Kategori arşivi: Ahir Zaman Masalları

Tıkandı Baba

Sultan Mahmut kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamış. Dolaşırken bir kahvehaneye girmiş oturmuş. Herkes bir şeyler istiyor.

Tıkandı Baba, çay getir!..

Tıkandı Baba, kahve getir!..

Bu durum Sultan Mahmut’un dikkatini çekmiş.

– Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı baba meselesi?

– Uzun mesele evlat, demiş Tıkandı baba.

– Anlat Baba anlat! Merak ettim deyip çekmiş sandalyeyi.

Tıkandı Baba da peki deyip başlamış anlatmaya;

Bir gece rüyamda birçok insan gördüm, her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. “Benimki de onlarınki kadar aksın” diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı.

Bu sefer içimden “Onlarınki kadar akmasa da olur, yeter ki eskisi kadar aksın” dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı. Ben yine açmak için uğraşırken bir zat göründü ve: “Tıkandı Baba, tıkandı. Uğraşma artık”, dedi. O gün bu gün adım “Tıkandı Baba”ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdi de burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyoruz.

Tıkandı Baba’nın anlattıkları Sultan Mahmut’un dikkatini çekmiş. Çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına:

“Her gün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz” demiş.

Sultan Mahmut’un adamları peki demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı Baba’ya baklavaları vermişler. Tıkandı Baba baklavayı almış, bakmış baklava nefis.

– “Uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. Şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim” diye içinden geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken “Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim” demiş ve işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya.

Taze baklava, güzel baklava!

Bu esnada oradan geçen bir adam baklavaları beğenmiş. Üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar ve Tıkandı Baba baklavayı satıp elde ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış.

Müşteri baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. Şaşırmış, diğer dilim, diğer dilim derken bir bakmış ki her dilimin altında altın var. Ertesi akşam adam acaba yine gelir mi diye aynı yere geçip başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı Baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş.

Müşteri hiçbir şey olmamış gibi: “Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım” demiş. Tıkandı Baba da “Peki” demiş ve anlaşmışlar. Tıkandı Baba’ya her akşam baklavalar gelmiş ve adam da her akşam Tıkandı Baba’dan baklavaları satın almış. Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut:

“Bizim Tıkandı Baba’ya bir bakalım” deyip Tıkandı Baba’nın yanına gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş. Girmiş girmesine ama birde ne görsün bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın. Sultan:

– “Tıkandı Baba sana baklavalar gelmedi mi?” demiş.

– Geldi sultanım!

– Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?

– Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağ olasınız, duacınızım.

Sultan şöyle bir tebessüm etmiş.

“Anlaşıldı Tıkandı Baba anlaşıldı, hadi benimle gel” deyip almış ve devletin hazine odasına götürmüş.

“Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar gelirse hepsi senindir” demiş. Tıkandı Baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda, düştü düşecek. Sultan demiş;

“Baba senin buradan da nasibin yok. Sen bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar” demiş ve askerlerden birini çağırmış.

“Alın bu adamı Üsküdar’ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş beğensin. O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasını ona verin” demiş.

Padişahın adamları ‘peki’ deyip adamı alıp Üsküdar’a götürmüşler.

Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım, demişler.

Baba, “niçin?” demiş. Askerler:

“Hele sen bir beğen bakalım” demişler. Baba şu yamuk, bu küçük, derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline.

“Ne olacak şimdi” demiş.

“Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını padişahımız sana bağışladı” demiş.

Adam taşı kaldırmış tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş. Adamcağız oracıkta ölmüş. Askerler bu durumu Padişah’a haber vermişler. İşte o zaman Sultan Mahmut o meşhur sözünü söylemiş:

VERMEYİNCE MABÛD, NEYLESİN SULTAN MAHMUT!

Medya Masalları

Bir zamanlar, büyük ve güçlü bir ülkeyi yöneten kralın dört eşi varmış.
Kral en çok dördüncü eşini sever, bir dediğini iki etmez, her şeyin en güzelini, en iyisini ona verirmiş.
Kral üçüncü eşini de çok severmiş. Bu güzelliğin bir gün kendisini terk edebileceğinden korktuğu için, onu çok kıskanır, üzerine titrermiş.
Kral ikinci eşini de severmiş. Kendisine karşı her zaman iyi ve sabırlı davranan eşi, ne zaman bir derdi olsa daima onun yanında bulunur, sorunun çözümünde ona destek verirmiş.
Kraliçe olan birinci eşiymiş kralın. Onu en çok seven, karşılık beklemeden seven,sağlığına ve hükümranlığına en büyük katkıyı sağlayan bu eşi olmasına rağmen, kral bu eşini hiç sevmez ve onunla hiç ilgilenmezmiş.
Bir gün kral ölümcül bir hastalığa yakalanmış.
Yakında öleceğini anladığı ve öldükten sonra yalnız kalmaktan çok korktuğu için, eşlerinden hangisinin ölüm yalnızlığını kendisi ile paylaşmak isteyebileceğini öğrenmek istemiş.
En çok sevdiği dördüncü eşine, “Ölüm yolculuğunda bana eşlik etmek ister misin?” diye
sorduğunda, aldığı yanıt kalbine bir bıçak gibi saplanan, kısa ve net, “Mümkün değil!” olmuş.
“Hayatim boyunca seni sevdim, sen benimle birlikte ölmeyi kabul eder misin?” sorusunu üçüncü eşi, “Hayır, hayat çok güzel. Sen ölünce ben yeniden evleneceğim.” diye yanıtlamış ve kral bir kez daha yıkılmış.
“Her sorunumda, her zaman yanımda olan, bana yardim eden sendin. Bu sorunumda da bana yardımcı olur musun?” sorusuna karşı, ikinci esinden, “Bu sorunun için bir şey yapamam. Olsa olsa sana mezarına kadar eşlik eder, güzel bir cenaze töreni yaptırır ve yasını tutarım.” karşılığını almış.
Büyük bir hayal kırıklığı yaşamakta olan kral birinci eşinin sesiyle irkilmiş:
“Nereye gidersen git, seninle olurum, seni takip ederim.”
“Ah!” diye inlemiş kral; “Keşke bir şansım daha olsaydı…”
==========================================
Aslında gerçek Yaşamda hepimiz dört eşliyiz…
Dördüncü eşimiz “vücudumuz”! Onun güzel görünmesi için ne kadar zaman, kaynak ve çaba harcarsak harcayalım, öldüğümüzde bizi terk edecektir.
Üçüncü eşimiz “sahip olduğumuz servet ve statümüz”! Ölür ölmez başkalarına yar olacaktır.
İkinci eşimiz “ailemiz ve dostlarımız”! Tüm sorunlarımızı paylaştığımız bu kişilerin en son yapabilecekleri şey, bu dünyadan gözleri yaşlı bizi uğurlamak olacaktır.
Ve birinci eş… “ruhumuz”!

