Kategori arşivi: Kültür Sanat

SEÇİMLER ve DIŞ TÜRKLER KONUSU ÜZERİNE.

Roza KURBAN

26 Nisan 2018 tarihinde İyi Parti yetkilileri Ankara’da Türk milliyetçi yazarlarla buluştu. İstişare toplantısında eğitim, sağlık, tarım, ekonomi, adalet, demokrasi, gazilerimizin durumu, gençlerin istekleri gibi birçok konu ele alındı. Toplantıda hazırlıksız yakalandığımdan söyleyemediklerimi kalem almak istedim. Aslen Kazan Tatarı olduğumdan yaşadığım çevremin sorunlarını dile getirmek görevim olduğunu düşünüyorum. Çeşitli Türk ellerinden farklı dönemlerde Türkiye’ye göç eden “Dış Türkler” olarak tabir edilen bir muhacir kitlesi vardır. Hiçbir millet vatanından kendi isteğiyle ayrılmaz, vatan topraklarından ayrılmak, köklerinden uzaklaşmak anlamına gelmektedir. Ekonomik, siyasi ve toplumsal nedenler insanları göçe zorlar. Türk Dünyası’ndan en büyük göç Türkiye’ye olmuştur. Bunun nedenlerini Tatar roman yazarı Emirhan Yeniki (1909-2000) şöyle açıklamıştır:“ Neden Türkiye bizi kendine çekiyor?.. Tatarlar,  İdil-Ural bölgesine Türkiye’den göç eden ulus değil ki. Ama Türkiye bizi çekiyor – uzaktaki aziz Vatanımız gibi çekiyor.

Sebeplerini anlamak zor değildir… Türkiye bağımsız, müstakil yegâne Türk devleti – bir zamanlar Yakın Doğu’yu ve Avrupa’nın yarısını elinde tutan kudretli Osmanlı İmparatorluğu… İmparatorluğun kendisi olmasa da, onun şanlı adı hale tarih sayfalarında. Türkler bizim din kardeşlerimiz, dilleri de yakın – aynı kökten. Bunun için yüzyıllar boyunca dini yad, dili yad Rus Emperyalizminin boyunduruğu altında yaşayan Tatarlar her zaman ruhi ve manevi destek arayıp, Türkiye’ye yaklaşması gayet doğaldır.”(Yeniki, 2004: 266). Türkiye, kimileri için “uzaktaki aziz vatan”, kimileri için “ikinci vatan”, kimileri içinse “vatan” olmuştur. Kalplerinde memleket özlemi, akıllarında bir gün vatanlarına geri dönme fikri ile gelen muhacirlere Türkiye kucak açmış, eğitim-çalışma fırsatı vermiştir. Göç eden milliyetçiler milli davalarını Türkiye de sürdürmüştür.

Türkiye’ye göç eden Türkler arasında Kazan Tatarları, Kırım Tatarları, Sibirya Tatarları, Uygurlar, Nogaylar, Güney Azerbaycan Türkleri vs. bulunmaktadır. Kazan, Kırım, Sibirya Tatarları Rus zulmünden, Uygurlar ise Çin zulmünden kaçıp Türkiye’ye sığınmıştır. Türkiye’ye göç eden Türkler arasında en büyük nüfusu Kırım Tatarları oluşturmaktadır. Başlangıçta Rus zulmünden, daha sonra Sovyetlerden kaçarak Türkiye’ye yerleşen Kırım Tatarlarının sayısı farklı görüşlere göre 4 ile 6 milyon arasında değişmektedir. Kırım Tatarlarının en yoğun yaşadıkları yerler arasında İstanbul, Ankara, Eskişehir, Konya gibi büyük şehirler bulunmaktadır. Kırım Tatarlarının başta Ankara, İstanbul olmak üzere çeşitli şehirlerde kültür ve yardımlaşma dernekleri faaliyet göstermektedir. Dernekler aracılığıyla tarihlerini, kültürlerini, geleneklerini tanıtan Kırım Tatarları aktif ve etkili çalışmalarıyla ön plandadır. Bilindiği üzere 16 Mart 2014 tarihinde Kırım’da yapılacak sözde referandum sonrasında Rusya Kırım’ı işgal etmiş ve Rus işgali bugün de devam etmektedir. Kırım Tatarları Rus işgaline karşı yürüttükleri haklı davalarını her platformda dile getirmeye çalışmaktadır.

Kazan Tatarları da Rus zulmünden kaçarak Türkiye’ye göç etmiştir. 1552 yılında Kazan Hanlığı’nın Ruslar tarafından işgali sonrası Kazan Tatarları için acı dolu sıkıntılı günler başlamıştır. Rusların zorla Hıristiyanlaştırma yoluyla Ruslaştırma siyaseti Kazan Tatarlarını göçe zorlamıştır. XIX. yüzyıl sonlarında başlayan göç, Sovyetler döneminde de sürmüş, günümüzde de devam etmektedir. Türkiye’de ikamet eden Kazan Tatarlarının sayısı farklı kaynaklara göre 20 ile 50 bin arasında değişmektedir. Kazan Tatarları ile ilgili kesin bir sayı bilinmemekle birlikte göçün büyük olduğunu söylemek gerek. Kazan Tatarları, İstanbul, Ankara, Eskişehir, İzmir, Bursa, Kütahya gibi şehirlere ve çevre köylere yerleşmiştir. Kazan Tatarlarının da Ankara, İstanbul gibi şehirlerde dernekleri bulunmakta, ancak Kazan Tatarları Kırım Tatarları gibi aktif değildir. Kazan Tatar Derneklerinin faaliyetleri toplanıp yemek yiyip, şarkı söylemekten öteye gitmemektedir. Dernek yöneticileri “biz siyasete karışmıyoruz” diyerek siyasi konulardan uzak durmaktadır. Derneklerden söz açılmışken, 20 ile 50 bin arasında nüfusu olan Kazan Tatarlarının ancak 100-200’yü derneklere kayıtlıdır.

Çin zulmünden kaçarak Türkiye’ye sığınan Uygurların sayısı ise 25 bin civarındadır. Uygur Türkleri, İstanbul, Kayseri, Ankara, Konya, Adana, Kastamonu gibi şehirlerde ikamet etmektedir. Farklı şehirlerde olan Uygur dernekleri Çin’e karşı yürüttükleri milli mücadeleyi Türkiye’de de sürdürmektedir. Dış Türkler diye tabir ettiğimiz Kuzey ve Doğu’dan Türkiye’ye gelen Türkler vatanlarında olup bitenlere kayıtsız kalmamakta, elinden gelen mücadeleyi vermektedir. Kazan Tatarlarının ana vatanı olan Tataristan’da günümüzde Ruslar Kazan Tatarlarını yok etme siyaseti yürütmektedir. Ana dilde eğitimi yasaklayan Putin, 2017 yılının sonunda Tataristan’ın resmi dillerinden birisi olan Tatar Dili eğitimini de tartışmaya açmış ve okullarda Tatar Dili dersi haftada 2 saate indirilmiştir. Ana dilde eğitim ve ana dil eğitimi konusu Rus işgali altında olan Kırım Tatarları için de geçerlidir. Kazan ve Kırım Tatar milliyetçilerine göz açtırmayan Rus hükümeti, Türkleri millet olarak yok etme siyasetini uygulamaktadır. Çin işgali altında olan Uygurların yaşadığı Doğu Türkistan’da da durum farklı değildir. Çocuk doğumlarının dahi kontrol altında tutulduğu, iş verme vaadiyle Uygurların Çin’in iç kısımlarına göçe zorlandığı bir gerçektir. Tüm bunlar, Uygurların sayısını azaltmak, Uygurları asimile etmek, nihayetinde Uygurları millet olarak tarih sayfasından silmek için uygulanmaktadır.

Türkiye’de ikamet eden Dış Türkleri, Türkiye’de yaşananlar yakından ilgilendirmektedir. Sağlık, ekonomi, eğitim, barınma, geçim gibi konular ön planda olsa da bir de kalplerinde taşıdıkları sıla özlemi, vatan hasreti her şeyin önüne geçmektedir. Dış Türkler, bir taraftan kendi benliklerini koruma, geleneklerini yaşatma derdinde, diğer taraftan işgal, baskı altında olan vatan topraklarında olup bitenleri gözlemekte, bir gün vatan topraklarına dönme hayali ile yaşamaktadır. Göç eden Türklerin kendileri Türkiye’de, kalpleri, gönülleri, akılları, gözleri ve kulakları vatan topraklarındadır. Dil-millet-devlet uğrunda mücadele veren Dış Türkler, yürüttükleri haklı davalarının devlet siyaseti konumuna getirilmesini istemekte, Kırım Davası, Uygur Davası, Kazan Tatar Davası adı altında yürütülen davaya saygı gösterilmesi ve desteklenmesi konusunun ele alınması gerektiğini düşünmektedir. Kırım Tatarları ve Uygur Türklerinin davası devlet siyaseti konumunda sürdürülmekte, ancak günümüzde Rus zulmü altında ezilen ve millet olarak yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olan Kazan Tatarları ile ilgili bir oluşum ne yazık ki bulunmamaktadır.

Seçim sürecinde ve seçimlerden sonra sayıları milyonları bulan Dış Türkler konusunda çalışmalar yapılması gerekmektedir. Dış Türkler, yüzyıllardır bağımsız yegâne Türk Devleti olan Türkiye’den manevi destek beklemektedir. Ortak paydamız Türk olsa da, her Türk boyunun kendine özgü gelenekleri, kültürü, yaşam tarzı vardır. Dış Türklerinin milli kimliklerini korumak-yaşatmak, yüzyıllardır dil-millet-devlet bağımsızlığı uğruna verdiği milli mücadele konusunun Türkiye’nin devlet siyaseti konumuna getirilmesi gerekmektedir. Kazan-Kırım-Uygur ve diğer Türkleri birleştiren ortak gaye milli davamızdır. Zalime ve zulme karşı yürütülen bu davayı gündemde tutmak ve nihayete erdirmek önemli olmanın dışında bir zarurettir…

 Kaynakça:

  1. Kurban, Roza, Biz İdil’den, Ural’dan…, İstanbul 2017.
  2. Yeniki, Emirhan, Siyasi Yazılar, Makaleler, 5.Cilt, Kazan 2004.

 

 

 

Kazan Tatarlarının Milli Bayramı Saban Toyu’nun Dünü ve Bugünü

Roza KURBAN

Saban Toyu, Kazan Tatarlarının yüzyıllar ötesinden gelen geleneği, milli bayramıdır. Saban Toyu nedir ve ne zaman yapılır sorusuna yanıtı sözlüklerden aradığımızda şu ibarelerle karşılaşıyoruz:

SABAN TOYU Gelenek. Eskiden ekim işlerine başlamadan, günümüzde ilkbaharda ekim işleri tamamlandıktan sonra yapılan milli bayramdır. (İsenbet 1990: 61)[1]

Saban toyu – Geleneksel milli bayram (ilkbaharda ekim işleri tamamlandığında yapılır). (Tatar Teleneñ Añlatmalı Süzlege 1979: 610).

Saban Toyu bayramının ne zaman ortaya çıktığı net olarak bilinmemektedir. Bilim adamları arasında Saban Toyu’nun ortaya çıkması ile ilgili farklı fikirler bulunmaktadır. Eskiden gelen yazılı kaynaklarda Saban Toyu yazılı olan yegâne bir mezar taşı mevcuttur: “Günümüzde Bulgar döneminden kalan ‘Saban Toyu Günü’ ibaresi yazılı yegâne mezar taşı olduğu bilinmektedir. Onu filoloji bilimleri doktoru F.Hekimcanov Elki ilinin Eski Salman köyünde 1979 yılının Temmuz’unda bulmuş-açmıştı. Söz konusu mezar taşı 1292 yılının 15 Temmuz tarihinde ortaya çıkmış olma olasılığı muhtemeldir, diye tahmin ediyor bilgin. Aynı anlamda XVI. yüzyıla ait edebi yadigâr, “Kazan Hanlığı Tarihi veya Kazan Vakanüvisi” başlıklı yıllık bir nevi enteresan olabilir, yıllıkta Kazan Tatarlarının “Svay Bayramı” adlı bayramından söz edilmiştir. 1505 yılının yazında Arça kırında, o dönemin Kazan’ının yakınında gerçekleşen bayram şöleni tasvir edilmiştir.” (Şerefetdinov 1997: 103).  Saban Toy’unun ortaya çıkışı hakkında F.Nuretdinov “Saban Toyu – Bin Yıla Uzanan Yol” başlıklı makalesinde, bayramın VII-IX. yüzyıllarda kutlandığı fikrini savunmuştur. Nuretdinov’a göre, bu bayram Bulgarlara Saban kabilesinden miras kalmış, daha sonra toy (düğün) öncesi bayrama dönüşmüştür. (Şerefetdinov 1997: 106). Saban Toyu’nun kesin olarak ne zaman ortaya çıktığı belli olmamasına rağmen eski bir Türk geleneği olduğu aşikârdır. Yunanların Olimpiyat Oyunlarını da Türklerin Saban Toyu’ndan benimsediği söylenmektedir. Bunun gerçeklik payı ne kadardır bilmem, ancak Saban Toyu ve Olimpiyat Oyunlarında yapılan müsabakalar, oyunlar neredeyse aynıdır. Sovyet bilim adamlarından N.Semenov, Yunan Olimpiyat oyunlarını Kazan Tatarlarının milli bayramı Saban Toyu ile kıyaslamış ve şu sonuca varmıştır: “Geçmişi ile Saban Toyu eski Yunan Olimpiyat oyunlarını anımsatıyor. Belki bazılarına tuhaf gelebilir, ancak bayramın içeriğine detaylı bir şekilde bakarsak, yakın bir benzerlik görürüz.” (Şerefetdinov 1997: 120).   

