Kategori arşivi: Serbest Kürsü

Ekşi Maya Yapımı

İnsan bir derde düştü mü ne çareler bulacağını şaşırıyor. Benim de son 60 günüm sevdiğim herşeyden uzak durmakla geçti ki zaten şekerdir, çaydır ve bütün o yediğim abur cuburların benim değil bağırsağımda dolanan milyonlarca zararlı bakteri yüzünden -beynimi de ele geçirmiş olmalılar ki – canımın istediğini yeni öğrenmiş bulunmaktayım.

Aman tanrım! Mezara girmeden onca yaratığı bağırsaklarımda ve vücudumun her yerinde yaşadığını bilmek korkunç! Her şeyi yememeyi başardım ama ekmek de yemez isem pek ben neyle doyacaktım ?

Çok şükür ki derdi veren dermanını da veriyor. Ekşi mayalı ekmek yapmaya karar verdim evde. Önce Kastamonu İstiklâl yolu https://siyezsepeti.com/‘dan Siyez UNU  getirttim.  Unla beraber gelen mayayı cimrilik edip az kullanınca  bu sefer ekşi maya tarifleri araştırmaya başladım.  KOlay olmadı tabii ama en ekonomik, denenmiş ve de sağlıklı olanına dün akşam üzeri arkadaşım dostum Nejla Hanımdan geelen bir mesajla kavuştum. Bu kadim bilgiyi sonsuza dek paylaşılmak üzere buraya yazıyorum. Okuyan ve uygulayan herkeze sağlıklı ömürler diliyorum:

MAYA YAPIMI

1nci gün kavanoza 1 su bardağı un, 3/4 su bardağı su konup iyice karıştırılacak.

2 gün oda sıcaklığında bulundurun.

3üncü gün bir çay bardağı un, 1/2 çay bardağı su ekle karıştır.

4üncü gün bir çay bardağı un, 1/2 çay bardağı su ekle karıştır.

5inci gün bir çay bardağı un, 1/2 çay bardağı su ekle karıştır.

6ncı gün buzdolabına koy gari.

7inci gün mayanız  hazır.

 

VatanBirHaber Artık Şifa Katan Bir Haber Sitesi

Yeni bir seneye girmek üzereyken kaç senedir açık tutmaya çalıştığım bu sayfamı devam edip edebileceğimi bilmiyordum. Ama…

Sibo ve Candida denen ve beni çok etkileyen vücudumda rahatsızlık veren bakteri ve mantarların saldırısı altında olduğumu doktorum söyleyene kadar… Adını ilk kez duyduğum bu canavarların iyi huylu bakterilerime engel olduğnu ve de  kanser de dahil envai çeşit hastalığa sebep olduklarını öğrendiğimde  savaşma kararı aldım.  Yeni bir durumdu, üstelik internette yeterli açıklama veya bu rahatsızlıklarla ilgili diyet listeleri  de yoktu!

Bugün 40ncı gün ve ben 40 günden beridir günlük tutuyorum. Burun ve kulak kaşıntılarımın hangi besinlerle azalıp çoğaldığının yani içimde dönen dolapların seçeresini çıkarıyorum. Bunu kendi alanımda ve kendi bedenimde uyguladığım her şeyiyle sizlerle paylaşmak istiyorum.

Önce sağlık, sağlam kafa sağlam vücutta bulunur. BU bağışıklık sistemimiz ve genlerimize yönelik bir saldırıysa Çanakkale’nin geçilmediği gibi candidaları da geçirtmeme yöntemidir. Bütün  gıdalara selam olsun ama kendi toprağımın ürünü olana, tarım ilaçsız olanına,  Allahın verdiği tertemiz rızıklarımızadır selamım. Diğerlerini zaten gıdadan saymıyorum. Hasta yapan, sinsice sokulan ve yavaş yavaş öldüren GDO’lu hiç bir şeyi evimize sokmamalıyız. 

Ben Size Yaşamayı Emrediyorum! Ordular ilk hedefiniz şekeri ve unu kesmektir! Başlıyor muyuz? Hazır mısınız???

 

Hah şöyle! O zaman benden haber bekleyin.

ELVEDA, AZİZ ÜLKEM…

Bu yıl, 12 Kasım 2018 günü, 12 Kasım 1944 tarihinde kurulan Şarki Türkistan Cumhuriyeti’ne yaşasaydı 74 yaş olacaktı… Fakat Rus-Çin İşbirliği ile bu cumhuriyetin ömrüne, Eylül 1949’da “Uçak Kazası” süsü ile son verildi. Ben bu cumhuriyeti iyi hatırlıyorum, Onun doğumuna da, ölümüne de şahit oldum. Bu cumhuriyet beni “OĞLUM” diye bağrına basmıştı. Elveda bahtı kara devletim Şarki Türkistan Cumhuriyeti…

Vatan ve devlet birbirini tamamlayan eş değer kavramlardır. Doğa beni vatansız yaratmadığına göre, nerde benim doğup büyüdüğüm vatanım? Her vatan onu koruyan devletsiz olmadığına göre, nerde benim devletim? Bir zamanlar vatanım da, devletim de vardı, şimdi yok, onları ejderha Çin yutmuştur.

Şarki Türkistan bu, benim doğup büyüdüğüm vatanımın adıdır. Her karış toprağını, sesi duyulan her akarsuyunu bildiğim-tanıdığım bu aziz ülke-dünyada benzeri olmayan benim ülkemdir. Bundan 42 yıl önce-1980 yılında ayrılmak zorunda kaldığım-ana yurdum olan bu kutsal toprağımı çok özlüyorum ve er geç döneceğime de inanarak yaşıyorum. Uluslardan oluşan insanlık-doğanın en yüce ürünüdür. Bu yüce yaradılış gereği, ulus olarak, vatan-devlet sahibi olarak yaşamak, doğanın insanlığa verdiği dokunulmaz-kutsal hakkıdır-benim de hakkımdır. Bir ulusun ulusal varlığı ancak ulusal devletiyle temin edilebilir. Devleti yok ulus, er geç yok olmaya mahkûm ulustur. Vatanım-ulusum senin için uğraştım, bunun için Çin’in hapishane ve çalışma kamplarında 24 yıl yaşam mücadelesi verdim. Fakat seni kurtaramadım bağışla beni.

