Kategori arşivi: Medya Takip

Rusya’da Milli Diller Tehlikede

Roza KURBAN

Rusya’da Rus olmayan milletlerin hiçbir hakkı yoktur. Milli dillerin tehlike altında olduğu artık bilinen bir gerçektir. Rusların, Rus olamayan milletleri yok etme amacı devlet siyaseti durumuna getirilmiş olup yüzyıllardır uygulanmaktadır. 1552 yılında Korkunç İvan’ın Kazan Hanlığını işgali ile başlayan bu süreç, başlangıçta kılıçtan geçirme, sonrası Hıristiyanlaştırma yoluyla Ruslaştırma, dil keserek insanları “dilsizleştirme” şeklinde devam etmiştir. 1990’lı yıllardaki değişimler sonrası Rus olmayan milletler bir nebze de olsa rahat bir nefes almış, dil ile ilgili farklı girişimlerde bulunmuştur. Ancak bu değişime hazırlıksız yakalanan milletler yağmurdan kaçarken doluya tutulmuş, 2000 yılında Putin’in iktidara gelmesi ile birlikte dil ile ilgili tüm girişimler önce askıya alınmış daha sonra yasaklanarak tamamen ortadan kaldırılmıştır. Putin, Korkunç İvan ile başlayan Rus olmayan milletleri yok etme siyasetini ve Deli Petro’nun vasiyetini yerine getirmek için elinden geleni yapmaktadır. Son olarak, 20 Temmuz 2017 tarihinde Yoşkar-Ola şehrinde gerçekleşen Uluslararası İlişkiler Şura’sında Putin “Rus dili dışındaki başka dilleri zorunlu okutmak – yaramaz bir durumdur” şeklinde bir konuşma yapmıştır. O günden sonra Rus olmayan milletler için Ana Dili Eğitimi konusu gündemin ilk maddesi olmuştur. Putin’in konuşmasından sonra okullara talimat gönderilmiş, dil konusu velilerin takdirine bırakılmıştır. Günümüzde Rusya’da 174 dilde konuşan millet vardır. Rusya’da Ruslardan sonra nüfusu en fazla olan millet Kazan Tatarlarıdır. Dil konusunu Kazan Tatarları açısından bakacak olursak, millet kendi çapında mücadelesini verirken, Tataristan Devlet Şurası Rusların bir dediğini iki etmemekte, ağzından çıkan sözü hemen uygulamakta, bazen ise Ruslardan önce dili yok etme girişiminde bulunmaktadır. Putin’in 20 Temmuz 2017’deki konuşmasından sonra Tatar Dili ders saatleri azaltılmış. Konuyla ilgili Tataristan Devlet Şura’sı Başkan Yardımcı Rimma Ratnikova, “Bu bizim tavizimiz, biz bugün geri adım atıyoruz, belki bunun böyle olması gereklidir” şeklinde bir açıklama yapmıştır. 26 Ekim 2017 tarihinde gerçekleşen Tataristan Devlet Şurası’nın 33. oturumunda dil konusu gündeme alınmamış. Oturumda, Tataristan Cumhurbaşkanı “dil konusunun siyasallaştırılmaması gerektiğini” söylemiştir. Böylelikle 2017–2018 eğitim yılı Tatar Dili ders saatlerinin azalması ve önümüzdeki eğitim yılında ne olacak soruları ile geçti.

Dünyanın gözü kulağı Dünya Futbol Şampiyonasındayken, 19 Haziran 2018 tarihinde Rusya Duma’sında “eğitim” konusunda değişiklik yapma ile ilgili yasa tasarısı gündeme alınmıştır. Yasa teklifini sunan milletvekillerinden birisi olan Alena Arşinova yaptığı konuşmada, bölgelerden şikâyetler geldiğini, bazı bölgelerde Rusya Devlet Dili’ne (Rus Dili –R.K) zarar verildiğini (!), zira söz konusu milli cumhuriyetlerde milli dillerin Rus Dili’nden daha fazla okutulduğunu söylemiştir. Konuşmasında milli dillerin daha fazla okutulması, velilerin fikirlerinin dikkate alınmaması, lisanssız ders kitaplarının kullanılması gibi ihlallerden söz eden Arşinova, ihlallerin Tataristan ve Başkurdistan’da yaşandığının altını çizmiştir. Tataristan’dan seçilen milletvekili İldar Gıylmetdinov da konuyla ilgili söz almış ve şöyle demiştir: “Putin, seçme hakkı olmalı, dedi, ancak o diller milli eğitim sisteminden çıkartılsın demedi. Bunu kanunla yasalaştırmak gerekiyordu, onun için yasa teklifi verildi. Söz konusu yasa tasarısını kabul etmekten başka yolumuz yoktur”. Konuşmalardan sonra oylama yapılmış ve milli dilleri “isteğe bağlı” olmasını öngören kanun tasarısı ilk oturumda kabul edilmiştir. Milli dillerin yok edilmesine yönelik kanun tasarısı yürürlüğe girdiğinde Rus Dili “ana dili” olarak kabul edilecektir. 450 milletvekilinin 377’si oturuma katılmış; milletvekillerinin 373’ü kabul, 3’ü ret, 1’i çekimser oy kullanmıştır. Tataristan’dan seçilen 16 milletvekilinin 11 kabul, 1’i çekimser oy kullanırken, 4 milletvekili oturuma katılmamıştır. Tataristan’dan seçilen milletvekillerinin 15’i Birlik Rusya Partisi, 1’i Rusya Federasyonu Komünist Parti üyesi olduğunu belirtmek gerekir.