Kazan Tatarları için Saban Toyu önemli bir bayramdır. Tataristan’ın köy ve şehirlerinde yaşayan her Kazan Tatarı mutlaka Saban Toyu bayramına katılmıştır. Saban Toyu bayramı Kazan Tatarları için bir kavuşma günüdür. Akraba, komşu, sınıf, okul arkadaşları bir araya toplanıp hasret giderirler. Şehirden, memleket dışından tatil için köye dönecek olanlar tatillerini Saban Toyu’na göre ayarlarlar. Saban Toyu Kazan Tatarların bulunduğu her yerde büyük bir coşkuyla kutlanır. Tataristan başta olmak üzere, Başkurdistan, Çuvaş, Mari, Mordova şehirlerinde, Moskova, Sankt-Petersburg, Magnitogorsk, Astrahan, Samara, Penza, Perm, Tömen, Simbir ve diğer şehirlerde de bu bayram düzenlenmektedir. Ayrıca diasporadaki Tatarlar da Saban Toyu bayramı geleneklerini gittikleri yere götürmüş ve hala bu geleneği devam ettirmektedirler. “Tatar’ın toprağı yok, Tatarsız toprak yok” sözünü kanıtlarcasına, Saban Toyu bayramı, Türkiye, Polonya, Finlandiya, Amerika, Kanada, Fransa, İspanya, Avustralya gibi ülkelerde ve Orta Asya’da da kutlanmaktadır. Dönem, rejimler değişse de Saban Toyu bayramı Kazan Tatarlarının yaşadığı yerlerde yapılmaya devam etmiştir. Zamanla bayramın içeriği, oyun kazananlara verilen hediyeler değişmiştir. Örneğin eskiden Saban Toyu pehlivanına koç hediye edilirdi, bugünlerde ise koçun yerini araba, beyaz eşya gibi hediyeler aldı.

 

 Saban Toyu, Mayıs ayının son veya Haziran ayının ilk haftalarında yapılsa da hazırlıklar çok daha öncesinden başlar. Evlerde bu hazırlık tüm yıl boyu devam eder, gelecek misafirler için hazırlıklar yapılır. Köyde ise hazırlık 3–4 hafta öncesinde başlar. Önce aksakallar Saban Toyu’nun yapılacağı yeri ve tarihi belirlerler. Aslında bayram her yıl aynı yerde yapılır. Bu yerin suya yakın ve gelenlerin izlemesi için uygun bir yer olmasına özen gösterilir. Yer ve günü belli olduktan sonra “hediye toplama” işi başlar. Hediye toplama görevi askere gidecek olan genç delikanlılara verilir. Onlar tüm köyü dolaşır şarkılar, türküler söyleyerek hediye toplar. Bu sırada köyü büyük bir coşku ve heyecan sarar. Herkes bu delikanlıların kapısını çalmasını bekler, çünkü hediyeler çoktan hazırdır. Yeni gelin gelen evlerde hediyeyi gelin verir. Gelinin hediyesi işlemeli havlu veya başörtüsüdür. Bu hediyeler bir sırığa bağlanır, en düzel işlemeli havlular sırığın en üst kısmında yerini alır. Bu da el becerisine olan saygıdandır. Genelde hediye toplama işi akşam saatlerinde yapılır, çünkü akşamları herkes evdedir. Hediyeler toplanmaya başlandığı andan itibaren Saban Toyu etkinliği başlamıştır. Köydekiler bir taraftan hediyeleri verirken diğer taraftan gelecek misafirlerin yolunu gözlemektedirler. Saban Toyu aynı zamanda bir buluşma-kavuşma simgesidir. Eğitim almak ya da iş için şehre gidenler mutlaka bu bayram dolayısıyla baba ocağına dönecektir. Anneler çocuklarına ikram etmek için tüm yıl boyu hazırladıklarını artık sofraya dizmiş ve gözleri yollardadır. Saban Toyu için bir günlüğüne de olsa köye dönmek bir gelenek haline gelmiştir. Bu gelenek her yıl uygulanmaktadır. Yurt dışından gelecek olanlar da ne yapar eder Saban Toyu gününe denk getirirler dönüşlerini. Anne-babalar çocukları, çocuklar da arkadaşlarıyla Saban Toyu’nda buluşurlar. Saban Toyu gününün son saatine kadar bu bekleyiş devam eder. Çocukları dönmeyen anne-babalar: “Bu sene kısmet değilmiş, seneye dönerler inşallah” umuduyla Saban Toyu’nun yolunu tutarlar. Her zaman ve her yerde olduğu gibi bayramlar çocuklar içindir. Saban Toyu da öğledir. Tüm anne-babalar maddi imkânları ne olursa olsun, çocukları için yeni ayakkabı ve yeni elbise alırlar. Onun içindir ki, çocuklar bu bayramın gelmesini büyük bir sabırsızlıkla bekler ve tüm ömürleri boyunca unutmazlar. Saban Toyu gününün sabahında büyük-küçük herkes en güzel kıyafetlerini giymiştir. Saban Toyu alanı bir defileyi andırır, zira herkes şıktır.

 

Saban Toyu, at yarışı ile sabah saatlerinde başlar. At, Türklerde sayılan ve sevilen bir hayvandır.[2] Atlar hem barışta hem savaşta insanoğlunun en sadık dostu ve yardımcısıdır. Onun için olsa gerek, Kazan Tatar Edebiyatı’nda atlar birçok esere konu olmuştur. Ayrıca Tatar yazar Nurihan Fettah (1928–2004), İkinci Dünya Savaşı’nın tüm yükünü taşıyan At’a heykel dikilmesi fikrini ileri sürmüştür. (Şerefetdinov 1997: 106). Atın Saban Toyu bayramındaki önemini vurgulayan, “Atsız Saban Toyu, Saban Toyu değildir” deyimi ortaya çıkmıştır. At yarışı ile başlayan bayram Tatar güreşi ile son bulur. At yarışı ve güreş, Saban Toyu bayramının yüzük kaşı olarak nitelendirilen en önemli müsabakalarındandır. At yarışı için komşu köylerden en iyi atlar gelir, yarışta ilk gelen ata büyük hediye verilir, fakat en son gelen at da unutulmaz, çünkü Saban Toyu’nda herkese bir hediye verilir, bu bir gelenektir. En son gelen ata nineler işlemeli havlu bağlar ve bağlarken dilek tutarlar. At yarışıyla başlayan Saban Toyu, koşu, bisiklet yarışı ile devam eder. Tüm bu yarışlar köy kenarındaki yolda yapılır. Yarışlar bitince herkes Saban Toyu alanına gider. Saban Toyu alanı olarak genelde amfiteatrı andıran çukurlu bir yer seçilir. İnsanlar çukurun etrafına oturur, yarış ve oyunlar ise altta yapılır. Önce çocuklar yarışır. Halat çekme, ağırlık kaldırma, direğe tırmanma, çuvalla koşma, kaşıkla yumurta taşıma, su dolu kovalarla koşma, gözleri bağlı halde ipteki hediyeleri kesme, gözleri bağlayıp sopa ile çömlek kırma vs Saban Toyu’nda yapılan yarışların bazılarıdır. Diğer tarafta sahne kurulur ve burada dans, şarkı yeteneği olan herkes kendi marifetini sergileyebilir. Saban Toyu güreş ile son bulur. Güreşe isteyen ve kendine güvenen herkes katılabilir. Önce güreşçiler arasında iyiler seçilir, daha sonra onlar kendi aralarında güreş yapar, böylece son iki kişi belli olur. Onlardan birisi batır (başpehlivan) olacaktır.  Kazanana koç hediye edilir, aynı zamanda en güzel işlemeli havlu da verilir. İşlemeli havlu Saban Toyu’nun hatırası olduğu için batır onu bir ömür boyu saklar. Saban Toyu batırı – gerçek bir halk kahramanıdır. Bu kahraman birçok roman, şiire ilham kaynağı olmuştur. Saban Toyu batırını gençler omuzlarına alır ve tüm alanı böylece gezdirirler. Batır da halkı selamlar. Saban Toyu batırı – halkın medarıiftiharıdır. Saban Toyu batırları, sadece köyünde, il merkezinde veya başkentte başpehlivan olmakla kalmamış, onlardan bazıları dünya çapında da çeşitli başarılara imza atarak milletimizi gururlandırmıştır. Örneğin,

1952 yılında Helsinki’de gerçekleşen XV. Olimpiyat Oyunlarında Şezam Safin Yunan-Roma güreşi dalında şampiyon olmuştur.

Minzele Saban Toyu batırı Vitaliy Kuznetsov, XX. Olimpiyat Oyunlarında silahsız kendini savunma güreşi olarak bilinen “sambo” dalında gümüş madalya almış, ayrıca judo dalında Avrupa, dünya ve SSCB şampiyonluğu bulunmaktadır.

Ünlü tarihçi, yazar, Stalin Devri kurbanı Hadi Atlasi (1876–1938) da defalarca Saban Toyu batırı olmuştur. (Şerefetdinov 1997: 195, 197, 217).

Saban Toyu akşamüstü saat 17.00–18.00 gibi son bulur. Herkes akşam tekrar buluşma dileğiyle evlerine dağılır. Saban Toyu için köyün ortasına büyük bir salıncak kurulur ve akşamleyin saat 20.00 gibi tüm misafirler ve köy halkı burada toplanır. Akşam olmasına rağmen hale karanlık çökmez, saat 23.00’a kadar. Çünkü Temmuz ayında Tataristan’da en uzun geceler dönemidir. Bu dönem gece sadece 4 saattir. Doğanın eşsiz hediyesi olan beyaz geceler, akraba, hısım, arkadaş, kardeş, eş-dostu buluşturur. Şarkı, türküler, danslar hiç ara vermeden devam eder. Gençler çifter-çifter salıncakta sallanır. Bazıları kenarda sohbete dalar. Bir yıllık özlemi bir güne sığdırma telaşı içerisindedir herkes. Söylenmeyen söz, konuşulmayan konu ukde kalmasın… Gecenin geç saatlerine kadar devam eder şarkı, dans ve sohbetler. Sonra yavaş yavaş evlere dağılırlar. Evlerde sofralar hazırdır, misafirleri bekler. Artık evde hasret giderme zamanıdır. Sohbetler sabaha kadar sürer, kimse uyumaz çocuklar dışında. Çocuklarsa günün yorgun ve yoğunluğundan olsa gerek derin uykuya dalarlar. Neyse onlar uyusun şimdilik, çünkü büyüyünce onlar da anne-babalarının geleneğini devam eder ve sabaha kadar sohbetleri bitmez nasılsa…

 

Yukarıda görüldüğü gibi Saban Toyu Kazan Tatarları için önemli ve değerli bir bayramdır. Saban Toyu’nun orijinali köylerde yapılır. İl merkezi ve şehirlerde gerçekleştirilen Saban Toyu’nda bu bayramın tüm geleneklerini yerine getirmek olanaksızdır. Örneğin köy sokaklarını dolaşarak hediye toplamak şehir koşullarından imkânsızdır. Ayrıca köy halkı birbirini tanır şehirlerde ise insanların birbirini tanıması mümkün değildir. Şehirlerde gerçekleşen Saban Toyu bayramı Kazan Tatarlarının buluşma, kaynaşma yeridir. 1990’lı yıllardan sonra anaokulu, ilk ve ortaokul, lise, meslek yüksek okulu, üniversite gibi eğitim kurumlarında da “Küçük Saban Toyu” etkinlikleri gerçekleştirilmiştir. Eğitim için yurt dışına çıkan gençler de eğitim aldıkları üniversitelerde temsili Saban Toyu etkinlikleri düzenlemişlerdir. 1990 yılında Tataristan’ın başkenti Kazan yakınlarında bulunan Kuğu Gölü’nde (Akkoş Küle) engelliler için Saban Toyu bayramı yapıldığı ve bu etkinliğe 250’den fazla katılımcının iştirak ettiği bilinmektedir. Yani anlaşılan o ki, Saban Toyu Kazan Tatarları olan her yerde var olduğu gibi her çeşidi de bulunmaktadır.

Kazan Tatarlarınca çok sevilen ve önemsenen Saban Toyu bayramı, çeşitli dönemlerde siyasi amaçlar doğrultusunda kullanıldığı ve günümüzde de siyasi amaçlara alet edildiği bir gerçektir.

