın üstündeydi. Kuyruğunu sallaya sallaya efendisinin pabuçlarını yalayan köpeğe yaltaklanma pek yakışırdı ama, insan… Muhsin Çelebi her türlü aşağılanmayı sindirerek yüksek mevki tepelerine iki büklüm tırmanan maskara, tutkulu insanlardan, kendine saygı duymayan kölelerden, güçsüzler gibi yerlerde sürünen pis kölelerden tiksinirdi. Hatta bunları görmemek için insanlardan kaçar olmuştu. Yalnız savaş zamanları Guraba Bölüklerine kumandanlık için ortaya çıkardı. Huzurda serbest, içinden geldiği gibi oturuşu sadrazamı çok şaşırttı. Ama kızdırmadı:

– Tebriz’e bir elçi göndermek istiyoruz. Tarafımızdan sen gider misin oğlum?

– Ben mi?

– Evet

– Ne ilgisi var?

– Aradığımız gibi bir adam bulamıyoruz da…

– Ben şimdiye kadar devlet memurluğuna girmedim.

– Niçin girmedin?

Muhsin Çelebi biraz durdu. Yutkundu, Gülümsedi.

– Çünkü ben boyun eğmem, el etek öpmem, dedi. Oysa zamanın devletlileri mevkilerine hep boyun eğip, el etek, hatta ayak öpüp, bin türlü yaltaklanmayla, ikiyüzlülükle, dalkavuklukla çıktıklarından, çevrelerine hep bu aşağılayıcı geçmişlerin çirkin hareketlerini tekrarlayanları toplarlar. Gözdeleri, nedimeleri, korudukları, hep alçak ikiyüzlüler, ahlâksız dalkavuklar, namussuz maskaralardır. Yiğit, doğru, kendisine saygılı, özgür vicdanının sesine kulak veren bir adam gördüler mi, hemen kin bağlarlar, yıkmaya çalışırlar. Gedik Ahmet Paşa niçin hançerlendi, Paşam?

Sadrazam yavaşça dişlerini sıktı. Gözlerini süzdü. Tuttuğu kâğıdı buruşturdu. Öfkelenmiyordu. Ama öfkelendiği zamanlarda olduğu gibi, yanaklarına bir titreme geldi. Vezirken değil, hatta daha beylerbeyiyken bile karşısında akranlarından kimse ona böyle açıkça söz söyleyememişti. Yine “Acaba deli mi?” diye düşündü. Deli değilse… bu ne küstahlıktı? Bu derece küstahlık, dünya düzenine karşı çıkmak değil miydi? Gözlerini daha beter süzdü. İçinden: “Şunun başını vurdursam…” dedi. Kapıcılara bağırmak için ağzını açacaktı. Ansızın vicdanının -neresi olduğu bilinmeyen bir yerinden gelen- derin sesini işitti: “İşte sen de yaltaklanma, ikiyüzlülük, dalkavukluk yollarından yükselenler gibi, dürüstçe bir sözü çekemiyorsun! Sen de karşında yiğit bir insan değil, ayaklarını yalayan bir köpek, hor görülmenin altında iki kat olmuş bir maskara, bir rezil istiyorsun!”

Süzük gözlerini açtı. Avucunda sıktığı kâğıdı yanına koydu. Yine Muhsin Çelebi’ye baktı. Ortasında geniş bir kılıç yarasının izi parlayan yüksek alnı… al yanakları… yeni tıraşlı beyaz, kalın boynu… biraz büyücek, eğri burnu… ince sarığı… tıpkı Şehname sayfalarında görülen eski kahramanların resimlerine benziyordu. Evet, bu alnında yarası görülen kılıcın yere düşüremediği canlı bir kahramandı. İnsaflı sadrazam, vicdanının ruhunda yankılanan sesini, gururunun karanlığıyla boğmadı. “Tam bizim aradığımız adam işte…” dedi. Bu kadar korkusuz bir adam, devletine, ulusuna yapılacak hakareti de çekemez, ölümden korkarak, göreceği hakaretlere eyvallah diyemezdi. Kavuğu hafifçe salladı:

– Seni Tebriz’e elçi göndereceğiz. Muhsin Çelebi sordu:

– Katınızda bu kadar nişancılar, kâtipler, hocalar var. Niçin onlardan birini seçmiyorsunuz?

– Sen Şah İsmail denen kötü ruhlu adamın kim olduğunu biliyor musun?

– Biliyorum.

– Devletini seviyor musun?