3 ret oyu kullanan milletvekilleri ise şunlardır:

  1. Rizvan Korbanov (Akyar, Kaliningrad, Kırım, Dağıstan);
  2. Valentin Şurçakov (Mordoviya, Çuvaş, Mari İli);
  3. Rifat Şeyhetdinov (Başkurdistan);

Söz konusu yasa tasarısını kabulü milli dillerin ölüm fermanının imzalanması anlamına gelmektedir. Yaşananlar karşısında, Tataristan, Başkurdistan, Kabarda-Balkar, Yakut Cumhuriyeti olmak üzere Rusya’daki 4 milli cumhuriyet aktivistleri milli dillerin “isteğe bağlı” hale getirilmesine karşı 20 bin üzerinde imza toplamış, imzalar Rusya Duma’sına ve Cumhurbaşkanlığı’na gönderilmiştir. Tataristan Devlet Şura’sı da kanuna karşı çıkmış, Rusya Duma’sı ve Cumhuriyet Parlamentolarına müracaat yollamıştır.

Eğitim konusunda değişiklik yapma ile ilgili kanun tasarısı ilk oturumda kabulünden aldıkları cesaretten olsa gerek Rusya hiç zaman kaybetmeden 26 Haziran 2018 tarihinde Rusya Eğitim Bakanlığının “ana dili” eğitimi ile ilgili önerilerini bölgeler yollamıştır. 2018–2019 eğitim yılı ders programına göre dil-edebiyata ayrılan ders saatleri şöyledir:

1.-4. sınıflarda ana dili 1 saat, edebiyat 1 saat olmak üzere toplam 2 saat, Rus Dili 4 saat, Rus Edebiyatı 5 saat olmak üzere toplam 9 saat, 2.sınıftan itibaren yabancı dil dersi 2 saattir.

5.-9. sınıflarda ana dili 1 saat, edebiyat 1 saat olmak üzere toplam 2 saat, Rus Dili 4 saat, Rus Edebiyatı 2 saat olmak üzere toplam 6 saat, yabancı dil 3 saat, 6.sınıftan itibaren ikinci yabancı dil 1 saattir.

2018–2019 eğitim yılı ders programı ile ilgili öneri ve teklifler 2 Temmuz 2018’e kadar bildirilmesi gerekmektedir. Ders programındaki dil dersleri incelendiğinde ana dili eğitimine bu kadar az zaman ayrılması kabul edilebilir bir şey değildir. Daha önceleri “dil konusunu siyasallaştırmayalım” diyen Tataristan Cumhurbaşkanı ve dil konusuna kayıtsız kalan Tataristan Devlet Şura’sı milletvekilleri bakalım bu sefer ne deyecekler? Rusların dayattığı yasayı ve eğitim programını olduğu gibi kabul edecekler mi, yoksa karşılık verecekler mi? Yasanın ve söz konusu ders programının kabulü, milli dillerin yok olması anlamına gelecektir. Dilin yok olması, bir milletin, akabinde bir kültürün, bir edebiyatın, bir tarihin, geleneklerin yok olması demektir. Tek kelime ile ifade etmek gerekirse bir felakettir. Tatar dilini bu felakete sürükleyen süreç adım adım gerçekleşmiştir. 2000’lı yıllarda başlayan önce Latin alfabesine geçişi yasaklama, Tatar Okullarının kapatılması, üniversite sınavlarının Rusça yapılması, ders saatlerinin azaltılması, en son haftada 2 saate kalması gibi kanunla yasalaştırılan kararlardan ibarettir. Geri adım ata ata, taviz vererek bugünlere geldik. Artık geri adım atacak yerimiz kalmadı, arkamızda uçurum var. Uçuruma yuvarlanırsak geri dönüşümüz olmayacaktır. Tüm bu yapılanlar Rusların Rus olmayanları mankurtlaştırma yoluyla Ruslaştırma siyasetidir. Dili koruyarak millet olarak bugünlere gelen Kazan Tatarları bu dayatma karşısında susmamalı, sesini yükseltmelidir. En temel hak olan ana dili eğitimi hakkından mahrum bırakılmak – ulusal kimlikten uzaklaşmak, içinde bulunduğu topluma yabancılaşmak, yani mankurtlaşmak anlamına gelmektedir. Ana dilini bilmeyen bir çocuk başka dilleri öğrenmekte de zorlandığı eğitimciler tarafından bilinmektedir. Onun için ana dili eğitimi sadece bir şart değil, haktır. Ünlü Kazan Tatar bilgini Kayyum Nasiri (1825–1902) “Birisi yabancı bir dili öğrenmişse, öncelikle kendi ana dilini iyi bilsin” demiştir. Ana diline sahip çıkmak milletin her bireyinin bir görevidir. Dilimiz üzerinde oynanan oyunlara izin vermeyelim, yoksa tarih bizi affetmez…

 

Kaynakça:

  1. Kurban, Roza, Öksüz-Yetim Tatar Dili, Önce Vatan Gazetesi, İstanbul, 29.04.16 sayısı, s: 6.
  2. Kurban, Roza, Öksüz-Yetim Tatar Dili, Önce Vatan Gazetesi, İstanbul, 30.04.16 sayısı, s: 6.
  3. Kurban, Roza, Dil Yarası, Önce Vatan Gazetesi, İstanbul, 16.11.17 sayısı, s:11.

SEÇİMLER ve DIŞ TÜRKLER KONUSU ÜZERİNE.

