Kategori arşivi: Halkla İlişkiler

Ekşi Maya Yapımı

İnsan bir derde düştü mü ne çareler bulacağını şaşırıyor. Benim de son 60 günüm sevdiğim herşeyden uzak durmakla geçti ki zaten şekerdir, çaydır ve bütün o yediğim abur cuburların benim değil bağırsağımda dolanan milyonlarca zararlı bakteri yüzünden -beynimi de ele geçirmiş olmalılar ki – canımın istediğini yeni öğrenmiş bulunmaktayım.

Aman tanrım! Mezara girmeden onca yaratığı bağırsaklarımda ve vücudumun her yerinde yaşadığını bilmek korkunç! Her şeyi yememeyi başardım ama ekmek de yemez isem pek ben neyle doyacaktım ?

Çok şükür ki derdi veren dermanını da veriyor. Ekşi mayalı ekmek yapmaya karar verdim evde. Önce Kastamonu İstiklâl yolu https://siyezsepeti.com/‘dan Siyez UNU  getirttim.  Unla beraber gelen mayayı cimrilik edip az kullanınca  bu sefer ekşi maya tarifleri araştırmaya başladım.  KOlay olmadı tabii ama en ekonomik, denenmiş ve de sağlıklı olanına dün akşam üzeri arkadaşım dostum Nejla Hanımdan geelen bir mesajla kavuştum. Bu kadim bilgiyi sonsuza dek paylaşılmak üzere buraya yazıyorum. Okuyan ve uygulayan herkeze sağlıklı ömürler diliyorum:

MAYA YAPIMI

1nci gün kavanoza 1 su bardağı un, 3/4 su bardağı su konup iyice karıştırılacak.

2 gün oda sıcaklığında bulundurun.

3üncü gün bir çay bardağı un, 1/2 çay bardağı su ekle karıştır.

4üncü gün bir çay bardağı un, 1/2 çay bardağı su ekle karıştır.

5inci gün bir çay bardağı un, 1/2 çay bardağı su ekle karıştır.

6ncı gün buzdolabına koy gari.

7inci gün mayanız  hazır.

 

VatanBirHaber Artık Şifa Katan Bir Haber Sitesi

Yeni bir seneye girmek üzereyken kaç senedir açık tutmaya çalıştığım bu sayfamı devam edip edebileceğimi bilmiyordum. Ama…

Sibo ve Candida denen ve beni çok etkileyen vücudumda rahatsızlık veren bakteri ve mantarların saldırısı altında olduğumu doktorum söyleyene kadar… Adını ilk kez duyduğum bu canavarların iyi huylu bakterilerime engel olduğnu ve de  kanser de dahil envai çeşit hastalığa sebep olduklarını öğrendiğimde  savaşma kararı aldım.  Yeni bir durumdu, üstelik internette yeterli açıklama veya bu rahatsızlıklarla ilgili diyet listeleri  de yoktu!

Bugün 40ncı gün ve ben 40 günden beridir günlük tutuyorum. Burun ve kulak kaşıntılarımın hangi besinlerle azalıp çoğaldığının yani içimde dönen dolapların seçeresini çıkarıyorum. Bunu kendi alanımda ve kendi bedenimde uyguladığım her şeyiyle sizlerle paylaşmak istiyorum.

Önce sağlık, sağlam kafa sağlam vücutta bulunur. BU bağışıklık sistemimiz ve genlerimize yönelik bir saldırıysa Çanakkale’nin geçilmediği gibi candidaları da geçirtmeme yöntemidir. Bütün  gıdalara selam olsun ama kendi toprağımın ürünü olana, tarım ilaçsız olanına,  Allahın verdiği tertemiz rızıklarımızadır selamım. Diğerlerini zaten gıdadan saymıyorum. Hasta yapan, sinsice sokulan ve yavaş yavaş öldüren GDO’lu hiç bir şeyi evimize sokmamalıyız. 

Ben Size Yaşamayı Emrediyorum! Ordular ilk hedefiniz şekeri ve unu kesmektir! Başlıyor muyuz? Hazır mısınız???

 

Hah şöyle! O zaman benden haber bekleyin.

Vatandaşın Devletle İmtihanı

Her zaman devletine güvenen, vergisini veren, kurallara uyan, vatansever, helalzade ve güvenilir bir kişi olmaklılığla tanınan vatandaş, dün ağır bir imtihandan geçti. Birebir şahit olduğumuz olaylar zinciri ise şöyle gelişmişti:

Demir yorgunu ve yılların yorgunu üç katlı merkeze yakın apartmanlarında ana su borusu patlamıştı.  Doğal olarak bunu herhangi bir sucunun değil, ana borudan fışkıran suları kesebilecek ASKİ’nin halletmesi gerekiyordu.

Acil koduyla 153 Büyükşehir belediyesi arandı. Onlar hangi bölgede bulunduğunu sordular binanın. Çankaya cevabı ile ASKİ nin çankaya bölge numarasını verip kapattılar.

Numara ilk aramada açılmadı. Defalarca çaldıktan sonra nihayet karşı taraftan ses duyulmuştu.

“Aman kardeş yetişin, sular boşa akıyor.  Gözünüzü seveyim hemen gelin!”

Adres, isim soyisim alan kişinin sakinliği şaşırtıcıydı. “Tamam diyordu ,biz gerekli birime aktaracağız. Talebinizi sıraya koyacaklar. Ne zaman size sıra gelir bilemeyiz.” Çat! aaaa kapandı.

Allahtan sıraya girildiğine sevindi bari vatandaş. Ama alt kattan gelen fışkırma sesleri bir saat sonra tekrar arama ve bir hatırlatma gereği duydu aciliyeti.

Çağrı merkezi telefonu bekleyen 15 kişi olduğunu 20 dakika sonra telefona operatörlerce cevap verileceğini habire yineledi durdu. İnat etmişti vatandaş, bekledi ve gördü.. Daha derdini anlatamadan, sözünü bile bitiremeden  pat! aaa kapattııııı Tekrar sıraya girecek kadar gerzek olmadığını şıp diye anlamıştı.

Tanrım ne yapmalı diyordu. Hah! mahallenin o kasıntı muhtarı ne güne duruyordu, onu arayacaktı. Hergün işi düşmüyordu ya, belki o ararsa adamları ya da tanıdıklarını devreye sokarsa işler hızlanacaktı. Bir umut elindeki telefona sevgiyle bakacaktı. Ama muhtar:

“Apla ben ararsam hiç gelmezler.  Sen sürekli ara !” demez mi? Yuh yani.. Bu mudur? Hay ben senin…. Tövbe tövbeeee!!

Aramayıp da ne yapacaktı vatandaş? Canhıraş şekilde sürekli arayıp dilekçe oluşturduklarını ve gerekli birime ileteceklerini söyleyen bir sürü kişiyle konuştu her defasında.

“Buyrun ben Sümeyye, size nasıl yardımcı olabilirim?”

“Buyrun ben Ayşe..”

“Buyrun ben ALi!”

İsimler değişse de vatandaşımızın tek derdi biran önce gelemeyen yetkililerdi.  Biz bıktık ama aynı cevabı almaktan  o bıkmadı…  Arada su tesisatçılarıı bile aradı ama tatildeyiz pazartesiye dönüyoruz, şehir dışındayız .. Fazla söze gerek yoktu zaten çoktan Akşam olmuştu.

Vatandaşın sinirleri bozulmuştu çoktan. Koca gün çırpınmış ama halledememişti İtfaiyeyi bile aradı. Olmadı, dediler su boşaltmada gelirmiş onlar 112’yi ararsan. işte su akıyordu hala, ağlayarak bu kez muhtarı bir kere daha aradı.

“Muhtarım bak bu saat oldu, kimse gelmedi, bir kere de sen arasan? Hı?”

“Tamam ben de arayayım Apla ” demesi birden gözyaşların kuruttu. Ay bir ümit doldu nasıl da hemen içine. İyi adamlar vardı dünyada hala canım, şıp diye gelirler diye pencere önünde beklemeye başladı. I-ıh gelen giden olmadı ama bir telefon geldi, arayan muhtardı. Ona da aynı şeyi söylemişler. Artık ezberlediği şeyleri tekrarladı:.”Biz talebinizi aldık, sıraya koyacağız, yetkililerin işlerinin yoğunluğuna göre mutlaka geleceklerdir.. Eğer gelmezlerse sabaha bir daha ararık..”

Amanın saat gecenin onu olmuş. Daha sabaha çok var yahu! Biz naparık? Şey pardon naparız be?

Apartmanda yalnız olmadığını düşündü vatandaş, üst katta oturan genc de ararsa Aski yi belki durumun vehametini anarlar diye ondan da rica edecekti vallahi. Evladım hemen aramış ama papağan gibi kapıda sanki yeni bir şey öğrenmiş gibi sevinçle yazdığı kağıttaki notu okuyordu:  Söylenen hep aynı şeydi, onlar söylemekten usanmadı ama vatandaş buraya yazmaktan çoktan usandı.

Uyuklaya uyuklaya, uykusunun arasında okuyup üfleye, giden sulara acıyarak kesinlikle gelmeyeceklerini anladığında ise gecenin birini çoktan geçiyordu. Ne ASKiymiş be! dedi gerisini getiremedi uyumuştu.

Sabahın altısında fırladı kalktı acı gerçek kafasına dank etmiş dünkü yaşadıkları  ve olayların cabası ile yeni güne başlamıştı. İlk iş yüzünü dahi yıkamadan ASKİ yi gene aramak oldu. Tane tane konuşan bir bey yine adını soyadını, adresini ve bölgesini aynı yavaş hareketlerle yazdı. Çankaya bölgeyi aramasını ısrarla söyledi.

“Çankaya bölgenin Allah cezasını versin, kimse açmıyor ki” diyemedi.. Sadece açmıyorlar diyebilecekti ve yine ağlamaya başladı.  Görüşme kayıt altına alınıyorsa bu gerçeklerin altında nasılsa kendi kalmıştı. Bari gözyaşlarının ve çaresizliğinin belgesi vardı.. Tabii duyan olursa..

“Ben devletime güvendim, ya kime güvenecektim? Bu su değil de yangın olsaydı böyle mi olacaktı kimse gelmeyecek miydi?İlla bina yıkılıp altında kalınca mı geleceksiniz..” İçinin çığlıklarını sadece Tanrı duyardı. Zaten o da ona yalvarıyordu şimdi.

Sabahın yedisinde ve sekizinde Çankaya bölgeden ses çıkmadı. Mesai başında Cumhurbaşkanını aramayı düşünüyor vatandaş. İçiinden çağlayan sözler borudan fışkıran suları geçti.

İyi vatandaş, pozitif millet burada da sahi bizim devletimiz nerede?