Şarki Türkistan, bulut ile boy ölçüşen zirvesi ebedî karlı Tanrı Dağı gibi, Afrika’nın Sahra Çölünü andıran Teklamakan Çölü gibi, işgalcilere kolay kolay yaşama olanağı tanımayan engin ve olağanüstü koşullarıyla ta ezelden ta ebediyete kadar benim toprağım – Türk’ün toprağı olarak var olmaya-tanınmaya devam ede gelmiş müstesna bir topraktır. Şarki Türkistan’ın kuzeyini sulayan Tanrı Dağı’nın ebedi karla kaplanmış Han Tanrı Zirvesi 8000 metre yüksekliktedir. Şarki Türkistan’ın güneyini sulamış Himalaya Dağı’nın dünyanın doruğu olarak bilinen Everest Zirvesi 8878 metredir. Evet, bunların hepsi benim vatanımın doğa harikalarıdır.

SİMGESİ AY YILDIZ, ADI ŞARKİ TÜRKİSTAN CUMHURİYETİ OLAN BU TÜRK DEVLETİ, Eylül ayının 1949 günü Rus-Çin işbirliği ile hazırlanmış facialar-yalanlar sonucu olarak yaşamını yitirdi. Bu yıl, 12 Kasım 2018 günü, 12 Kasım 1944 tarihinde kurulan Şarkı Türkistan Cumhuriyeti’ne yaşasaydı 74 yaş olacaktı. Bu, Rus-Çin İşbirliği ile hazırlanmış Şarki Türkistan düşmanlığının ilki değildi. Yakup Beg’in (1820-1878) olağanüstü girişimleriyle kurulan 13 yıllık Kaşgar Devleti’nin(1865-1878)  de sonunu hazırlayan düşmanlık-bu düşmanlık idi.

Şarki Türkistan Cumhuriyeti kurulduğunda ben henüz 9 yaşındaki çocuktum. Fakat Tatar İlk Orta Okulu’nun eğitimi ve daha yeni kurulan Ulusal Cumhuriyetin gayesi gereği bana çocuk gözüyle bakmıyordu. Çünkü yapılacak işler o kadar çok ki, ömür kısa, istikbal uzaktı. Ben de çocuk olmama rağmen bu gidişatın farkındaydım. Çünkü düşmanımız büyük, tek değil çiftti.

Yıl 1947-48 öğretim yılı, Şarki Türkistan Cumhuriyeti’nin kurucusu Ahmetcan Kasimi (1914-1949) bizim okulda idi. O, kısa süren açık hava toplantısında öğretmen ve öğrencilere şöyle sesleniyordu:

“Dünyadaki mesleklerin en şereflisi öğretmenliktir. Çünkü gelmiş geçmiş büyük zatlar, bilginler, yazarlar, doktorlar, generaller, mühendisler ve bunlar gibi meslek sahiplerinin hepsi öğretmenlerin emeğinin meyvesidir” diyordu. Biz öğrencilere hitaben : “Bir binayı-gökdeleni kurmak için önce onun temelini iyi işlemek lazım.  Temeli iyi işlenmemiş bina, gökdelen yıkılır. Aynı onun gibi sizler de bugün gelecekteki yüksek bilimlerinizin temelini işlemektesiniz.  İlk ve ortaokulu iyi neticeler ile bitirebilseniz gelecekte bilim sahasında daha çok başarılı olursunuz. İyi okuyun, size başarılar dilerim” diyordu. Bu ulu zat da, Rus-Çin işbirliğiyle öldürülmüştü.

Tanımı geçen bahtı kara devletimin : “ULUSUMUZ TÜRK-VATANIMIZ TÜRKİSTAN-ECDADIMIZ CENGİZ ve TİMUR” diye seslenerek, beni “OĞLUM” diye bağrına bastığı günler, ömrüm süresince beni yönlendiren anılar olarak kalbimin en derinliklerinde saklana gelmiştir. Beni “PANTÜRKİST” yapan kutsal sesleniş, bu sesleniştir.

1990’lı yıllar, bu benim 50’li yaşlarım, bundan 50 yıl önceki Tatar Okulu’nda geçirdiğim 1940’lı yılları nasıl bir özlem duygularımla anımsasam, bu 1990’lı yılları da öyle anımsıyorum. Artık Türklük bilimi, Türk Birliği uğruna çalışmanın; Rus-Çin İşbirliğine karşı savaşmanın ortamı doğmuştu. Tüm Türk dünyasını gezdim, ünlü Türk şehirlerinde bulundum, Taşkent’te 2 yıl kadar kaldım, Enstitülerde Türklük dersi verdim. Gazetelere “Bizim İstikbalimiz” uğruna yazılar yazdım. İleride dünyamız Türk Birliğine doğru yol alırken, Taşkent şehrini Türk dünyasının başkenti yapacağız. 1865 yılındaki Rus işgaline karşı direnişin destansı örneğini yaratmış olan-Hokant Hanlığı’nın ünlü komutanı Alimkul’un (1831-1865) şehit düştüğü bu Taşkent Savaşı uğruna-Taşkent’i başkent yapacağız. Türk’ün bu şanlı şehrinde, Cengiz Han’ın (1155-1227), Büyük Timur’un (1336-1405), Ulug Bey’in (1394-1449) bıraktığı ayak izleri vardır. Aziz ülkem Şarki Türkistan’ı ve sadece Türkistan’a özgü olan “KIMIZ” denilen şu içkini çok çok özledim. Türkistan uğruna oraya gitmeyi düşünüyorum. Bu benim vatan kaygısından kaynaklanmış kutsal hakkımdır. Eğer bu isteğime ezelî ve ebedî düşmanım olan Rus-Çin ve onların işbirliği engel olacaksa, Birleşmiş Milletlere müracaat edeceğim. Şu evrensel “KURAM” gereği Birleşmiş Milletler diyor ki : “EGEMENLİK, KENDİ YURTTAŞLARININ  İNSAN HAKLARINI KİTLESEL BİR BİÇİMDE İHLAL EDEN HÜKÜMETLER (DEVLETLER) İÇİN ARTIK BİR KORUYUCU KALKAN OLAMAZ !!!”