Çarlık Rusya’sı Dönemi’nde – Ruslaştırma;

Sovyetler Dönemi’nde – tek tip insan yaratma;

Günümüz Rusya’sında – tekrar Ruslaştırma propagandası yapılmaktadır Saban Toyu bayramlarında. Ruslar her daim Saban Toyu bayramını istismar etmiş ve kendi lehlerine çevirmek için ellerinden geleni yapmışlardır. Kazan Tatarlarını geleneklerinden koparmak için yapılan girişimler bazen Saban Toyu’nun yapılmasına engel, bazen ise bayramın Tatar milli bayramı yerine Rus bayramına dönüşmesine neden olmuştur. Kendilerini dindar bilgili Müslüman olarak tanıtan şarlatanlar, Çarlık Rusya’sı Dönemi’nde Rusların Ruslaştırma siyasetine yardımcı olmuşlardır. Onlardan birisi Orenburg mollası Ebu Segıyt Eş Şodavi Saban Toyu ile ilgili şunları yazmıştır: “Müslümanların Saban Toyu ve Cıyın (yığın) gibi milli bayramları vardır. Eğer bu bayramların ilkini şeytan toyu, diğerini ise şeytanların çocuklarını dünyaya getirme günleri, diye adlandırırsak, büyük bir yanlış olmaz. Ahlaksızlığa hizmet eden bu bayramları yasaklamak millet atalarının görevidir.” (Şerefetdinov 1997: 252). Kazan Tatarlarının milli bayramı Saban Toyu’nu “şeytan toyu” ilan eden bu mollanın Ruslara hizmet ettiği aşikârdır. Tarihte, Saban Toyu’nu karalamaya yönelik söylentiler ve yazılar sıkça ortaya çıkmıştır. Bilhassa “at yarışları” ile ilgili “atların yakılması”, “atlara işkence yapılması” gibi gerçek dışı söylentiler sonucunda “Genel olarak “Saban” Tatarları ahlaksızlaştırıyor ve bu kansızlık Ruslara da, başkalarına da bulaşabilir” (Şerefetdinov 1997: 253), şeklindeki yazılara neden olmuştur. Söylentilerin amacı hiç kuşkusuz Kazan Tatarlarını itibarsızlaştırma, medeniyetsiz vahşi bir millet olarak göstermeye yönelik bir girişimdir. “Sovyet Dönemi’nde Saban Toyu yasaklanmamış, ancak bazı yerlerde yapılması “uygun” bulunmamıştır. Yapılan yerlerde de Sovyet propagandasının yapıldığı bayramlar millilikten uzaklaştırılıp “bürokrasi” kuralları çerçevesine uydurulmuştur. “Yenileme” bahanesiyle Saban Toyu bayramından yararlanarak festival, 1 Mayıs toplantısı gibi farklı etkinlikler yapılmıştır. Ancak tüm bu uyduruk etkinliklerin ömrü uzun olmamıştır. Kazan Tatarları şartlar ne olursa olsun geleneklerinden birisi olan Saban Toyu’nu yaşatmak için çaba göstermişlerdir.

Saban Toyu bayramı Türkiye’de 1960’lı yıllardan itibaren kutlanmış, ancak kutlamalar elde olmayan nedenlerden dolayı bazı yıllar yapılamamıştır. 1991 yılında Sovyetlerin çöküşünden sonra “demir perde” kalkmış ve Türkiye başta olmak üzere yurt dışındaki Kazan Tatarlarının Tataristan’daki yakınlarıyla buluşma fırsatı doğmuştur. 1990’lardan sonra yapılan Saban Toyu bayramları Tataristan’dan gelen sanatçılar sayesinde daha da canlı ve daha da neşeli hale gelmiştir. Uzun yıllar beklenen vuslat bir nebze de olsa giderilmiştir. Milli duygular tekrar pekişmiş, vatan özlemi çeken Kazan Tatarları Saban Toyu vasıtasıyla anılarını tazelemiş, geleneklerini yeniden canlı canlı yaşamıştır. Türkiye’de gerçekleştirilen Saban Toyu bayramını genellikle Kazan Tatar dernekleri üstlenmiştir. 2004 yılından itibaren Saban Toyu düzenleme işini Tataristan’ın Türkiye’deki yetkili temsilciliği eline almıştır. O günden itibaren Saban Toyu artık Tatar milli bayramı olma vasfını yitirmiş, siyasi amaçlarda kullanılmıştır. Daha sonra TÜRKSOY (Türk Kültür ve Sanat Ortak Yönetimi) adı altında faaliyet gösteren kuruluş da Saban Toyu etkinliklerinin düzenlenmesine dahil olmuştur. Tataristan’ın Türkiye temsilciliği ve TÜRKSOY’un ortaklaşa yaptığı Saban Toyu artık Kazan Tatar milli bayramı olmaktan çıkmış Rus bayramı oluvermiştir. Saban Toyu yapılan alana asılan Rusya bayrakları, Rusya elçileri için kurulan içkili masalar, misafir sanatçıların konseri Rusça sunması ve Rus şarkılarının çalınması – milli bayram olan Saban Toyu’nun hem siyasileştiğinin hem Ruslaştığının açık göstergesidir. Tüm bunlar Kazan Tatarlarına yapılan bir hakaret ve saygısızlıktır. Bazı Kazan Tatarları yapılanlara sözlü tepkisini göstermiş olsa dahi hiçbir şey değişmemiş, mankurtlaşmış Kazan Tatarları “etkinlik yaptık”(!) bahanesiyle Rusça konuşmalara alkış tutmaya, Rus şarkıları eşliğinde oynamaya devam etmiştir.

Saban Toyu, Kazan Tatarlarının milli geleneğidir. Saban Toyu bayramı, geleneklerin yaşatılması açısından bakıldığında olumlu bir olgudur. Ancak Saban Toyu’nun siyasi amaçlarda kullanılması kabul edilemez. Milli bayramın siyasete alet edilmesi hem Kazan Tatarlarının geleneklerine hem de millete saygısızlıktır. Son yıllarda Tataristan’da ve yurt dışında gerçekleştirilen Saban Toyu bayramları, tamamen Rus siyasetine hizmet etmektedir. Buradaki amaç Rus “demokrasisini” vurgulamak ve Kazan Tatarlarının mutlu-mesut, kaygısız-tasasız yaşadıklarını göstermektir. Bilindiği üzere Rusya’da demokrasinin “d”si yoktur, varsa dahi Ruslar için vardır. Bu bağlamda dünyanın gözüne “demokrat” görünmeyi hedefleyen Rusya, Kazan Tatarlarının milli bayramı Saban Toyu’nu bir araç olarak kullanmakta, istismar etmektedir. Bir taraftan okulların kapatılması yoluyla Kazan Tatar dili yok edilirken diğer taraftan Kazan Tatarları “mutlu-mesut” yaşıyorlar algısı yaratmak – uygulanan bir ters psikolojidir. Dil yok olurken millet neden ve nasıl mutlu olsun ki? “Mutlu-mesut” algısını ön plana çıkartan Saban Toyu etkinlikleri Kazan Tatarlarına yarar değil zarar vermektedir.

Kazan Tatarlarının en önemli amacı dilimizi korumak ve yaşatmak olmalıdır. Zira dil olmazsa millet, millet olmazsa da geleneklerin bir anlamı kalmaz. Günümüzde Tatar dilinin cenazesi kaldırılmak üzereyken bayram yapmak (buna Saban Toyu da dahildir), şenlik düzenlemek anlamsız ve gereksiz bir girişimdir. Cenaze kaldırılan evde düğün yapmak ne kadar abes ise, bugünlerde Saban Toyu yapmak da o kadar gereksiz, yersiz, lüzumsuz ve boş bir iştir. Günümüzde Tataristan’ın dışında gerçekleşen Saban Toyu bayramına yapılan harcamalar Kazan Tatar dilini geliştirmek için harcanırsa daha yerinde olur düşüncesindeyim. Aksi halde yapılan Saban Toyu bayramları Rusların değirmenine su taşımaktan başka bir şey değildir.

 

Köklü bir geçmişi olan Saban Toyu – emek, spor ve sağlığı bir arada barındıran bayram olmanın yanı sıra Kazan Tatarlarının geleneklerinin, kültürlerinin yaşatılmasında önemli katkıları bulunmaktadır. Geleneklerimizi yaşatmak ve geleceğe taşımak milletin her bireyinin milli görevidir. Ancak milli değerleri başkalarının siyasi amaçlarına alet etmek, istismar edilmesine göz yummak millete ihanettir. Dikkatli olalım ki, kaş yapayım derken, gözümüz çımasın…  

 

Kaynakça:

 

  1. İsenbet, Nekıy, Tatar Teleneñ Frazeologik Süzlege (Tatar Dilinin Deyimler Sözlüğü), 2.cilt, Kazan 1990.
  2. Kurban, Roza, Biz İdil’den, Ural’dan…, İstanbul 2014.
  3. Tatar Teleneñ Añlatmalı Süzlege (Tatar Dilinin İzahlı Sözlüğü), 2.cilt, Kazan 1979.
  4. Şerefetdinov, Damir, Saban Tuye (Saban Toyu), Kazan 1997.

 

[1] Metindeki tüm çevriler tarafımdan yapılmıştır.

[2] Atlarla ilgili daha geniş bilgi için, Roza Kurban “Biz İdil’den, Ural’dan…” 2014, s: 336–360.

GERİ KALMIŞLIK

Roza KURBAN

  Kazan Tatarları, Türk Dünyası’nın önemli bir parçasıdır. 1552 yılından beri Rus işgali altında ezilen Kazan Tatarları bu süreç içerisinde Ruslara karşı büyük mücadele vermiş kahraman bir millettir. Yüzyıllardır devam eden Rus zulmüne, Ruslaştırma siyasetine karşı kararlı ve onurlu bir duruş sergileyen Kazan Tatarları milli mücadelenin simgesi haline gelmiştir. Millet olarak ayakta kalmak, dili ve milli gelenekleri korumak elbette kolay olmamış, Kazan Tatarları bunun bedelini yeri geldiğinde hayatlarıyla ödemiş, ağır kayıplar verilmiştir. Geçen süreçte Çarlık Rusya’sının yerini SSCB almış, 1991 yılında Sovyetlerin çöküşünden sonra Rusya Federasyonu ortaya çıkmıştır. Rejim ve yöneticiler değişmiş, ancak Rus siyaseti hiç değişmemiştir. Rusların, Rus olmayan milletleri Ruslaştırma siyasetinin hiç değişmediğini Başkurt asıllı tarihçi ve devlet adamı Zeki Velidi Togan (1890–1970) şöyle ifade etmiştir: “Sovyetlerin Çarlıktan miras aldıkları siyaset aynı istikamette gelişecek ve Marksizm esasında perçinleşecektir.” (Togan 1999: 426). Başlangıç döneminde Sovyetlerle çalışan Togan o devirin canlı şahidi olmuş, yaşananları ve yaşanacakları şu şekilde açıklamıştır: “Artık milletimiz (Başkurtlar-R.K) kurdun pençesine düşmüş koyun halindedir… Rusya’da Sovyet hakimiyeti meselesi, şimdi iç mücadeleler sona erdikten sonra artık devletler arası bir mesele olmuştur. Onunla bundan sonra büyük devletler meşgul olacaktır. O bir gün büyük devletler meselesi olmaktan da çıkıp bütün dünya meselesi olacaktır. Sovyetlerin milletleri ve müstemlekeleri kurtaracağız sözlerinin yalanlığı, zahmetkeşlerin hak ve hukuku meselesi olması gereken sosyalizmi, bir egoist milletin emperyalist idesine hizmet eden bir hareket şekline sokmuştur… Lenin, Stalin ve arkadaşlarının şimdiden sonra takip edecekleri siyasetin programı yalnız Rus mahkûmu değil, Rusya’ya Avrupa ve Asya kıtalarında komşu olan ülkelerde Rus’un dil ve kültür hakimiyetini temin etmektir. Uğrunda dünya milletlerini çalıştırdıkları cihan sosyalizmi ancak bu maksada ermek için bir vasıtadır. Dünyayı Rus yapmak da olacak iş değildir. Yalnız bu hakikatleri dünyanın anlaması çabuk olamıyor. Çünkü Ruslara tâbi olmayan müstakil milletlere Rus meselesinin hakiki emperyalist mahiyetini anlatmak güçtür… Hakikati anlamak için her milletin evvelâ bir defa Rus mahkûmiyetinde olması şarttır.” (Togan 1999: 397). Ateş düştüğü yeri yakar, derler, onun için Rus zulmünü yaşamadan, Rusların sinsi amaçlarını anlamak güçtür. Zeki Velidi Togan Sovyetlerin yalanlarını çabucak anlamış ve Moskova’dan ayrılmıştır. Togan milli mücadele için çetin olan yolu seçmiş ve ayrılış nedenini“eğer millete Moskova’da oturup faydalı olmak mümkün olsaydı böyle bozkırlara ve dağlara çekilmek yolunu tutmazdım” şeklinde açıklamıştır. Zeki Velidi, adı gibi zeki ve ileri görüşlü bir siyasetçidir ki, yaşanacakları o günden tahmin etmiştir. Rejim ne olursa olsun, Rusların ilk amacı işgal, sonraki amacı ise bölge halkını Ruslaştırmaktır. Bunun hem tarihte hem günümüzde birçok örnekleri bulunmaktadır. 2014 yılında Kırım’ın Ruslar tarafından işgali, sonrasında bölgedeki Kırım Tatarlarına uygulanan zulüm, baskı, sindirme, susturma ve Ruslaştırma siyaseti bunun bir örneğidir.              