 

 

“ÇAĞIMIZA AYAK UYDURAMAYAN DİL”(!)

 

Nerede sömürgecilik, nerede zulüm, orada yalan…

Yakın zamandan beri, 50-60 yıldır süregelen Çin bunalımının biraz daha yükselmiş olduğunu öğrenmekteyiz. Bu bunalımın dış siyasetteki belirtisi, “İkinci Dünya Savaşı’nda ölenlerin mezarını ziyaret ettin” diye, Japon Başbakanı ile yaşanan gerginliktir. Bu bunalımın iç siyasetteki belirtisi, “Uygurca çağımıza ayak uyduramayan dil” diye, Uygurları topyekûn Çinlileştirmenin eylemini başlatarak, Uygurlar ile yaşanan gerginliktir.

Bilindiği gibi 1990’lı yılların başı, Sovyet İmparatorluğu çökmüş, uluslararası komünizm-sömürgecilik sarsılmış; bilhassa Çin, ileride yine nelerin olabileceğinin kaygısıyla tutunacak bir dal arıyor konumundadır. Böyle bir vaziyette, uzun yıllardan beri varlığını sürdüregelen Doğu Türkistan’ın bağımsızlığı davasının daha da alevleneceği kaçınılmaz bir olgu idi; öyle de oldu.

Yıl 1992, Haziran ve Temmuz ayları, Almatı’da ve Bişkek’te, Uyguristan Azatlık Teşkilatı’nın kuruluş kurultayları açılıp, Doğu Türkistan’ın kurtuluşu gündeme getirilmişti. Aynı yılın Kasım ayında İstanbul’da da geniş katılımlı Doğu Türkistan sorunu ile ilgili bir toplantı gerçekleşmişti. Yanılmıyorsam, bu tarihlere denk getirilmiş, biraz erken veya biraz geç, Pekin’de Uluslararası Türkoloji Konferansı açılıp, esas konu olarak, Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lûgat-it-Türk adlı kitabı ve Yusuf Hashacib’in Kutadgu Bilig adlı kitabı konuşulup, bu şahıs ve bu eserlere yüksek değer verilmişti. Ev sahibi olarak bu konferans aracılığıyla Çin, uluslararası alanda, hem bu bilim dalına olan saygısını (!) sergilemiş, hem bu bilimin kaynağı olan Uygurlara sevecenliğini (!) belirtmiş görünmekte idi.

Evet biliyoruz, Türklüğe ilgi duyan herkes biliyor; Türklük biliminin kaynaklarının kökü, 5.yüzyıldaki Yenisey Yazıtlarına; 8.yüzyıldaki Orhun Abidelerine; 11.yüzyıl Karahanlı Medeniyetine; 14.yüzyıldaki Avrupalıların Kıpçak dilini öğrenmek için yazdığı Codex Cumanicux (Kodeks Kumanikus) sözlüğüne kadar uzanıp gidiyor…  Orhun ve Yenisey anıtlarından evvelki devirleri bilmiyoruz, fakat, bu anıtlardan o çağlarda Türk dilinin oldukça gelişmiş, olgun bir durum almış bulunduğunu öğreniyoruz. O devirlerde Ruslar henüz dünyamızda yoktu. Dünyada Türklük bilimiyle (Türkoloji ile) uğraşan bilim adamlarının sayıca ne kadar olduğunu bilmiyoruz. Fakat bu konuda bilinen gerçek şu ki, bu sahaya ilgi duyan Türk kökenli bilim adamlarının yanında bulunup, bu sahadaki çalışmalarıyla ün kazanmış yabancı bilim adamlarını biliyoruz, örneğin: Radlov (Alman), Barthold (Alman) vs.

Türkçemiz (tüm lehçeleri), konuşulması kolay ses uyumuyla; algılanması kolay mantıklı grameriyle; sözcük türetilmesi kolay son ekli yapısıyla; her zaman dil bilginlerinin, dil meraklılarının ilgisini çekmiş bir dildir. Örnek için bir karşılaştırma: Türkçemizin diğer dillerden üstün olduğunu kanıtlayan en önemli meziyetlerinden biri, ek alırken sözcük kökü sabit kalır değişmez; öğrenilmesini kolaylaştırır, öğrencinin aklını şaşırtmaz. Rusçanın böyle bir özelliği yoktur, ekten dolayı sözcük kökü değişip tanınmaz hale gelir; böyle dilleri öğrenmek zordur, öğrencinin aklını şaşırtır. Ben, meziyetlerle türemiş Türkçe (Uygurca, Tatarca, Özbekçe, Kazakça, Kırgızca) denilen bu dili konuşan anadan doğduğum için mutluyum. Dünyayı titreten ulu hükümdarlarımız Atilla, Timur, Fatih bu dil ile konuşmuş; ulu bilgin Uluğbey ve ulu şair Alişir Nevayi bu dil ile düşünüp-bu dil ile yazmış; Kaşgarlı Mahmut bu dilin Arapçadan hiç eksik olmadığını savunmuş; Alişir Nevayi bu dilin Farsçadan çok daha üstün olduğunu kanıtlamıştır.

Eğer Çin, birileri için, “çağımıza ayak uyduramayan dil” yakıştırmasını kullanmak istiyorsa, bu birileri Çin, bu dil ise, Çin dilinden başkası değildir. Çünkü Çin dili tek heceli olma özelliğiyle konuşulması-öğrenilmesi zor olduğu kadar, yüz binleri bulan resim yazısından (sinogram-hiyeroglif) oluşan yazı dilinin ezberi söz konusu olduğunda, bu işin peşinden sonuna kadar koşmaya cesaret eden Çinlinin ömrü yetmez. Evet, milâttan önceki Eski Mısırlıların resim yazısını Çinliler halen kullanmaktadır; tek heceli olmanın gereği benzer sesli sözcükler çok olduğu için, dünya dillerinde kullanılan alfabe Çin diline uymamaktadır. İşte “Çağ dışı dil”, diye buna denilir. Yeri iken, Çin’e, buradan sesleniyorum: “Hodri meydan, Uygur dilinin çağ dışı olduğunu kanıtla!!!” Kanıtlanamayan sözleri ancak, namussuzlar-alçaklar söyler. Çinli kültürünün ve dilinin böyle kullanışsız olmasından dolayıdır ki, Cengiz Han’ın yasalarında Çinli yaşamı eşek ile eş değer sayılmıştır. Bir Çinliyi öldüren kişi, bir eşek karşılığında cezadan kurtulmuştur. Doğanın nitelik (değer) ile niceliğin (sayının) zıt orantılı olma (nitelik inerse nicelik yükselir) yasasının gereğidir ki, Çinli nüfusu olağanüstü çoğalıp, günümüzde bir buçuk milyara yaklaşmıştır. Kalitesiz, gereksiz bu, sözde insan topluluğu günbegün dünyamızı kirletmekte, başkalarının yaşam ortamına zorla sokulmaktadır. Yakın bir gelecekte bu atık insan akınına dur denilmezse, dünyamız yaşanmaz hale gelecektir. Bu ulusun besini de çok ilkel ve bayağıdır: yılan, kurbağa ve pirinç. Karakter olarak bu ulus, önünden elini öper, arkandan hançerini saplar. Dil olarak Çin dili, atık insan dili olduğu için, böyle bir dil ile bilim yapmanın asla olasılığı yoktur. Bu sebeptendir ki, Çin’in yüksek üniversitelerinin dili İngilizcedir. Çin dilinin böyle sakat, çağ dışı olmasına rağmen, dünyada hiç kimse, Çinliye dilini değiştir, demez. Çünkü böyle bir davranış her şeyden önce insanî ahlaka, bireysel hak ve hukuka aykırıdır. Çin anlayışında ve geleneğinde ise, ahlak, hak ve hukuk denilen ilke ve kavram yoktur; en temel insanî duygu olan ana diline saygı ve sevgi hiç yoktur; tüm insanî manevî değerler Çin için hiçe bedeldir. Çin’in Doğu Türkistan’da yaptığı manevî tahribatı anlatabilmek için kitapların yazılması yetmez.

Türkçemize övgüler söylenmiş, Pekin’de açılan Uluslararası Türkoloji Konferansı’ndan aşağı yukarı 10 yıl zaman geçtiği şu günlerde, Çin yönetimi hiç utanmadan, Uygurcayı “çağımıza ayak uyduramayan dil” olarak nitelendirip, ön planı 2002’de yapılmış “çift dilli eğitim” denilen bir uygulamayı tüm Doğu Türkistan çapında yürürlüğe koymuş bulunmaktadır. Bu uygulamaya göre, Çin okulları ile Uygur okulları birleştirilmiş, ana okuldan başlayarak tüm Uygur çocukları Çince öğrenip, bu dil ile eğitimlerini sürdürecekmiş. Aksi halde Uygurlar zengin olamayacakmış(!); çağın gerisinde kalacakmış(!). Çünkü Uygur dili çağımıza ayak uyduramayan gerici bir dilmiş(!). Çin neden böyle, Uygurlara yönelik tutumunda 180 derece döneklik yapıp, övgü yönteminden kınama yöntemine geçmiştir? Samimiyetsiz art niyetli övgü, işe yaramamış-Uygurların bağımsızlık savaşını durduramamıştır, ondan. Bakalım, bu yalan uydurma kınamalar ne sonuç verecek?! Şu olacağı şimdiden kestirip söylemenin hiç sakıncası yoktur: Yalanlar er geç yok olup gidecek; gerçekler ise enkazların altından yeniden doğacaktır.

Komünist Çin’in bu asimilâsyon ırkçı doktrini aniden ortaya çıkmış yeni bir olgu değildir. Bu olgunun kökü, Doğu Türkistan’ın işgal edildiği 1755 yılına dek; Doğu Türkistan’a “Şin Cang” adının verildiği 1884 yılına dek; Doğu Türkistan’ı Milliyetçi Çin’in yönettiği 1949 yılına dek; son olarak Komünist Çin’in Doğu Türkistan’ı işgal ettiği bugüne dek uzanmaktadır. Devirler farklı olsa da amaç aynıdır: Doğu Türkistan denilen bu toprağın sahibi olan Uygurları Çinlileştirip-yok edip, bu toprağı ebedî Çin toprağı yapmaktır. Doğu Türkistan’ın işgale uğradığı günden bugüne dek, “Şarkî Türkistan” adının dile getirilmesi kesinlikle yasaklanmış olup, Milliyetçi Çin döneminde Doğu Türkistan’da yaşayan Türk kökenli halkların hepsi “soydaş” olarak adlandırılmıştır. Ayrıca o dönemde iddialarının sanki bilimsel olduğunu kanıtlamak için, “Türk sözcüğü yalnız dil bilimine aittir ve bunun hiç ırk manası yoktur” şeklindeki bir sahte tez ileri sürülmüştür. Mao Zedung ise, “Azınlıklar tek başına medeniyet yaratamaz, ancak ulu ağabey Çin ulusunun yarattığı medeniyetten yararlanabilirler” denilen saçmalığı söylemiştir.