ELVEDA, KURTULUŞU BEKLEYEN-VATANIM ŞARKİ TÜRKİSTAN!…

KURGUYUM UŞTİ KOLUMDİN,

NERDE MİHMANDUR BUGÜN.

DEHLİ BERMENGLAR YARİMGA

KÖNGLİ PERİŞANDUR BUGÜN!

(ŞAHİNİM UÇTU ELİMDEN,

NERDE KONAKLAR BUGÜN.

ÜZMEYİN NAZLI YARI,

GÖNLÜ KIRIKTIR BUGÜN)

 İklil KURBAN

Bundan 60 Yıl Önce Doğu Türkistan’da Yaşananlar.

30 Ekim 1958 eşim İklil Kurban’ın ikinci kez tutuklanıp çalışma kampına gönderildiği gündür. Konuyla ilgili çalışma kampı anıları İklil Kurban’ın “GERÇEKLER VE YALANLAR” başlıklı kitabından:

30 Ekim 1958 – 13 Temmuz 1962 tarihleri arasında, 4 yıla yakın süren çalışma kampındaki yaşamım, yaz aylarında tarlalarda, kışın kömür madenlerinde geçti. Kömür madenlerinde mahkumların en mutsuzları çalışır. Orta Çağın ilkel yöntemleriyle çalıştırılan bu madenlerde çalışan kişilerin Orta Çağ kölelerinden tek farkı, 20.yüzyıl zihniyetiyle yaşayan kişiler olmalarıdır. Bugünkü bilinç ile 1000 yıl geriye gidip yaşamanın olasılığı ile zorluğunu düşünün! … Her kış yaklaşınca, o kömür madenlerindeki ölüm kokan korkunç yaşamı düşünüp tüylerim diken diken olurdu:

İli nehrinin hemen kuzeyine yerleşen Gulca şehrine doğa hiçbir şeyini esirgememiştir. Merkezinde Gulca şehrinin bulunduğu İli ovası İli nehrinin suyu ile sulandığı gibi, Gulca şehrinin kuzeyinde, batı ile doğu arasında uzanan tepelikler yağmur suyuyla sulanıp, “binem” dediğimiz doğal buğday tarlalarını meydana getiriyordu. Bu doğal buğday tarlalarının yer altı kalın kömür yatakları olarak, şehrin enerji gereksinimini karşılıyordu. Bu kömür yatakları üzerinde batıdan doğuya sıralanan Lenteyze, Ganggol, Pilikçi olarak adlandırılan kömür maden kampları ve kuyuları bulunuyordu. Lenteyze ve Pilikçi kampında mahkumlara özgü kuyular vardı. Ben Lenteyzi kampında çalıştım. Çapı 1-2 metre, derinliği 200-300 metre olarak dikey kazılan kuyu. İşte bu kuyudan su değil kömür çıkarılıyor. Kuyu dibinde özel sepetlere doldurulan 100-200 kilo ağırlığındaki kömür, kalın halatla bağlanıp yukarıya doğru çekilir. Kuyu üstünde kurulmuş, dikey ve yatay dönen tekerleklerden oluşan aygıt, birkaç atın kuyu çevresinde dönerek çekmesiyle harekete geçer ve böylece kömür kuyu üstüne çıkar.