– Seviyorum.

Yüce sadrazam doğruldu. Arkasına dayandı:

– Pekala öyleyse… dedi, bu kötü ruhlu adam “elçiye zeval yok” kuralını kabul etmez. Bizimle boy ölçüşme davasındadır. Er meydanında bize yapamadıklarını, bizim göndereceğimiz elçiye yapmak ister. Ola ki işkenceyle idam eder. Çünkü Tanrı’dan korkusu yoktur. Oysa elçimize yapılacak hakaret devletimize demektir. Bize öyle bir adam gerekli ki, hakaret görünce başından korkmasın… Bu hakareti aynen o kötü ruhlu adama iade etsin… Devletini seversen, sen bu fedakârlığı kabul edeceksin!

Muhsin Çelebi hiç düşünmedi:

– Ettim efendim, ama bir koşulum var… dedi.

– Ne gibi.

– Madem ki bu bir fedakârlıktır, ücretle olmaz. Karşılıksız olur. Devlete karşı ücretle yapılacak bir fedakârlık, ne olursa olsun, gerçekte kişisel bir kazançtan başka bir şey değildir. Ben maaş, makam, ücret filan istemem… Karşılık beklemeden bu hizmeti görürüm. Koşulum budur!

– Ama oğlum, bu nasıl olur? Onun elçisi çok ağır giyinmişti. Atları, hizmetkârları kusursuzdu. Bizim elçimizin atları, hizmetkârları, giysileri daha gösterişli, daha ağır olmalı… Bunlar için mutlaka hazineden sana birkaç bin altın vereceğiz. .

Muhsin Çelebi döndü. Önüne baktı. Sonra başını kaldırdı:

– Hayır, dedi, hazineden bir pul almam. Gerekli göz alıcı muhteşem takımlı atları, süslü hizmetkârları ben kendi paramla düzeceğim. Hatta…

Sadrazam gözlerini açtı.

– … Hatta sırtıma Şah İsmail’in ömründe görmediği ağır bir şey giyeceğim.

– Ne giyeceksin?

– Sırmakeş Toroğlu’ndaki, kumaşı Hint’ten, harcı Venedik’ten gelme, “Pembe İncili Kaftan”ı alacağım.

– Ne… O kadar parayı nereden bulacaksın, oğlum? Sadrazamın şaşmaya hakkı vardı. Bir ay önce tamamlanan, üzeri ender bulunur pembe incelerle işlemeli bu kaftanın ününü İstanbul’da duymayan yoktu. Vezirler, elçiler, padişaha armağan etmek için Toroğlu’na başvurdukça, o fiyatını artırıyordu. Muhsin Çelebi bu ünlü kaftanı nasıl alacağını anlattı:

– Çiftliğimle mandıramı ve evimi rehine vereceğim. Tüccarlardan on bin altın borç toplayacağım, iki bin altını atlarla hizmetkârlara harcayacağım. Geriye kalan sekiz bin altınla da bu kaftanı alacağım.

Sadrazam bu davranışı uygun bulmadı:

– Geldikten sonra bu kaftan senin işine yaramaz. Yalnız bir gösteriş aracıdır. Mallarını elinden çıkaracaksın. Yoksul düşeceksin.

– Hayır, sekiz bin altına alacağım kaftanı altı ay sonra Toroğlu benden yedi bin altına geri alır. Yedi bin altınla ben çiftliğimi rehinden kurtarırım. Geri kalan borçlarımı ödeyemezsem, varsın babamın yadigâr bıraktığı mandıram devlete feda olsun… Devletten hep alınmaz ya… Biraz da verilir!

Muhsin Çelebi’yle konuştukça sadrazamın şaşkınlığı artıyordu. Yüreği rahatladı. İşte küstah, türedi bir hükümdara haddini bildirmek için gönderilecek uygun bir adam bulunmuştu. Gülüyor, ağır ağır kavuğunu sallıyordu. Divanın nazik, korkak, hesapçı çelebileri canlarıyla mallarını çok severlerdi. Bunlardan biri elçi gönderilse, devletinin onurundan çok alacağı bağışı düşünerek, kendisine yapılan her hakareti kabul edecekti. Sadrazam, Muhsin Çelebi’yi yemeğe alıkoymak istedi. Başaramadı, giderek onu ta sofaya kadar uğurladı.