 

İnternetten alıntıdır. 

Padişah ve İhtiyar

Çok soğuk bir kış günü padişah, tebdil-i kıyafet gezmeye karar vermiş.Yanına Başvezirini alıp yola çıkmış. Bir dere kenarında çalışan yaşlı biradam görmüşler. Adam elindeki derileri suya sokup, döverek tabaklıyormuş.

Padişah, ihtiyarı selamlamış:
“Selamunaleykum ey pir’i fani…”
“Aleykumselam ey serdar’i cihan…”

Padişah sormuş:
“Altılarda ne yaptın?”
“Altıya altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor…”

Padişah gene sormuş:
“Geceleri kalkmadın mı?”
“Kalktık… Lakin, ellere yaradı…”

Padişah gülmüş:
“Bir kaz göndersem yolar mısın?”
“Hem de ciyaklatmadan…”

Padişahla Başvezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar. Padişah
Başvezire dönmüş:
“Ne konuştuğumuzu anladın mı?”
“Hayır padişahım…”

Padişah sinirlenmiş:
“Bu akşama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan kelleni alırım.”

Korkuya kapılan başvezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telaşla dere
kenarına dönmüş. Bakmış adam hala orada çalışıyor.
“Ne konuştunuz siz padişahla…”

Adam, başveziri şöyle bir süzmüş:
“Kusura bakma. Bedava söyleyemem. Ver bir yüz altın söyleyeyim.”

Başvezir, yüz altın vermiş.
“Sen padişahı, serdar-ı cihan, diye selamladın. Nereden anladın padişah
olduğunu.”
“Ben dericiyim. Onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası giyemezdi.”
Vezir kafasını kaşımış.

“Peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor ne emek?…”
Adam, bu soruya cevap vermek için de bir yüz altın daha almış.
“Padişah, altı aylık yaz döneminde çalışmadın mı ki, kış günü
çalışıyorsun, diye sordu. Ben de, yalnızca altı ay yaz değil, altı ay da
kış çalışmazsak, yemek bulamıyoruz dedim.”

Vezir bir soru daha sormuş…
“Geceleri kalkmadın mı ne demek?”

Adam bir yüz altın daha almış.

“Çocukların yok mu diye sordu.

Var, ama hepsi kız. Evlendiler, başkasına
yaradılar, dedim…”

Vezir gene kafasını sallamış.
Peki”Bir kaz göndersem yolar mısın”, o ne demek…

Adam gülmüş.
“Onu da sen bul…”

Oduncu ve Yılan

Zamanın birinde bir oduncu, ormanda odun keserken çalı arasında bir yılana rastlamış. Elindeki baltayı kaldırıp yılanın başını vurmak üzereyken bir an göz göze gelmiş. Yaratana olan aşkı “yılan bile olsa” yaratılana yansımış ve yılanı vurmaya kıyamamış.

Yılan da duygulanmış, dile gelmiş. “Ey insanoğlu, sen bana kıyamadın, ben de sana bir iyilik edeceğim“demiş. Bir kör kuyuya dalmış ve kaybolmuş. Biraz sonra ağzında bir altın lira ile dönmüş ve oduncuya uzatmış. “Bundan böyle ömür boyu sana her gün bir altın lira vereceğim.”

Oduncu altını bozdurmuş ve evinde o gün şenlik olmuş. Hiç kimseye olan biteni anlatmamış, ailesi dâhil. Herkes sadece oduncunun çok çalıştığı için durumunun düzeldiğini zannetmiş. Yıllar boyu her gün o kör kuyunun başına gitmiş, yılan ile buluşmuş ve altınını almış.

Gel zaman git zaman, oduncu ağır hastalanmış. Kuyunun başına gidemez olmuş. Birkaç gün geçince bolluğa alışmış evinde darlık başlamış.

Oduncu oğlunu yanına çağırmış ve yılanın sırrını anlatmış.”Git kör kuyunun başına ve oğlum olduğunu söyle, yılan sana altın verecek” demiş. Oğlu inanmamış ama gitmiş, yılan önce saklanmış, sonra ortaya çıkmış. Onun oduncunun oğlu olduğuna iyice kanaat getirince de kuyuya inip bir altın getirmiş.10013858_648186455252900_1617422832_n

Oğlan önce inanmadığı hikâyenin gerçek olduğunu görünce hırsa kapılmış, kim bilir daha ne kadar altın var kuyudan içeride demiş. Hırsla yılanı öldürmek için bir hamle yapmış, ıskalamış ama yılanın kuyruğunu koparmış. Yılan da can havliyle dönüp oğlanı sokmuş ve öldürmüş. Akşam yaklaşıp da oğlu gelmeyince oduncu iyice endişelenmiş. Hasta yatağından sürünerek bile olsa kalkmış.