 

1990’lı yıllarda başlayan olumlu değişimlerden Kazan Tatarları da yararlanmış, 1990 yılının 30 Ağustos tarihinde Tataristan bağımsızlığını ilan etmiştir. 1991 yılının sonunda Sovyetlerin çöküşünden sonra Rusya Tataristan’ın bağımsızlığını tanımamış ve Tataristan 21 Mart 1992 tarihinde referanduma gitmiştir. Halkın %62’si Tataristan’ın bağımsız olmasından yana oy kullanmıştır. Halkoylamasından sonra Tataristan Anayasası hazırlanmıştır. Anayasa hazırlıkları sırasında “resmi dil” konusu büyük karşılıklara ve tartışmalara yol açmış, komisyon ikiye bölünmüştür. Bir tarafta “resmi dil Tatar dili olsun” diyenler, diğer tarafta ise “Rus ve Tatar dilleri resmi dil olsun” diyenler. Sonuçta “Rus ve Tatar dilleri resmi dil olsun” diyenler ağır basmıştır. 6 Kasım 1992 tarihinde kabul edilen Tataristan Anayasası’nın 4.maddesinde resmi dil konusu şu şekilde belirtilmiştir: “Tataristan Cumhuriyetinde Tatar ve Rus dilleri eşit hukuklu resmi dillerdir”(Tataristan Cumhuriyeti Anayasası 1995: 6). Tatar tarihçi, bibliyograf Ebrar Kerimullin (1925–2000) 18 Kasım 1992 tarihinde kaleme aldığı “Tataristan Anayasasına Dair Düşünceler” başlıklı yazısında Tataristan’da Tatar ve Rus dillerinin resmi dil olarak kabul edilmesini şu şekilde değerlendirmiştir: “Tataristan’da Tatar dili ile Rus dilinin resmi dil olarak onaylanması – Tatar diline karşı kabul edilen bir ölüm fermanıdır, demek ki, Tatar milletini yok etmenin bir yoludur.” (Kerimullin 1996: 349). Kerimullin’in resmi dil ile ilgili yazısını yazalı aradan 25 yıl geçmiş ve zaman onun haklı olduğunu kanıtlamıştır. Gerçekten de 1992 Tataristan Anayasası’nın 4.maddesi Tatar dilini yok etmek için kurulan bir tuzak olduğu aşikârdır. Tatar dili göz göre göre gün be gün kullanımdan çıkarıldı. Siyasilerin konuşmalarını her daim Rus dilinde yapması çevreyi de etkiledi. Daha sonra Putin’in iktidara gelmesiyle birlikte Tatar okulları kapatıldı, lise mezuniyet ve üniversiteye giriş sınavları Rus dilinde yapılmaya başladı. Bu durum karşısında çaresiz kalan velilerin tepkileri hiçe sayıldı. Gün geçtikçe Tatar dilinin kullanım alanı daha da daraldı. Bugün Tataristan’ın başkenti Kazan’da sadece 2 tane Tatar Okulu bulunmaktadır; bu okullarda da Tatar dili-edebiyatı dışındaki dersler Rus dilinde okutulmaktadır. Tatar dilinde yayın yapan radyo-televizyonların sayısı ve yayın saatleri her geçen gün kısıtlanmakta, bazı kanallar kapatılmakta, yani Tatar medyası susturulmaktadır. En son Tatar dilinde yayın yapan “Tertip” radyo kanalının yayını sonlandırılmıştır. Tatar dilinde yayımlanan gazete-dergilerin durumu da parlak değildir. Genelde abonelik sistemi ile çalışan gazete ve dergiler kan kaybetmektedir. Tataristan’da Tatmedya’ya bağlı gazete-dergilerin 2017 yılı için toplam baskı sayısı 557 719’dur. Bu sayı Kazan Tatarlarının nüfusuna oranla çok azdır. Gazete-dergilerin baskı sayısının azalması, Tatarca bilenlerin sayısının azalması ile açıklanabilir. Zira son 8 yılda Tatarca bilenlerin sayısı 1 milyon eksilmiştir. Tataristan, Rusya’da en çok kitap okuyan bölge sayılmaktadır. Ancak buna rağmen Tataristan’da 2016 yılında 31, son 5 yılda toplam 301 kütüphanenin kapatılması eğitime vurulan başka bir darbedir. Tatar dilindeki okurların azalmasını bahane ederek Tataristan Kültür Bakanı “Tatar edebiyatını Rusça okutma” fikrini ileri sürmüştür. Bakan’ın iddiasına göre, Tatar edebiyatı Rusçaya çevrilirse Ruslar da bundan yararlanacak ve dolayısıyla Tatar edebiyatını okuyanların sayısı artacakmış. Bu da bir nevi algı operasyonu ve Ruslaştırmanın modern yollarından birisidir. Devir değişti, artık eskisi gibi zorla Hıristiyanlaştırma yoluyla Ruslaştırmak imkânsız hale geldi. Onun için günümüze uygun yöntemlerle Ruslaştırmanın modern yolları denenmektedir. 2000 yılında Putin iktidara geldikten sonra Rus olmayanlara birçok yasak getirdi, bunun aksine kanunlar Rusların lehine çalıştırıldı, akabinde Rusları yücelten uydurma bayramlar eklendi takvime. Söz konusu uydurma bayramlar, ya Hıristiyan dini ya da Rus tarihi ile ilgili olduğundan bayramların Rusya’daki diğer milletler ile yakından uzaktan alakası yoktur. Buna rağmen takvime sonradan eklenen bu bayramlar Rusya’daki herkes tarafından kutlanmakta, anılmaktadır. Tüm bu etkinlikler Ruslaştırmanın modern yöntemleridir. Bu bayramların ilki, 2005 yılından itibaren 25 Ocak tarihinde “Rusya Üniversite Öğrencileri Günü” adı altında kutlanan “Tatyana Günü”dür. Öğrenciler ile bir alakası olmayan bu gün, Tatyana Rimskaya adındaki bir Hıristiyan kadını anma günüdür. İkinci bayram ise, 2005 yılından itibaren her yıl 4 Kasım’da kutlanan “Halklar Birliği Günü”dür. Bu gün de 1612 yılındaki Kuzma Minin ve Dmitriy Pojarskiy’in Moskova’yı Polonyalılardan geri alması ile ilgilidir ve Rusya’da “halklar dostluğu” algısını yaratmak için takvime eklenen bir bayramdır. Tataristan yöneticileri de ha bire “Ruslarla Tatarlar yüzyıllardır bir arada dostane ilişkiler içerisinde yaşıyor” cümlesini kullanmaktadır. Bu sözlerin Kazan Tatarları üzerinde nasıl bir etki yarattığının farkına varmadan. İşgalci ile dost olunur mu? Hayır. O zaman yöneticilerin bu sözleri kocaman bir yalan, uydurmadır. 4 Kasım 2016 tarihinde  “Halklar Birliği Günü” dolayısıyla Kazan’da miting-konser düzenlenmiş, etkinliğe 7500 civarında kişi katılmıştır. Aynı gün Kazan’da “Haçlı Yürüyüş” yapılmış, yürüyüşe 3 bin civarında kişi katılmıştır. Burada ilginç olan şudur, Kazan Tatarlarının tarihinde acı bir gün olan 15 Ekim “Kazan Şehitlerini Anma Günü”ne 300–500 civarında kişi toplanırken, “Halklar Birliği Günü”, “Haçlı Yürüyüş” gibi uydurma etkinliklere halkın katılımının yüksek olmasıdır. Bunun nedeni, Tataristan’ın, Kazan Tatarlarının gün be gün daha da Ruslaşması, Tatarlıktan uzaklaşmasıdır.

 

Dil, bir milleti millet yapan en önemli unsurdur. Dil olmadan ne millet olur, ne de kültür. Ana dilde eğitimin yasaklanması, milleti yok etmek için atılan adımdır ki, Rusların istediği de budur. Günümüzde Rusya sınırları içerisinde yaşayan Kazan Tatarları başta olmak üzere Başkurtlar, Çuvaşlar vs. milletlerin dili yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. 1990’lı yıllarda başlayan milli yükseliş, resmi yasaklardan, siyasetçilerin yaptığı hatalı adımlardan dolayı 2000’li yıllarda gerilemeye bugün de neredeyse susma aşamasına gelmiştir. Kazan Tatar dilinin “mutfak dili” haline gelmesi, milliyetçileri harekete geçirmiş ve Tatar İçtimaî Merkezi 17 Ocak 2017 tarihinde “Tataristan’da sırf Tatar dili resmi dil olsun” başlıklı bir bildiri hazırlamıştır. Bildiri, Tataristan Parlamento’su milletvekillerine, Tataristan’dan Rusya Duma’sına seçilen milletvekillerine, Kazan Şehir Duma’sı milletvekillerine gönderilmiştir. Çok zaman geçmeden 23 Ocak 2017’de Tataristan’dan Rusya Duma’sına seçilen Birlik Rusya Parti’si milletvekili İldar Gıylmetdinov’tan yanıt gelmiştir. Gıylmetdinov, Tatar İçtimaî Merkezi’nin bu girişimini desteklemek bir yana, Tatar İçtimaî Merkezi üyelerini “hayattan geri kalmış insanlar”, “beş tane ihtiyar” şeklinde aşağılayıcı ifadeler kullanarak üyeler nezdinde tüm Kazan Tatarlarını horlamış, küçük düşürmüştür. Kazan Tatarlarının yine Kazan Tatarı tarafından aşağılanması kabul edilir bir davranış değildir. Ruslara ruhlarını satmış, ulusal kimliğinden uzaklaşan, içinde bulunduğu topluma yabancılaşan mankurtlar dün de olmuş, bugün de vardır. Kraldan daha çok kralcı olanlar tarihin her döneminde hayatın her alanında varlık göstermiştir. Çarlık Rusya’sı Dönemi’nde Tatar mirzaları sorgusuz sualsiz Rus Çarı’na hizmet etmiş, milletine yaptıkları ihanetin karşılığı olarak toprak, pahalı hediyeler, makamlar onların olmuştur. Sovyetler Dönemi’nde ise Tatar komünistleri bu “göreve” soyunmuş, Rus kadınlarla evlenen, çocuklarını Rus okullarında okutan, Rus dilini, medeniyetini övenler unvan, makam ve para sahibi olmuştur. Rus emperyalizminin sadık köleleri günümüzde de iş başındadır. Bugünlerde Tataristan yöneticileri, Tatar milletvekilleri Putin ve takımına kusursuz itaat ve biat etmektedir. Söz konusu mankurtların dil, millet umurlarında değildir, yeter ki makam, unvan gelsin, cepler parayla dolsun. Ruslar bu konuda cömert davranıyorlar, zira amaçlarına ulaşmak için her şey mubahtır. Kazan Tatarlarına kendi çocuklarını kendi elleriyle boğduruyor Ruslar. Mankurt Tatarlar da Rusların tüm isteklerini harfiyen yerine getiriyor. Rusya Duma’sı milletvekili İldar Gıylmetdinov da bunun bir örneğidir. Tatar dilini hor gören bu insanlara göre, Rusça konuşmak “ilericilik”, Tatarca konuşmak “geri kalmışlık” veya “az gelişmişlik”tir. “İlericilik”, “geri kalmışlık” tabirleri kime göre ve niye göre değerlendirildiğine, nereden ve nasıl bakıldığına bağlıdır. Ruslar henüz tarih sayfasında yokken, Türkler vardı. Bir dönemler devletler kurmuş, büyük medeniyetler yaratmış, köklü bir edebiyata sahip olan Kazan Tatarlarına “geri kalmışlık” sözünü sarf etmek cahillikten başka bir şey değildir. Körü körüne Rusların dediklerini tekrarlayan milli şuurdan yoksun olan bu insanların geçmiş tarihe bakmalarında yarar vardır. Ancak o zaman kimin kimden ne öğrendiğini, kimin kime ne öğrettiğini, kimin dost, kimin düşman, neyin gerçek, neyin yalan olduğunu ayırt edebileceklerini düşünüyorum.

Kaynakça: 

  1. Kerimullin, Ebrar, Yazmış, Yazmış…(Kader, Kader…), Kazan 1996.
  2. Kurban, Roza, “Öksüz-Yetim Tatar Dili–1”, Önce Vatan Gazetesi, İstanbul, 29.04.16, s:6.
  3. Kurban, Roza, “Öksüz-Yetim Tatar Dili–2”, Önce Vatan Gazetesi, İstanbul, 30.04.16, s:6.
  4. Tatarstan Respublikası Konstitutsiyese (Tataristan Cumhuriyeti Anayasası), Kazan 1995.
  5. Togan, Zeki Velidi, Hatıralar, Ankara 1999.

 

 

Tıkandı Baba

Sultan Mahmut kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamış. Dolaşırken bir kahvehaneye girmiş oturmuş. Herkes bir şeyler istiyor.

Tıkandı Baba, çay getir!..

Tıkandı Baba, kahve getir!..

Bu durum Sultan Mahmut’un dikkatini çekmiş.

– Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı baba meselesi?