Çin siyasetinin zehirleme gücü çok yüksek, zulmü derin kalıcı olduğu için, içimizde hainlerimiz-düşmanlarımız çoktur. Çin siyaseti öyle ikiyüzlü, öyle zehirli ki, birbirine zıt iki kutuplu gibi algılanan ırkçılık ile Marksizm yoğrulup, bu melez düşünce, Çinli olmayan ulusları (Uygur-Tibet-Moğol ve başka ulusları) yok etmenin felsefî esası olarak ustalıkla kullanılagelmektedir. Çin’in ırkçı tezi, “Yaşasın ulu ağabey Çin ulusu!” sloganına dayanmakta; Marksizm tezi, “Tüm ulus ve ulusallık yok olacaktır!” hükmüne dayanmaktadır. Bana göre, Doğu Türkistan davası sadece Uygurlar adına değil, tüm Türklük adına yürütülse, var olma-kazanma şansı daha yüksek olacaktır. Çin, bugünkü gidişatıyla, karşısına çıkan bir güç tarafından dur, denilmezse, Uygurları yok edip, Uygur elini yutabilir; fakat, tüm Türklüğü yok edemez, tüm Türk elini yutamaz. Biz, ezelî ve ebedî düşmanımız Çin’e ve Rus’a karşı ölüm kalım savaşında, bütün tarihimizde, hiçbir zaman düşmanlarımızın kuvvetli oluşu nedeniyle yenilmedik. Biz her zaman kendi hatalarımız nedeniyle ve içimizde bulunan hainler-düşmanlar tarafından mağlûp edildik. Halkımız bu işgal karşısında hiçbir zaman boyun eğmemiştir. 1755 işgalin başlama tarihinden Yakup Bey’in Kaşgar’ı kurtardığı 1865 tarihine dek geçen 100 yıldan aşkın bir devir, tarihte “İsyanlar Yüzyılı” olarak adlandırılmıştır. Genel olarak bugüne dek büyük küçük olarak 400’den aşkın isyan, Doğu Türkistan topraklarında cereyan etmiştir.

Şin Cang Uygur Özerk Bölgesi denilen sahte kuruluşun kukla başkan yardımcısı olan Cappar Hebibulla, “Uygurlar Çince konuşsa ne olmuş, Döngenler de (Çin Müslümanları) Çince konuşuyor…. “ diye, ulusal dilini ve ulusunu, oturduğu makamının bedeline satmıştır. Ne acıdır ki, sözde Uygur adını taşıyan bu kişiler, Uygurların akan kanını, dökülen gözyaşını şerbet olarak içmektedirler. Çin, “Bak! Her şeyi Uygurlar kendileri isteyerek yapıyor; biz onların hiçbir işine karışmayız; onun içindir ki, Uygurlar bizi çok seviyor!” diye, bu işin rahat propagandasını yapmaktadır. İşte, ölümcül, zehirli olduğu kadar tatlı, başkalarını yok etmenin Çin usulü.

Ünlü yazar, eserleri 150 dile çevrilmiş Cengiz Aytmatov’a, Türkiye’ye geldiği sırada, gazeteci Neslihan Savaş’ın, “Kırgızca ve Rusça yazan bir yazarsınız. İki dille yazmanın etkileri nedir?” şeklindeki sorusuna verilen yanıt ilgimi çekmişti:

“Rus olmayan topluluklar açısından iki dilli olmak bana avantaj sağlıyor. Bizim dilimiz büyük uygar ülkelerce bilinmiyor. Ama Rusça son derece gelişmiş bir dil, onunla yazıyor olmam bana daha geniş açılımlar yapma olanağı veriyor. Daha çok kişiye kolayca ulaşabiliyorum. Rus dili Rusların dışındaki yerli halkların dışarıya açılmasına yardımcı oluyor.”

Cengiz Aytmatov’un yukarıda geçen, Rus dili ve kendi dili hakkındaki düşüncesi, kendinden olmayanları hor gören zehirli sömürge siyasetinin ürünü olarak, zehirlenmişliğin yalın bir örneğidir-kanıtıdır. Yeri iken burada, yazara ben yine şu soruları sormak içimden geldi:

-Diliniz neden uygar ülkelerce bilinmiyor?

-Rusça son derece gelişmiş bir dil, diyorsunuz, sizin diliniz neden gelişememiştir?

-Veya Çin’in Uygur dili hakkında söylediği gibi, diliniz çağımıza ayak uyduramayan bir dil midir?

-Dilinizin gelişememiş olmasında yapısı mı kusurludur, yoksa başka bir sebebi mi var?

-“Rus dili Rusların dışındaki yerli halkların dışarıya açılmasına yardımcı oluyor”, diyorsunuz. Bu, durup dururken başkalarının yardımına muhtaç olma durumu, “yerli halkların” sömürülen-horlanan bir halk olduğundan kaynaklanmıyor mu?

Tüm ömrü Sovyet eğitiminin elemesinden geçmiş, Sovyet rejiminin baskısı altında yaşamış ve koyu Rus tesirinde büyümüş, Türklük bilimi ve Türklük bilinci zayıf olan Cengiz Aytmatov’un, yukarıdaki sorularıma gerçekçi ve net cevaplar verebileceğini sanmam. Çünkü, Çin yanlısı, Rus yanlısı insanlardan dürüstlük beklemek, şeytandan iman beklemek kadar ahmaklık olur.

Bugünkü Rusya Federasyonu sınırları içinde bulunan Türkî halkların en uygarı ve bağımsızlık savaşının önderi konumundaki Tatarlar, sömürge siyasetinin zehirleyici etkisine karşı, kendilerini korumak için dil mücadelesi vermektedirler. Tatarlar çoktandır Latin alfabesine geçiş kararını almış olup, Tatar yazı dili bu doğrultuda adım atarken, Devlet Başkanı Putin başta olmak üzere Rus şovenistlerinin engeline takılmıştır. Öfkeli Ruslar-Rus basını, bu nedenle, alfabe değişikliği ötesinde anlamlar taşıdığını öne sürmüştür. Tataristan’ın Türkiye’ye yaklaşmaya çalıştığını savunan Nezavisimaya (Bağımsız) gazetesi, bu cumhuriyetin Rusya topraklarında yaşayan diğer Türk asıllı halkların önderi olmak isteğini de yazmıştır. Gazete, Tataristan’ın Rus kültürünü dinamitlediğini, gelecekte diğer Türk asıllı halkların da aynı adımı atabileceğini bildirmiştir.

Evet öyle, milletçe var olma savaşı veya milletçe yok etme savaşı, her şeyden önce dil ve kültür savaşıdır. Türk dilli olma veya Türkçülük, Türk devletinin var olma felsefesidir. Bu felsefeyi dışlayan devlet, Türk devleti olamaz. Bu felsefeye bugün en çok muhtaç olan Türk boyu Uygurlardır. Uygurların Çin zulmünden kurtulabilmeleri ve devlet sahibi olabilmeleri, önce bu felsefeyi benimsemelerinden geçer. Bu sebeple düşmanlarımızın korkulu düşü-Türkçülüktür.

Çinceden çevrilmiş “Pantürkizm Medeniyeti Hakkında Araştırmalar” adlı, 181 sayfalık Uygurca bir kitap, 2000 yılında Ürümçi’de basılmıştır. Çin neden, özel uzmanların hazırladığı böyle bir yayına gereksinim duymuştur? Elbette Pantürkizm’den korktuğu için, Pantürkizm’i karalamak için. Çin Pantürkizm’den neden korkuyor? İleride Doğu Türkistan’da kurulacak devletin felsefesi Pantürkizm-Türkçülük olduğu için. Bu kitabın sonuç olarak sunduğu aşağıdaki ifadeler, düşman diliyle Pantürkizm’in tanımını yapar niteliktedir:

“Medeniyet Pantürkizm’i, siyasî Pantürkizm’in esasıdır. Bu esas, siyasî Pantürkizm’in yaşamı-gelişimi için kaynak ve Şin Cang’daki (Doğu Türkistan’daki) bölücülüğü nazarî esasla-medeniyet arka görünümüyle besler. Aynı zamanda Batılı düşmanlarımızın devletimizi parçalamasına kolaylık doğurur. Bu sebeple, Pantürkizm’e karşı savaş ve onun medeniyet alanındaki derin etkisini temizlemek, ideoloji sahamızdaki uzun vadeli vazifemizdir.”

İşte Çin’in, “çağımıza ayak uyduramayan dil” diye, Uygur dilini yok etmeye çalışmasının sebebi, yukarıdaki kendi ifadelerinden yalın bir şekilde anlaşılmaktadır. Çin’in, Uygur diline yönelik “çağımıza ayak uyduramayan dil” tanımlaması, Uygurlar diline ve kültürüne dayanıp, kendi devletlerini kuracaktır, Şin Cang (Doğu Türkistan) elden gidecektir korkusundan kaynaklanmış çıplak bir yalandır.

Kendi kendine sahip, kendi diline de, devletine de sahip olan Uygurlar, çağımıza daha kolay-daha iyi ayak uydurabilen Uygurlar olmaz mı idi?! Çağımıza ayak uydurmanın yolu, yok etmek değil, geliştirmek değil midir?! Ne yazık ki, sömürgeciler hiçbir zaman böyle yalın mantıktan hoşlanmazlar, anlamazlar. İsyandan başka çare yoktur. İsyan, mazlumların son çaresidir. Zalim ve mazlum var olduğu sürece, isyan da var olacaktır. Sanırım, haksızlığa karşı bu savaş Uygurlar ile sınırlı kalmayacak, büyüyerek evrensel boyutta sürüp gidecektir. Çünkü insanlığın doğası, dürüstlük, hak ve özgürlükten yanadır.