Kuyunun başına gitmiş ki oğlu cansız yatıyor. Yılan o arada görünmüş ki, kuyruğu yok ve kanlar içinde..

sarmal_y_lan_gif

Oduncu durumu anlamış ve çok üzülmüş. Canının parçası oğlu yerde cansız, yıllardır velinimeti olan yılan yaralı…

– ”Hatalı olan oğlum olmalı demiş ve yılandan özür dilemiş. Tekrar dost olalım”demiş…

Yılan ise acı acı gülümsemiş;
– Çok isterdim ama… Sende bu evlat acısı, bende de bu kuyruk acısı varken biz artık dost olamayız.

KAynak: Emete Gözügüzelli

Mum Hala

Masallarımız

“Vaktiyle, diyarın birinde bir tüccar varmış. Oldukça varlıklı, iyi huylu bir adam olmasına rağmen adamın bir derdi varmış. Ne zaman ticaret için kervanlarıyla yola çıksa döndüğünde evdeki hanımının öldüğünü öğreniyormuş. Bir, iki, üç derken adamcağız yine evlenmiş. Bu seferki hanımı genç, güzel ama en önemlisi çok akıllıymış. Az zaman uz zaman geçmiş ve tüccarın yine gitmesi gerekmiş. Tabi daha önceki hanımlarını her bıraktığında onları bir daha göremeyen adamcağız çok tedirginmiş. Ne çare ki iş bu gitmesi lazım.

Genç ve güzel karısını karşısına alıp durumu anlatmış. Tabi bizim tüccar eşinden bir hayli büyük olduğu için onu aşırı da kıskanıyormuş. Tüccar eşine;

“Ben evde yokken sakın evden çıkma, eve de kimseyi alma” diye sıkı sıkı tembihlemiş ve eklemiş

“ Neye ihtiyacın olacağını bu gece iyice düşün ve liste yap, gitmeden evvel istediğin her şeyi tedarik edeceğim” demiş.

Kadıncağız önceki eşlerinin hepsinin öldüğünü öğrenince korkmuş ama ne yapsın kocası onun sözünden de çıkamaz. İyice düşünmüş, karamsar olmanın değil çözüm bulmanın zamanı demiş kendi kendine ve sabah uzunca bir liste uzatmış eşine.

hülya aktaş yurterin fotosuAdam şöyle bir bakmış listeye yiyecek içeceklerin yanı sıra metrelerce kumaş, kilolarca balmumu, dikiş malzemesi de var. Bir anlam verememiş fakat eşinin razı olup o yokken evden çıkmamaya söz vermesinden hoşnut olduğu için ses etmemiş. Hemen pazara gitmiş istediği her şeyi misliyle satın alıp eve göndermiş. Kendisi de daha sonra gelip tembihlerini yaptıktan sonra eşiyle vedalaşıp yola çıkmış.

Kadın gelen bütün malzemeleri yerine yerleştirdikten sonra oturmuş mumların başına yoğurmuş yoğurmuş kıvamlı bir hamur elde etmiş. O hamurdan yaşlı, tonton bir nine yapmış. Sonra gitmiş kumaşlardan çeşit çeşit elbiseler dikmiş, giydirmiş, eline de bir tesbih vermiş ve evin alt katında ona bir oda hazırlamış. Baş köşeye de bu ihtiyar kadını oturtmuş.

Her sabah uyanır uyanmaz hemen odaya gelip;

“ Mum Halacım, sabahı şerifleriniz hayır olsun, nasıl rahat uyudunuz mu?” diye soruyormuş. Sabahtan bir sohbete başlıyor bütün gün onunla yemeğini yiyor, yine her derdini kederini ona anlatıyormuş.

Günler böylece geçmiş ve tüccar bir gece vakti ansızın eve gelmiş. Bakalım bizim hanım sözünü tuttu mu diye düşünerek gizlice eve girmiş. Bir de ne duysun? Karısı biriyle konuşuyor.

“Ah Mum Halacığım bugün solgun gibisiniz. Canınız sıkıldı galiba size bir kahve yapayım da dertleşelim” diyerek yerinden kalkmış. İşte o an öfkeden gözbebekleri büyümüş kocasını görmüş. Ortam loş olduğu için zar zor Mum Hala’yı seçen adam öfkeden deliye dönmüş halde belinden hançerini çıkarmış. Kadıncağız dur yapma etme demeye fırsat bulamadan adam hançerini Mum Hala’nın karnına saplamış. İşte o anda Mum Hala’nın karnından yemyeşil, pis kokan bir zehir etrafa saçılmış. Ne olduğunu anlayamayan adam şaşakalmış. Kadın vaziyeti izah edince durum anlaşılmış.

Yalnızlığın, dostsuzluğun en büyük dert olduğunu anlayan kadın bunun ölümüne sebep olacağını anlamış. Derdine çare olsun diye Mum Hala’ya sığınmış. İçinde biriktirdiği kederini, sıkıntısını yavaş yavaş Mum Hala’ya akıtmış, ufak ufak onu zehirlemiş böylece. Kadın her gün derdini Mum Hala’ya anlattıkça zavallı halacık onun dert zehrini içine almış. Günler geçtikçe de içinde biriktirip durmuş. Tabii tüccar her şeyden habersiz bu zehri açığa çıkarmış ve anlamış “insan insanın zehrini alır” sözünün hikmetini.

images

Kaynak:Hatice Rezzan Baba “Bu masalı Hoca’dan dinleyip kaleme alan, Aysenur Ikiz’in eline-gönlüne sağlık! Hoca’cım “İnsan insanın ağusunu alır.”Buyurmuşlardı…Hem de nasıl alırdınız,şükrümü ifadeden acîzim!” Feysbuk sayfasından alıntıdır.