Roza KURBAN

26 Nisan 2018 tarihinde İyi Parti yetkilileri Ankara’da Türk milliyetçi yazarlarla buluştu. İstişare toplantısında eğitim, sağlık, tarım, ekonomi, adalet, demokrasi, gazilerimizin durumu, gençlerin istekleri gibi birçok konu ele alındı. Toplantıda hazırlıksız yakalandığımdan söyleyemediklerimi kalem almak istedim. Aslen Kazan Tatarı olduğumdan yaşadığım çevremin sorunlarını dile getirmek görevim olduğunu düşünüyorum. Çeşitli Türk ellerinden farklı dönemlerde Türkiye’ye göç eden “Dış Türkler” olarak tabir edilen bir muhacir kitlesi vardır. Hiçbir millet vatanından kendi isteğiyle ayrılmaz, vatan topraklarından ayrılmak, köklerinden uzaklaşmak anlamına gelmektedir. Ekonomik, siyasi ve toplumsal nedenler insanları göçe zorlar. Türk Dünyası’ndan en büyük göç Türkiye’ye olmuştur. Bunun nedenlerini Tatar roman yazarı Emirhan Yeniki (1909-2000) şöyle açıklamıştır:“ Neden Türkiye bizi kendine çekiyor?.. Tatarlar,  İdil-Ural bölgesine Türkiye’den göç eden ulus değil ki. Ama Türkiye bizi çekiyor – uzaktaki aziz Vatanımız gibi çekiyor.

Sebeplerini anlamak zor değildir… Türkiye bağımsız, müstakil yegâne Türk devleti – bir zamanlar Yakın Doğu’yu ve Avrupa’nın yarısını elinde tutan kudretli Osmanlı İmparatorluğu… İmparatorluğun kendisi olmasa da, onun şanlı adı hale tarih sayfalarında. Türkler bizim din kardeşlerimiz, dilleri de yakın – aynı kökten. Bunun için yüzyıllar boyunca dini yad, dili yad Rus Emperyalizminin boyunduruğu altında yaşayan Tatarlar her zaman ruhi ve manevi destek arayıp, Türkiye’ye yaklaşması gayet doğaldır.”(Yeniki, 2004: 266). Türkiye, kimileri için “uzaktaki aziz vatan”, kimileri için “ikinci vatan”, kimileri içinse “vatan” olmuştur. Kalplerinde memleket özlemi, akıllarında bir gün vatanlarına geri dönme fikri ile gelen muhacirlere Türkiye kucak açmış, eğitim-çalışma fırsatı vermiştir. Göç eden milliyetçiler milli davalarını Türkiye de sürdürmüştür.

Türkiye’ye göç eden Türkler arasında Kazan Tatarları, Kırım Tatarları, Sibirya Tatarları, Uygurlar, Nogaylar, Güney Azerbaycan Türkleri vs. bulunmaktadır. Kazan, Kırım, Sibirya Tatarları Rus zulmünden, Uygurlar ise Çin zulmünden kaçıp Türkiye’ye sığınmıştır. Türkiye’ye göç eden Türkler arasında en büyük nüfusu Kırım Tatarları oluşturmaktadır. Başlangıçta Rus zulmünden, daha sonra Sovyetlerden kaçarak Türkiye’ye yerleşen Kırım Tatarlarının sayısı farklı görüşlere göre 4 ile 6 milyon arasında değişmektedir. Kırım Tatarlarının en yoğun yaşadıkları yerler arasında İstanbul, Ankara, Eskişehir, Konya gibi büyük şehirler bulunmaktadır. Kırım Tatarlarının başta Ankara, İstanbul olmak üzere çeşitli şehirlerde kültür ve yardımlaşma dernekleri faaliyet göstermektedir. Dernekler aracılığıyla tarihlerini, kültürlerini, geleneklerini tanıtan Kırım Tatarları aktif ve etkili çalışmalarıyla ön plandadır. Bilindiği üzere 16 Mart 2014 tarihinde Kırım’da yapılacak sözde referandum sonrasında Rusya Kırım’ı işgal etmiş ve Rus işgali bugün de devam etmektedir. Kırım Tatarları Rus işgaline karşı yürüttükleri haklı davalarını her platformda dile getirmeye çalışmaktadır.

Kazan Tatarları da Rus zulmünden kaçarak Türkiye’ye göç etmiştir. 1552 yılında Kazan Hanlığı’nın Ruslar tarafından işgali sonrası Kazan Tatarları için acı dolu sıkıntılı günler başlamıştır. Rusların zorla Hıristiyanlaştırma yoluyla Ruslaştırma siyaseti Kazan Tatarlarını göçe zorlamıştır. XIX. yüzyıl sonlarında başlayan göç, Sovyetler döneminde de sürmüş, günümüzde de devam etmektedir. Türkiye’de ikamet eden Kazan Tatarlarının sayısı farklı kaynaklara göre 20 ile 50 bin arasında değişmektedir. Kazan Tatarları ile ilgili kesin bir sayı bilinmemekle birlikte göçün büyük olduğunu söylemek gerek. Kazan Tatarları, İstanbul, Ankara, Eskişehir, İzmir, Bursa, Kütahya gibi şehirlere ve çevre köylere yerleşmiştir. Kazan Tatarlarının da Ankara, İstanbul gibi şehirlerde dernekleri bulunmakta, ancak Kazan Tatarları Kırım Tatarları gibi aktif değildir. Kazan Tatar Derneklerinin faaliyetleri toplanıp yemek yiyip, şarkı söylemekten öteye gitmemektedir. Dernek yöneticileri “biz siyasete karışmıyoruz” diyerek siyasi konulardan uzak durmaktadır. Derneklerden söz açılmışken, 20 ile 50 bin arasında nüfusu olan Kazan Tatarlarının ancak 100-200’yü derneklere kayıtlıdır.