İklil KURBAN 

Mart 2006

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAŞGAR OLAYI

 

Yıl 1980, ben bir göçmen soydan geliyorum. Vatanımın değerini de çok iyi anlıyorum. Göçmenlik insanlara yalnız güç değil akıl da veriyormuş. Ağırlaştığım-tembelleştiğim şu anılarımı yazmakta olduğum günlerde, uçan kuş gibi benden çok çok uzaklaşıp giden ve bir daha geri dönmeyecek olan o, göçmenlik günlerimi çok çok özlüyorum. O günlerde işsiz güçsüzdüm, gecekonduda yaşıyordum, tutunabilecek bir dal bulabilir miyim kaygısı tüm benliğimi sarmıştı. Fakat idealler peşinde koştuğum-koşabildiğim için mutluydum. Ah o günleri bir daha yaşasaydım… Yaşımın 45’te olmasına rağmen o günleri rüzgar gibi geçip giden gençliğim olarak anımsıyorum. Çünkü ben geçmişte özlemi duyulacak normal bir gençlik yaşamadım ki; benim gençliğimi haksızlıklar, mahkumiyetler, yoksulluklar yutmuştu. Gençliğim de, güç-kuvvet ile dolup taşan olgunluğum da, idealler peşinde koştuğum özgür atılımlarım da, işte o ilk göçmenlik günlerim-işte o ilk göçmenlik yıllarımın koynunda, mutlu anılar olarak uzakta- çok uzaklarda kaldı bugün (KURBAN 2007: 172-173)

Yıl 2008, Ağustos ayının 04.Günü, Kaşgar’da yaşanan olağanüstü bir olayı, anılarımın arkasında çok uzaklarda kalmış, vatan özlemimin gereği tekrar yayımlıyorum:

Esir ulusların özgürlük ve bağımsızlık savaşı, önce kendini tanımaktan yani tarihini ve kültürünü bilmekten geçer. Bilhassa Uygurlar gibi uzun bir siyasî tarihe ve köklü bir kültüre sahip olan ulus, kendini tam anlamıyla tanıdığı an, o ulusun kurtuluş savaşını hiçbir kara güç durduramaz. Ulusa mal olan manevî güç, hemen maddî güce dönüşür (KURBAN 1994: 170). Son zamanlarda kurulup ancak 5 yıl yaşayan ve 1992 yılında kitap olarak da yazılan Şarki Türkistan Cumhuriyeti (1944-1949), bu Uygur kimliğinin en yalın özetidir. Bu cumhuriyet uğruna yapılan savaşta, Uygur kızı Rizvangül Haşim (1926-1945) şehit düşmüştü.

Aradan 10 yıl geçti, 100 yıl geçse bile unutulmayacak olay idi bu. Konuyu çok önemsediğim için, kısmen eklemeler ile tekrar kaleme alıyorum

Ulus, vatan, devlet, tarih ve kahramanlar-birbirini tamamlayan tanımı çok zor olan siyasî kavramlardır bunlar. Bu kavramlar kimi zaman destansı olaylarla iç içe geçer. Ulus, vatan ve devlet olmazsa, tarih ve kahramanlar da olmaz. Tarihi kahramanlar yaratır. İşte yukarıda başlık yaptığım “KAŞGAR OLAYI” bu kahramanların yarattığı bir tarihin öyküsüdür. Bu kahramanlar gücünü ulusçuluktan almıştır.

Bütün manevî güçlerin en güçlüsü ve en hakikisi ulusçuluktur. Çünkü bu gücün temelinde bir ırk ve o ırkı barındıran bir vatan yatmaktadır. Vatan sevgisiyle yoğrulan kültür ve tarih bilinci, o ırkın ulusçuluğudur (KURBAN 1992: 15). En etkili ulusçuluk destanlarda saklıdır. İşte yukarıda başlık yaptığım “KAŞGAR OLAYI” bu kahramanların yarattığı bir destanın adıdır.

Yıl 2008, Ağustos ayının 04. Günü, Çin Olimpik şenliğinden 4 gün önce-Pazartesi, Kaşgar’ın Semen Yolu’nda ansızın bir olay oluvermiş. Ben bu olayı öğrenince, “Kaşgar Olayı” olarak kavradım. Çünkü bu olay, ancak Kaşgar’a-Kaşgarlıya yakışır bir olay idi. Azizane Kaşgar! Sende ömrümün iki yıllık izleri saklı (1953-55), ömre ömür katan havandan soluk aldım, suyunu yudumladım. Seni tanıyorum, doğanı-insanlarını-tarihini biliyorum ve bildiğim için seni çok seviyorum. Kaşgar demek Uygur demektir. Sen neleri yaşamadın ki, ne mucizeler sende yaşanmadı ki… Uzun tarihinin bağrında barındırdığı ulu zatlarını bildiğim için, bu olay kahramanlarının adını da, senin adın eşliğinde senin tarihine yazılmasını, gelecek kuşakların da senin adın eşliğinde senin tarihinden okumasını isterim. Onun içindir ki, bu yazımı “KAŞGAR OLAYI” diye adlandırdım.

Yıl 1953, Eylül ayının 13. Günü. “Tarihî Kalıntıları İnceleme Grubu” ile Ürümçi’den Doğu Türkistan’ın güneyine doğru yola çıktım. İşte Kaşgar hakkındaki ilk izlenimlerim:

Selam sana Uygur ulusunun “Azizane” diye değer verdiği tarihî şehir Kaşgar! Heyecanla önüme uzaklara bakıyordum, ufukta koyu bir yeşillik. Şehir kıyısından akan çamurlu Tümen nehrinin köprüsünden geçerek, Heyidgah alanındaki valiliğin dev kapısı  önüne gelip durakladık. Yine şu Heyidgah alanını çevreleyen binaların birinde Medeniyet idaresinin konuk evine yerleştik. Sabah kahvaltısından sonra Heyidgah alanını gezdim. Uygurlar bayrama “heyid” diyorlar. “Heyidgah” bayramın yapılacağı yer-alan anlamını verir. Heyidgah alanının bir yönü Yakup Beg’in (1820-1877) yaptırdığı Heyidgah Camii ve bu camiye özgü avlu ile çevrelenmiştir, avlu içinde büyük bir göl var. Ekibimizle beraber Heyidgah Camiyini ve Appak Hoca Mezarı başta olmak üzere şehrin birçok yerlerini, Orta Çağa özgü üstü kapalı dar sokaklarını gezdik. Bu şehirde mescit çokmuş. Halka ait olan evlerin pencereleri genelde sokağa değil avlu içine bakıyormuş. Kaşgar tam bir Uygur şehriydi. Kaşgar demek Uygur demekle eş değerdir. Çinliler hemen hemen yok gibiydi. Kaşgar’ın her şeyden önce havasını beğendim. Kuru cana yakın hoş kukulu bir hava. Bu sebepledir ki, halkının sömürülmüş-yoksullaşmış olmasına rağmen, burada akciğer hastalığı olmuyurmuş. “Kaşgar insan fabrikası” deyimi elbette boşuna çıkmamıştır.

Kaşgar’da 15 gün kadar kaldıktan sonra, Teklamakan Çölünü güneyden çevreleyen Yenihisar, Yarkent, Karakaş, Hoten ve Lop şehirlerine gitmek için, Doğu Türkistan’ın en güney yöresine doğru uzun yolculuğa çıktık. Arada sırada yolu kum fırtınalarından korumak için yapılan tahta duvarların yanından geçiyorduk. Teklamakan Çölü’nün tozlu sıcak esintileri kendini hissettiriyordu. “Teklamakan” “tekti” (aslı) ve “makan” (yurt) sözcüklerinden oluşan “aslı yurt” anlamını veren bir addır. Bu çölün ortasından akarak, sonunda bu çölde kaybolan Tarim nehri kıyılarının eskiden yerleşim alanı olduğu, buralarda bugüne kadar saklanmış, fakat gizemi henüz çözülmemiş eski şehir kalıntılarından anlaşılmaktadır. Adı Türkçemizdeki tarım-ziraat anlamına gelen, “Tarim” denilen bu gizemli nehrin kaynağını, kuzeyden Tanrı Dağı silsilelerinden gelip, Kuçar-Aksu şehirlerini sulayıp geçen nehirler; güneyden Himalaya dağ silsilelerinden gelip, Kaşgar, Yarkent, Hoten şehirlerini sulayıp geçen nehirler oluşturmaktadır. Tanrı Dağı’nın ebedî karla kaplanmış Han Tanrı Zirvesi 8000 metre yüksekliktedir. Himalaya Dağı’nın dünyamızın doruğu olarak bilinen Everest zirvesi 8878 metredir. Teklamakan Çölü 270 000 kilometre karadir. Evet, çöllere özgü özelliğiyle, Afrika’nın ünlü Büyük Sahra çölünü aratmayacak nitelikteki çölüyle, karlı dağ silsileleriyle halen bağrında birçok gizemi barındıran bu vatan-tam anlamıyla bir Uyguristan’dır. Karşılaştığımız tüm insanlar Uygurdur (KURBAN 2007: 46-47).

Kaşgar-Teklamakan Çölü ve Tarım Ovası olarak da bilinen, Doğu Türkistan’ın Güney Batı kısmına yani Orta Asya’nın da Güney Batısına yerleşmiş, tarihi 1000 yıllara dayanan en ünlü şehirlerinden biridir. Orta Asya denildiğinde şu tarihî hakikat akla geliyor: “Orta Asya’ya hakim olan güç, bütün Asya’ya hakim olacaktır”. Bu şehre Küçük Buhara da denilmektedir. IX-XII. Yüz yılarının ünlü Türk Devleti Karahanlı’nın başkenti olan bu şehir, doğurduğu Kaşgarlı Mahmut, Yusuf Hashacip gibi ünlü şahısları ile de tarih sayfalarında sık sık dile getirilen bir şehirdir.

Maalesef uzun tarihi cereyanında bu şehir zaman zaman Çin işgaline duçar olmuştur. Bu yazgı da onun coğrafî konumundan, Türklük uğrunda oynadığı rolünden ve zenginliğinden kaynaklanmış bahtsız bir kaderdir. Bu kadere bugün Abdurahman Azat ile Kurbancan Hemit de ortaklaştı. Onları Kaşgar’ın şanlı tarihi mutlaka bağrına basacaktır. İnanıyorum ve içim rahat, “Kaşgar Olayı” yaşandığı müddetçe, düşman ne kadar çok ve ne kadar zalim olursa olsun, bir gün gelecek Kaşgar mutlaka kurtulacaktır, Kaşgar sonsuza dek Kaşgar olarak kalacaktır! İsyan mazlumların son çaresidir.

Türkî halklara yönelik Arap-Çin saldırısı ve Türkî halkların yenilme sebebini, ünlü Uygur tarihçisi Turgun Almas (1924-2001) “UYGURLAR” adlı kitabında şu ifadelerle anlatmaktadır:

“Arapların Orta Asya halklarını diz çöktürme ve bölgeyi işgal eylemi tam 100 yıl (651-751) sürdü. Türkî halkların yenilgisi Arapların güçlülüğünden değil, belki Orta Asya halklarının sınır komşularının güvensizliğinden ve kendi aralarındaki ittifaksızlıktan ileri geldi. Daha açık söylemek gerekirse, Araplar Orta Asya’ya saldırdığında, Doğu ve Batı Türk Hakanlığı zor durumdaydı. Ülke içinde cereyan eden huzursuzluklar dışarıdan Tang Sülalesi tarafından sürekli körüklenmekteydi. Çinlilerin Türkî halklara karşı yüzyıllar boyunca yürüttüğü eylemleri sonucunu vermekteydi. Böylece iki cephe arasında kalan Doğu ve Batı Türklüğü Araplara karşı ciddi çaba gösteremediler (KURBAN 2014: 47).