… Altı ay içinde Muhsin Çelebi büyük çiftliğini, mandırasını, evini, dükkânlarını, bahçesini, bostanını rehine koydu. Tüccarlardan para topladı. Atlarını düzdü. Bunların hepsi gerçekten eşi görülmedik derecede göz alıcıydı. Dönüşte yedi bin altına iade etmek koşuluyla Toroğlu’ndan ünlü Pembe İncili Kaftanı da aldı. Genç karısıyla iki küçük çocuğunu akrabasından birinin evine bıraktı. Altı aylık nafakalarını ellerine verdi. Sonra padişahın mektubunu koynuna koyarak yola düzüldü. Konak konak ilerledikçe bu yeni elçinin gösterişi, zenginliği, hele incili kaftanının ünü bütün Anadolu’dan geçerek Şah İsmail’in ülkesine ulaşıyordu. Muhsin Çelebi bir gün Tebriz Kalesi’ne büyük bir gösterişle girdi. Bu küçük başkentin, süse, zenginliğe, renge, süs eşyasına tutkun halkı, İstanbul elçisinin kaftanını görünce şaşırdı. Kent, saray, bütün encümenler kaftanın hikâyesiyle doldu. Şah İsmail, “Pembe İnci”yi yalnız masallarda işitmiş, daha nasıl şey olduğunu görmemişti. Kendisinin daha görmediği şeye sahip olan bu zengin elçiye karşı içinden derin bir kin duydu. Onu hakareti altında ezmeye karar verdi. Huzuruna kabul etmezden önce tahtının arkasına cellatları hazırlattı. Tahtının önündeki ipekli kumaştan şilteleri, ipek seccadeleri kaldırttı. Sağında vezirleri, solunda savaşçıları duruyorlardı.

Muhsin Çelebi, geniş somaki kemerli açık kapıdan rahat adımlarla girdi. Yürüdü. Başı her zamanki gibi yukarda, göğsü her zamanki gibi ilerideydi. Koynundan çıkardığı padişah mektubunu öptü. Başına koydu. Sonra altın tahtın üstüne -allı, yeşilli, mavili, morlu ipek yığınlarına sarılmış, sarmalarla, tuğlarla, sancaklarla çevrelenmiş- garip bir yırtıcı kuş sessizliğiyle tünemiş şaha uzattı. Ayağı öpülmeyen şah kızgınlığından sapsarı kesildi. Gözlerinin beyazları kayboldu. Mektubu aldı. Muhsin Çelebi, tahtın önünden çekilince şöyle bir çevresine baktı. Oturacak bir şey yoktu. Gülümsedi. İçinden, “Beni zorla ayakta, saygı duruşunda tutmak istiyorlar galiba…” dedi. Bir an düşündü. Bu harekete nasıl karşılık vermeliydi? Hemen sırtından Pembe İncili kaftanını çıkardı. Tahtın önüne yere serdi. Şah İsmail, vezirleri kumandanları aptallaşmışlar, şaşkınlık içinde bakıyorlardı. Sonra bu değerli kaftanın üzerine bağdaş kurdu. Dev, ejderha resimleri işlenmiş sivri kubbeyi, yaldızlı kemerleri çınlatan gür sesiyle:

– Mektubunu verdiğim büyük padişahım. Oğuz Kara Han soyundandır! diye haykırdı. Dünya yaratıldığından beri onun atalarından kimse kul olmamıştır. Hepsi padişah, hepsi hakandır. Ataları doğuştan beri hükümdar olan bir padişahın elçisi, hiçbir yabancı padişah karşısında divan durmaz. Çünkü dünyada kendi padişahı kadar soylu bir padişah yoktur… Çünkü…

Muhsin Çelebi Türkçe olarak bağırdıkça; Türkçe bilmeyen şah kızıyor, sararıyor, morarıyor, elinde heyecandan açamadığı mektup tir tir titriyordu… Tahtının arkasındaki cellatlar kılıçlarını çekmişlerdi. Muhsin Çelebi bağırdı, çağırdı. Danışmanlar, vezirler, cellatlar, savaşçılar hükümdarlarının sabrına, buna dayanmasına şaşıyorlardı. Hatta içlerinden birkaçı mırıldanmaya başladı. Muhsin Çelebi sözünü bitirince izin filan istemedi, kalktı. Kapıya doğru yürüdü. Şah İsmail taş kesilmişti. Çaldıran’da kırılacak olan gururu, bugün bu tek Türk‘ün ateş bakışları altında erimişti. Muhsin Çelebi dışarı çıkarken, kendi gibi şaşkınlıktan donan nedimelerine:

– Şunun kaftanını veriniz! dedi.