 

 

Hababamzede

Ahirzaman Masalları Serisi -5-

-Hasta mısınız Hocam?

-Yüzünüz sarı görünüyor!

-Sizi daha önce hiç böyle görmemiştik, neyiniz var Hocam?

– Çok kötü görünüyorsunuz gerçekten…

-Aaa dünden beri size ne oldu böyle?

 

Okulun kapısından girdiğinden beri ne olmuştu bu veletlere böyle de hepsi sözleşmiş gibi aynı şeyden bahsediyorlardı? Hâlbuki bu gün onları sözlü yapacaktı. Sakın kaytarıyor olmasınlardı? Yok yok bacak kadar boylarıyla onlarda o zeka neredeydi? O kadar akıllı olsalar neden her sene sınıfta kalıyorlardı? Olsa olsa çok çalışmaktan, uzun süredir tatil yapamamaktan strese girmişlerdir diye düşündü külyutmaz Necati. Hakikaten de adı gibi öğrencilerinin kurduğu bir tuzağın daha farkına vararak kül yutmamıştı. Kıs kıs gülerek girdi sınıfa, sözlü değil yazılı yaparak öcünü alacaktı anlayacağın yumurcaklara…

***

Gün boyu sürdü bu.. Koridorda, teneffüste, bahçede… Aaaa yeter artık ama! Hepsi mi yalan söylüyordu bunların? Gitgide hastalığına kendi de inanmaya başlıyordu. Tüm söylenenler doğru muydu ne? Dili damağı kurumuştu baksana, sonra boğazında da bir ağrı oluşmuştu. İzin alıp eve gitmeliydi, şöyle enikonu bir güzel dinlenmeliydi. Hem de o dırdırcı karısına tahammül etmek uğruna evet, evet, biran önce gitmeliydi…

4275580L

 

Dur bir dakika yahu, sabah çıkarken karısı neden bir şey söylememişti? Cümle âlem hastalığını bilmişti de o neden bir şey dememişti? Yoksa ölmesini mi istemişti.. Aksi huysuzluğuyla kendisinden bu kadar mı bezdirmişti??

Yol boyunca kafasında kurdu da kurdu… Gerçekten dizleri bile titriyordu.Taşıdığı çantası ne ağır geliyordu, sekerek çıktığı yokuşlarda şimdi adım başı dinleniyordu.. Peşine takılmış çocukların farkına bile varamadı..Ne külyutmazlığı, ne Necatiliği kalmıştı… Yazık ki akıllı bir çocuğun dersi kaynatma oyunuyla başlayan bu şakanın, bir anda gerçek hastalığa dönüşüvermesinin kurbanı olmuştu.

***

Sokak kapısını karısı açtı:

–          Hayrola? Ne oldu da erken geldin?

–          Kör müsün hanım, yüzüme bir baksana!

–          Ne varmış ki yüzünde?

–          Cümle alem gördü de bir sen anlamadın ya ona yanarım..

–          Yahu neyi anlamamışım?

–          Zaten sen ne zaman önemsedin ki beni?

–          Hasbinallahhhhh!

–          İşine gelmez tabii, ah ahhh ciğerlerim yanıyor, amanınnn..

–          İnanmıyorsan ayna getireyim de bak, turp gibisin vallaha.

–          Hala dalga geçiyor bak benimle, sana yazıklar olsun. İstemem! aynan senin olsun!

–          Yahu yok bir şeyin, niye inat ediyorsun?

–          Dırdırı kes kadın! Yatağımı serde yatayım çabuk! Benden iyi mi bilecen Allah Allah? Hastayım diyorum sana yaaa, hem de çoook hasta!

 

Tüm bu bağrışmalar evin dışına kadar taşar. Okuldan beri takip eden öğrencileri bile bu işe şaşar. Azıcık şakaları ciddi olmuş, kocaman adam baksana gerçek bir hasta olmuş..Üzülerek evlerine dağıldılar. Olanı biteni annelerine anlattılar. Haber hızla yayıldı, hep bir karara varıldı. Sabah olunca okula varmadan, hocalarına bakacaktılar..

***

 

Ertesi sabah erkenden evin önüne geldiler. İçerde ses var mı diye sağı solu kolaçan ettiler. Kimisi bu sessizlik hayra alamet değil bile dediler. Kapıyı hocanın karısı açtı. Yüzünde anlaşılması güç bir tebessüm vardı. Onlar da gülümsediler… Demek gece Necati’ye  iyi gelmişti, bu sabah düne göre daha bir ferahlamıştı. Oysa gece boyu ne vehimlenmiştiler. Herkes derin bir nefes aldı ama şimdi hepsinde acayip bir merak vardı..

 

 ***

Devam Edecek…

Saka Selahattin’in Eşeği

Ahirzaman Masalları Serisi   -4-

 

Göz alabildiğine bozkırın orta yerinde, çorak mı çorak tek toprak, sanki Selahattin amcanın toprağıymış. Garibim fakir olduğu kadar nasipsiz ve kısmetsizmiş de.. Ektiği bitmez, söktüğü gitmez, ne kadar çalışıp didinse, kazandığı beş para etmezmiş. Bir de sıska eşeği varmış, bir deri bir kemik.. İtelesen gitmez, çağırınca gelmez, ne kulağı duyar, ne adamın işine yararmış, ama ne yapsın ki fakirlikten başka hayvan alamaz, bu yaşlı ve çelimsiz eşeği ile kâh odunculuk yapar, kâh su taşır da geçimini bari öyle sağlarmış.