          Yıl 751, Çin-Arap ve Türk kuvvetlerini bir araya getiren Büyük Talas Savaşı’nda-bugünkü Kırgızistan topraklarında cereyan eden savaşta, Çinli ağır yenilgiye uğramış-çekilmiş ve 1755 yılına kadar 1000 yıl Türkistan’a el uzatamamıştır (KURBAN 1992: 9). Çin askerlerinin Doğu Türkistan’a tekrar girdiği 1755 yılından Yakup Beg’ın iktidara geldiği 1865 yılına kadar süren 110 yıllık zaman Birinci Çin İstilası Devridir. Fakat Çinliler bu kadar uzun zaman içinde istilayı tam olarak gerçekleştirememişlerdir. Çünkü bu yüzyıl Doğu Türkistan için, tam anlamıyla İsyanlar Yüzyılı olmuştur (KURBAN 1996: 71).

Yıllar sonra, 1865-1878 yılları arasında Kaşgar’da Yakup Beg (1820-1878) devleti kuruldu. Bu Türk devletine karşı Rus-Çin işbirliği gündeme geldi. Türkistan Türklüğü eskiden olduğu gibi yine iki cephede savaşmak zorunda kaldı… Biz Türkler 6 000 000 kilometre kare büyüklüğündeki Türkistan denilen engin ve zengin vatana sahip ulu bir ulus idik. Bu mutluluğumuzu çekemeyen kıskanç düşmanımız da az değildi.

Abdurahman Azat (34 yaşında) ve Kurbancan Hemit (29 yaşında) adlı iki Uygur genci, birlikte kollandıkları arabayı, konvoy halinde gitmekte olan silahlı Çin Askerî Bölüğü’nün üzerine sürmüş ve olabildiği kadar çiğnetmiştir. Bu ani araba saldırısında 17 Çinli asker ölmüş, 16 Çinli asker de yaralanmıştır.

Gerekçe, Türkistan denilen benim bu aziz ülkemde Çin işgaline yer yoktur

Yıl 2008, Ağustos ayının 08. Günü, ben bu haberi Washington’dan seslenen Uygur Azatlık Radyosu’ndan duyduğum gün, not defterime, “İşte Şarki Türkistan’da Azatlık Savaşı başlanmıştır; Abdurahman Azat’a, Kurbancan Hemit’e şan ve şerefler olsun!” cümlesini yazmıştım.

Ellerinde makineli tüfek veya güçlü bir patlayıcı bomba bulunmadığı halde-Çin’de Uygurların böyle bir çağdaş silaha sahip olabilmesi imkânsızdır-bir anda silahlı düşmanının 33’ünü saf dışı bırakmak ve düşmanından kaçıp kurtulmak-hayatta kalmak için faaliyete geçmek…

Bu eylemlerin hepsini bir anda bir arada yapmak mümkün mü? Mümkünmüş! Onlar, büyük bir patlayıcı eşliğinde cennet yolunu seçen sapık inanç sahibi intiharcı değil, yaşamı ve özgürlüğü kutsal bilen yüce ruhlu insanlardır. Onlar bir kere yapalım da sonrası ne olursa olsun, diye geleceğinden umudu olmayan karamsar insanlardan da değildir. Yanı sıra Onlar, ne yapıp yapıp öç alalım diyen intikamcılardan da değildir. Onlar sadece öç alma niyetinde olsalardı, kalabalık Çinli sivilin üzerine saldırır ve kaçıp kurtulmak da kolay olurdu. Onlar bu Azatlık Savaşını düşündüklerinde, arabayla yapılmasını ve arabayla kurtulmayı da planlamışlardır ki, savaşı devam ettirebilmek için elbette esen kalmak zorundaydılar; maalesef plan yetersiz kalmış-yakalanmışlardır.

Onlar, bu eylemleriyle, mümkün görünmeyen nice işlerin, can ve gönülden yapıldığında mümkün olduğunu kanıtlamış olan fedakâr-büyük şahsiyetlerdir. Onlar, iyi düşünülmüş, olağanüstü cesaret ve son derece çeviklik gerektiren bu örnek eylemleriyle, Şarki Türkistan Azatlık Savaşının yolunu açmıştır. Çünkü bu savaş, Çinli zihninde, Türkistan topraklarında kendilerine karşı her zaman patlamaya hazır bir bombanın bulunduğu fikrini-korkusunu yine bir daha canlandırmıştır ki, korku, kaçmanın-yenilginin ön koşuludur. Onlar, Azatlık Savaşının bu “ön koşulu” nu canı ve kanları pahasına hazırlamıştır; kalan iş arkadan gelenlere emanet edilmiştir. Türkün Pantürkizmden başka yolu yoktur.

Herkesin kolay kolay yapamayacağı-destanlara konu olacak bu olayın failleri olan Abdurahman Azat ve Kurbancan Hemit ikilisinin ataları-yakın akrabaları-dostları araştırılıp kimlikleri tespit edilmeli ve olayın ayrıntıları olduğu gibi bilinmeli diye düşünüyorum. Olay ve Onlar hakkındaki bilgiler bilindikçe, derinleştikçe daha çok ve ilginç bilgiler akla gelebilir-yazılabilir. Uygurlar ile ilgilenen-Doğu Türkistan’a gidip gelebilen Uygur dostlarının dikkatini bu konuya çekmek isterim. Zamanla bu konu manevi bir güce dönüşür, tarih olur, bilim olur; bu güç-bu bilim karşısında Çinli çaresiz kalır.

Zan ediyorum Çin hükümeti de, korktuğu, gerçekler karşısında savunmasız kalma endişesi gereği, bu konuyu çoktan ele almış olabilir-elinden geldiği kadar bilgi toplamaya çalışmış olabilir. Çünkü Çin, daha da gizli-sinsi-suikast yollarıyla, arkada kalanlarını da yok etmek-temizlemek amacıyla her tür kirli eylemlere başvurabilir. Çin’in böyle yapacağını ben, Ahmetcan Kasimi önderliğinde, 1944-1949 yılları arasında kurulup yaşatılan Şarki Türkistan Cumhuriyeti döneminden kalma anılarımdan çok iyi hatırlıyorum. Çin Doğu Türkistan’ı işgal edince, sadece bu cumhuriyeti kuranları değil, onların yakınlarını da her tür bahaneyle birer birer yok etmiştir. İşgale karşı isyan ettiği için, Osman Batır (1889-1951) ve Yakup Rahmanoğlu (1924-1951) 1951 yılında Çinli cellâtlar tarafından idam edilirken, Onların yakınları da hapsedilip, çoğu öldürülmüştü.

Örneğin: İli Siyasî Danışma Kurulu’nda bulunduğum 1964-1965 yıllarında, Osman Batır’ın büyük oğlu Şirtiman ile tanışmıştım. Onu Altay’dan kendi toprağından-kendi toplumundan koparıp İli bölgesindeki Siyasî Danışma Kurulu’na getirmişler. Kültür Devrimi sırasında (1966-1976) hapsedilen Şirtiman çok geçmeden hapishanede ölü bulunmuştur (KURBAN 2007: 129)

Orhun Abidelerinde izahı geçen, şu, ileriye dönük kuşku ve hile dolu bir yaşam tarzı, Çin ulusunu ve devletini ayakta tutan asli etken olagelmiştir: ”Çin ulusunun sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, yumuşak ipek kumaşla aldatıp uzak ulusu öylece yaklaştırırmış. Yaklaştırıp konduktan sonra, kötü şeyleri o zaman düşünürmüş. İyi bilgili insanı, iyi cesur insanı yürütmezmiş. Bir insan yanılsa, kabilesi, ulusu, akrabasına kadar barındırmazmış.” (KURBAN 1995: 89).

Yıl 2009, Nisan ayının 08. Günü, Kaşgar Olayı’nın bu iki yaratıcısı, Çinli cellatlar tarafından sıkı güvenlik çemberi altında kurşunlanarak öldürülmüş, cesetleri ailelerine verilmemiş, demek yok edilmiştir. Bu uygulama Çin ulus-devlet geleneğinin gereğidir ki, Çin ulusu ve devleti kalıcı belgelerden-tarihten-bilimden ecelden korkmuş gibi korkar, tıpkı aydınlıktan korkan hırsız gibi. Bu iki müstesna şahsiyetin cesedi mezar haline gelecekse, bu mezarların Uygur ulusunu azatlık savaşına çağıran bir simge olacağından Çinli elbette korkacaktır. Zaten Çin, bu olayın etkisinden kurtulamayacak, her adımını-her sözünü bu olayın yarattığı korku eşliğinde yapacaktır. Bundan sonra Çin’in Doğu Türkistan’daki tüm uygulamalarına, bu “Kaşgar Olayı”nın yarattığı korku, gizli veya açık mutlaka damgasını vuracaktır. Yakında Çin Merkezi Hükümetince, yalan da olsa, dile getirilen “insan haklarına saygı” sözcüğü, hiç kuşkusuz bu korkunun yankısıdır.

Düşmanımızın gönlüne bu kadar bitmez tükenmez korku salan, ey benim aziz kardeşlerim! Sizin bu, ulu ruhunuz karşısında ulusumuzun adına saygıyla eğiliyorum! Size şan ve şerefler olsun! Evet, Uygurları Uygur yapan, Uygurların bağrından doğan sizin gibi ulusal bilinç sahibi büyük Uygurlardır.

Yıl 1877 Mayıs ayı, Yakup Beg hayata gözlerini kaparken, uzak Çin’den gelen Zo Zungtang komutasındaki 90 000’lik Çin ordusunun üç alma hırsı sürer gider. Yakup Beg’in mezarı açılıp cesedi ateşe verilir. 60 000’lik Türk ordusundan sadece 10 asker Hokand Hanlığı’na kaçabilmiş, kalanları Çin katliamından hayata veda etmiştir.

Bugünden başlayarak gelecek kuşaklarımız, Abdurahman Azat, Kurbancan Hemit adına, “Azatlık Kahramanı”, “Azatlık Habercisi” başlıklı şiirler-methiyeler-destanlar-romanlar yazacaklardır. Bu kahramanlarımız, Kaşgar adı ve Doğu Türkistan tarihi ile ölümsüzlüğe kavuşacaktır. Zaten ulusumuz böyle ölümsüz kahramanlarımızın omzunda yaşamış ve var olagelmiştir.