– Uzun mesele evlat, demiş Tıkandı baba.

– Anlat Baba anlat! Merak ettim deyip çekmiş sandalyeyi.

Tıkandı Baba da peki deyip başlamış anlatmaya;

Bir gece rüyamda birçok insan gördüm, her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. “Benimki de onlarınki kadar aksın” diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı.

Bu sefer içimden “Onlarınki kadar akmasa da olur, yeter ki eskisi kadar aksın” dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı. Ben yine açmak için uğraşırken bir zat göründü ve: “Tıkandı Baba, tıkandı. Uğraşma artık”, dedi. O gün bu gün adım “Tıkandı Baba”ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdi de burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyoruz.

Tıkandı Baba’nın anlattıkları Sultan Mahmut’un dikkatini çekmiş. Çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına:

“Her gün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz” demiş.

Sultan Mahmut’un adamları peki demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı Baba’ya baklavaları vermişler. Tıkandı Baba baklavayı almış, bakmış baklava nefis.

– “Uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. Şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim” diye içinden geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken “Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim” demiş ve işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya.

Taze baklava, güzel baklava!

Bu esnada oradan geçen bir adam baklavaları beğenmiş. Üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar ve Tıkandı Baba baklavayı satıp elde ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış.

Müşteri baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. Şaşırmış, diğer dilim, diğer dilim derken bir bakmış ki her dilimin altında altın var. Ertesi akşam adam acaba yine gelir mi diye aynı yere geçip başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı Baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş.

Müşteri hiçbir şey olmamış gibi: “Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım” demiş. Tıkandı Baba da “Peki” demiş ve anlaşmışlar. Tıkandı Baba’ya her akşam baklavalar gelmiş ve adam da her akşam Tıkandı Baba’dan baklavaları satın almış. Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut:

“Bizim Tıkandı Baba’ya bir bakalım” deyip Tıkandı Baba’nın yanına gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş. Girmiş girmesine ama birde ne görsün bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın. Sultan:

– “Tıkandı Baba sana baklavalar gelmedi mi?” demiş.

– Geldi sultanım!

– Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?

– Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağ olasınız, duacınızım.

Sultan şöyle bir tebessüm etmiş.

“Anlaşıldı Tıkandı Baba anlaşıldı, hadi benimle gel” deyip almış ve devletin hazine odasına götürmüş.

“Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar gelirse hepsi senindir” demiş. Tıkandı Baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda, düştü düşecek. Sultan demiş;

“Baba senin buradan da nasibin yok. Sen bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar” demiş ve askerlerden birini çağırmış.

“Alın bu adamı Üsküdar’ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş beğensin. O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasını ona verin” demiş.

Padişahın adamları ‘peki’ deyip adamı alıp Üsküdar’a götürmüşler.

Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım, demişler.

Baba, “niçin?” demiş. Askerler:

“Hele sen bir beğen bakalım” demişler. Baba şu yamuk, bu küçük, derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline.

“Ne olacak şimdi” demiş.

“Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını padişahımız sana bağışladı” demiş.

Adam taşı kaldırmış tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş. Adamcağız oracıkta ölmüş. Askerler bu durumu Padişah’a haber vermişler. İşte o zaman Sultan Mahmut o meşhur sözünü söylemiş:

VERMEYİNCE MABÛD, NEYLESİN SULTAN MAHMUT!

Medya Masalları

Bir zamanlar, büyük ve güçlü bir ülkeyi yöneten kralın dört eşi varmış.
Kral en çok dördüncü eşini sever, bir dediğini iki etmez, her şeyin en güzelini, en iyisini ona verirmiş.
Kral üçüncü eşini de çok severmiş. Bu güzelliğin bir gün kendisini terk edebileceğinden korktuğu için, onu çok kıskanır, üzerine titrermiş.
Kral ikinci eşini de severmiş. Kendisine karşı her zaman iyi ve sabırlı davranan eşi, ne zaman bir derdi olsa daima onun yanında bulunur, sorunun çözümünde ona destek verirmiş.
Kraliçe olan birinci eşiymiş kralın. Onu en çok seven, karşılık beklemeden seven,sağlığına ve hükümranlığına en büyük katkıyı sağlayan bu eşi olmasına rağmen, kral bu eşini hiç sevmez ve onunla hiç ilgilenmezmiş.
Bir gün kral ölümcül bir hastalığa yakalanmış.
Yakında öleceğini anladığı ve öldükten sonra yalnız kalmaktan çok korktuğu için, eşlerinden hangisinin ölüm yalnızlığını kendisi ile paylaşmak isteyebileceğini öğrenmek istemiş.
En çok sevdiği dördüncü eşine, “Ölüm yolculuğunda bana eşlik etmek ister misin?” diye
sorduğunda, aldığı yanıt kalbine bir bıçak gibi saplanan, kısa ve net, “Mümkün değil!” olmuş.
“Hayatim boyunca seni sevdim, sen benimle birlikte ölmeyi kabul eder misin?” sorusunu üçüncü eşi, “Hayır, hayat çok güzel. Sen ölünce ben yeniden evleneceğim.” diye yanıtlamış ve kral bir kez daha yıkılmış.
“Her sorunumda, her zaman yanımda olan, bana yardim eden sendin. Bu sorunumda da bana yardımcı olur musun?” sorusuna karşı, ikinci esinden, “Bu sorunun için bir şey yapamam. Olsa olsa sana mezarına kadar eşlik eder, güzel bir cenaze töreni yaptırır ve yasını tutarım.” karşılığını almış.
Büyük bir hayal kırıklığı yaşamakta olan kral birinci eşinin sesiyle irkilmiş:
“Nereye gidersen git, seninle olurum, seni takip ederim.”
“Ah!” diye inlemiş kral; “Keşke bir şansım daha olsaydı…”
==========================================
Aslında gerçek Yaşamda hepimiz dört eşliyiz…
Dördüncü eşimiz “vücudumuz”! Onun güzel görünmesi için ne kadar zaman, kaynak ve çaba harcarsak harcayalım, öldüğümüzde bizi terk edecektir.
Üçüncü eşimiz “sahip olduğumuz servet ve statümüz”! Ölür ölmez başkalarına yar olacaktır.
İkinci eşimiz “ailemiz ve dostlarımız”! Tüm sorunlarımızı paylaştığımız bu kişilerin en son yapabilecekleri şey, bu dünyadan gözleri yaşlı bizi uğurlamak olacaktır.
Ve birinci eş… “ruhumuz”!

 

İnternetten alıntıdır. 

KAYYUM NASİRİ’NİN ESERLERİ

Roza KURBAN’ın  yazısı Devam

Ünlü Tatar bilgini Kayyum Nasiri birçok alanda çalışmış olan bir şahsiyettir. O – muallim, ders kitabı yazarı, çevirmen, filozof, filolog, tarihçi, etnograf, folklorcu ve ilk Tatar ansiklopedicidir. Çok yönlü çalışmalarından dolayı Kayyum Nasiri – Rus bilim adamı, yazar Mihail Vasilyeviç Lomonosov (1711–1765) ve İtalyan heykeltıraş, mucit Leonardo Da Vinci (1452–1519) ile kıyaslanmıştır. N.K.Dmitriyev karşılaştırma hakkında şunları yazmıştır: “ Bizim Lomonosov ve bazen onunla kıyaslanan mütevazı Kayyum Nasiri, dahi Leonardo Da Vinci ve onunla kıyaslanmayan Kayyum Nasiri – her üçü de bir birine benziyor: onlar hepsi ansiklopedicidir. Onlar kısacık ömürlerinde talep gören tüm ilimlere ve sanata temel atmaya acele etmiştir… Lomnosov kimdir: fizikçi mi, makine uzmanı mı, dilci mi, edebiyatçı mı? Leonardo Da Vinci kimdir sorusuna yanıt vermek daha da zordur… Kayyum Nasiri kimdir sorusunu yanıtlamak oldukça zordur. O, kendi ulusunun ve kendi döneminin oğlu olmuştur.”[1] Evet, Kayyum Nasiri her şeyden önce halkının sevgili oğlu olmuş ve bu tüm yaptıkları işlerden de üstündür. Tatar ulusuna olan karşılıksız sevgisi onu bu işleri yapmaya teşvik etmiştir.

 

Kayyum Nasiri’nin 40 tane eseri yayınlanmıştır. O, “Mecmegıl-ehbar” (Haberler kitabı) adlı ilk eserini 1959 yılında yazmıştır. Bu eserin halkın konuşma diline yakın olması açık şekilde kendini belli etmektedir. “Haberler Kitabı” hakkında Kayyum Nasiri şunları yazmıştır: “Köye dönüşümde ben bu eseri yanımda götürmüştüm. Bazı köylülere okudum. Ben okurken kendi aralarında “Baksana, konuştuğumuz gibi okuyor”,-dediler. Gerçekten de herkesin anlayacağı dildedir.”[2]   Kolay dilde yazarak kitleleri aydınlatmayı hedef edinen Kayyum Nasiri, Türk yazar ve yayıncı Ahmet Mithat (1844–1912) ile mukayese edilmektedir. “Haber Kitabı” 1895 yılında yayımlanmıştır.

 

Kayyum Nasiri’nin 1860 yılında yayımlanan ilk eseri ise “Nahif Kitabı” Rusça öğrenmek isteyen Tatarları ve Tatarca öğrenmek isteyen diğer milletleri göz önünde bulundurularak Rus dilinde yazılmıştır. Nasiri çocuklar için de yazmıştır. 1860 yılında yayımlanan “Boş Zaman” (Buş Vakıt) adlı eseri okul öncesi ve ilkokul çocukları için hazırlanan: yağmur, çığ, kırağı, hava, dünya ve onun dönmesi gibi doğa olayları hakkında bilgiler içeren bir kitap olup, Tatar dilinde yazılan ilk edebi-bilimsel eser özelliğini taşımaktadır. İlk baskıda 12 sayfadan ibaret olan bu kitabın ikinci genişletilmiş 87 sayfalık baskısı 1868 yılında yayımlanmıştır. Böylece Kayyum Nasiri Tatar Çocuk Edebiyatı’nın da temelini atan birisidir.

 

Kayyum Nasiri’ye ilk Tatar ansiklopedicisi unvanını kazandıran dergiyi andıran takvimleridir. Bir milletin aydınlanmasında gazetelerin ne kadar önemli olduğunu bilen Nasiri “Tan Yıldızı” (Tañ Yoldozı) adlı gazete çıkarmak istemiş, fakat Çar Hükümeti’nden izin alamadığı için gazete çıkarma hayali suya düşmüştür. Kayyum Nasiri bu olumsuzluk karşısında niyetinden vazgeçmemiş dergi mahiyetinde takvim çıkarmaya karar vermiştir. Masa takvimi şeklinde hazırlanan bu takvim 1871 yılında yayımlanmaya başlanmıştır. 24 yıl boyunca aralıksız olarak neşredilen takvimlerde edebi ve bilimsel makalelerin yanı sıra güneş ve ay tutulması gibi doğa olaylarına da yer vermiştir. Bu tabiat hadiselerini önceden haber verdiği için Kayyum Nasiri’ye “din bozucu” lakabını vermişlerdir. Fakat o tüm bunları önemsememiş Tatar milletini aydınlatma yolunda emin adımlarla ilerlemeye devam etmiştir.

 

Kayyum Nasiri, en önemli çalışmalarını dil sahasında yapmıştır. Nasiri’nin dil bilgisi alanındaki çalışmaları hakkında değerlendirme yapan Prof. Dr. Vahit Hakov şunları yazmıştır: “O, dil biliminde S. Helfin, İ.Giganov, İ.Helfin, M.İvanov, S.Kuklyaşev, MG.Mehmüdov, A.Troyanskiylerden sonra yeni bir devir başlatmıştır.”[3] Tatar edebi dilinin gelişmesinde cesur adımlar atan Kayyum Nasiri, birçok alanda birden çalışmıştır. “Lehçe-i Tatari” adını verdiği 2 ciltten ibaret olan Tatar dilinin izahlı lügatini hazırlayan Kayyum Nasiri’nin bu kitabı 1895 yılında yayımlanmıştır. 10 000 civarında kelime içeren bu sözlükte: kelimelerin etimolojisi, anlamı, deyimler, tabirler yer almıştır. Sözlükteki kelimelerin %80’ı Türkî-Tatar, %20’si ise Arap-Fars dilinden giren kelimelerdir. Sözlük Tatar edebi dilinin kelime zenginliğinin bir örneğidir. Prof. Dr. Saadet Çağatay (1907–1989) Kayyum Nasiri’nin ölümünün ellinci yıldönümü münasebetiyle 1952 yılında yazdığı “Abd-ül-Kayyum Nasirî “ adlı yazısında “Lehçe-i Tatari” adlı eser hakkında: “Bu eserin yalnız 10 sayfasını gözden geçiren bir insan, hemen Nasiri’nin yazı dili bakımından geniş Türk dili bilgisine sahip olduğunu ve bir mütehassıs dilci olarak Tatarca’yı dar manada tanımadığını görür.”[4]demiştir. Alman asıllı Rus Türkolog F.W.Radlov (1837–1918), “Lehçe-i Tatari” sözlüğü hakkında: “Türkologlar için bu çok önemli bir kitaptır” [5]diyerek kitabın önemini vurgulamış ve eserin mutlaka Rusçaya çevrilmesi gerektiğini söylemiştir. Bu sözlük, Kayyum Nasiri’nin dil hakkındaki düşüncelerini ortaya koyan en önemli eseri olmasının yanı sıra Tatar dilinin ilk mukayeseli lügati sayılabilir.

kitaplar

 

Kayyum Nasiri, Rusça-Tatarca, Tatarca-Rusça sözlükler de hazırlamıştır. 1878 yılında onun 120 sayfalık Rusça-Tatarca Sözlüğü, 1892 yılında ise Lügati Rus adlı kitabı yayımlanmıştır. Matematik, coğrafya ve fen bilimleri sahasına da el atan Kayyum Nasiri, “İstilahat-ı Coğrafya” (1890), “İlmi Ziraat” (1892), “Coğrafya-i Kebir” (1894), “Coğrafya-i Kebir” II, III (1898–1899) vs. kitaplar yazmıştır.