Savaşçılardan biri koştu. Tahtın önünde serili kaftanı topladı. Türk elçisine yetişti:

– Buyurun, kaftanınızı unuttunuz.

Muhsin Çelebi durdu. Güldü. Çıktığı kapıya doğru dönerek şahın işiteceği yüksek bir sesle:

– Hayır, unutmuyorum. Onu size bırakıyorum. Sarayınızda büyük bir padişah elçisini oturtacak seccadeniz, şilteniz yok… Hem bir Türk, yere serdiği şeyi bir daha arkasına koymaz… Bunu bilmiyor musunuz? dedi.

Geçtiği yollardan gece gündüz dört nala döndü. Üsküdar’a girdiği zaman, Muhsin Çelebi’nin cebinde tek bir akçe kalmamıştı. Süslü hizmetkârlarına dedi ki:

– Evlatlarım! Bindiğiniz atları, haşaları, takımları, üstünüzdeki giysileri, belinizdeki değerli taşlarla süslü hançerlerinizi size bağışlıyorum. Bana hakkınızı helal ediyor musunuz?

– Ediyoruz… Ediyoruz…

– Anamızın ak sütü gibi.

Karşılığını alınca onları başından savdı. Derin bir soluk aldı. Evine uğramadan, deniz kıyısına koştu. Bir kayığa atladı. Sadrazamın konağına gitti. Mektubu şaha verdiğini, hiçbir hakarete uğramadığını, şahın iznini bile almaksızın habersizce kalkıp İstanbul’a döndüğünü söyledi. Zaten sadrazam, onun görevini hakkıyla yerine getireceğine son derece güveniyordu. Yollar, derebeyleri, aşiretlerle ilgili bazı şeyler sordu. Çelebi kalkıp çekileceği zaman:

– Ben satın almak istiyorum oğlum, kaftanın burada mı? dedi.

– Hayır, getirmedim.

– Acemistan’da mı sattın?

– Hayır, satmadım.

– Çaldırdın mı?

– Hayır.

– Ya ne yaptın?

Sadrazam üsteledi, tekrar tekrar sordu. Kaftanın ne olduğunu bir türlü anlayamadı. Muhsin Çelebi yaptığıyla övünecek kadar küçük ruhlu değildi. O akşam Üsküdar’a döndü. Ertesi gün yedi bin altını geri almak için kendisini bulan sırmakeş Toroğlu’na da, kaftanı ne yaptığını söylemedi. Meraklı İstanbul’da hiç kimse, ünlü “Pembe İncili Kaftan”ın “Nasıl, nerede, niçin” bırakıldığını öğrenemedi. Tebriz Sarayı’ndaki serüven, tarihin karanlığına karıştı, sır oldu. Ama eski zengin Muhsin Çelebi, bu kaftan için girdiği borçları verip, çiftliğini, mandırasını, iratlarını rehinden kurtaramadı. Elçilikten yadigâr kalan atıyla değerli taşlarla süslü takımını satıp, Kuzguncuk’ta minimini bir bahçe aldı. Onu ekip biçti. Çoluğunun çocuğunun ekmeğini çıkardı. Ölünceye kadar Üsküdar Pazarı’nda sebze sattı. Pek yoksul, pek acı, pek yoksun bir hayat geçirdi. Ama yine de ne kimseye boyun eğdi, ne de bütün servetini bir anda yere atmakla gösterdiği fedakârlık üzerine gevezelikler yaparak, boşu boşuna övündü.

“Borç Ateştir.” Hadis-i Şerif

Son zamanlarda vatandaşlarımızın büyük bir kısmı borçlu olmaktan sıkıntılar çekiyorlar. Bunun sebebini israf etmekte görüyorum. Hâlbuki İslam dininde israf haramdır.

Kitaplığımızda çok kıymetli bir kitap VAR: ”Müslüman Türklerde İktisat ve Tasarrufun Önemi.” 1938’de Diyanet İşleri tarafından basılmış. Faydalı olması dileğiyle onu kısaca tanıtacağım.

Dünyada iktisat ilminin henüz ismi bile yokken İslam dini bize iktisatın ne olduğunu, insan hayatı için tasarrufun lüzum ve önemini izah etmiş bulunuyordu.

Tasarrufun gayesi 2’dir:

1- Acz ve ihtiyaç günleri için kıyıya bir şey koymak.

2-Biriktirdiğin paranı emlak ve akara yatırıp hayat seviyesini yükseltmek.