Dünya çapında ve insanlık tarihi boyunca Çin gibi kötü güçler her zaman büyük ve ürkütücü olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple halkın olağanüstü akıl ve sezgi gücünün ürünü olan destanlardaki ve masallardaki tüm kötü güçler ne kadar büyük ve korkutucu olsalar bile, adalet karşısında hep yenilmişlerdir. Adalet ve insan hakları kavramlarının en çok yalınlaştığı-keskinleştiği günümüz dünyasında adaleti ve özgürlüğü savunan evrensel güçler, eğer Doğu Türkistan’ın Çin tarafından yutulup yok olup gideceğine seyirci kalacaksa, insanlık aleminde, insanlık tarihinde günümüze kadar varlığını sürdüre gelen destanların, masalların ve “adalet” denilen kavramın hiçbir anlamı ve hiçbir değeri kalmaz (KURBAN 2007: 239).

Bu “Kaşgar Olayı”, kurtuluş savaşlarının seyrek rastlanan ender bir örneğidir; bıçak kemiğe dayandığının çarpıcı bir belirtisidir; yanı sıra bu olay, insanlık-dünya duysun diye, cihanşümul bir haykırıştır ki: Bitsin şu zulüm! Çinliye ölüm!!!

KAŞGAR OLAYI, zaman geçtikçe anlaşılan-değeri yükselen, son zaman tarihimizin-son zaman kahramanlarımızın yarattığı ölümsüz bir Türk destandır.

“Yaşam acımasız, tarih kirlidir”. Öyle de olsa, bir tarihçi olarak, Çin’in geleceğine özgü bildiğim tek gerçek şu ki, Çin mutlaka bölünüp-parçalanacaktır. Çünkü özgürlük-demokrasi ve ulusal devlet kavramlarıyla çağımıza damgasını vuran evrensel değerler, Çin’in bugünkü gidişatının önünde geçilmez bir set oluşturmuş, artık Çin’e dur demenin zamanı gelip çatmıştır. Değişik bir değişle, Çin’in ölüm fermanı çıkmış ve er geç uygulanacaktır (KURBAN 2007: 251).

          Çin’in-Çin ulusunun en belirgin özelliği-aynı zamanda en zayıf noktası, akıl yerine iradeye öncülük tanıyan ön yargılı karakter yapısıdır ki, bu yapı gereği Çin yönetimi, her zaman-her an büyük hatalara gebedir. Çin zalim olduğu kadar korkak, kalabalık olduğu kadar güçsüzdür. Rusların-Rus yönetiminin en belirgin özelliği, yalancılık-ikiyüzlülüktür. Şu Türkistan atasözü Rusların bu özelliğinden kaynaklanmıştır : “Urus ile yoldaş olsan ay baltan yanında olsun” (KURBAN 2007: 228). 

 İklil KURBAN

          KAYNAKÇA

1.Washington’dan seslenen Uygur Azatlık Radyosu’nun 08.08.2008 günkü haberi.

2.KURBAN, Şarki Türkistan Cumhuriyeti, Ankara 1992.

3.KURBAN, “Turgun Almas ve Uygurlar” Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Konya 1994.

4.KURBAN, Doğu Türkistan İçin Savaş, Ankara 1995.

5.KURBAN, Gerçekler ve Yalanlar (Anılar-Yansımalar : (1943-2007), Ankara 2007.

6.KURBAN, Yaşlı Tarihin Yankısı, İstanbul 2014.

 

 

 

 

 

 

Rusya’da Milli Diller Tehlikede

Roza KURBAN

Rusya’da Rus olmayan milletlerin hiçbir hakkı yoktur. Milli dillerin tehlike altında olduğu artık bilinen bir gerçektir. Rusların, Rus olamayan milletleri yok etme amacı devlet siyaseti durumuna getirilmiş olup yüzyıllardır uygulanmaktadır. 1552 yılında Korkunç İvan’ın Kazan Hanlığını işgali ile başlayan bu süreç, başlangıçta kılıçtan geçirme, sonrası Hıristiyanlaştırma yoluyla Ruslaştırma, dil keserek insanları “dilsizleştirme” şeklinde devam etmiştir. 1990’lı yıllardaki değişimler sonrası Rus olmayan milletler bir nebze de olsa rahat bir nefes almış, dil ile ilgili farklı girişimlerde bulunmuştur. Ancak bu değişime hazırlıksız yakalanan milletler yağmurdan kaçarken doluya tutulmuş, 2000 yılında Putin’in iktidara gelmesi ile birlikte dil ile ilgili tüm girişimler önce askıya alınmış daha sonra yasaklanarak tamamen ortadan kaldırılmıştır. Putin, Korkunç İvan ile başlayan Rus olmayan milletleri yok etme siyasetini ve Deli Petro’nun vasiyetini yerine getirmek için elinden geleni yapmaktadır. Son olarak, 20 Temmuz 2017 tarihinde Yoşkar-Ola şehrinde gerçekleşen Uluslararası İlişkiler Şura’sında Putin “Rus dili dışındaki başka dilleri zorunlu okutmak – yaramaz bir durumdur” şeklinde bir konuşma yapmıştır. O günden sonra Rus olmayan milletler için Ana Dili Eğitimi konusu gündemin ilk maddesi olmuştur. Putin’in konuşmasından sonra okullara talimat gönderilmiş, dil konusu velilerin takdirine bırakılmıştır. Günümüzde Rusya’da 174 dilde konuşan millet vardır. Rusya’da Ruslardan sonra nüfusu en fazla olan millet Kazan Tatarlarıdır. Dil konusunu Kazan Tatarları açısından bakacak olursak, millet kendi çapında mücadelesini verirken, Tataristan Devlet Şurası Rusların bir dediğini iki etmemekte, ağzından çıkan sözü hemen uygulamakta, bazen ise Ruslardan önce dili yok etme girişiminde bulunmaktadır. Putin’in 20 Temmuz 2017’deki konuşmasından sonra Tatar Dili ders saatleri azaltılmış. Konuyla ilgili Tataristan Devlet Şura’sı Başkan Yardımcı Rimma Ratnikova, “Bu bizim tavizimiz, biz bugün geri adım atıyoruz, belki bunun böyle olması gereklidir” şeklinde bir açıklama yapmıştır. 26 Ekim 2017 tarihinde gerçekleşen Tataristan Devlet Şurası’nın 33. oturumunda dil konusu gündeme alınmamış. Oturumda, Tataristan Cumhurbaşkanı “dil konusunun siyasallaştırılmaması gerektiğini” söylemiştir. Böylelikle 2017–2018 eğitim yılı Tatar Dili ders saatlerinin azalması ve önümüzdeki eğitim yılında ne olacak soruları ile geçti.

Dünyanın gözü kulağı Dünya Futbol Şampiyonasındayken, 19 Haziran 2018 tarihinde Rusya Duma’sında “eğitim” konusunda değişiklik yapma ile ilgili yasa tasarısı gündeme alınmıştır. Yasa teklifini sunan milletvekillerinden birisi olan Alena Arşinova yaptığı konuşmada, bölgelerden şikâyetler geldiğini, bazı bölgelerde Rusya Devlet Dili’ne (Rus Dili –R.K) zarar verildiğini (!), zira söz konusu milli cumhuriyetlerde milli dillerin Rus Dili’nden daha fazla okutulduğunu söylemiştir. Konuşmasında milli dillerin daha fazla okutulması, velilerin fikirlerinin dikkate alınmaması, lisanssız ders kitaplarının kullanılması gibi ihlallerden söz eden Arşinova, ihlallerin Tataristan ve Başkurdistan’da yaşandığının altını çizmiştir. Tataristan’dan seçilen milletvekili İldar Gıylmetdinov da konuyla ilgili söz almış ve şöyle demiştir: “Putin, seçme hakkı olmalı, dedi, ancak o diller milli eğitim sisteminden çıkartılsın demedi. Bunu kanunla yasalaştırmak gerekiyordu, onun için yasa teklifi verildi. Söz konusu yasa tasarısını kabul etmekten başka yolumuz yoktur”. Konuşmalardan sonra oylama yapılmış ve milli dilleri “isteğe bağlı” olmasını öngören kanun tasarısı ilk oturumda kabul edilmiştir. Milli dillerin yok edilmesine yönelik kanun tasarısı yürürlüğe girdiğinde Rus Dili “ana dili” olarak kabul edilecektir. 450 milletvekilinin 377’si oturuma katılmış; milletvekillerinin 373’ü kabul, 3’ü ret, 1’i çekimser oy kullanmıştır. Tataristan’dan seçilen 16 milletvekilinin 11 kabul, 1’i çekimser oy kullanırken, 4 milletvekili oturuma katılmamıştır. Tataristan’dan seçilen milletvekillerinin 15’i Birlik Rusya Partisi, 1’i Rusya Federasyonu Komünist Parti üyesi olduğunu belirtmek gerekir.

3 ret oyu kullanan milletvekilleri ise şunlardır:

  1. Rizvan Korbanov (Akyar, Kaliningrad, Kırım, Dağıstan);
  2. Valentin Şurçakov (Mordoviya, Çuvaş, Mari İli);
  3. Rifat Şeyhetdinov (Başkurdistan);

Söz konusu yasa tasarısını kabulü milli dillerin ölüm fermanının imzalanması anlamına gelmektedir. Yaşananlar karşısında, Tataristan, Başkurdistan, Kabarda-Balkar, Yakut Cumhuriyeti olmak üzere Rusya’daki 4 milli cumhuriyet aktivistleri milli dillerin “isteğe bağlı” hale getirilmesine karşı 20 bin üzerinde imza toplamış, imzalar Rusya Duma’sına ve Cumhurbaşkanlığı’na gönderilmiştir. Tataristan Devlet Şura’sı da kanuna karşı çıkmış, Rusya Duma’sı ve Cumhuriyet Parlamentolarına müracaat yollamıştır.

Eğitim konusunda değişiklik yapma ile ilgili kanun tasarısı ilk oturumda kabulünden aldıkları cesaretten olsa gerek Rusya hiç zaman kaybetmeden 26 Haziran 2018 tarihinde Rusya Eğitim Bakanlığının “ana dili” eğitimi ile ilgili önerilerini bölgeler yollamıştır. 2018–2019 eğitim yılı ders programına göre dil-edebiyata ayrılan ders saatleri şöyledir:

1.-4. sınıflarda ana dili 1 saat, edebiyat 1 saat olmak üzere toplam 2 saat, Rus Dili 4 saat, Rus Edebiyatı 5 saat olmak üzere toplam 9 saat, 2.sınıftan itibaren yabancı dil dersi 2 saattir.

5.-9. sınıflarda ana dili 1 saat, edebiyat 1 saat olmak üzere toplam 2 saat, Rus Dili 4 saat, Rus Edebiyatı 2 saat olmak üzere toplam 6 saat, yabancı dil 3 saat, 6.sınıftan itibaren ikinci yabancı dil 1 saattir.