 

1895 yılında Kazan’da yayımlanan “Enmüzec” adlı eserinde Kayyum Nasiri Tatar dilinin grameri üzerinde durmuştur. XIX. yüzyılının sonlarında sesli harfler için eklemeler yapılmaya başlamıştır. Tatar edebi dilinde olan karışıklık ve zorlukları ilk olarak Kayyum Nasiri dile getirmiştir. O yıllarda Tatarlar Arap alfabesini kullanmış, Kayyum Nasiri “Enmüzec” kitabında Tatar dilinde sadece 3 tane sesli olmadığını, seslilerin 10 tane olduğu ileri sürmüş ve bunu ayrı harflerle göstermiştir. Fakat onun bu girişimi faaliyete geçmemiştir. Bu akım taraftarlarını imlada “oncular” (10 sesli harf taraftarları) veya “yeni imlacılar” diye adlandırmışlardır. [6] Nasiri’nin “Enmüzec” kitabı zamanının dil bilginleri tarafından takdir edilmiştir. Bu eser, tarihi ve bilimsel değerini bugün de korumakta ve Türkologlar için başucu kitabı olmaya devam etmektedir.

 

Kayyum Nasiri, Rus dilini öğrenmek ve Rusça kitaplardan yararlanabilmek için ihtiyaç olan okuma kitaplarını da hazırlamıştır. 1889 yılında yayımlanan “Kıraatı Rus” adlı kitabı bunlardandır.1891 yılında yayımlanan Rusça gramer kitabı olan “Numune veya Enmüzec” adlı kitabında Kayyum Nasiri “ Etimoloji – bilimlerin anası, gramer – babasıdır” diyerek şöyle devam etmiştir: “Bu iki ilmi öğrenmekteki amaç şudur ki, konuşurken ve yazı yazarken dili yanlışlardan korumaktır… Bu iki ilmi bilmekten birçok ilim doğar.” [7] Ayrıca Nasiri Tatar dilini Rus dili ile kıyaslamış ve Rusça şiirleri Tatarcaya tercüme ederek, Tatar dilinin hiçbir eksiği olmadığını kanıtlamıştır.

 

Kayyum Nasiri – halk edebiyatını derleme, yayımlamanın yanı sıra çevriler de yaparak Tatar Edebiyatına önemli katkılarda bulunmuştur. Aynı zamanda Nasiri daha önce icat eden şairlerin eserlerini inceleme-araştırma işlerini başlatan kişilerden birisidir. Nasiri’nin Tatar Edebiyatı’na adım atması “Kırk Vezir” adlı eseri Osmanlıcadan Kazan Tatarcasına çevirmesi ile başlamıştır. XIV. Yüzyılda bir Arap yazar tarafından kaleme alınan bu eser “Kırk Gün ve Kırk Gece” adı ile yayınlanmış olup, XV. Yüzyılda Türk yazar Şeyhzade Ahmet Mısri tarafından tekrar değerlendirilmiş ve “Kırk Vezir” adını almıştır. Türkçesi 121 masaldan ibaret olan kitabı Kayyum Nasiri biraz kısaltmıştır. 1868 yılında yayımlanan bu kitap halk arasında büyük yankı bulmuş ve 8 defa basılmıştır. Dürüstlük, namusluluk, kahramanlık üzerine yazılan bu masallarda yalancı, kötü ve sinsilerin her zaman mağlubiyete uğradığı vurgulanmıştır.

 

1872 yılında yayımlanan “Ebu Ali Sina” adlı eserinde ise, Orta Asya’da yaşayan büyük bilgin – Türk İslam filozofu, hukukçu ve hekim İbni Sina[8] ( 980–1037) hakkındaki hikâyeler bulunmaktadır. Kayyum Nasiri’nin bu eseri Tatarcaya çevirmesi bir tesadüf değildir, İbni Sina’nın felsefi fikirleri, bilginin gelişiminde akıl, deney ve gözlemin ayrılmaz bir bütün olduğunu savunması Kayyum Nasiri’nin de ilkeleri ile örtüşmüştür. Eserin kahramanı zekâsı ve bilgisi ile padişahların önünde her zaman üstün çıktığını göstererek okurun dikkatini üzerine çekmiştir.

 

Kayyum Nasiri 1879 yılında “Fevakuhel-Cölasa Fil-Edebiyat” (Edebiyat Hakkında Meclislerin Meyveleri) adlı büyük bir eser üzerinde çalışmıştır. 615 sayfadan ibaret olan bu büyük eser 40 bölüm halinde sunulmuştur. Kitapta, Batı Edebiyatından örnekler, insanın ahlaki vasıflarını yansıtan felsefi fikirler, Tatar şairleri Abdurahim Utız İmeni (1754–1834), Abdulcebbar Kandalıy (1797–1860) şiirleri yer almaktadır. Bu eserin kısaltılmış şekli 1880 yılında “Kırk Bahçe” adı altında yayınlanmıştır. Eserde öğrenilmesi ve korunması gereken geleneklerden bahsedilmiştir. “Kırk Bahçe” kitabında hikmet, vecize ve özlü sözlere geniş yer verilmiştir. Onlardan bazıları: “Eğer birisine ilim öğretmek istersen, önce kendi kendini öğret”, “Büyüklük akıl, edep ile nesil-nesep ile değildir”. “Fevakuhel-Cölasa Fil-Edebiyat” adlı eserin tamamı 1884 yılında Kazan Üniversitesi Matbaasında basılmıştır. Önsözde Kayyum Nasiri kendini çevirmen ve hazırlayan olarak tanıtmıştır. Dil bilgisi üzerinde çalıştığı kitaplarındaki gibi Kayyum Nasiri bu eserinde de skolâstik edebiyattan kurtulup halk edebiyatına dikkat çekilmesi gerektiğinin altını çizmiş, eski fikirlerden kurtulmanın zorunluluğunu belirtmiştir. Bu eserinde Kayyum Nasiri yazar kimliğini de ortaya koymuştur.

 

Kayyum Nasiri’nin halk edebiyatı, etnografyasını toplaması, onları hazırlayıp sunması, yayınlaması Tatar Halk Edebiyatı’nın gelişmesine büyük katkı sağlamıştır. O, Tatarların yanı sıra bu eserlerini Rus bilginlerine de tanıtmıştır. Konuyla ilgili Nasiri şöyle demiştir: “ Tatar hayatını aydınlatmada… uzun yıllar devamında bu hayatı araştırma ve gözlemlemeler üzerindeki çalışmalarımın sonucunu onlar (Ruslar R.K) ile de paylaşmayı kendime borç biliyorum”.[9]

 

Kayyum Nasiri birçok eserinde halka tarih bilincini aşılamak amacı ile tarihe de değinmiş ve önemli bilgiler vermiştir. Mitoloji ve etnografya hakkında yazdığı kitaplarında o, tarihçilerin araştırmadığı, hiç el atmadığı belgeleri bulup bilim dünyasına kazandırmıştır. “Bizim amacımız Rus tarihinde olmayan olayları, halk edebiyatındaki rivayetleri ortaya çıkarmaktır”[10] diyen Kayyum Nasiri, Tatarların tarih sayfalarında yer almasından yana tavır koymuştur. Konuyla ilgili 1880 yılında Petersburg’da yayınlanan “Tatarların İnanç ve İtikatları” ve Nasiri’nin ölümünden sonra 1926 yılında Kazan’da yayınlanan “Tatar Etnografyası Bilgileri” adlı eserlerini buna örnek olarak göstermek mümkündür.

 

Kayyum Nasiri aynı zamanda bir eğitimcidir. Eğitim ve terbiye ile ilgili söyledikleri sözleri bugün de güncelliğini korumaktadır. Nasiri, 1891 yılının takvimi için yazdığı “Terbiye” adlı makalesinde terbiye kelimesinin anlamını şu sözlerle izah etmiştir: “ Terbiye ancak yedirip, içirip fiziksel olarak gelişme değildir, terbiye aklı ve zihni terbiye kılmaktır[11] Kayyum Nasiri yazısında aile ve çevre terbiyesinin de kâmil olması gerektiğini vurgulamıştır. Nasiri çevri eserlerini seçerken terbiye ile ilgili konuların bulunmasına dikkat etmiştir.

 

Nasiri döneminde Tatarlarda müzik sanatına olan bakış açısı karışık olmuştur. Müzik dinlenmeli midir, dinlenmemeli midir gibi tartışmaların yaşandığı yıllarda Kayyum Nasiri müziğin faydalarından bahsetmiş ve müziğin ruhin gıdası olduğu fikrini ileri sürmüştür.

 

1882 yılında yayınlanan “Kabusname” adlı eserinde şairlerden söz ederken, şair şiirini yazarken anlamadığı bilmediği kelimeleri kullanmamalıdır, şiirindeki her kelimesi açık olmalı ve belli bir fikir taşımalıdır, şiirin belli bir amacı olmalıdır demiştir.

 

Kayyum Nasiri birçok alanda önemli çalışmalarda bulunan, söylediği fikirleri bugün de güncelliğini koruyan istisna insanlardan birisidir. O, tüm ömrünü ve eserlerini Tatar halkının milli aydınlanmasına adamıştır. Nasiri, Tatar milli aydınlanma yolunda bir meşale gibi yol göstericidir. Kayyum Nasiri Tatar edebi dilinin gelişmesi, sadeleşmesi için yılmadan yorulmadan çalışmıştır. Onun eserleri Tatar edebi dili tarihinde derin iz bırakmıştır. Milletine hizmet etmekten zevk alan Kayyum Nasiri’nin adı Tatar Dünyası’nın sınırlarını aşarak tüm Türk Dünyası’na da ulaşmıştır. “İkdam” gazetesi muharriri Ahmet Cevdet Bey’in Kazan’a gelerek Nasiri’yi evinde ziyaret etmesi onun dış Türkler arasında takdir edildiğinin göstergesidir. Ünlü Tatar yazarı, Stalin Devri kurbanı Mehmüt Galeü[12] (1886–1938) “Muhacirler” adlı tarihi romanında Ahmet Cevdet Bey’in Nasiri’yi ziyaretinden şöyle bahsetmiştir: “ Cevdet Bey’le Gülnar Hanım,[13]ünlü Türk yazarlardan olup, şimdi onlar Rusya gezisine çıkmışlar ve Kazan’dan geçerken, Türkiye’de “şimali Türkleri” diye adlandırılan İdil boyu Tatarlarının tanınmış şahsiyetleri ile fikir alışverişinde bulunmak istemişler… Onların Kayyum Nasiri’yi ziyarete gelmelerinin nedeni de budur.

 

Kapıdan ilk Gülnar Hanım girdi. Uzun boylu, pembe dudaklarının arasından inci gibi beyaz dişleri olan, parlayan güzel yüzlü bir bayandı. Arkasından Cevdet Bey göründü. O sakalını tıraş etmiş, uzun siyah bıyıklı, bakışlarından zeki birisi olduğu belliydi.

Odayı parfüm kokusu sardı.

Onlar Avrupa eğitimi almış, zarif kıyafetli, hareketleri kibar olan hakikaten “zıyalı insanlar” olup, onların kılık-kıyafeti odanın dağınıklılığı ile uyumsuzdu.

Kayyum amca toprak odasının misafirler üzerinde kötü etki bıraktığını anlasa da, renk vermedi, misafirlerle selamlaştı ve onlara oturacak yer gösterdi.

Misafirler, güzel kıyafetlerinin kirlenmesinden veya bir şeye takılıp yırtılmasından korkarcasına, tereddüt içinde sandalyelere oturdular. Önde gelen Tatar bilginin kıyafeti İstanbul’dan gelen misafirleri hayrete düşürmüştü. Onların bakışlarında buraya geldikleri için bir pişmanlık vardı.

Uzun sessizliği Cevdet Bey bozdu.

– Siz cenabı âlilere saygımızı gösterebildiğimiz için mutluyuz. Zamansız geldiysek, özür dileriz efendim!- dedi.

Kayyum amca onlara teşekkür ettikten sonra, kılık kıyafeti için özür diledi.