Hele eşeğinin halini bir görseniz, pek bir içler acısıymış. Günlerdir midesine kuru ottan başka bir şey girmemiş, sıcaktan sinekler yaralarının üzerinde uçuşuyormuş. Garibim her gün artık ölsem diye dua ediyormuş. Dili bir karış dışarıda.. Sesi zaten hiç çıkmıyormuş.. Sade yük taşısa iyi, açlıktan midesi sırtına yapışmış, anırmaya bile takati yokken gençliğindeki gibi canlı yürümesini sahibi nasıl bekliyor hep merak ediyormuş. Vurduğu tekmelere bir gün okkalı bir çifteyle karşılık vermeyi aman ne çok istermiş. Ardı sıra yürürken sırtını kesen ipi canını çok acıtıyor. Ah azcık duraksalar da su içsem diyormuş ..

Selahattin önde, eşek arkada böyle giderken kaç kez duraklamışlar, Sahibi daha çok tekmelemiş, o da inadından bir adım öteye bile gitmemiş… Bu hallerini uzaktan adamın biri görüp eşeğe acımış, koşarak yanlarına gelmiş. Hal hatır sorduktan sonra demiş: “Dayı, bu eşeğin hali ne?”.

esek (1)-Ne olacak? Benim gibi o da yaşlı ve inatçının teki.

– Aman dayı, bunun inat edecek hali mi kalmış? Ben bir çiftlikte çalışıyorum, sahibi de atlara pek meraklıdır. Ahırında ne ararsan bulunur, söylerim ona, aralarında belki buna da yer bulunur. İzin verirsen götüreyim yarış atlarının yanına ha ne dersin?.., şöyle bir beslenip semirsin, kendine gelsin, Ondan sonra bak nasıl deh dedin mi istediğin yere gider hayvan.. Böyle vurma, yazık be dayı!!

Aklına yatmış Selahattin’in, işine de gelmiş anlayacağın…

“Bu hastalıktan ölür giderse yenisini alacak param yok, baksana semirmiş, ota doymuş eşek lafını duyunca yenilenmiş araba görmüş gibi gözlerim parladı. Seni Allah mı gönderdi ne? Al götür gözünü seveyim, nasıl biliyorsan öyle yap!” demiş.

Zavallı eşek, başına gelecekleri hissetmiş olmalı, inadından vazgeçip yönünü gerisin geriye döndüren bu yabancı adamın ardından tıngır mıngır yürümeye başlamış nasılsa… Bu işe en çok Selahattin şaşırmış, Ardlarından öylece baka kalmış…

***

Merhametli adam yol boyunca eşeğin yanından yürüyüp, hep ona güzel sözler söylemiş, sevmiş, okşamış. Gitmişler, gitmişler, nihayet akşama doğru çiftliğine gelmişler. Daha kapıdan girer girmez avludaki pırıl pırıl bakımlı taşlıkta Bey’in ahırındaki atların kişnemeleri duyulmuş. Sanki eşeğe hoş geldin diyorlarmış. Her tarafa şaşkınlıkla bakan eşeğin yuları nihayet ahıra bağlanmış. Ömründe görmediği güzelliklerin hepsiyle bir anda karşılaşan eşek anırmaya başlamış. Diyormuş ki: “Ey ALlahım, ben de senin bir yarattığınım, sanıyordum ki fakir sahibimden başka ev yok, bizim gibi kimseler gezemez tok… Amanınnnn bir bana bak, bir de şu yağız atlara bak!! Hadi ben bir eşeğim, ama benden sefili hiç mi yok?

Açlıktan bağırdığını sanmışlar önüne arpaları, yulafları, samanları yığmışlar. Bu bolluk bereket karşısında eşek yedikçe yemiş, içtikçe şişmiş, kısa zamanda gerçekten semirmiş de semirmiş… Yaraları kapanmış, artık sırtına binmesi kolaymış. Tüm çektiklerini unutmuş ama bunda bir gariplik varmış…

Yağız atlar belli zamanlarda hepsi birden yok oluyor, epey bir aradan sonra sefil ve perişan bir vaziyette burunlarından soluyarak kendilerini ahıra zor atıyorlarmış. O güzelim tüyleri toz toprak içinde, dikenlerle yırtılmış, kanamış, üzerlerine keneler, termeler yapışmış, hasılı kişneyecek halleri kalmamış… Sanırsın ki o atlar savaştan çıkmış..1970400_10152728237873662_761172321_n

Bir iki böyle derken, nihayet eşek sormuş birine:

“Yahu siz nereden geliyorsunuz kuzum? Nedir bu haliniz?”

Derin bir ah çekmişler “Burada bu bol yemekleri bedava mı veriyorlar sanıyorsun? Rahatın beyde yoktur ama bir şartla! Seni savaşa götürdüklerinde en hızlı koşman, en kıvrak hamleleri yapman ve mutlaka şavaşı kazanman içindir. Yok öyle yan gelip yatmak…

 “……”

Doğruymuş,  Meğer atlar savaşmaya götürülüyorlarmış. Sağ kalıp dönenlerinin ise bakıcıları, yaralarını sivri bıçaklarla deşiyor, dikenlerden, termelerden ayıklıyorlarmış, ahırın taşlığı atların acı feryatlarıyla çınlıyormuş bu sefer… Eşek çok acımış, pişman olmuş geldiğine… Sahibi Selahattin amcanın fakirliğine, sopasının dürtüklerine dünden razı olmuşmuş, değil mi ki o güzel sandığı yiyeceklerin bedelini canlarıyla ödüyorlarmış, onun eski hayatında aç da kalsa, fakir de olsa afiyetteymiş.. Ya Rabbi demiş, bunları gördükten sonra ben razı oldum halime, sana şükürler olsun ki yarın kavuşacağım Selahattin’ime. Bir daha ne şikayet ederim, ne inat.. Bu bana derslerin en büyüğü oldu heyhat!