Kişilerin kuyu dibine inmesi ve oradaki çalışma koşulu ve tekniği, kölelik düzeninin hemen hemen günümüze taşınmasıdır: Kuyudan 20-30 metre mesafeden, kuyuyu çevreleyip bir kişi sığacak genişlikteki basamaklı delik yarı dikey-yarı yatay olarak kuyunun dibine doğru kazılır. Bu delik sonunda kuyunun tabanıyla birleşir. Hava akınını sağlamak amacıyla, bu yürüme deliğini kuyu deliğine aralıklarla birbirine bağlayan yatay daha dar delikler açılır. İşte aşağıda çalışacak kişiler bu yürüme deliğiyle kuyunun dibine inerler. Değişik bir ifadeyle, bu basamaklı deliğin iki görevi vardır: Biri ulaşım hattı, diğeri havalandırma. Kömür yatağı olan kuyunun tabanından her tarafa insan için yarı dikey yürüyebilecek yollar açılır. Bu yollar, daha ileride kazma kürekle indirilen ve parçalanan kömürün kuyu tabanına taşınmasında hizmet eder. Kömür, arkalı-önlü iki kişi tarafından kaldırılan dört kollu sepetlerle taşınır. Aralıklarla kömür çukurlarına konulan ilkel sıvı yağ şamdanları çalışma alanlarını aydınlatır. Şamdan için gaz yağı kullanılmaz, çünkü gaz yağı dumanı nefesi boğduğu için bitki yağı kullanılır. Bitki yağını mahkumlar içmesin diye, şamdana biraz gaz yağı da karıştırılır. Dışarıda-kuyu üstünde ısı eksi 20-30 olmasına rağmen kuyu dibi çok sıcaktır; kişiler çıplak, sadece kısa don giymiş vaziyette çalışırlar.
Yer altındaki çalışma süresi hep gece gibi duygu yaratan 24 saattir, yani bir gece-bir gündüzdür. Akşam yemeğinden hemen sonra, yukarıda bahsettiğim kuyuya inme deliğinden geçerek kuyu tabanına ulaşan mahkumlar, buradaki iş taksimatına göre harekete geçerler. Kimileri kömür yataklarını kazıyarak kömür indirir, kimileri kömür taşır, kimileri kömür sepetini çekme halatına bağlar. Gece yarısı yemek molası verilir, özel büyük ağaç kaplarda halatla indirilen yemek, mahkumlara dağıtılır.
Burada-yer altı çalışmasında yaşama hakim olan iki olgu vardır: uyku ve bit. Buranın uykusu kadar tatlı uykuyu ben hiçbir zaman görmedim. İşten elini çekebildiğin her dakika seni uykuya sürükler. Yaslandığın kömür kayası, başını koyduğun kömür parçası tüy yumuşaklığıyla seni uykuya çeker. Şu eşsiz tatlı uykunun ebedî olmasını dilediğin an, alıştığın gürültü ve tekme tokatlarla hiçbir şey olmamış gibi yine harekete geçersin, çalışmaya devam …. Tecrübeli madenciler, kuyu dibindeki bu ölümcül uykunun sebebini, kömür yataklarından sızan zehirli, fakat tatlı gazların etkisine bağlıyor ve bu gazların belli bir seviyenin üstüne çıktığında, toplu ölümlere yol açacağını söylüyorlardı.
Kuyunun tabana dayandığı yere yakın bir köşede, 20-30 kişinin oturabileceği-uzanabileceği genişlikte bir boşluk bulunmaktadır, buraya bazar-pazar diyorlar. Pazar yerinin güvenliği için, tavanıyla tabanı arasına aralıklarla çam ağacı direkleri koyulur. Böyle direkler kömür hazırlanan boşluklarda da kullanılır. Mahkumların yemesi-içmesi bu pazar yerinde yapılır. Pazarın ortasındaki korlu kömür ateşi hiç sönmeden devamlı yanar, fırsat bulan ve idarecilerle arası iyi olan tek tük mahkumlar bu ateş yanında oturup çay demleyip içerler. Bu korlu ateşin en önemli görevi mahkumları bitten arındırmaktır. Elbiselerindeki çoğalan bitten rahatsız olan mahkum, önce elbisesini ateş üzerinde kızdırır ve sonra ateşe doğru silkeler, ateşe dökülen bit pıtır pıtır ses çıkartıp yanar. Bu işi sık sık herkes yapmak zorundadır, çünkü kişilerin oturup kalktığı her yer bittir. Bu bitler belki yemeğe de karışabilir, fakat bu olgu kimsenin umurunda değil, böyle bir olasılığı kimse aklına getirmez, yeter ki bu yemekten biraz daha olsaydı; buranın yemeği kadar doyumsuz lezzetli yemeği ben hiçbir zaman yemedim. Bu yemekler çoğu zaman lahana haşlaması ilave edilmiş mısır unu çorbasıdır. Mahkumların yaşamında bulaşık yıkama denilen bir olgu bulunmuyor, yemekten boşalan kap kacağa dilediği miktarda su dökülür ve varsa biraz da tuz ilave edilip, bu bulaşık suyu zevkle içilir. Böylece hem bulaşık yıkanmış, hem doymamış olan mide boşluğu doldurulmuş olur. Buradayken kişi ruhunun, kişi vücudunun olağanüstü esnekliğine hayret ettim, koşullar ne kadar zorlarsa, o kadar zorlanmaya meyil dayanma gücü….. Bu bitler neden hastalık çağırmıyor?….
Yıl 1956, Khruşçov Sovyet Komünist Partisinin XX. Kurultayı’nda, diktatör Stalin’in hastalık derecesine varan kuşkuculuğu yüzünden yaptığı yanlışları bir bir sayarak, Sovyet siyasî düzenine esneklik ve yeni bir yön vermiş gibiydi. Bu haberi hapishanedeyken sadece gerektiğinde resmî elden dağıtılan gazeteden öğrenmiştim.
Yıl 1961 Nisan ayı, Sovyet astronotu Yuri Gagarin uzayda ilk insanlı füze uçuşunu yapmıştı. Bu haberi çalışma kampındayken duymuştum. İnsanlığın kaderini etkileyecek bu gelişmeleri duyunca çok heyecanlanmıştım. Sanki yakın bir gelecekte benim de bu kara kaderim değişecekti … Fakat beklentilerim olmadı, Çin rejimi hiç değişecek gibi değildi, bir kötülüğü ikinci bir kötülük izliyordu. “Ümitsiz Şeytan”, yine de kendimi şu bir düşünceyle avutuyordum: “Diktatörlüklerin ömrü, diktatörlerin ömründen öteye gitmez. Diktatörler ölüyor, diktatörlükler çöküyor.”
1961 yılını 1962 yılına bağlayan kış günleri, tarla-harman işleri bitmiş, kömür maden işine götürülebileceğimin kaygısını yaşıyordum…… Bir sabah benim gibi siyasî suçlulardan oluşan 20 kadar mahkumun yoklaması yapılarak, eşyalarımızın toplanıp yola hazırlanmamız emredildi. Eşyalarımız omuzda şehir tarafına doğru yola çıktık; aramızda bizi salıvereceklermiş, gibi söylentiler vardı, kömür kuyularına götürmeyecekleri belli olmuştu, hepimize olağanüstü bir sevinç hakimdi. Çok özlemini duyduğum şehrime-anne babama biraz daha yakın yere gelip yerleştik. Burası, Gulca şehrinin hemen bitişik batı kıyısı, anayol üzerindeki halen tam olarak bitmemiş bir inşaat alanıydı. Bizim gibi mahkumların yatıp kalkması için, olmaz denilebilecek bir eksikliği yoktu. Kişi başına yarım metre yer taksim edilen eski bulunduğumuz kamp yatak odalarına oranla burası daha geniş ve havalıydı. Kısacası özgürlüğümüze yarım kavuşmuş gibi rahatladık.
Buraya Gulca şehri etrafındaki çeşitli kamplardan 80 kadar benim gibi siyasî mahkum toplanmıştı, yarısı Çinliydi. Biz 40 kişi kadar bir grup, Çinliler ayrı bir gruptu. Daha önce tanımı yapılmış “öğreniş” toplantılarına hemen başlanıverdi. Kim ne kadar değişti veya değişmedi, kafalarda saklanmış sorunlar nedir, bu sorunların çözümü ve öneriler düşünülecek, herkes kendisi ve başkaları hakkında fikir beyan edecekmiş. Değişik bir değişle yine bir tuzaklı geçitten geçmemiz gerekecekmiş ….. Bu geçitten geçememek yine kampta kalmak anlamına geliyordu. Herkes kendi sezgisine göre hem dikkatli, hem ümitli idi. Kamptan kurtuluşumuza sayılı aylar veya günler kaldığına inanıyorduk. Burada kitap okumaya da, kendi aramızda konuşmaya da fırsat vardı.