Çin zulmünden kaçarak Türkiye’ye sığınan Uygurların sayısı ise 25 bin civarındadır. Uygur Türkleri, İstanbul, Kayseri, Ankara, Konya, Adana, Kastamonu gibi şehirlerde ikamet etmektedir. Farklı şehirlerde olan Uygur dernekleri Çin’e karşı yürüttükleri milli mücadeleyi Türkiye’de de sürdürmektedir. Dış Türkler diye tabir ettiğimiz Kuzey ve Doğu’dan Türkiye’ye gelen Türkler vatanlarında olup bitenlere kayıtsız kalmamakta, elinden gelen mücadeleyi vermektedir. Kazan Tatarlarının ana vatanı olan Tataristan’da günümüzde Ruslar Kazan Tatarlarını yok etme siyaseti yürütmektedir. Ana dilde eğitimi yasaklayan Putin, 2017 yılının sonunda Tataristan’ın resmi dillerinden birisi olan Tatar Dili eğitimini de tartışmaya açmış ve okullarda Tatar Dili dersi haftada 2 saate indirilmiştir. Ana dilde eğitim ve ana dil eğitimi konusu Rus işgali altında olan Kırım Tatarları için de geçerlidir. Kazan ve Kırım Tatar milliyetçilerine göz açtırmayan Rus hükümeti, Türkleri millet olarak yok etme siyasetini uygulamaktadır. Çin işgali altında olan Uygurların yaşadığı Doğu Türkistan’da da durum farklı değildir. Çocuk doğumlarının dahi kontrol altında tutulduğu, iş verme vaadiyle Uygurların Çin’in iç kısımlarına göçe zorlandığı bir gerçektir. Tüm bunlar, Uygurların sayısını azaltmak, Uygurları asimile etmek, nihayetinde Uygurları millet olarak tarih sayfasından silmek için uygulanmaktadır.

Türkiye’de ikamet eden Dış Türkleri, Türkiye’de yaşananlar yakından ilgilendirmektedir. Sağlık, ekonomi, eğitim, barınma, geçim gibi konular ön planda olsa da bir de kalplerinde taşıdıkları sıla özlemi, vatan hasreti her şeyin önüne geçmektedir. Dış Türkler, bir taraftan kendi benliklerini koruma, geleneklerini yaşatma derdinde, diğer taraftan işgal, baskı altında olan vatan topraklarında olup bitenleri gözlemekte, bir gün vatan topraklarına dönme hayali ile yaşamaktadır. Göç eden Türklerin kendileri Türkiye’de, kalpleri, gönülleri, akılları, gözleri ve kulakları vatan topraklarındadır. Dil-millet-devlet uğrunda mücadele veren Dış Türkler, yürüttükleri haklı davalarının devlet siyaseti konumuna getirilmesini istemekte, Kırım Davası, Uygur Davası, Kazan Tatar Davası adı altında yürütülen davaya saygı gösterilmesi ve desteklenmesi konusunun ele alınması gerektiğini düşünmektedir. Kırım Tatarları ve Uygur Türklerinin davası devlet siyaseti konumunda sürdürülmekte, ancak günümüzde Rus zulmü altında ezilen ve millet olarak yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olan Kazan Tatarları ile ilgili bir oluşum ne yazık ki bulunmamaktadır.

Seçim sürecinde ve seçimlerden sonra sayıları milyonları bulan Dış Türkler konusunda çalışmalar yapılması gerekmektedir. Dış Türkler, yüzyıllardır bağımsız yegâne Türk Devleti olan Türkiye’den manevi destek beklemektedir. Ortak paydamız Türk olsa da, her Türk boyunun kendine özgü gelenekleri, kültürü, yaşam tarzı vardır. Dış Türklerinin milli kimliklerini korumak-yaşatmak, yüzyıllardır dil-millet-devlet bağımsızlığı uğruna verdiği milli mücadele konusunun Türkiye’nin devlet siyaseti konumuna getirilmesi gerekmektedir. Kazan-Kırım-Uygur ve diğer Türkleri birleştiren ortak gaye milli davamızdır. Zalime ve zulme karşı yürütülen bu davayı gündemde tutmak ve nihayete erdirmek önemli olmanın dışında bir zarurettir…

 Kaynakça:

  1. Kurban, Roza, Biz İdil’den, Ural’dan…, İstanbul 2017.
  2. Yeniki, Emirhan, Siyasi Yazılar, Makaleler, 5.Cilt, Kazan 2004.

 

 

 

TÜRKÇÜLÜK NEDİR?

İklil KURBAN

                Türkçülük (Pantürkizm veya bilimsel Türkçülük), herkesin anlayabileceği kolay bir kavram, herkesin yapabileceği kolay bir eylem değildir. Türkçülüğün temelinde, Türklüğün cihanşümul bilimi, Türk’ün cihanşümul yazgısı yatmaktadır. Bu kavramı ve bu eylemi ancak, Türklüğün yazgısını yaşayan ve Türklük biliminden haberdar olan Türkler anlar-yapar. Gelişmiş, gerçeğe uygun-bilime yatkın kavramlar-duygular kendini dışa vurmaz-belli etmez. Nasıl, günümüz dünyasında “İngilizcilik” diye bir sözcük-kavram kullanışta yok olmasına karşın, İngiliz duygusu-dili dünyaya egemendir. Çünkü, “Ulusal duygu ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir.”  Atatürk’ün, Türk Tarih Kurumunu, Türk Dil Kurumunu kurup, tarihle, dille uğraşmasının izahı-adı açıklanmamış Türkçülüktür ki, bilimsel Türkçülük-bilimsel doktrin dediğimiz budur. “İçtenliğin dili yoktur, açıklanamaz. O gözlerden ve alınlardan anlaşılabilir.” (Atatürk, VATAN Gazetesi, 10.10. 2004). Türk tarihinin gelmiş geçmiş hükümdarları arasında bilime ve Türklüğe verdiği önemiyle ayrı bir konuma sahip olan Büyük Timur hakkındaki şu samimî ve alçak gönüllü değerlendirme Mustafa Kemal Atatürk’e aittir: “Ben Timur’un zamanında gelseydim onun yaptığı işleri başaramazdım. O benim zamanımda gelseydi yaptıklarımdan daha fazlasını yapabilirdi…”