***

İşte böyle, o günden beri bozkırın orta yerinde, kızgın güneşin altında bile şikayetsiz tek bir çalışan görürseniz, bilin ki Selahattin Amca ve cefakâr eşeğinden başkası değilmiş..

 

 Mesnevi Uyarlamaları              Sâmiha A. A.Türkeli  

VatanBirHaber -ANKARA

 

 

Zaman Terzisi

Ahir Zaman Masalları Serisi -3-

 

“Kumaş nasıl terzinin elinde şekillenip elbise olursa,

zaman da bizlerin elinde bir top kumaştır..

Yani kendi zamanımızın terzisiyizdir.

Kullanabilene aşk olsun.”.

 

 

“Hayatımın en önemli hikâyesini sizlere anlatmak için buradayım” diye başlar söze genç kadın..  Kısa bir soluklanıp koca salonda kendisini dinlemeye gelen kişisel gelişim kursu öğrencilerinin meraklı bakışlarını süzer ve gülüşmelerin, hareketlerin, seslerinin kesilmesini bekler.

**

Kendimi bildiğimden beri programlı yaşamayı severim, diyecekti… “Dakikalarımın saniyelerimin kıymetini bilip 24 saatimi dolu dolu yaşarım. Kimsenin bu değerli hayat parçalarımdan fazla bir değeri olamaz. Zaman benim için onun için kutsaldır, programlar vazgeçilmezimdir.. Bunca koşturmayı sınırlı zamana sığdırabilen şu dünyadaki en maharetli kişi benim! O kadar iddialıyım yani… Sizlerle her konuda bahse girebilirim ki bir saniyemi bile benden izinsiz kimse çalamaz.. “  Gereksiz sözlere, maliyane gülmelere, konu komşu gelip gitmesine asla izin vermem. Takside dolmuşta kitap okur, ezber yaparım. Etrafı seyredeceğim yerde sıra beklerken, kuyruklar uzarken telefon konuşmalarımı yaparım… Onda da kısa ve öz konuşur, detaylara asla girmem!  Hep iş üretir, biri bittimi diğerine hemen geçerim.

0ccae2f95c8d3bce4a6c146e0189d92c

İnsan ne istediğini bildiği zaman, nasıl yaşayacağına kendisi karar verecektir. Bütün o olmaz diyenlere inat, işte bakın benim istediğimde kendime ayıracak bol bol zamanım nasıl da oluyor. Berberim, terzim ve internetim orada beni bekliyor. Alışverişlerimin çoğunu sanaldan yapıyor, arkadaşlarımla netten görüşüyorum. Kısacası dünya parmaklarımın ucunda, uzakları yakın ediyorum..

**

“Taa ki tüm bunlar eve gidinceye kadar biliyor musunuz? Benim o huzurlu, güzel ve sıcacık evimde zaman durur,  televizyon karşısında yemeğimi yer, dizileri seyreder, biraz açılmak için yarışma programlarına takılırım.. Derken uykum gelir, kendimi salondaki koltuktan ayırıp bir türlü yatağıma gidemeyişime, açık kalan televizyonda sabah haberlerini veren spikerin sesiyle uyanışıma kızarım. Bunları tabii sizlere anlatamam. “

**

SKOMPONUJ-ubranko-dla-swojego-pieska-XS-np-pinczer-chihuahuaEvet, bugün sizlere “hayatımın en önemli hikâyesini anlatmak için buradaydım ama” siz siz olun, sakın kendinizin uygulamadığı şeyleri başkalarına tavsiye etmeyin diyecekti.. Çünkü hayatının tek hikâyesi bu en son söylediği cümlenin ta kendisi idi…

 

 

 Mesnevi Uyarlamaları             Sâmiha Ahsen Ayla TÜRKELİ

VatanBirHaber, Ankara

Güzelim, Güzelsin, Güzel…

Ahir Zaman Masalları -2- 

İhtiyar kadının evlenme isteği hiç geçmiyordu. Belki onun için televizyonlardaki evlenme programlarını kanal kanal kaçırmıyordu. Şöyle on beş yirmi sene daha genç olsaydı kendi bile oralara çıkardı.. Bakarsın önüne iyi bir de kısmet çıkardı… Ayy! hayali bile tüylerini diken diken ediyordu… O alaycı komşularına nasıl caka satar, kendine yaşlı diyenlerden intikamını ne de güzel almış olurdu…

Aynaya her baktığında kendini halâ beğenirdi. Saçlarını toplasaydı, yüzüne gözüne makyaj yapsaydı mesela, ne var canım hala güzel sayılırdı.. Ama ahh şu yüzündeki kırışıklıklar olmayaydı…

“Hey gidi gençlik, ne çabuk uçup gidiverdin ya elimden?” dedi içinden bir ses. Hemen susturdu onu. “Yok canım! İnsan her yaşta güzel olmalı “ dedi yine başka bir ses..  Sokaklardaki, ekranlardaki, hemen her yerdeki hemcinsleri geldi aklına.. Gene sordu kendi iç seslerine:  Senin onlardan neyi eksik? Ahh bir de gözlerinin altındaki şişkin torbalar olmasa… Neyseki makyajla kapatabiliyordu şimdilik. Ama ya şu kamburu ne yapacaktı?