2018–2019 eğitim yılı ders programı ile ilgili öneri ve teklifler 2 Temmuz 2018’e kadar bildirilmesi gerekmektedir. Ders programındaki dil dersleri incelendiğinde ana dili eğitimine bu kadar az zaman ayrılması kabul edilebilir bir şey değildir. Daha önceleri “dil konusunu siyasallaştırmayalım” diyen Tataristan Cumhurbaşkanı ve dil konusuna kayıtsız kalan Tataristan Devlet Şura’sı milletvekilleri bakalım bu sefer ne deyecekler? Rusların dayattığı yasayı ve eğitim programını olduğu gibi kabul edecekler mi, yoksa karşılık verecekler mi? Yasanın ve söz konusu ders programının kabulü, milli dillerin yok olması anlamına gelecektir. Dilin yok olması, bir milletin, akabinde bir kültürün, bir edebiyatın, bir tarihin, geleneklerin yok olması demektir. Tek kelime ile ifade etmek gerekirse bir felakettir. Tatar dilini bu felakete sürükleyen süreç adım adım gerçekleşmiştir. 2000’lı yıllarda başlayan önce Latin alfabesine geçişi yasaklama, Tatar Okullarının kapatılması, üniversite sınavlarının Rusça yapılması, ders saatlerinin azaltılması, en son haftada 2 saate kalması gibi kanunla yasalaştırılan kararlardan ibarettir. Geri adım ata ata, taviz vererek bugünlere geldik. Artık geri adım atacak yerimiz kalmadı, arkamızda uçurum var. Uçuruma yuvarlanırsak geri dönüşümüz olmayacaktır. Tüm bu yapılanlar Rusların Rus olmayanları mankurtlaştırma yoluyla Ruslaştırma siyasetidir. Dili koruyarak millet olarak bugünlere gelen Kazan Tatarları bu dayatma karşısında susmamalı, sesini yükseltmelidir. En temel hak olan ana dili eğitimi hakkından mahrum bırakılmak – ulusal kimlikten uzaklaşmak, içinde bulunduğu topluma yabancılaşmak, yani mankurtlaşmak anlamına gelmektedir. Ana dilini bilmeyen bir çocuk başka dilleri öğrenmekte de zorlandığı eğitimciler tarafından bilinmektedir. Onun için ana dili eğitimi sadece bir şart değil, haktır. Ünlü Kazan Tatar bilgini Kayyum Nasiri (1825–1902) “Birisi yabancı bir dili öğrenmişse, öncelikle kendi ana dilini iyi bilsin” demiştir. Ana diline sahip çıkmak milletin her bireyinin bir görevidir. Dilimiz üzerinde oynanan oyunlara izin vermeyelim, yoksa tarih bizi affetmez…

 

Kaynakça:

  1. Kurban, Roza, Öksüz-Yetim Tatar Dili, Önce Vatan Gazetesi, İstanbul, 29.04.16 sayısı, s: 6.
  2. Kurban, Roza, Öksüz-Yetim Tatar Dili, Önce Vatan Gazetesi, İstanbul, 30.04.16 sayısı, s: 6.
  3. Kurban, Roza, Dil Yarası, Önce Vatan Gazetesi, İstanbul, 16.11.17 sayısı, s:11.

SEÇİMLER ve DIŞ TÜRKLER KONUSU ÜZERİNE.

Roza KURBAN

26 Nisan 2018 tarihinde İyi Parti yetkilileri Ankara’da Türk milliyetçi yazarlarla buluştu. İstişare toplantısında eğitim, sağlık, tarım, ekonomi, adalet, demokrasi, gazilerimizin durumu, gençlerin istekleri gibi birçok konu ele alındı. Toplantıda hazırlıksız yakalandığımdan söyleyemediklerimi kalem almak istedim. Aslen Kazan Tatarı olduğumdan yaşadığım çevremin sorunlarını dile getirmek görevim olduğunu düşünüyorum. Çeşitli Türk ellerinden farklı dönemlerde Türkiye’ye göç eden “Dış Türkler” olarak tabir edilen bir muhacir kitlesi vardır. Hiçbir millet vatanından kendi isteğiyle ayrılmaz, vatan topraklarından ayrılmak, köklerinden uzaklaşmak anlamına gelmektedir. Ekonomik, siyasi ve toplumsal nedenler insanları göçe zorlar. Türk Dünyası’ndan en büyük göç Türkiye’ye olmuştur. Bunun nedenlerini Tatar roman yazarı Emirhan Yeniki (1909-2000) şöyle açıklamıştır:“ Neden Türkiye bizi kendine çekiyor?.. Tatarlar,  İdil-Ural bölgesine Türkiye’den göç eden ulus değil ki. Ama Türkiye bizi çekiyor – uzaktaki aziz Vatanımız gibi çekiyor.

Sebeplerini anlamak zor değildir… Türkiye bağımsız, müstakil yegâne Türk devleti – bir zamanlar Yakın Doğu’yu ve Avrupa’nın yarısını elinde tutan kudretli Osmanlı İmparatorluğu… İmparatorluğun kendisi olmasa da, onun şanlı adı hale tarih sayfalarında. Türkler bizim din kardeşlerimiz, dilleri de yakın – aynı kökten. Bunun için yüzyıllar boyunca dini yad, dili yad Rus Emperyalizminin boyunduruğu altında yaşayan Tatarlar her zaman ruhi ve manevi destek arayıp, Türkiye’ye yaklaşması gayet doğaldır.”(Yeniki, 2004: 266). Türkiye, kimileri için “uzaktaki aziz vatan”, kimileri için “ikinci vatan”, kimileri içinse “vatan” olmuştur. Kalplerinde memleket özlemi, akıllarında bir gün vatanlarına geri dönme fikri ile gelen muhacirlere Türkiye kucak açmış, eğitim-çalışma fırsatı vermiştir. Göç eden milliyetçiler milli davalarını Türkiye de sürdürmüştür.

Türkiye’ye göç eden Türkler arasında Kazan Tatarları, Kırım Tatarları, Sibirya Tatarları, Uygurlar, Nogaylar, Güney Azerbaycan Türkleri vs. bulunmaktadır. Kazan, Kırım, Sibirya Tatarları Rus zulmünden, Uygurlar ise Çin zulmünden kaçıp Türkiye’ye sığınmıştır. Türkiye’ye göç eden Türkler arasında en büyük nüfusu Kırım Tatarları oluşturmaktadır. Başlangıçta Rus zulmünden, daha sonra Sovyetlerden kaçarak Türkiye’ye yerleşen Kırım Tatarlarının sayısı farklı görüşlere göre 4 ile 6 milyon arasında değişmektedir. Kırım Tatarlarının en yoğun yaşadıkları yerler arasında İstanbul, Ankara, Eskişehir, Konya gibi büyük şehirler bulunmaktadır. Kırım Tatarlarının başta Ankara, İstanbul olmak üzere çeşitli şehirlerde kültür ve yardımlaşma dernekleri faaliyet göstermektedir. Dernekler aracılığıyla tarihlerini, kültürlerini, geleneklerini tanıtan Kırım Tatarları aktif ve etkili çalışmalarıyla ön plandadır. Bilindiği üzere 16 Mart 2014 tarihinde Kırım’da yapılacak sözde referandum sonrasında Rusya Kırım’ı işgal etmiş ve Rus işgali bugün de devam etmektedir. Kırım Tatarları Rus işgaline karşı yürüttükleri haklı davalarını her platformda dile getirmeye çalışmaktadır.

Kazan Tatarları da Rus zulmünden kaçarak Türkiye’ye göç etmiştir. 1552 yılında Kazan Hanlığı’nın Ruslar tarafından işgali sonrası Kazan Tatarları için acı dolu sıkıntılı günler başlamıştır. Rusların zorla Hıristiyanlaştırma yoluyla Ruslaştırma siyaseti Kazan Tatarlarını göçe zorlamıştır. XIX. yüzyıl sonlarında başlayan göç, Sovyetler döneminde de sürmüş, günümüzde de devam etmektedir. Türkiye’de ikamet eden Kazan Tatarlarının sayısı farklı kaynaklara göre 20 ile 50 bin arasında değişmektedir. Kazan Tatarları ile ilgili kesin bir sayı bilinmemekle birlikte göçün büyük olduğunu söylemek gerek. Kazan Tatarları, İstanbul, Ankara, Eskişehir, İzmir, Bursa, Kütahya gibi şehirlere ve çevre köylere yerleşmiştir. Kazan Tatarlarının da Ankara, İstanbul gibi şehirlerde dernekleri bulunmakta, ancak Kazan Tatarları Kırım Tatarları gibi aktif değildir. Kazan Tatar Derneklerinin faaliyetleri toplanıp yemek yiyip, şarkı söylemekten öteye gitmemektedir. Dernek yöneticileri “biz siyasete karışmıyoruz” diyerek siyasi konulardan uzak durmaktadır. Derneklerden söz açılmışken, 20 ile 50 bin arasında nüfusu olan Kazan Tatarlarının ancak 100-200’yü derneklere kayıtlıdır.

Çin zulmünden kaçarak Türkiye’ye sığınan Uygurların sayısı ise 25 bin civarındadır. Uygur Türkleri, İstanbul, Kayseri, Ankara, Konya, Adana, Kastamonu gibi şehirlerde ikamet etmektedir. Farklı şehirlerde olan Uygur dernekleri Çin’e karşı yürüttükleri milli mücadeleyi Türkiye’de de sürdürmektedir. Dış Türkler diye tabir ettiğimiz Kuzey ve Doğu’dan Türkiye’ye gelen Türkler vatanlarında olup bitenlere kayıtsız kalmamakta, elinden gelen mücadeleyi vermektedir. Kazan Tatarlarının ana vatanı olan Tataristan’da günümüzde Ruslar Kazan Tatarlarını yok etme siyaseti yürütmektedir. Ana dilde eğitimi yasaklayan Putin, 2017 yılının sonunda Tataristan’ın resmi dillerinden birisi olan Tatar Dili eğitimini de tartışmaya açmış ve okullarda Tatar Dili dersi haftada 2 saate indirilmiştir. Ana dilde eğitim ve ana dil eğitimi konusu Rus işgali altında olan Kırım Tatarları için de geçerlidir. Kazan ve Kırım Tatar milliyetçilerine göz açtırmayan Rus hükümeti, Türkleri millet olarak yok etme siyasetini uygulamaktadır. Çin işgali altında olan Uygurların yaşadığı Doğu Türkistan’da da durum farklı değildir. Çocuk doğumlarının dahi kontrol altında tutulduğu, iş verme vaadiyle Uygurların Çin’in iç kısımlarına göçe zorlandığı bir gerçektir. Tüm bunlar, Uygurların sayısını azaltmak, Uygurları asimile etmek, nihayetinde Uygurları millet olarak tarih sayfasından silmek için uygulanmaktadır.