Türkçülük, bilim-vatan-ulus uğruna olağanüstü çalışma ve özveri gerektiren, gerekirse canını bile vermeyi göze alan büyük Türklerin uğraşı ki, bu uğraş uğruna ölen büyüklerimizin adı saymakla bitmez. Sadece, “Uygur tarihini öğrenme isteğim”, bu eserimde beyan ettiğim gibi, bana bu kadar acılar çektirmişse, bu olgu, dünyamızda Türk olarak yaşamanın ne kadar zor olduğunu anlatmaya yeter de artar.

Kaynakça:

  1. Kurban, İklil, “GERÇEKLER VE YALANLAR (Anılar-Yansımalar: 1943-2007)”, s: 182-183, Ankara 2007.

YAROVAYA KANUNLARINA GÖRE 1552 KAZAN ŞEHİTLERİNİ ANMA.

Roza KURBAN

            2 Ekim (15 Ekim)[1] 1552 tarihinde Kazan Hanlığı Ruslar tarafından işgal edilmiştir. 2 Ekim 1552 tarihi, devletini ve bağımsızlığını kaybeden Kazan Tatarları için matem günüdür.   Kazan Tatarları 1980’lı yılların sonlarından başlayarak her yıl 2 Ekim’de Kazan Kalesi’nin savunmasında şehit düşen ecdatlarımızı anmaktadır. 1552 Kazan Şehitlerini Anma etkinlikleri Tataristan’ın başkenti Kazan başta olmak üzere Kazan Tatarları yaşayan bölgelerde ve ülkelerde düzenlenmektedir. 1990’lı yılların başında demokrasi rüzgârlarının estiği dönemlerde Kazan’da gerçekleşen 1552 Kazan Şehitlerini Anma etkinliklerine binlerce insan katılırken, son yıllarda bu sayı gittikçe azalmakta ve artık yüzlerle sayılmaktadır. Bu durum milletin Kazan şehitlerine olan ilgisizliğinden değil, korkunun yarattığı ortamdan kaynaklanmaktadır. Bilhassa 2000 yılında Putin iktidara geldikten sonra Kazan Tatarları başta olmak üzere Rus olmayan milletleri yok etme siyaseti doruk noktasına ulaşmıştır. Rusya Anayasası’na çeşitli maddeler eklenerek Ruslaştırma siyaseti resmiyet kazanmıştır.

 

Kazan Hanlığı işgalinin 465.yılında 1552 Kazan Şehitlerini Anma Mitingi “Yarovaya” kanunlarına takılmıştır.  Tatar İçtimai Merkezi Başkan Yardımcısı Galişan Nuriahmet Kazan Tatar İçtimai Merkezi adına, “Kazan’ın işgali sırasında şehit düşen atalarımızı anma” mitingi yapmak için yetkililere bir dilekçe vermiştir. Dilekçeye yanıt gecikmemiş, Kazan Şehitlerini Anma Mitingi’nin yapılmasına izin verilmiş, ama… Bir dizi yasaklarla. Mitingde, Kazan Tatar Dili, Kazan Tatarlarının bugünkü durumu ile ilgili konuşmak, Süyümbike Minaresi yanında dua etmek yasak. Yani bu dediklerine göre etkinliği yap, ancak haddini bil anlamı çıkıyor. Yasaklara gerekçe olarak “Yarovaya” kanunlarına uygun olmaması gösterilmiştir. Peki nedir bu “Yarovaya” kanunları? Rusya parlamentosu milletvekili İrina Yarovaya tarafından teklif edilmiş ve “terörle mücadele” kapsamında 24 Haziran 2016 tarihinde kabul edilmiş bir kanundur.  “Yarovaya” kanunlarına göre, din adamları faaliyetlerini sadece ibadethanede yapmalıdır; evlerde – iftar vermek, dini nikâh kıydırmak, merhumları anma günleri yasaklanmıştır. “Terörle mücadele” bahanesiyle çıkartılan bu kanun, Türklere yasakları artırmak, bu vesileyle susturmak, sindirmek, akabinde yok etmek için çıkartılmıştır. Zira tüm bu yasaklar sadece Müslüman Türklere uygulanmaktadır. Hıristiyan dini Rusya’nın bir nevi resmi dini statüsünde olduğundan Ruslar istediklerini yapmakta özgürdürler. Kazan şehrinde yapılan “Haçlı Yürüyüşler” bu yasaklardan etkilenmemektedir. Tataristan topraklarında Kazan Tatarlarına uygulanan yasaklar Ruslara uygulamamaktadır. Rusların Tataristan’da yaptıkları etkinlikler Kazan Tatarlarına saygısızlık derecesine varmıştır. 9 Ekim 2017 tarihinde Kazan Hanlığının işgal simgesi olan Zöye şehrinin Uspeniye Katedrali (Uspenskiy Katedrali) UNESCO’nun dünya kültürel miras listesine alınmıştı. 1552 Kazan şehitlerinin kemiklerini sızlatan bu olay yetmiyormuş gibi 23 Eylül 2017’de Zöye’de “Yıl 1551. Rusya Devletinin Kuruluşu” adı altında askeri-tarihi festivalin yapılması Kazan Tatarlarının yarasını tazelemiştir. Tarihi askeri oyunları bahane edilerek Kazan’ın işgalini onaylayan bu festivalin Tataristan sınırları içinde yapılması ve Tataristan Turizm Komitesi tarafından desteklenmesi kadar acı verici bir şey yoktur.