Hasislik kötüdür. Sosyal seviyemize göre para harcayacağız. İnsanın dostu kendi iktisadı, düşmanı da israflarıdır…

Tasarruf, ihtiyaca göre sarfetmektir.

İsraf, lüzumsuz masraflara girmektir. Devletimiz kazancımızın %38’ini tasarruf yapmamızı istemektedir. Kalkınan Türkiye’ye katkı en az tüketimdir. İng. Adam Smilh: Her müsrif milletinin düşmanıdır der. İtidalden (orta yol) ayrılmamalıyız.

Kur’ân-ı Kerîm’in 17. İsra Suresinin 26,27,29. Âyetlerinde Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Hısımlara, yoksullara, yolda kalmışlara haklarını ver. Lakin mâlini uluorta saçıp dağıtma. Saçıp dağıtanlar Şeytan’ın kardeşleridir. Şeytan ise Allahına karşı nankör olmuştur. Ne elini boynuna bağla, ne de büsbütün aç. Sonra pişmanlık içinde kalırsın.”

Tasarruf  : Şahsi,  ailevî,  millî  dînî vazifemizdir.

Peygamber Efendimiz (SAV), şöyle buyurmuşlardır:

“Yaşamasında, sarfiyatında iktisada riâyet edenler fakir ve muhtaç olmaz.

İktisat yapanı Allah zengin eder, israf ve sefahat yapanı da fakir ve muhtaç kılar.

Nafaka ve masrafında iktisat etmek maişetin nısfıdır (yarısı).Helal ve temiz bir suretle para kazanıp da kazandığının bir kısmını iktisat üzere sarf eden ve bir kısmını da fakr-ü ihtiyaç zamanları için tasarruf eden kimseye Allah rahmet etsin, böyle olanları esirgesin yarlıgasın.

Her şeyde iktisat yolunu iltizam ediniz. (3 kere buyurduktan sonra) Zira her kim tâkatının fevkinde NEFSİNE ibadet teklif ederse sonra üzerine VACİP olanları terk etmeye mecbur olur.”

 

Hz. Ali efendimiz de şöyle buyuruyorlar: “Zamandan sonra zenginlikten güzel bir şey görmedim. Küfürden sonra fakirlikten kötü bir şey görmedim.”

Bizim çocukluğumuzda 12-19 Aralık tarihleri arasında Yerli malları ve tasarruf haftası diye bir ünite kutlanırdı. Tenekeden kumbaralar bulunur, üç beş kuruş, her ne geçerse elimize içine atılırdı.

th (1)Yerli malı yurdun malı

Her Türk onu kullanmalı derdik.

Sen, ben yok. Biz varız denirdi. Hepimiz aramızda yardımlaşırdık. Padişah Kanunî Sultan Süleyman zamanında Türk askerinin bir yıl kullandığı pabuçları Avrupa pazarlarında satılır, kapışılırmış.

Kalkınan Türkiye’nin dikkate almak mecburiyetinde olduğu en ciddi konu: Millî iktisat ve tasarruftur vesselam…

Allah büyük Türk Milletimizin işlerine kolaylık, yüreklerine ferahlık versin. Kur’an ve ahlâk-ı Muhammedi’den ayırmasın. Bu zor günleri kolay geçirsin, cümlemizi selâmete çıkarsın inşâallah. Amin. Velhamdülillâhi Rabbil âlemin.

 

 Lâtife GÖNLÜGÜZEL

Ankara, Mart 2015

 

 

 

Aziz Anamızın 22. Senesi

Aziz Evlatlarımız,

Hayat şartlarını aşırı şekilde zorlamak ve zamanın icaplarına karşı gelmek, kader buyruğuna itaatsizlikten başka ne ile izah olunur?

Sizi, toplu halde görmeyi ve dertleşip halleşmeyi çok istememe rağmen, sıhhi gücümün buna yetmediğini kabul etmek zorunda bulunuyor ve karşı gelemiyorum. Ama yine de, beni yanınızda kabul ederseniz- ki her zaman bu his içindeyimdir-  tabii ki, çok memnun olurum.

Anaları için evlatları büyümez derler, doğru söz. Bu yüzden de, zaman zaman üstüne titrediğim evlatlarımızla sohbet etmek, onları yekpare bir bütün halinde görmek ihtiyacındayım.