İki kocası da rahmetli olmuş, kader onu hep yalnız bırakmıştı. Bedeni yaşlı olabilirdi ama ruhu hep gençti. O yüzden bir hayat arkadaşı evin içinde fena mı olurdu? Evlatları evlenmiş gitmiş, gelen gelinleriyle geçinememiş, her biriyle aman ne kavgalar etmişti.. Şimdi böyle yalnızken kafası dinçti, rahatı yerindeydi de ama ah bir kocası olsaydı…DUO SPARROW YELLOW 1_large

Sağlığı yerindeydi şükür, arkadaşlarının avuçla içtiği ilaçlara bakarsan onun hiçbir marazı yoktu. Hele dişlerinin protez olduğunu kendi söylemese kimse anlamazdı. Öyle ya böyle güzel inci gibi yapması için az mı para ödemişti? Parası pulu, evi gayrimenkulü şükür kendine kadardı.. Gelen adamın bir de maaşı oldu mu, keyfinin kahyası adeta  kaymak tadındaydı..

Kesin kararını oracıkta verdi, kanalın birine telefon açacaktı. Aklına parlak bir fikir gelmişti, çünkü onu aynen uygulayacaktı… Yüzüne Kur’andan kestiği renkli süslü, tezhipli şekilli kağıt parçalarını yapıştıracaktı. Bu daha önce kimsenin aklına gelmemiş harika bir kırışık kapatma yöntemi olacaktı. Dövme yaptırma veya kınayla süsleme gibi bütün kadınların bir dolu güzelleşme sektöründe çığır açmakla kalmayıp Türkiye’nin gündemine anında oturacaktı.. Ellerini çırptı, Aynadaki  kendine bir kere daha hayranlıkla baktı ve kağıtları yapıştıracağı yerleri planlayıp odasından mutlu adımlarla  çıktı..

***

Oda kapısı hızla açıldı içeriye yaşlı bir kadın girdi.. Çıkarkenki enerjisinin mutluluğunun ve hayallerinin yerinde yeller esiyor, az önceki dünyasının başına yıkıldığı anların şaşkınlığıyla saçı başı darmadağın aynaya bile bakmadan kendini yatağın üstüne atıp hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyordu.. Ağladıkça yüzü daha buruşuyor, kadıncağızın yapıştırıp da tutturmayı başaramadığı kağıtlar yüzünün gözünün her tarafından sallanıyordu..

Hiç tahmin etmediği şeyler olmuştu. Daha programa girer girmez izleyicilerden bir gürültüdür kopmuştu. Sunucu da dahil oradaki herkes dakikalarca kahkahalarla gülüp onunla eğlenmişlerdi.. O kadar ileri gitmişlerdi ki o da sinirlenip içinin bütün kötülüğüyle bağırıp çağırıp kendini kepaze etmişti. Kendini tutamıyordu.. En ağır hakaretleri, sesinin en bed ,en çirkin tonuyla hem de peşpeşe sıralıyordu. Ne dava edeceği kaldı, ne günlerini göstereceği.. Artık kimsenin yüzüne bakamayacaktı…Pişmandı, belki gülüp geçse hiç birinden bu denli yıkılmayacaktı ama hani o programın en sonunda canlı yayına telefonla bağlanan birisinin söylediği o bir çift sözü ömrünün sonuna kadar unutamayacaktı…Evet, adam ona herkesin içinde:

“Dışını boşuna süslemiş gelmişsin hanım! Biraz da içini süsleseydin sen gene güzeldin” demişti.

sozluk-ayak       

    Kaynak: Mesnevi         Uyarlama: Sâmiha Ahsen Ayla TÜRKELİ

                                               VatanBirhaber, Ankara-2014

“BORÇLU”

Ahir Zaman Masalları -1-

 

Çevresinde iyilikleriyle tanınan ve çok sevilen bir polis müfettişi vefat eder… Herkes büyük hüzün içindedir. Paralarının olmadığı günlerde ceplerine çorba harçlığını gizlice koyan o cömert el artık yoktur. Ay sonlarında maaşlar yetmediğinde hızır olup yetişen müdürlerini çok arayacaklardır. Her birinin bir değil, onlarca hatırası vardır kendisiyle ilgili. Konuşup, paylaşıldıkça merhumun güzel hasletleri bir bir ortaya çıkar.. Ne denli iyiliksever olduğu, zaten bilinen babacanlığı, nasıl bir insandan mahrum kaldıkları gerçeği, üzüntülerini kat be kat arttırsa da yine de bu sevgili insanı anlatmaya doyamayacaklardır:

– Kaç kez yetimlere maaş bağlattığını duyduk. Nurlar içinde yatsın!

– Kimsesiz öğrencilere kendi cebinden burs verirdi yaa, mekanı cennet olsun..

– Cuma günleri hangi camiide namaz kılsak oranın dilencileri abâd olurdu. Allah razı olsun!

Ailesi ve yakınları cenazeyi definden dönünce taziyeleri kabul eder. Bir nebze olsun metanetleri sağlanmış görünüyorsa da şu duvarın dibinde herkesten çok ağlayan adamın gözyaşları bitecek gibi değildir. Onu daha önce kimse görmemiştir. Birbirlerine bakıp, “bu adam da kimmiş?”, “akrabası mı nesiymiş” diye sorsalar da cevabını bilen çıkmaz..Sadece şehir dışından bu sabah geldiğini söylemiş, vefatından haberi olmadan, tesadüfen ziyarete geldiği öğrenilmiş hepsi o kadar!. Hatta haberi duyunca “Neeeee öldü müüüüü? 9 bin lira borç yaptım..” diye feryad edip kendini boylu boyunca yere atıp bayılmış. Oradakilerin yüreği ağzına gelmiş de kolonyalar, sular serpilmiş, bitkin adam zorlarla kendine getirilmiş filan…

Kendi dertlerini unutup adamcağızı konuşturmaya uğraşmışlar. Ne yaptılarsa fayda vermemiş, adamcağızın yüreği ne kadar yandıysa artık, ağzını bıçak açmıyor, için için gözyaşı döküp duruyormuş. İlerleyen saatlerde de gitmeyeceği anlaşılınca Hâkim bey onu evine davet etmiş.