Kader arkadaşlarımdan Medi Abdurahman adlı bir Kazak gazetecinin bana hediye olarak verdiği, Kazakça olarak Almatı’da basılmış Rafaello.Covanyoli’nin tarihî romanı “Spartak” (Spartacus) adlı 400 sayfalık kitabı, işte o zaman okumuştum. Kitabın etkisini, kitabın son sayfasındaki boşluğa şu satırlarla yazmışım:

“Spartak’ın şahsiyetini ölene dek aklında tutan bir birey, eşsiz kahramanlık ve sedakatin, benzeri olmayan güçlü ve saf sevginin, çok az sayıdaki kişilerin erişebileceği ruhî lezzetini duyabilir. İklil, 14.04.1962.”
Baş tarafındaki 20 sayfası yırtılıp kaybolmuş ve epey yıpranmış bu kitabı, o günlerin tanığı olarak halen saklıyorum.
(Kurban, İklil, Gerçekler ve Yalanlar (Anılar-Yansımalar: 1943-2007), s: 109-113, Ankara 2007.

Geldin Gene Ya Sonbahar…

Ä°lgili resimBizim hüzünlü yılbaşımız ile birlikte geldi bu sene sonbahar. Zaten çifte üzüntülerle boyunlar bükmüş,  bir unut bekliyorduk aybaşını. Eylül gelince gidenler dönecek, alış verişler canlanacak, iş bakanlar, takip edenler durgunluktan kurtulacak ve ekonomi gıcırdayarak yeniden çalışmaya başlayacaktı.  Seçimdi bayramdı derken uzun süredir oluşan rehavet, bizleri tempolu hayata yeniden döndürecek hayatın devam eden yollarında yine her şeyi unutup koşturmalara başlayacaktık.

Beklenildiği gibi olmadı! Bu yakamıza yapışan umutsuzluk hastalığının kaynağı ne kadar medya haberleri olsa da içimizdeki isteksizlik ve duygusal yorgunluklarımızın suçlusu bu sefer kimdi acaba?

Her sene kızaran yapraklara, serinleyen havanın rüzgarla ağaçlardan söktüğü konfeti ışığı altında yürümek nasıl mutluluk verirdi bana. Seyrine doyamadığım eşsiz bir tablonun içinde aylarca sıcaktan bunalmış, öf pöf kaçacak delik ararken  sıcak tutan bir hırkanın  arayışının içindeyim mesela.. Yaşla mı ilgilidir, yaşama sevinci midir bilemedim.

Muharrem ile birlikte yaşanan Kerbela vakasının gerçekliği ile devirlerin hep aynı olduğunu, değişenin sadece onu yaşayan kişiler olduğunun bu kaçıncı idrakimiz? Hani “Kaçıncı faslı bahar bu, solar gider” emellerimiz? Sanki bir uyanışı beklemekteyiz. Tüm bu çekilenlere değecek bir silkinişle en temiz, en saf günlerimize elbet birgün , bir anda bakmışız geri dönüvereceğiz.

Karamsarlığın vebali büyüktür. Sonbahar nasıl gene geldiyse dönüp dolaşıp eski benliğimiz de gelecektir. Haydi parklara, temiz havaları solumaya..  İlk baharda yeniden çiçek açacak ağaçların vedasını duymaya…Kadim dostumuzu  uğurlamaya koşalım. Koşalım ki gene geldiğinde bizi yerimizde bulsun, aynı ümitle kucağımıza eşsiz güzelliklerini doldursun.

Bu sene de geldin ya , gidene  kadar diyeceğim çok şükür sonbahar!

Türk Öğün, Çalış, Güven!

Bu şanı, bu şerefi başka hangi milletin ferdi yaşar? 30 Ağustos dendi mi koskoca bir millet ayağa kalkar! Enginlere sığmayıp taşan kanlar aşkına, Atamızın zafer sabahı ettiği niyaz aşkına Allahın lütfu erişecektir.

En yakın tarihimizde birebir şahit olduğumuz bu  destanı yazan kahramanlar bizlere övünç kaynağıdır. Çalışmak ve yüksek gayelerimize erişmek için Allaha güvenmek şarttır! Üçü bir araya geldiğinde sanki bütün canlılar yardımına koşar. Karınca misali en ufak gayret bile zayi olmaz. Zerre kadar  bu vatana iyiliği dokunanına kadar, onları derleyip toplayan, yüksek askeri dehası ve savaş strateji bilgisiyle zaferden zafere koşan, muhtaç olduğu kudret için önce kendinin damarlarındaki asil kanı gösteren  Mustafa Kemaller birlik olduğunda,  Allah Türk Milletine her zaman yardım edecektir.

 

Geçmişim Anasını

Bu yaz zor geçti be aslanım. İki bayram arası bir seçim oldu. Mitinglere alkış yerine sağanak yağışların, sellerin şakırtısı noktayı koydu. Bu dokuzar günden tatiller var ya, haydi kibarından söyleyelim,  ekonominin ayarını bozdu. Dolar söylemleri faiz lobiciğinin kozu oldu,  ikramiyesini alan emekli amma da memnun oldu. Aradaki çığırtkanlar ohh ya ettiğini buldu.  Medya kağıdını nah Afrika’dan buldu! Şehirde kalanlar boş sokaklarda avundu… Hasılı seçimde umduğunu bulamayan millet geçim derdine düştü. Ne tv açıyor, ne  film izliyor. Çünkü sokaklardaki Suriyelilerin çoğalmasını izlemek ona yetiyor. Parklara gidemez, denizlere kirinden giremez oldu.  Son dakika haberlerinin meteoroloji manyaklarıyık. Seller, heyelan filan.. Tek tesellimiz can kaybı olmaması, tabii ona da inanırsan.. Önlemi devlet mi alacak akıllım, ağacın altına sığınırsan tabiiki de yıldırım seni çarpacak! Dere yataklarına rezidans yapılsın, yüksek yüksek tepelere de TOKİ ayol,  beleş verseler oralarda akıllı insan barınmaz ki.. Yiğitliğin onda dokuzu kaçmak imiş, benim de gece gece kafamı bozan  adam değilmiş.  Zor geçti arkadaş bu yaz, çoook zor. Seçimi filan  geçtim  de baksana bu bana hepten kor. Nasıl toparlarız  bilemedim, geleceğimi göremedim. Geçmiş günler gelecek ise,  n’ola tek ben kendimi feda edeydim . Herkes susarken en kral yorumları duvarlara  nasıl  da yazdım! Kim okudu, kim duydu ha kim? Boşa zaman harcadığımla kaldım.  Sizin yüzünüzden Allahıma yalvaramadım, tövbekar olamadım..Seçimde yenilen Muharremden önce, Tanrım yazdığın kaderimize boynumuz kıldan ince! Kabul et Ahsen , sen iyice saçmaladın.