Türkiye’de ikamet eden Dış Türkleri, Türkiye’de yaşananlar yakından ilgilendirmektedir. Sağlık, ekonomi, eğitim, barınma, geçim gibi konular ön planda olsa da bir de kalplerinde taşıdıkları sıla özlemi, vatan hasreti her şeyin önüne geçmektedir. Dış Türkler, bir taraftan kendi benliklerini koruma, geleneklerini yaşatma derdinde, diğer taraftan işgal, baskı altında olan vatan topraklarında olup bitenleri gözlemekte, bir gün vatan topraklarına dönme hayali ile yaşamaktadır. Göç eden Türklerin kendileri Türkiye’de, kalpleri, gönülleri, akılları, gözleri ve kulakları vatan topraklarındadır. Dil-millet-devlet uğrunda mücadele veren Dış Türkler, yürüttükleri haklı davalarının devlet siyaseti konumuna getirilmesini istemekte, Kırım Davası, Uygur Davası, Kazan Tatar Davası adı altında yürütülen davaya saygı gösterilmesi ve desteklenmesi konusunun ele alınması gerektiğini düşünmektedir. Kırım Tatarları ve Uygur Türklerinin davası devlet siyaseti konumunda sürdürülmekte, ancak günümüzde Rus zulmü altında ezilen ve millet olarak yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olan Kazan Tatarları ile ilgili bir oluşum ne yazık ki bulunmamaktadır.

Seçim sürecinde ve seçimlerden sonra sayıları milyonları bulan Dış Türkler konusunda çalışmalar yapılması gerekmektedir. Dış Türkler, yüzyıllardır bağımsız yegâne Türk Devleti olan Türkiye’den manevi destek beklemektedir. Ortak paydamız Türk olsa da, her Türk boyunun kendine özgü gelenekleri, kültürü, yaşam tarzı vardır. Dış Türklerinin milli kimliklerini korumak-yaşatmak, yüzyıllardır dil-millet-devlet bağımsızlığı uğruna verdiği milli mücadele konusunun Türkiye’nin devlet siyaseti konumuna getirilmesi gerekmektedir. Kazan-Kırım-Uygur ve diğer Türkleri birleştiren ortak gaye milli davamızdır. Zalime ve zulme karşı yürütülen bu davayı gündemde tutmak ve nihayete erdirmek önemli olmanın dışında bir zarurettir…

 Kaynakça:

  1. Kurban, Roza, Biz İdil’den, Ural’dan…, İstanbul 2017.
  2. Yeniki, Emirhan, Siyasi Yazılar, Makaleler, 5.Cilt, Kazan 2004.

 

 

 

Közümüzü Koruyalım

İlk insan ateşi bulunca onu bir daha kaybetmemek için büyük gayret sarf etmişti. Öyle ya yıldırım düşmesiyle başlayan alevler içini ısıtmış, etrafını görmesini sağlamış, onu vahşi hayvanlardan bile korumuştu. Derken yiyeceklerini bu muazzam ateşe tutmayı keşfedecek, o harika lezzetin peşine  ömrü boyu düşecekti. Ateş hep dostu, yardımcısı, içini ısıtan sevgisi olmuştu. Yazıyı bile belki ateşin aydınlattığı duvarlarda deneyecekti. Odunların kararmış, isli artıklarını kendisine kalem edinecek, bilmeden tarihi başlatacaktı. Ta ki medeniyetin tek dişi kalmış canavarı icat edilene kadar..

kizgin_lavlar_yanardag_2

Güç ateşte, sevgide, birlikte değildi artık.. Kimde para varsa, silah varsa bütün menfaatperestlerin ilahıydı, tapınmaya başladılar.  Hergün daha öldürücüsü yapıldı, hep en fazla paraya satıldı. Kirli paralarla elden ele dolaştı. Ölüm kustu, kinle yoğruldu da savaşa, teröre öyle kurban edildi koca insanlık… Bu karanlık gölgeler felaketin, kaosun tek putuydu. Doydu mu  gözleri, yetti mi hainlikleri? Asla! 21. yüzyılda gelindiğinde şekli değişti, daha sinsi hale geldi silahlar. Yerinden kalkmadan  telekineziyle beyin yıkayan frekanslarla işgal edildi ülkeler. İnsanoğlu düşünemez, okuyamaz oldu, Dinlemeyecek, anlamayacak ve bu aşağılık frekansların esiri olacaktı.

088a58a4-93c5-4373-84ba-e48cbcb367fa-1-5 indir-1

 

 

 

 

 

Hedef buydu  evet, ama bir tek şeyi unuttular. İlk insandan beri Allahın içimizde sakladığı ümidi.. O ümitle çağlar açılıp çağlar kapandı. Ümit sevgiye dönüştü, sevgi ise emeğe… Kaybetmemek için verilen bütün değerlerimizi bakın ben bir kor ateşte topladım. Ümidimiz ve sevgimiz sıcacık kalsın diye…Ocağımızı söndürmeyelim, bu közümüze sahip çıkalım. İçimizde zerre kadar insanlık kaldıysa tek bir közden koskoca bir insanlığı yeniden yaratalım Biz buna muktediriz yeter ki o közü içimizde hep saklayalım. Çünkü robotlar ve putlar insani duyguları hiç bir zaman algılayamazlar. Bunların devri bittiğinde üfleyerek canlandıracağımız bir közümüz mutlaka ama mutlaka olsun!

 

Erken Bahar10440807_309987385833793_4462767817736023390_ngzzz11535835_389788057875060_7769484903197529579_nAlien Meadow_Square1488196_738367156181071_2109936234_n1457675_187134168158566_1167322947_n37729

Taş Devri

Bu Aralık’ta  2015 yılının son ayına girerken, vatandaşın birine yaklaştık yeni yıl ile ilgili düşüncelerini soralım dedik, demez olaydık.

İyi güzel temennilerde bulunacağını sanarken kızdı bize: “iki gün sonramı bile planlayamıyorken ben, bize ne 2015’ten” dedi…

-Afedersiniz karıştınız sanırım. bu sene 2016 ya gireceğiz..

-iyi de biz daha 2015’e girmedik ki..

– Aman efendim nasıl olur?

– Olur efendim, saatler geri alındı ya, hep geriye gittik.

Hayretten açılan ağzımızdan bir damla yere düşünce ançak kendimize gelebildik. Oysa deliye de benzemiyordu karşımızdaki. İyi giyimli, herşeyiyle normal görünen, senin benim gibi biriydi.

Belli mi olur, emin olmak için bir kaç soru daha sormalıydık.

Belki de bu vatandaş haberin ta kendisiydi.. Biraz daha karıştırmalıydık.

– Peki, size göre biz hangi yıldayız o zaman ?

Arkamda bir yeri işaret etti parmağı ile, dönüp baktım, meydanın ortasında dikili olan saati gösteriyordu.

Eee der gibi döndüm sonra kendisine, “evladım bu saatin sen çalıştığını gördün mü” demez mi?

Haydaa amcam uçmuş belli. Ben de ona uyup dedim, cık…

– Haydi metroya gel inelim, oranın saati de aha böyle..

-Dur aman, gözünü seveyim. Amcam  yaa sen hiç mi haber seyretmiyon, hani gazete filan… Orda ne yazıyor ya?

-İleri gideceğimize hep geriye giden bir şeyler oluyor. Sanki dünya tersine dönüyor.

-Haklısın amcam da…

-Uzay çağındayız ama taş devrindeki gibi yaban bir hayat yaşıyoruz. Herkes odasında bir başına. Büyük küçük yok, komşu akraba yok. Mahallede birbirini tanıyan yok. Sokaklarda yazın çocuk sesleriyle çınlardı, bu sene hani bir tane çocuk gördün mü?

– Hee doğru, görmedim vallaha!

– Aramıza hoşgeldiiin.

Herşeyin otomatiği olduğu günümüzde zaten elektrik kesilince taş devrine geri dönmüyor muyuz? Ee daha hangi yıldayız diye niye ha bire sorup duruyonuz?

– ………………….

 

 

 

 

 

 

 

 

Türk Solu

Hiç bu kadar solcu olmamıştım, bu kadar yanlız kalana dek….

Ümitlerim bir bir söndüydü ama.. Bir dakika! Sizi görene dek..

Dün bir milattı belki ömrümce beklediğim.. Gezi’deki Ağaç kitabı elime gelene dek..

Teşekkürlerim Serap Yeşiltuna ve çok değerli ekip arkadaşlarına

Evet o kitap bana armağandı ama esas onları tanımak, bu gencecik pırıl pırıl, gayretli kişilerin varlığından haberdar olmak, hem de en umutsuz olduğum bir günde bana nasıl iyi geldi anlatamam. Buydu aradığım evet, gözüpek, idialist, inançlı imanlı okumuş, aydınlanmış Türk insanı. Benim canım vatandaşımdı, Anadolum, Gezi ağacım, atasözüm, türkülerim, tarihimdiniz birlikte okuyup hissettiğim.. Fikri hür, vicdanı hür geleceğimdiniz.

1958503_653303898094815_6830200623381482739_n

Hala bulutların üstündeyim ve hala bu güne kadar neredeydiniz, esas milliyetçilerin yapması gerekenleri onlar yapmadıkları için bugün bölünürken, şimdi birden bire 55 yıllık hayatımda bir milat daha oluyor: Meğer ben solcuymuşum diyorum.. Çünkü nasıl kafa tuttuğunuzu, ülkemizin menfaatlerini bizler gibi nasıl koruduğunuzu görüyorum.

Yabancı sigara paketini döşünde taşıyıp bana ideolojinden bahsetme ne olur. İstediğin kadar uzat bıyıklarını uygulaman yok ise kapı şu tarafta aha açık buyur. Karadenizi bile çırpınırken yalnız bıraktınız.. Milletim çare ararken oturup baktınız. Hayır efendi hayır bu işler böyle olmuyor. Kominist partisi topraklarım yabancılara satılmasın diye bildiri dağıtıyor. Hala oy peşinde lideriniz sadece salı günleri ekranlarda okuyor. Bana hareketin hası gerek o da maalesef sizde bulunmuyor..

Belki kısa yazarım ama öz yazarım. Uzunu kimse okumaz ona yanarım. Medyamız matbamız, okulumuz olsun diye Türk Soluna bundan böyle ben de yazarım.

10407572_653326114759260_6562081580504101166_n

Türk Solu dergisi resmi internet sitesi http://www.turksolu.com.tr/