– Buyur emmi bu gece bize gidelim, Allah ne verdiyse yiyelim, dinlenelim, demiş.

Gece evinde kalan misafiri ona başından geçenleri elbet bir bir anlatırmış nasılsa. Yolcu şimdi rahat döşeğinde mışıl mışıl bir uykuya dalmış ama bu sefer uykusu kaçıp rahatsız olan ev sahibini başka bir tasadır almış. Sabaha mutlaka bu parayı toplayacakmış..

Alien Meadow_Square

Ertesi gün büroya gelen Hâkim Bey herkesi odasına toplamış. Demiş, “Arkadaşlar, mesele anlaşıldı! Rahmetli Müdürümüzün ne kadar fedakâr ve merhametli oluşunun bir kanıtını daha öğrendim, vallahi gözlerim yaşardı. Meğer bu vatandaşa da yıllardır maaş verirmiş. O da buna güvenip nasılsa öder diye 9 bin lira borç yapmış. Kalkmış köyünden buralara onun için gelmiş… Tesadüfe bakın ki öldüğünü öğrenmiş. Elinden tutanı, kimi kimsesi de yokmuş. Garibanın teki anlayacağınız… Çok zor durumda kalmasa böyle isteyecek birisi değil. Bir umuttur gelmiş, boş çevirmeyelim yazıktır. Hem Müdürümüzün emanetidir, Haydi pamuk eller cebe, demiş, demiş ama alırken iyi de vermeye alışkın olmayan ellerden toplana toplana ancak akşama kadar 100 lira toplanabilmiş.

Ama hakim bunu ona nasıl söylesin? Garibim kendinden hayırlı bir haber beklemez miymiş? Haydi diyelim üstüne kendi maaşının hepsini de eklesin, yine 9 bin lira etmezmiş. Hakim bey doluya koymuş almamış, boşa koymuş dolmamış, utansa da sıkılsa da gerçeği akşama adamcağıza mecbur söyleyecekmiş. offff ne kadar da zormuş bu işler diye ellerini dayamış masasının başına, uzun hayallere dalmış, düşünürken düşünürken de uyuya kalmış.. Hemen oracıkta bir rüya görmüş.. İyi kalpli müdürü kapıdan girmiş, masasının yanına kadar gelip kendisine demiş ki: “Çabalayışlarının hepsini buradan bir bir gördüm. Üzülme, ben o adamcağızın borçlandığını duymuştum, sıkışıp geleceğini de biliyordum, Tam dokuz bin lira borcu var değil mi? Kalk şu kasayı aç ta bak, bir mektup bıraktım.. Vasiyetimden 9 parça mücevheri ona bağışladım. Aslında hepsini bozdurursa iyi eder. Hem borcunu öder, hem rahat eder, bana da dua eder. Bu ders de ona ömrünün sonuna kadar yeter” demiş ve kaybolmuş. İcra memuru birden uyanmış. Masa başında nasıl uyuduğuna mı, rüyasının haber manasına mı şaşmış kalmış. Kasayı hemen açmış, hakikaten bir mektup ve de küçük bir kutu varmış. Kutuyu anında açmış bakmış, doğruymuş! Gözleri şimdi fal taşı gibi açılmış. Sevincinden ne yapacağını şaşırmış. Mücevherlerin pırıltısından mektubu açmayı unutmuş Akşamı beklemeden ok gibi fırlamış. Ne kulaklarına ne gözlerine inanmayacakmış ama şu elinde hazine değerindeki pırıltılı taşlar olmasaymış. Bu bir rüyamıymış? Yoksa rüyasının devamı mıymış?

Müjdeyi vermek için nefes nefese evine vardığında soluğu kesilmiş vaziyetteymiş. Yüzü gözü kan ter içinde bir koltuğa yığılmış kalmış. Şakaklarından süzülen terleri, buğulanan gözlüklerini uzun uzun silmiş mendiliyle. Gözlerindeki sevinçli pırıltıdan köylü adam anlamış hayırlı haberler getirdiğini.. O da merakla beklermiş ev sahibinin ne diyeceğini.. Bir solukta anlatılanları dinlemiş, ama nedense beklediği tepkiyi vermemiş. Şimdi o başka bir hülyanın etkisindeymiş. Allahtan başka birine bel bağlamakla hata ettiğini anlamış. Meğer Rabbi kendisine ne fırsatlar yaratmış. Aklını kullansaymış muhtaç duruma düşmeyecekmiş, Yaradanı bırakıp yaradılmıştan medet istemeyecekmiş. Ahh bu ders hazine sandıklarına bedelmiş. İki alemde yolcu yoluna gerekmiş. Ona bu ders gerçekten ömrünün sonuna kadar yetermiş. Geldiği gibi köyüne dönerken en büyük sermayesiyle şu türküyü söylemiş:

“Akıl bir gemi

Fikir dümeni

Kullan kendini

Göreyim seni”

NOT:Tüketim toplumunda yaşıyoruz, günümüzde borçlu olmayanımız yok gibidir. Oysa sevgili peygamberimiz Borç ateştir buyurur..  Yarınımızı düşünerek, ayağımızı yorganımıza göre uzatarak,hesabımızı bilerek yaşarsak asla mahçup olmaz, başkalarına bağımlı kalmayız. Bu zelil hallere düşmemek esas boynumuzun borcudur.

Kaynak: Mesnevi         Uyarlama: Sâmiha Ahsen Ayla TÜRKELİ VatanBirhaber Ankara,2014