Ä°lgili resim

KREMLİN ESİRLERİ…

Roza KURBAN

 

14 Ağustos 2018 tarihinde Kırım Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneği’nde (1955) Ukrayna Enformasyon Bakanlığı tarafından hazırlanan “Kremlin Esirleri” başlıklı belgeselin gösterimi gerçekleştirildi. Katılımcılar arasında, konuya ilgi duyan ve yaşananlara kayıtsız olmayan ev sahibi Kırım Tatarları olmak üzere Kazan Tatarları da vardı. Belgesel gösteriminden önce açış konuşmasını Dünya Tatar Kongresi Genel Sekreteri Av. Namık Kemal Bayar yaptı. Bayar, şu an itibarıyla 27 Kırım Tatarı olmak üzere toplam 72 kişinin Kremlin esiri olduğundan bahsetti ve sözü belgeselin tanıtımı için Ukrayna Büyükelçiliği Müsteşarı’na verdi. Müsteşar, Kremlin esiri olan insanlardan 3 Ukraynalının açlık grevinde olduğunu söyledi. Oleg Sentsov 92, Volodymyr Balukh 148, Oleksandr Shumakov 83 gündür açlık grevindedir. Açlık grevi yapan Ukraynalı sanatçı Oleg Sentsov’un 92 gündür grevi sürdürdüğünü ve ablasına “Ölüm çok yakın” sözlerini ilettiğinden söz eden Müsteşar, açlık grevinde olanlarının sağlık durumlarından endişe duyduklarının altını çizdi. Kremlin tarafından esir alınan insanların durumu ile ilgili Birleşmiş Milletler ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemelerine başvurular yaptıklarını belirten Müsteşar, “Yaşananları dünyaya anlatmak için daha geniş kitlelere ulaşmalıyız!” dedi.

 

30 dakikalık “Kremlin Esirleri” belgeselinde, Kırım Tatarları tarafından tanınan isimler İlmi Umerov, Ahtem Çiygöz başta olmak üzere Emir Usein Kuku, Pavlo Hyrib ve Oleksey Chibnylerin tutuklanma, suçlanma ve dava süreçleri ile ilgili bilgilere geniş yer verilmişti. Türkiye ve Rusya arasında yapılan anlaşma gereği İlmi Umerov ve Ahtem Çiygöz serbest bırakılmıştır. Umerov ve Çiygöz – tutuklanma, sorgunlama, dava süreci, hapishanede yaşananları bizzat anlattılar. Kafalarına çuval geçirilerek üstü kapalı arabadan belirsizliğe doğru götürülen bu insanların “suç dosyaları” tutuklandıktan sonra hazırlanmıştır. Çiygöz’ün tutuklandıktan sonra kendi kendine sorduğu ilk soru “dünya neden faşizme izin verdi?” sorusu olmuştur. Uyduruk suçlarla hapsedilen bu insanların tek “suçu” milletinin yanında yer almak ve Rus işgaline boyun eğmemektir. Bilhassa Ahtem Çiygöz’ün anlattıkları “bu kadarı da insanlığa sığmaz” denilecek boyuttaydı. Çiygöz hapisteyken annesi hastalanmış, hapishane yönetimi annesini hastanede ziyaretine izin vermiş. Hastaneye elleri kelepçeli olarak götürülen Ahtem Çiygöz kısa bir süre annesi ile görüştükten sonra tekrar hapishaneye getirilmiştir. Bir annenin oğlunu elleri kelepçeli polis nezaretinde görmesi kadar üzücü başka bir şey olamaz. Anne kalbi yaşananlara dayanamamış, oğlunun ziyaretinden birkaç gün sonra hayatını kaybetmiştir. Annesinin cenazesine gitmesine dahi izin vermeyen Kremlin yönetiminin bu saatten sonra “insan haklarından” söz etmesi, bu konuda ağzını dahi açması doğru değildir. Zaten Rusya’da “insan hakları” diye bir şey yoktur, ülkede “Putin kararlarına dayalı haklar” mevcuttur. Ya Putin taraftarı olarak Putin’i ve rejimini öveceksin, ya da Kremlin esiri olacaksın. Günümüzde Rusya açık bir ceza evidir. Putin’e karşı çıkanlar milliyetine bakmaksızın hemen cezalandırılmaktadır. Türk olmak, başlı başına bir suçtur Rusya’da. Müslümanlar – terörist, milliyetçiler – bölücü, muhalif aydınlar – aşırı radikal olarak damgalanmaktadır.

 

Şu anda hapishanede bulunan Emir Usein Kuku, Pavlo Hyrib ve Oleksey Chibnyleri ailelerinden dinledik. “Terörist” suçlamasıyla yargılanan Emir Usein’in eşi her duruşma sonrası çocuklarının heyecanla babalarının dönmesini beklediğini, son zamanlarda artık “ne zaman dönecek?” diye sormadıkları anlatırken bir anne olarak gözlerim yaşardı. Çocukların babalarını ancak duruşma salonuna götürüldüğü sırada gördüğünü, küçük kızının bu sırada babasına dokunmayı başardığını anlatırken çocuklarda baba özleminin tarifi çıkıyordu karşımıza. Pavlo Hyrib ve Oleksey Chibny’yi anne-babalarından dinledik ve FSB’nin gençleri tuzağa düşürmek için nasıl kadınları kullandığını öğrendik. FSB’nin kirli işlerini gözler önüne seren bu olayları duyunca FSB’nin yaptıklarının yapacaklarının habercisi olduğunu anlamak zor değildir. Anne-babalar oğullarına “tutuklandığınızda korktunuz mu?” diye sormuşlar, yanıt olarak “hayır korkmadık, sadece sizi bir daha göremeyeceğiz diye üzüldük” demişler. Gençler de biliyorlar ki Kremlin eline düşenlerin “sağ çıkma olasılığı” yok denilecek kadar azdır… Hapisten sağ çıksalar dahi, takipler devam etmekte, bir daha hapse atmak için fırsat aranmaktadır. Bunun en iyi örneği Kazan Tatar milliyetçisi Rafis Kaşapov’tur. Rusya’nın Kırım işgaline karşı çıkan Kaşapov 2014 yılında tutuklanmış 3 yıl hapis yattıktan sonra da 2017 yılından serbest bırakılmıştır. Serbest bırakıldıktan kısa bir süre sonra yurt dışına kaçmak zorunda kalan Rafis Kaşapov’un çilesi bitmemiş, yurt dışında da FSB takibindedir. Ayrıca Kaşapov yurt dışına kaçtıktan sonra hakkında tekrar bir dava açılmıştır. Kaşapov yurt dışına olsa da kendini güvende hissetmemekte, Rusların öldüreceği endişesi içinde yaşamaktadır. Rusya’da hapishaneden çıkmak özgürlüğe kavuşmak anlamına gelmemektedir.