14 Ekim 2017 tarihinde Kazan’da gerçekleşen 1552 Kazan Şehitlerini Anma Mitingi öncesi,  savcılıktan iki görevli gelip mitingin düzenleyicisi Tatar İçtimai Merkezi Başkan Yardımcısı Galişan Nuriahmet’i tehdit etmiştir. Nuriahmet, “Tehditler hiçbir zaman bitmiyor. 80 yaşıma geldiğim şu günlerde çocukluktan başladığımız milli işleri asla durdurmayacağız”, şeklinde yanıtlamıştır. Bu gibi tehditlere alışık olan Kazan Tatar milliyetçileri yasaklara ve tehditlere boyun eğmemiş, mitingi düzenlemiştir. Mitinge Tataristan’ın ve Rusya’nın çeşitli bölgelerinden 300 civarında insan katılmıştır. Tataristan’ın milliyetçiler şehri olarak bilinen Çallı’dan mitinge katılmak için kendi araçları veya otobüsle yola çıkanlar tek tek durdurulmuş, aranmış ve sorgulanmak üzere polis merkezine götürülmüşlerdir. Böylece Çallı’dan yola çıkanlar mitinge katılamamıştır. 1552 Kazan Şehitlerini Anma Mitingi öncesi polis ile katılımcılar arasında tartışma yaşanmış. Polis, “1552 – TATAR! UNUTMA! UNUTTURMA!!!” şeklinde yazılı  pankartların indirilmesini istemiş, katılımcılar buna itiraz etmiştir. Demir bariyerlerle çevrili alanda gerçekleşen miting 1552 Kazan Şehitleri’ne dua ile başlamış ve katılımcıların konuşmalarıyla devam etmiştir. Sanatçılar, yazarlar, eski siyasetçiler, Tatar, Çuvaş, Başkurt, Umdurt, Mari milletlerinin sivil toplum kuruluşu temsilcileri – Kazan Tatarlarının dünü, bugünü ve geleceğine dair fikirlerini beyan etmiştir. 3 saat süren miting sonrasında bir bildiri kabul edilmiştir. Bildiride, 15 Ekim tarihinin resmi günler takvimine dâhil edilmesi, 1552 Kazan Şehitlerine heykel dikilmesi gibi maddeler bulunmaktadır. Gazeteci İskender Siraci’nin, “Biz bugün kendi gölgemizden, kendi tarihimizden korkuyoruz. Biz bugün Kazan işgal edildi demeye korkuyor”, şeklindeki sözleri Kazan Tatarlarının bugünkü durumunu özetlemektedir.

 

Kazan Tatarları, 465 yıldır Rus esareti altında Rusya kanunlarına göre yaşamak zorunda kalmıştır. 1992 yılında kabul edilen, Tatar ve Rus dillerinin resmi dil olduğu yazılan Tataristan Anayasası hiçe sayılmaktadır. Son günlerde Rus yetkililerin açıklamalarına göre, “Rusya Anayasası esas” imiş. Tüm kanunlar Rusların lehine, Türklerin aleyhinedir. Kanunlar bahane edilerek Kazan Tatarlarına yasaklar konulmaktadır. Kazan Tatarları, uyduruk suçlamalarla takip edilmekte, yargılanmakta, cezalandırılmakta ve hapsedilmektedir. Mahkemeler tarafından çıkarılan kararlar gereği para cezasına çarptırılanların sayısı her geçen gün artmaktadır. Para cezasının miktarı 200–300 bin Ruble civarındadır.

Ödeyemeyecekleri miktarda para cezası karşısında çaresiz kalanların susmaktan başka yolu yoktur. Rusya’da Rus olmayanlara her şey yasak, en temel hak olan ana dilde eğitim bile. Yas tutmanın, 1552 Kazan Şehitlerinin ruhuna dua etmenin, dil-milletle ilgili konuşmanın yasak olduğu bir ülkede millet nasıl ayakta kalabilir? Ancak şu da unutulamamalı ki, Kazan Tatarları derin kökleri olan bir ağaç gibidir, dalları, ağacın kendisi kesilse bile köklerinden yeniden doğacak ve büyüyecektir…

[1] Tarih, yeni ve eski takvimlere göre verilmiştir.

 

UTANÇ VERİCİ ESER UNESCO LİSTESİNDE

Roza KURBAN

 1552 Kazan şehitlerinin kemiklerini sızlatan, Kazan Tatarlarını derinden üzen haber UNESCO’dan geldi. 9 Temmuz 2017 tarihinde Zöye şehrinin Uspeniye Katedrali (Uspenskiy Katedrali) UNESCO’nun dünya kültürel miras listesine alınmıştır. Böylece, 17 kültürel ve 11 doğal miras olmak üzere Rusya’nın toplam 28 eseri UNESCO listesine girmiş oldu. Listeye göz attığımızda eserlerin büyük çoğunluğu Rus tarihini ve Hıristiyanlığı yansıtan manastırlar oluşturmaktadır. Özetle Rusya sınırları içinde bulunan diğer milletlere fazla yer verilmemiştir. Söz konusu listede 28 eserin 3 tanesi Tataristan topraklarındandır. 2000 yılında Kazan Kremlini, 2014 yılında Bulgar şehri ve son olarak 2017 yılında Uspeniye Katedrali. Zöye Kalesi ve içinde bulunan yapılar tümü Rus işgalciliğinin, zulmün ve zorla Hıristiyanlaştırmanın simgesidir.