Yavaş yavaş sohbet başladı. Misafirler Kayyum amcanın ilmi çalışmaları, yazılan ve yazılacak olan eserlerini sordular; Kayyum amca bu sorulara kısa kısa yanıtlar verdi. Sonunda misafirler, bu ziyaretin anısı olarak ondan bir resim rica ettiler.

– Resme çekilmediğim için sizin bu ricanızı yerine getiremiyorum… Genel olarak resme çekilmeyi boş ve gereksiz bir iş olarak görüyorum, – dedi Kayyum amca.

Biraz daha konuştuktan sonra, konuşulacak bir şey kalmayınca, onlar büyük bir memnuniyetle “yeni Tatar medeniyetinin ocağı” olan bu evden gitmeye acele ediyorlardı.

Kayyum amca misafirlerini güler yüzle uğurladı, ancak misafirler gözden kaybolduktan sonra:

– Onlar Kazan’ı Paris sanmışlar galiba!… Kendileri burada yaşayıp çalışsalardı, bilirlerdi Tatar halkına hizmet etmenin ne olduğunu!- diyerek içende biriken kızgınlığını dile getirdi.”[14] (Çev. R.K.) Metinden de göründüğü üzere Kayyum Nasiri çok zor şartlar altında çalışmalarını sürdürmüştür. Bu parçayı Türk ve Tatar aydınları arasındaki farkın ne kadar büyük olduğunu göstermek için sundum. Rus esareti altında yaşayan Tatarlar şartlar ne kadar zor olursa olsun yazmaktan, üretmekten vazgeçmemiş ve Kayyum Nasiri gibi yüzlerce bilim adamı, aydın yetiştirmiştir.

 

Kayyum Nasiri’nin zamanında değeri bilinmemiştir. Ölümünden sonra takdir görmeye başladığı hakkında Prof.Dr. Saadet Çağatay şunları yazmıştır: “Nasiri ölümünden sonra hakkiyle takdir edilmeye başlamıştır. Genç nesil münevverleri tarafından “Kayyum Babay” (Kayyum Dede R.K.) diye adlandırılmaktadır. Yaşadığı devirde, saçtığı ilim ve irfan ışığı ile gereken vazifesini yapmış olduğu gibi, onun fikir ve sözlerinin yalnız o devre ait olmayıp, her devir için değerli olduğu artık anlaşılmıştır.”[15]

 

KAYYUM NASİRİ’NİN İZİNDEN GİDENLER.

 

Tatar Edebi Dilinin gelişiminde başlangıçların başlangıcı olan Kayyum Nasiri’nin işlerini devam ettirenler arasında ünlü eleştirmen, edebiyat bilgini, dilci, siyaset yazarı ve gazeteci, tarihçi, eğitimci, devlet adamı ve Tatar edebiyatının gelmiş geçmiş en ünlü roman yazarı, Stalin Devri kurbanı Alimcan İbrahimov (1887–1938) bulunmaktadır. O, Kayyum Nasiri’nin Tatar tarihindeki yerinden bahsederken Tatar halkının “büyük reformcusu, sade Tatar dilinin savunarak doğru yönü gösteren bilgindir” demiştir.[16]

 

Kayyum Nasiri’nin kardeşi Abdülkavi’nin kızı Hebire Nasiriye (1882–1912) de amcasının yolunu seçmiştir.  Kayyum Nasiri yeğeninin gelecek vaat ettiğini daha küçük yaşlarında fark etmiştir. Hebire’nin bilimsel çalışmalarına amcasının etkisinden dolayı başladığı aşikârdır. Hebire Nasiriye’nin “Fars, Arap ve Türkî Lügati” 1902 yılında yayınlanmıştır. Bu kitap o günlerin en önemli problemlerinden birisi olan dil problemine atfedilmiştir. Nasiriye, o zamanlar Tatar dilinde halkın anlamadığı kelimeleri Türk lehçesinde vermiştir. Hebire Nasiriye bu kitabı hazırlarken Kayyum Nasiri’nin çalışma yöntemini kullanmış, amcasının fikirlerine de başvurmuştur. Hebire Nasiriye’nin diğer “Mözehike” adlı kitabı 1904 yılında Kazan’da yayınlanmıştır. Bu kitapta 80 civarında hikâye hem fıkra bulunmaktadır. Eser “Kızarsan okuma, sevmesen dinleme” cümlesi ile başlamıştır. Kitaptaki hikâyeleri birkaç konu başlığı altında toplamak mümkündür. Kitapta, toplumdaki adaletsizlik, zenginlerle fakirler arasındaki çatışmalar gibi konular ön plana çıkmaktadır. Tatar edebi dilinde XIX. yüzyılda meydana gelen çığırın gelişmesinde Hebire Nasiriye dilci ve folklorcu olarak büyük katkıda bulunmuştur.

 

Yeşil Üzen bölgesinin yetiştirdiği değerler XX. yüzyılın ikinci yarısında da kendinden söz ettirmiştir. Bu değerli insanlar bugün de Kazan Devlet Üniversitesi’nde[17] görevlerini sürdürmekte ve Türk-Tatar Dünyası için yeni bilinçli nesiller yetiştirmeye devam etmektedir. Bahsedeceğim bu hocalardan Kazan Devlet Üniversitesi öğrencisiyken ben de ders almıştım. Onların ilki, Rezeda Kadir kızı Ganiyeva’dır. Rezeda Ganiyeva (1932), Kayyum Nasiri ile aynı köydendir. Yukarı Şırdan köyünün adı şimdi Keçe (Küçük) Şırdan olarak değiştirilmiştir. Rezeda Ganiyeva, Kazan Devlet Üniversitesi’nin Tatar Dili ve Edebiyatı bölümünde eğitimine başlamış ve başarıyla bitirmiştir. Daha sonra yüksek lisans yapmak için Moskova Üniversitesi’ne başvuran Ganiyeva, üniversiteye kabul edilmiş ve 1964 yılında “Abdullah Tukay Yergisi” başlıklı tezini savunarak filoloji dalında doktor adayı olmuştur. Rezeda Ganiyeva 1963 yılından itibaren Kazan Devlet Üniversitesi’nin Tatar Edebiyatı kürsüsünde çalışmaya başlamıştır. Üniversitede Tatar ve Şark Edebiyatı Tarihi üzerine dersler vermektedir.  Çalışmanın yanı sıra araştırmalarına da devam eden Ganiyeva doktora dersleri de almıştır. 1992 yılında “ Doğu Rönesans’ı ve Türkî Edebiyatlarda Onun Gelenekleri” başlıklı doktora tezini sunduktan sonra 1993 yılında profesör olmuştur. Ganiyeva, “Ayaz İshaki İcadı”, “Tukay İcadında Gerçekçilik Meselesi”, “Doğu Edebiyatında Edebi Yöntem Meselesi”, “Güldürü Teorisi” konulu bilim dalları üzerinde başarılı çalışmalar yürütmüştür. Aynı zamanda Ganiyeva, Tatar Edebiyatının Tarihi ve Teorisi, Tatar Edebiyatının Avrupa, Rus, Ukrayna, Arap, İran, Tacik ve Türk Edebiyatı ile olan bağları hakkında derin araştırmalar yapmıştır. Tatar Edebiyatı sahasına kendi öğrencilerini de çekmeyi başaran Rezeda Ganiyeva 7 kitap, 5’ten fazla ders kitabı ve 300’den fazla bilimsel makale yazarak bilim dünyasına katkıda bulunmuştur. Yukarıda da bahsettiğim gibi Rezeda Ganiyeva’dan ben de “Doğu Halkları Edebiyatı” dersini almıştım. Çağatay şairi ve devlet adamı Ali Şir Nevaî (1441–1501), şair ve düşünür Mevlâna Celâleddin Rumî (1207–1273) vs. hakkında ilk kez hocamızdan dinlemiştim. Daha sonra 1995 yılında evlenip Türkiye’nin Konya şehrine geldiğimde Mevlana Müzesini gezerken kulağımda hocamın anlattıklarını duyuyor gibiydim. Müzenin hediyelik eşyalar sattığı yerden Mevlana ile ilgili kartpostal, kitaplar alarak hocama götürüp hediye etmiştim. Çok sevinmişti… Şimdi aradan 15 yıl kadar zaman geçtiğinde, tekrar not aldığım defterlere şöyle bir göz gezdirdim, öğrencilik günlerim deldi aklıma. “Ne kadar çok şey öğretmişsiniz hocam, teşekkür ederim” demek geldi içimden, fakat ondan çok uzaklarda olduğum için bu sözlerimi söyleyemiyorum…

 

Yeşil Üzen bölgesinin bilim dünyasına kazandırdığı ikinci değerli şahıs Gomer Feyez oğlu Sattarov. Hocaların hocası olan Gomer Sattarov (1932), benim hemşehrimdir. Yeşil Üzen bölgesinin Molla İli köyünde dünyaya gelen Sattarov ilk-ortaokul ve liseyi bitirdikten sonra Kazan Devlet Üniversitesi Tarih-Filoloji kürsüsünün Tatar Dili ve Edebiyatı bölümünü kazanış ve 1955 yılında üniversiteyi başarıyla bitirdiği için aynı üniversitede göreve başlamıştır. Sattarov, “Yerli Lehçe Şartlarında V-VIII. Sınıflarda Tatarca Konuşma Kültürünü Geliştirme” konulu yüksek lisans tezini 1963 yılında savunmuştur. Tataristan’ı karış karış gezip araştırmalarda bulunan bu millet sevdalısı hocamız “Tataristan’ın Antroponimimi (kişi adlarını inceleyen bilim dalı)” başlıklı doktora tezini hazırlayıp sunmuştur. Tezi kabul gören Sattarov 1975 yılında filoloji doktoru olmuştur. Kazan Devlet Üniversitesinin Tatar Dili Bölümünde görev yapan Prof. Dr. Gomer Sattarov, Çağdaş Tatar Dilinin Leksikolojisi (sözlük bilimi), Türk-Tatar Onomastiğinin (özel adlar ve özellikle kişi adları bilimi) Temelleri, Tatar Diyalektolojisi (lehçe bilimi), Lisede Tatar Dilini Okutma Yöntemleri derslerine girmektedir. Sattarov’un uzmanlık alanları “Tatar Antroponimimi”, “Tatar Toponimimi”, “Okullarda Tatar Onomastiği”, “Okullarda Konuşma Kültürü”dür. Antroponimi, toponimi ve onomastik alanlarında kapsamlı çalışmalar yaptığından dolayı Gomer Sattarova “Tatar Onomastiğinin Babası” denir. Sattarov, “Türk-Tatar Onomastiği Tarihi”, “Tatar Milletinin Dil ve Budun Bilimi”, “Tatar Şiir Sanatı ve Şiir Onomastiği”, “Tatar Diyalektolojisi”, “Lisede Tatar Dilini Okutma Yöntemleri” ve “Tatar Dilinin Çağdaş ve Tarihi Leksikolojisi” konularında Tatar Dili sahasındaki büyük çığırın güçlü öncüsüdür. Gomer Sattarov’un 500 civarında bilimsel makalesi, 26 kitabı ve 60 ders kitabı bulunmaktadır. Kabına sığmayan bir yapıya sahip olan Gomer Sattarov, ders verme, kitap ve makale yazmasının yanı sıra birçok yüksek lisans ve doktora öğrencisine tez danışmanlığı yapmaktadır. Bugüne kadar mezun ettiği 53 yüksek lisans ve 10 doktora öğrencisi hocalarının yolundan ilerlemektedir. Hocaların hocası Gomer Sattarov 1994–1999 yılları arasında Tatar Dili kürsüsü başkanlığını yapmış olup, bugün başkanlık görevini onun öğrencisi Gölşat Reis kızı Galiullina yürütmektedir. Sattarov – Oleg Reşit oğlu Hisamov, Mönire Helilrahman kızı Enverova vs. öğrencileri ile beraber çalışmaktadır. Diğer öğrencileri ise Tataristan, Rusya ve Türk Cumhuriyetleri’nin çeşitli üniversitelerinde çalışmalarını sürdürmektedir. Bilim yoluna baş koyan Gomer Sattarov, aynı zamanda benim de hocamdı. Üniversitedeki bazı hocalar aradan uzun yıllar geçse de unutulmazlar, bazılarının ise simaları bile gelmez gözümüzün önüne. Gommer Sattarov unutulmayan, belleklerimizde derin iz bırakan bir hocaydı. Derse girer girmez önce yoklama yapar – adımızı, soyadımızı, nerden olduğumuzu sorardı. Bölge ve köy adlarımızı söyledikten sonra, “Orada böyle bir tepe var” veya “Orada böyle bir nehir var” diyerek tepe, nehir, dere vs. adlarını söylerdi. Şaşkınlıktan dilimizi yutardık. Her yeri nereden biliyor, en önemlisi tüm bunları nasıl aklında tutuyor diye şaşırırdık. Hocamız derin bilgi birikimi ve zihin kuvveti ile bizi hayrete düşürürdü. Sonra derse geçer anlatmaya başlardı. Yunan filozof Aristoteles’in (M.Ö. 384–322): “Akıllı insan düşündüğü her şeyi söylemez, fakat söylediği her şeyi düşünerek söyler” sözleri hocamız Sattarov için de geçerlidir. Ders anlatırken dersin nasıl geçtiğini anlamıyorduk, hocamız hararetli konuşmaları ile tüm dikkatleri üzerine topluyordu. Konuşmalarından Tatar milletini candan sevdiğini hissediyorduk. Dil Bilgisi dersinde alıntı kelimelerden bahsederken, Rusların birçok kelimeyi Tatarlardan aldığının altını çizerek örneklerle anlatırdı. Örneğin, Rusların Kremlin kelimesi Tatarların Kirmen (Türkçe kermen veya kale), Tamojnya (gümrük) – Tamga (Türkçe damga), Dengi (para) – Teñke  (Türkçe tenge veya madeni para) kelimesinden olduğunu söylerdi. Hocamız, Türk-Tatarların şanlı tarihinden bahseder, Tatar olduğu için gururlanırdı. Tatarlar için Vatan simgesi olan İdel-İtil nehrinin “büyük nehir”, büyük Hun hükümdarı Attila (400–453) adının “İdelle-İdilli İdil boyunda doğan”[18] anlamına geldiğinin altını çizerdi.