 

Türkiye’nin yardımıyla serbest kalan Ahtem Çiygöz, “biz hapisten çıktık, ancak özgür değiliz, vatanımıza gidemiyoruz, ailemizi göremiyoruz” şeklindeki sözleri Kremlin esaretinin halen devam ettiğinin ve Kırım Rus işgalinden kurtulmadığı müddetçe de devam edeceğinin işaretidir. Suçları olmadığı halde uydurma suçlarla yargılanan, hapsedilenlerin sesi olan bu belgesel Kremlin siyasetini daha iyi anlamak, Putin yönetimini daha iyi tanımak için mutlaka izlenmeli, izletilmelidir. Kremlin Esiri olan bu tutukluların bir gün özgürlüğüne, vatanına, milletine ve ailelerine kavuşacakları günleri görmek dileğiyle…

 

SEÇİMLER ve DIŞ TÜRKLER KONUSU ÜZERİNE.

Roza KURBAN

26 Nisan 2018 tarihinde İyi Parti yetkilileri Ankara’da Türk milliyetçi yazarlarla buluştu. İstişare toplantısında eğitim, sağlık, tarım, ekonomi, adalet, demokrasi, gazilerimizin durumu, gençlerin istekleri gibi birçok konu ele alındı. Toplantıda hazırlıksız yakalandığımdan söyleyemediklerimi kalem almak istedim. Aslen Kazan Tatarı olduğumdan yaşadığım çevremin sorunlarını dile getirmek görevim olduğunu düşünüyorum. Çeşitli Türk ellerinden farklı dönemlerde Türkiye’ye göç eden “Dış Türkler” olarak tabir edilen bir muhacir kitlesi vardır. Hiçbir millet vatanından kendi isteğiyle ayrılmaz, vatan topraklarından ayrılmak, köklerinden uzaklaşmak anlamına gelmektedir. Ekonomik, siyasi ve toplumsal nedenler insanları göçe zorlar. Türk Dünyası’ndan en büyük göç Türkiye’ye olmuştur. Bunun nedenlerini Tatar roman yazarı Emirhan Yeniki (1909-2000) şöyle açıklamıştır:“ Neden Türkiye bizi kendine çekiyor?.. Tatarlar,  İdil-Ural bölgesine Türkiye’den göç eden ulus değil ki. Ama Türkiye bizi çekiyor – uzaktaki aziz Vatanımız gibi çekiyor.

Sebeplerini anlamak zor değildir… Türkiye bağımsız, müstakil yegâne Türk devleti – bir zamanlar Yakın Doğu’yu ve Avrupa’nın yarısını elinde tutan kudretli Osmanlı İmparatorluğu… İmparatorluğun kendisi olmasa da, onun şanlı adı hale tarih sayfalarında. Türkler bizim din kardeşlerimiz, dilleri de yakın – aynı kökten. Bunun için yüzyıllar boyunca dini yad, dili yad Rus Emperyalizminin boyunduruğu altında yaşayan Tatarlar her zaman ruhi ve manevi destek arayıp, Türkiye’ye yaklaşması gayet doğaldır.”(Yeniki, 2004: 266). Türkiye, kimileri için “uzaktaki aziz vatan”, kimileri için “ikinci vatan”, kimileri içinse “vatan” olmuştur. Kalplerinde memleket özlemi, akıllarında bir gün vatanlarına geri dönme fikri ile gelen muhacirlere Türkiye kucak açmış, eğitim-çalışma fırsatı vermiştir. Göç eden milliyetçiler milli davalarını Türkiye de sürdürmüştür.

Türkiye’ye göç eden Türkler arasında Kazan Tatarları, Kırım Tatarları, Sibirya Tatarları, Uygurlar, Nogaylar, Güney Azerbaycan Türkleri vs. bulunmaktadır. Kazan, Kırım, Sibirya Tatarları Rus zulmünden, Uygurlar ise Çin zulmünden kaçıp Türkiye’ye sığınmıştır. Türkiye’ye göç eden Türkler arasında en büyük nüfusu Kırım Tatarları oluşturmaktadır. Başlangıçta Rus zulmünden, daha sonra Sovyetlerden kaçarak Türkiye’ye yerleşen Kırım Tatarlarının sayısı farklı görüşlere göre 4 ile 6 milyon arasında değişmektedir. Kırım Tatarlarının en yoğun yaşadıkları yerler arasında İstanbul, Ankara, Eskişehir, Konya gibi büyük şehirler bulunmaktadır. Kırım Tatarlarının başta Ankara, İstanbul olmak üzere çeşitli şehirlerde kültür ve yardımlaşma dernekleri faaliyet göstermektedir. Dernekler aracılığıyla tarihlerini, kültürlerini, geleneklerini tanıtan Kırım Tatarları aktif ve etkili çalışmalarıyla ön plandadır. Bilindiği üzere 16 Mart 2014 tarihinde Kırım’da yapılacak sözde referandum sonrasında Rusya Kırım’ı işgal etmiş ve Rus işgali bugün de devam etmektedir. Kırım Tatarları Rus işgaline karşı yürüttükleri haklı davalarını her platformda dile getirmeye çalışmaktadır.