UNESCO’nun dünya kültürel miras listesine aldığı Zöye şehrinin Uspeniye Katedrali’nin ne zaman ve hangi amaçla inşa edildiğini bilmek için tarihe bir göz atmak gerekir. 1446 yılında kurulan Kazan Hanlığı her daim Rusların iştahını kabartmış ve Ruslar hanlığı işgal etmek için 1460–1552 yılları arasında Kazan’a 25 defa saldırmıştır. Bilindiği üzere saldırıların büyük çoğunluğu başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Kazan Hanlığı topraklarında şehir inşa etme fikri Rusların Kazan’a yaptığı başarısız seferlerden sonra ortaya konmuş ve 1547 yılında Çar bu konuda ikna edilmiştir. 1549 yılında Korkunç İvan’ın (1533–1584) Kazan seferi yine fiyasko vermiştir.  Kazan’ı almakta kararlı olan Korkunç İvan Moskova’ya dönüş yolunda, Zöye Nehri’nin[1] İdil’e döküldüğü yerdeki tepeyi incelemiştir. Korkunç İvan, Kazan’a 30 km uzaklıkta olan bu tepeden Kazan’ın rahatlıkla görülebildiğinin farkına varmıştır. Beraberindeki Şah Ali, Rus knyazları ve Tatar mirzaları da manzaraya hayran kalmıştır. Korkunç İvan, “Buraya bir kale yapacağız, burada bir Hıristiyan şehri doğacaktır” demiştir. (Kurban 2014: 88). Şehrin yapımı için gereken kereste ve diğer malzemeler Rus topraklarında hazırlanmış ve nehir yoluyla Zöye’ye ulaştırılmıştır. Şehrin inşası sırasında Korkunç İvan’a en büyük destek yine Kazan tahtına oturmak isteyen Şah Ali’den gelmiştir. Kazanlıların dikkatini başka yöne çekmek ve Kazan’a giriş çıkışları kontrol altına almak için Rus askerleri İdil, Çulman ve Nokrat Nehirlerinden geçiş yolarını kapatmışlardır. Diğer tarafta ise şehrin yapımı tüm hızıyla sürmüştür. 24 Mayıs 1551 tarihinde tamamlanan kale, 1 ay gibi kısa bir süre içerisinde yapılıvermiştir. Ani düşman saldırısından korunmak amaçlı kale İdil Nehri’nden 3 km kadar içeride inşa edilmiştir. İki buçuk km çapında Elips şeklinde olan bu kalede 18 gözetleme kulesi, Troitskiy Katedrali ve Rojdestvenskiy Kilisesi bulunmuştur. Başlangıçta İvan-şehir olarak adlandırılan bu kale Rus ordusunun karargâhı olmuştur. Daha sonra şehrin adı Yeni Şehir Sviyajsk (Tatarca adı Zöye’dir) olarak adlandırılmaya başlanmış ve resmi kayıtlarda da bu şekilde yazılmıştır. Sonraki yıllarda ise sadece Sviyajsk olarak adlandırılmıştır. Bu kale şehrin yapılması Kazan Hanlığı’nın işgalinde önemli rol oynadığı gibi, ondan sonraki yıllarda da Ruslar için önemini yitirmemiştir. XVI. yüzyılın ikinci yarısından XVII. yüzyıl sonlarına kadar idari ve ticaret merkezi olmuştur. Rusların zorla Hıristiyanlaştırma siyasetini yürüttüğü dönemlerde ise Sviyajsk bir manastır şehri haline gelmiştir. (Fehner 1978: 217–221). Kalenin inşası sırasında Korkunç İvan, İdil’in sağ kıyısında ikamet eden “dağ tarafı” halkları Çuvaş, Mari ve bir kısım Mordva’yı kendi tarafına çekerek güvenilir bir arka hazırlamıştır.