İnsanlar doğar, büyür  ve nihayet ölürler. Fakat hamil oldukları prensipler ölmez. Eğer bu prensipler ebedilik damgasını taşıyorsa, kıyamete kadar yaşar. Kesret içinde toplanıp, dağılmak bir mukadder âkıbettir. Ama vahdet, yani birlik cevheri için bir son ve fena bulmak yoktur.

Böylece de, ebedi prensipleri kendilerine mal etmiş yahut kendileri o, ebedi prensiplerin aslı olmuş bulunanlara ise, hayf ve hüzün, neticede ölüm yoktur.

Biz, O,  ebedi ve ilahi prensiplerin zaferini tattırarak, dünya içinde saadetli bir dünyayı tanıtan Ulu’nun ardında olan bahtiyarlarız. Onun için de, vazife ve mesuliyetten yana yükümüz ağır, fakat o nispette de şerefli ve zevklidir.

Nedir bu vazife ve mesuliyet diyeceğinizi, pek zannetmiyorum. Zira bugüne kadar, onu gerek nazari, gerek ameli idrak etmiş bulunuyorsunuz. Ama az evvel dediğimiz gibi analar için evlatlar, ne kadar büyürse büyüsün, yine de bir manada evlattır. Onun için ana, daima dizinin dibinde kabul ettiği evlatları ile sanki hala çocuklarmış gibi konuşmayı hem vazife bilir, hem de bir haz olarak kabul eyler.

Dünyaya gelmiş ve gelecek milyarlarca insanın, parmak izleri bile yekdiğerine benzemezken, en yakınlarımızın dahi, iç ve dış bünyesinin birbirinden farklı olması nasıl yadırganır? İşte bu başkalık, bizi şaşırtmamalı. Karşımıza çıkan mizaç ayrılıklarını, mikroskop altına koyar gibi büyütmemeliyiz.

İhlas, samimiyet, hüsnüniyet ve bilhassa muhabbet şifadır, devadır. Bu sevgi ilacı ile gönül dünyamızı kuvvetlendirip, bozucu ve çürütücü mikroplara karşı zırhlı ve silahlı olmak imtiyazını kazanmalıyız. Dedikoduya sağır, kusur görmeye kör olmak saadet ve huzurdur.

Aynı yolun yolcuları; ister otura kalka, ister dinlene dura veya koşa koşa da gitseler, yolda hedef de bir olduktan sonra, gayeye vusul mukadderdir. Yeter ki, bu yürüyüş esnasında birbirine çarparak düşürmek, zedeleyip yaralamak ve gözünü nirengi noktasından ayırmadan, nereye ve ne maksatla ve niçin gittiğinin şuurunda olmak gerek.

İbrahim Hakkı Hazretlerinin ‘’El işte, gönül hazrette’’ buyurduğu gibi, gaflette olmadıktan sonra, kunduracı kunduracılığını, demirci demirciliğini, hoca hocalığını, tüccar tüccarlığını, mühendis mühendisliğini, mimar, doktor mesleklerinin gereğini, politikacı politikacılığını yaparken elbette yüklenmiş oldukları vazifelerin icaplarını yerine getireceklerdir.

Ama bu hüner, marifet ve bilgi sahipleri bir lokma ekmeği yerken bile ‘’Yarabbi, bunun bana vereceği kuvvetle sana ve senin kullarına hizmet eyleyeceğim’’ demek seviyesine ermişse, hangi meslekte olursa olsun, işi ve kazancı da, helalin helali demektir.

Aziz evlatlarımız, dünyanın neresinde, hangi meslekte olursanız olun unutmayınız ki, tek vücutsunuz. Onun için ayrılıp bölünmeyin. Birbirinizi hoş görmek saadetine erişin. Sizden nefsinize eziyet meşakkat ve çeşitli riyazetler isteyen yok. Sizin riyazetiniz sabır, geçim, uyanıklık ve İlay- ı kelimetullah adına çalışmaktır.

Biliniz ki, hepimiz iltimasa uğramış ve seçilmişlerdeniz. Ne ki, veren almasını da bilir. Onun için dikkat edelim ve tuttuğumuz ipin ucuna sımsıkı yapışalım ki, yerlere düşüp hacil olmayalım. Bu fırsat bir kere ele geçer. Toplu olarak bizi sarıp sarmalayan muhabbet kaftanını vesvese, evham ve gafletimiz hançeri ile zedeleyip delmeyelim.

Allah birdir diyen ağzımız gibi, gönüllerimiz de birlik ve beraberlik içinde tevhid cennetinde karar eylesin. Amin.

 

                              Sâmiha AYVERDİ