 

Kazan Devlet Üniversitesi öğrencisiyken, hocam Gomer Sattarov danışmanlığında 2 yıl “Nekıy İsenbet Dramaturjisinin Şiirsel Onomastiği” başlıklı dönem tezi hazırlayıp başarılı bir şekilde sunmuştum. “Tatar Ana Okulunda Konuşma Geliştirme” konulu yüksek lisans tezimi Prof. Dr. Fehime Hisamova başkanlığında hazırladım, hocam Gomer Sattarov ise tez savunana itiraz eden (opponent) sıfatıyla katıldı. Tezimi kusursuz hazırladığımı söyleyen Sattarov övgü dolu sözleri ile beni gururlandırmıştı.

 

Bir bilginin “Planınız bir yıl içinse pirinç ekin, on yıl içinse ağaç dikin, yüz yıl içinse insanları eğitin” sözlerinden yola çıkarak hareket eden saygıdeğer hocalarımıza şükranlarımı sunuyorum. Onlar Türk-Tatar bilim dünyası için çalışan fedakâr insanlardır.

 

Doğumunun 190.yılında büyük Tatar bilgini Kayyum Nasiri halen Tatar halkı tarafından saygı ile anılıyorsa, bu onun seçtiği yolun doğru olduğunu göstermektedir. Millet kendine hizmet eden ve candan bağlı olan şahsiyetlerini unutmaz.

 

İngiliz filozof John Stuart Mill (1806–1873): “Bir ulusun değerleri, o ulusu meydana getiren bireylerinin değerleriyle ölçülür.”demiştir. Tatar ulusunun meydana getirdiği değerler, yalnız Kazan Tatarları için değil tüm Türk Dünyası için önemli katkılarda bulunmuştur. Kayyum Nasiri, Gomer Sattarov, Rezeda Ganiyeva ve daha nicelerini bağrında barındıran Tatar ulusu hiç kuşkusuz büyük bir ulustur ki, tarihte de adını altın harflerle yazdırmıştır.

 

KAYNAKÇA

  1. Çağatay, Saadet, Prof. Dr. Saadet Çağatay’ın Yayınlanmış Tüm Makaleleri, C.2, Yayına Hazırlayan Prof. Dr. Aysu Ata, İstanbul 2008.
  2. Galeü, Mehmüt, Möhecirler (Muhacirler), Kazan 2000.
  3. Gaynullin, M., Tatar Edebiyatı Tarixı- Kayum Nasiri (Tatar Edebiyatı Tarihi-Kayyum Nasiri), C.2, Kazan 1985.
  4. Gıylacev, T.Ş., Tatar Filologiyese hem Tarixı Fakultetı ( Tatar Filolojisi ve Tarihi Kürsüsü), Kazan 2004.
  5. Hakov, Vahit, Tatar Edebi Tele Tarihı (Tatar Edebi Dilinin Tarihi), Kazan 1993.
  6. İshaki, Muhammet Ayaz, Hayatı ve Faaliyetleri, Ankara 1979.
  7. Safiullina, F.S., Zekiyev, M.Z., Hezerge Tatar Edebi Tele (Çağdaş Tatar Edebi Dili), Kazan 1994.
  8. Sattarov, Gomer, Atamalar Dönyasına Seyehet ( Terimler Dünyasına Seyahat), Kazan 1992.  
  9. Tatar Ediplere, Megrifetçelre ( Tatar Yazarları, Maarifçileri, XX. Yüzyıl başları), Kazan 2005.
  10. Temir, Ahmet, Abdülkayyum Nasiri’nin Hayatından Yapraklar, Kazan IX., İstanbul 1972.
  11. Togan, Zeki Velidi, Hâtıralar, Ankara 1999.

 

 

[1] Gaynullin M., a.g.e., Kazan 1985, s.  263.

[2] Hakov V., Tatar Edebi Tele Tarihı, Kazan 1993, s. 216.

[3]Hakov V., Tatar Edebi Tele Tarihı, Kazan 1993, s. 215.

[4] Çağatay S., Prof.Dr.Saadet Çağatay’ın Yayınlanmış Tüm Makaleleri, C. 2, İstanbul 2008, s. 229.

[5] Gaynullin M., a.g.e., Kazan 1985, s. 265.

[6] Safiullina F.S., Zekiyev M.Z., Hezerge Tatar Edebi Tele, Kazan 1994, s. 207.

[7] Gaynullin M., a.g.e., Kazan 1985, s. 267.

[8] Ebul Ali Sina veya Hüseyin de denir. Batıda Avicenna diye anılır.

[9] Gaynullin M., a.g.e., Kazan 1985, s. 270.

[10] Gaynullin M., a.g.e., Kazan 1985, s. 271.

19Gaynullin M., a.g.e., Kazan 1985, s. 272.

 

 

[12] Mehmüt Galeü, Tatar medeniyeti ve fikir dünyasında derin iz bırakmış tarihçi, bilgin ve filozof Şihabetdin Mercani’nin (1818–1889) baba tarafından yakın akrabasıdır.

[13] Gülnar Hanım – Türk-Tatar dil bilgini, siyasetçi, yazar Olga Semenova Lebedeva’nın (1854-?) edebi lakabıdır. Rusçadan Türkçeye yaptığı cevriler ve Tatarlarla ilgili yazdığı olumlu yazıları bulunmaktadır. K.Nasiri’nin Fars dilinden çevirdiği “Kabusname” eserini Tatarcadan Rusçaya çevirmiştir.

[14] Galeü M., Möhecirler,Kazan 2000, s. 48-50.

[15] Çağatay S., Prof.Dr.Saadet Çağatay’ın Yayınlanmış Tüm Makaleleri, C. 2, İstanbul 2008, s. 238.

 

[16] Hakov V., Tatar Edebi Tele Tarihi, Kazan 1993, s. 215.

[17] Mart 2010 tarihinden itibaren Kazan Devlet Üniversitesinin adı Kazan Federal (İdil Boyu) Üniversitesi olarak değiştirilmiştir.

[18] Sattarov G., Atamalar Dönyasına Seyehet, Kazan 1992, s. 9-11.

Her Nevruz Yeni Sene Bahar Gelir Yine

baharım

Baharın insanın içini kıpırdatması bir tesadüf olamaz. Dünyanın yeniden yaratılmasına biz her bahar yeniden şahit oluruz da bakmayın dünya gailesinden hangimiz bu şahitliğin farkında oluruz? Kupkuru ağaç dallarına cemreler düşünce su yürür, su hayattır, suyu gören tomurcuk çiçeklenir. Çiçek hayatının meyvesini verecektir. Çiçeği gören kelebekler, kuşlar böceklere bir harekettir gelir. Uyuyan herşey uyanır yavaş yavaş da. bir sen kalırsın en son uyanan. Üzerinde bir uyuşukluk bir miskinlik aman da aman bahar yorgunluğu dersin. 

Nasıl atlanmaz bu sevince şimdi ateşlerin üzerinden? Kışa meydan okumuşum, sağlıkla gelmişim eşiğine… Nasıl kutlamam nasıl bu baharın müjdeli haberlerini Nevruz yazıp koymam taşın üstüne? Sular gibi çağlasın, ak billur kaynaklarım kısmasın diye..

Bu bahar da her bahar gibi yumurtalar pişirelim, sağlığın simgesi “S” ile başlayan 7 yiyecek yiyelim. Soğan, sarımsak, süt vs. Sağlıkla nice baharlara uyanmak dileklerimizle en güzel dileklerim sizlerle birlikte olsun. Nevruzumuz hepimize kutlu olsun.

Türk Solu

Hiç bu kadar solcu olmamıştım, bu kadar yanlız kalana dek….

Ümitlerim bir bir söndüydü ama.. Bir dakika! Sizi görene dek..

Dün bir milattı belki ömrümce beklediğim.. Gezi’deki Ağaç kitabı elime gelene dek..

Teşekkürlerim Serap Yeşiltuna ve çok değerli ekip arkadaşlarına

Evet o kitap bana armağandı ama esas onları tanımak, bu gencecik pırıl pırıl, gayretli kişilerin varlığından haberdar olmak, hem de en umutsuz olduğum bir günde bana nasıl iyi geldi anlatamam. Buydu aradığım evet, gözüpek, idialist, inançlı imanlı okumuş, aydınlanmış Türk insanı. Benim canım vatandaşımdı, Anadolum, Gezi ağacım, atasözüm, türkülerim, tarihimdiniz birlikte okuyup hissettiğim.. Fikri hür, vicdanı hür geleceğimdiniz.

1958503_653303898094815_6830200623381482739_n

Hala bulutların üstündeyim ve hala bu güne kadar neredeydiniz, esas milliyetçilerin yapması gerekenleri onlar yapmadıkları için bugün bölünürken, şimdi birden bire 55 yıllık hayatımda bir milat daha oluyor: Meğer ben solcuymuşum diyorum.. Çünkü nasıl kafa tuttuğunuzu, ülkemizin menfaatlerini bizler gibi nasıl koruduğunuzu görüyorum.

Yabancı sigara paketini döşünde taşıyıp bana ideolojinden bahsetme ne olur. İstediğin kadar uzat bıyıklarını uygulaman yok ise kapı şu tarafta aha açık buyur. Karadenizi bile çırpınırken yalnız bıraktınız.. Milletim çare ararken oturup baktınız. Hayır efendi hayır bu işler böyle olmuyor. Kominist partisi topraklarım yabancılara satılmasın diye bildiri dağıtıyor. Hala oy peşinde lideriniz sadece salı günleri ekranlarda okuyor. Bana hareketin hası gerek o da maalesef sizde bulunmuyor..

Belki kısa yazarım ama öz yazarım. Uzunu kimse okumaz ona yanarım. Medyamız matbamız, okulumuz olsun diye Türk Soluna bundan böyle ben de yazarım.

10407572_653326114759260_6562081580504101166_n

Türk Solu dergisi resmi internet sitesi http://www.turksolu.com.tr/

“Mevlana’ya Tapmak” mı?

“Camiyi kapatıyor diye bu ağaçları kesmek, çok öne çıktı diye Mevlana sevgisini ona tapınmak olarak algılamak, din vurgusunda ibadeti öne çıkarmak için böyle yapılmak…Çok rant sağlamak”

Taksicisinden, esnafına günübirlik gittiğimiz Konya gezisinde her kesimden sıkça duyduğumuz realite sözler bunlar. Bizim de medyadan duyup takip ettiklerimiz var elbette. Ama gözümüzle gördüğümüz ve bire bir yaşadığımız gerçekler hepsinden daha vahimdi.

Bunun için midir ki akın akın turistlerin ziyaret ettiği Kültür Bakanlığı logosu bulunan müzeye giriş biletlerinde o güzelim yeşil türbenin resmi yok? Bir semazenli figürle herşey anlatılmış bitmiş.  O da zaten ücretsiz biletlerinkinde..  Bunda o da yok!

tara0005 tara0004

Ve içeride sanduka toz içindeydi… Çocukluğumdan beri giderim hiç bu kadar sönük, mat, silik ve ışıksızını görmemiştim..  O tarihi gün ışığı veren kandiller söndürülmüş, florasan ışığının fersizliğine sanki gömülmüştü.. İçim yandı, oysa oradaki görevli hiç bu kadar bakımlı olmadığını savunuyordu.. Sakal-ı Şerifin olduğu yeri de değiştirip tabiri caizse beş lirayla namaz kılınan yer haline getirmişlerdi. Ranttan hani söz edilmeyecekti?

Hz. Şemsin makamında ise bir hanım soruyordu görevliye “Bu yatan kişi bayan mı bay mı?” O da sadece  “Hz. Şemş işte” dedi. Kadın  hemen anladı. Artık ne anladıysa dönüp gitti. Sonra ben düşündüm. Şems güneş demekti, peki güneşin kızı erkeği var mıydı?

Konya değil bu kez insanlar yapmıştı yapacağını. Yüzyıllardır aşk ile aydınlatan ışığını Mevlana’nın yine anlamadılar. Şems’in kesip kuyulara attıkları başı yoktu bu sefer ama kendilerini cahiliye devrinin kuyularına yeniden gömdüler.  Yazık ki artık başka “Mustafa” da olmayacaktı.

KARANLIK