Kazan Tatarları da Rus zulmünden kaçarak Türkiye’ye göç etmiştir. 1552 yılında Kazan Hanlığı’nın Ruslar tarafından işgali sonrası Kazan Tatarları için acı dolu sıkıntılı günler başlamıştır. Rusların zorla Hıristiyanlaştırma yoluyla Ruslaştırma siyaseti Kazan Tatarlarını göçe zorlamıştır. XIX. yüzyıl sonlarında başlayan göç, Sovyetler döneminde de sürmüş, günümüzde de devam etmektedir. Türkiye’de ikamet eden Kazan Tatarlarının sayısı farklı kaynaklara göre 20 ile 50 bin arasında değişmektedir. Kazan Tatarları ile ilgili kesin bir sayı bilinmemekle birlikte göçün büyük olduğunu söylemek gerek. Kazan Tatarları, İstanbul, Ankara, Eskişehir, İzmir, Bursa, Kütahya gibi şehirlere ve çevre köylere yerleşmiştir. Kazan Tatarlarının da Ankara, İstanbul gibi şehirlerde dernekleri bulunmakta, ancak Kazan Tatarları Kırım Tatarları gibi aktif değildir. Kazan Tatar Derneklerinin faaliyetleri toplanıp yemek yiyip, şarkı söylemekten öteye gitmemektedir. Dernek yöneticileri “biz siyasete karışmıyoruz” diyerek siyasi konulardan uzak durmaktadır. Derneklerden söz açılmışken, 20 ile 50 bin arasında nüfusu olan Kazan Tatarlarının ancak 100-200’yü derneklere kayıtlıdır.

Çin zulmünden kaçarak Türkiye’ye sığınan Uygurların sayısı ise 25 bin civarındadır. Uygur Türkleri, İstanbul, Kayseri, Ankara, Konya, Adana, Kastamonu gibi şehirlerde ikamet etmektedir. Farklı şehirlerde olan Uygur dernekleri Çin’e karşı yürüttükleri milli mücadeleyi Türkiye’de de sürdürmektedir. Dış Türkler diye tabir ettiğimiz Kuzey ve Doğu’dan Türkiye’ye gelen Türkler vatanlarında olup bitenlere kayıtsız kalmamakta, elinden gelen mücadeleyi vermektedir. Kazan Tatarlarının ana vatanı olan Tataristan’da günümüzde Ruslar Kazan Tatarlarını yok etme siyaseti yürütmektedir. Ana dilde eğitimi yasaklayan Putin, 2017 yılının sonunda Tataristan’ın resmi dillerinden birisi olan Tatar Dili eğitimini de tartışmaya açmış ve okullarda Tatar Dili dersi haftada 2 saate indirilmiştir. Ana dilde eğitim ve ana dil eğitimi konusu Rus işgali altında olan Kırım Tatarları için de geçerlidir. Kazan ve Kırım Tatar milliyetçilerine göz açtırmayan Rus hükümeti, Türkleri millet olarak yok etme siyasetini uygulamaktadır. Çin işgali altında olan Uygurların yaşadığı Doğu Türkistan’da da durum farklı değildir. Çocuk doğumlarının dahi kontrol altında tutulduğu, iş verme vaadiyle Uygurların Çin’in iç kısımlarına göçe zorlandığı bir gerçektir. Tüm bunlar, Uygurların sayısını azaltmak, Uygurları asimile etmek, nihayetinde Uygurları millet olarak tarih sayfasından silmek için uygulanmaktadır.

Türkiye’de ikamet eden Dış Türkleri, Türkiye’de yaşananlar yakından ilgilendirmektedir. Sağlık, ekonomi, eğitim, barınma, geçim gibi konular ön planda olsa da bir de kalplerinde taşıdıkları sıla özlemi, vatan hasreti her şeyin önüne geçmektedir. Dış Türkler, bir taraftan kendi benliklerini koruma, geleneklerini yaşatma derdinde, diğer taraftan işgal, baskı altında olan vatan topraklarında olup bitenleri gözlemekte, bir gün vatan topraklarına dönme hayali ile yaşamaktadır. Göç eden Türklerin kendileri Türkiye’de, kalpleri, gönülleri, akılları, gözleri ve kulakları vatan topraklarındadır. Dil-millet-devlet uğrunda mücadele veren Dış Türkler, yürüttükleri haklı davalarının devlet siyaseti konumuna getirilmesini istemekte, Kırım Davası, Uygur Davası, Kazan Tatar Davası adı altında yürütülen davaya saygı gösterilmesi ve desteklenmesi konusunun ele alınması gerektiğini düşünmektedir. Kırım Tatarları ve Uygur Türklerinin davası devlet siyaseti konumunda sürdürülmekte, ancak günümüzde Rus zulmü altında ezilen ve millet olarak yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olan Kazan Tatarları ile ilgili bir oluşum ne yazık ki bulunmamaktadır.

Seçim sürecinde ve seçimlerden sonra sayıları milyonları bulan Dış Türkler konusunda çalışmalar yapılması gerekmektedir. Dış Türkler, yüzyıllardır bağımsız yegâne Türk Devleti olan Türkiye’den manevi destek beklemektedir. Ortak paydamız Türk olsa da, her Türk boyunun kendine özgü gelenekleri, kültürü, yaşam tarzı vardır. Dış Türklerinin milli kimliklerini korumak-yaşatmak, yüzyıllardır dil-millet-devlet bağımsızlığı uğruna verdiği milli mücadele konusunun Türkiye’nin devlet siyaseti konumuna getirilmesi gerekmektedir. Kazan-Kırım-Uygur ve diğer Türkleri birleştiren ortak gaye milli davamızdır. Zalime ve zulme karşı yürütülen bu davayı gündemde tutmak ve nihayete erdirmek önemli olmanın dışında bir zarurettir…

 Kaynakça:

  1. Kurban, Roza, Biz İdil’den, Ural’dan…, İstanbul 2017.
  2. Yeniki, Emirhan, Siyasi Yazılar, Makaleler, 5.Cilt, Kazan 2004.