1552 Kazan Hanlığı’nın işgalinden sonra da Zöye Kalesi’nde inşaat işleri sürmüş, manastır ve katedraller yapılmaya devam etmiştir. Bu yapılardan birisi de söz konusu Uspeniye Katedrali’dir. Katedralin yapımına 1556 yılında başlanmış ve 12 Eylül 1560 tarihinde Uspeniye Katedrali faaliyete başlamıştır. Uspeniye Katedrali’nin kuruluş amacı, “İdil boyu halkları arasında Hıristiyanlığı yerleştirme vasıtasıyla Rus Devletini kuvvetlendirme” olmuştur. (Fehner 1978: 235). Fehner, Uspeniye Katedrali’ni “Korkunç İvan Dönemi’nin en değerli yapıtı” olarak nitelendirmiştir. Uspeniye Katedrali ve yanı başında inşa edilen Uspeniye Manastırı, Kazan Tatarları başta olmak üzere İdil boyunda yaşayan Türkleri zorla Hıristiyanlaştırma yoluyla Ruslaştırma siyasetinin merkezi olmuştur. Böylece bu yapı, zulüm ve gözyaşının simgesidir. Bilindiği üzere Sovyetler Dönemi’nde din yasak olduğundan camilerin minareleri sökülüp, camiler yakıp-yıkılırken, manastır ve katedrallere fazla dokunulmamış, olduğu gibi bırakılmıştır. Sovyetler Dönemi’nde unutulmuş olan Zöye Kalesi 2000’lı yıllarda tekrar gündeme gelmiştir. Zöye Kalesi’ni gündeme taşıyan isim ise Tataristan’ın eski cumhurbaşkanı Mintimer Şeymiyev’tir. 2010 yılında Tataristan’da “Yañarış Fondı” (Yeniden Doğuş Vakfı) kurulmuş, vakfın başına Şeymiyev getirilmiştir. Vakfın ilk görevlerinden birisi Zöye Kalesi’ni restore etmek olmuştur. Kazan Hanlığı’nın işgalinin simgesi olan Zöye Kalesi’nin bir Tatar tarafından gündeme getirilmesi tam bir trajedidir. Ruslar her zaman olduğu gibi bugün de kendi gizli ve kirli işlerini Kazan Tatarlarına yaptırmaktadırlar. Şeymiyev’in talimatıyla Zöye Kalesi restore edildikten sonra 15 Temmuz 2015 tarihinde Kazan’da “Zöye’nin Tarihi-Medeni ve Ruhi Mirası” başlıklı uluslararası bir kongre yapılmıştır. Kongreye 100 bilim adamı katılmıştır. Kongre’nin amacı: mirası öğrenmek, incelemek, UNESCO’nun Dünya Mirası listesine aldırmaktır. Vakıf başkanı Şeymiyev kongrenin açılış konuşmasında katılımcılara hitaben şunları söylemiştir: “Zöye, yalnız Rusya için değil uluslararası önemi olan medeni mirastır… Biz sizinle birlikte gezegende kendi izimizi bırakıyoruz.” Bu sözleri vicdanı olan bir Tatar söyler mi? Ne yazık ki söylemiş. Tarih tekrarlanıyor, derler. Bugün Tataristan’da da tarih tekrarlanmaktadır. Günümüzde Tataristan’da Kazan Hanlığı’nın Şah Ali Han dönemi yaşanmaktadır ki, Rus yanlısı Tataristan Hükümeti Putin’in bir dediğini iki etmiyor, hatta daha fazlasını yapıyor. Ruslar Tataristan’da hiçbir şeyi kendileri yapmıyor, her işi Tataristan Hükümeti’ne yaptırıyorlar. 2015 yılında gerçekleşen kongre, 2017 yılının 9 Temmuz tarihinde Zöye’nin Uspeniye Katedrali’nin UNESCO dünya kültürel mirasının listesine girmesiyle birlikte “meyvesini” almış oldu.

İkinci Dünya Savaşı sonrası barış ve güvenliği korumak, barışın korunmasına yardımcı olmak, dünya insanlarını birbirine yaklaştırmak amacıyla 1946 yılında kurulan,  UNESCO (Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı) dünya miras listesini niye göre düzenlediğini merak ediyorum. Uspeniye Katedrali gibi, işgal ve zulmün simgesi olan yapılar ne zamandan beri tarihi miras oldu? Söz konusu “tarihi mirasın” ne zaman ve hangi amaçla yapıldığına bakılmış mıdır? Bakıldıysa, dünya insanlarını birbirine yaklaştırmayı, dostluk köprüsü kurmayı ve barışı amaç edinen bu kurum neden zulmün simgesini listesine almıştır? Bilindiği üzere “barış” ve “işgal” taban tabana zıt anlam ifade eden kelimelerdir. Yoksa bu yapının bir Tatar yönetici tarafından yapılması etkin olmuş mudur? Sorulacak çok soru var, ancak bunların yanıtını almak neredeyse imkânsızdır. Bir de ilginç bir detay, Usneniye Katedrali’nin listeye alınmasını Libya, Kuveyt, Tunus, Vietnam, Tanzanya gibi ülkelerin dışında Azerbaycan, Kazakistan ve Türkiye gibi ülkelerin desteklemesi, durumu daha da vahimleştiriyor. Kuveyt, Tanzanya vs ülkelerden bir beklentim yok, ancak Türk Dünyası’nın da “zorla Hıristiyanlaştırmanın, işgal ve zulmün simgesi” olan bu yapıya onay vermesi, orada bulunan ülke temsilcilerinin tarih biliminden, milli şuurdan yoksun oldukları aşikârdır.  UNESCO, kime, hangi akla hizmet etmektedir?  Hizmeti karşılığının getirileri nelerdir bilinmez, ancak bu olay en çok Rusların lehine olmuştur. Korkunç İvan’ın “kahraman” olarak nitelendirildiği, heykellerinin dikildiği, yalanlar üzerine kurulu yeni Rus tarihinin yazıldığı günümüz Rusya’sının elinin UNESCO’ya kadar uzandığının işaretidir bu olay. Günümüzde Ruslar, kendi işgal tarihlerini örtmek, gizlemek için ellerinden geleni yapmaktadır. Tarih kitaplarına, “Kazan Hanlığı kendi isteğiyle Rusya’ya dâhil oldu” şeklideki akıl almaz yalanlarla dünyayı kandırarak kendilerini aklamaya çalışıyorlar. UNESCO’nun tarihi miras listesi de bu Rus oyununun bir parçasıdır. Tarih ve dünya bunu affeder mi bilmem, ancak milli şuuru olan Kazan Tatarları ve Türk Dünyası için UNESCO’nun dünya mirası listesine alınan Uspeniye Katedrali yok hükmündedir…

Kaynakça:

  1. Fehner, Margarita Vasilyevna, Velikiye Bulgarı, Kazan, Sviyajsk (Büyük Bulgar, Kazan, Zöye), Moskova 1978.
  2.  Garipova, Firdeüs, Elgalar Dönyasına Seyexet (Nehirler Dünyasına Seyahat), Kazan 1992.
  3. Garipova, Firdeüs, İsemnerde İl Tarixı (Adlarda İl Tarihi), Kazan 1994.
  4. Hudyakov, Mihail Georgieviç, Kazan Hanlığı Tarihine Özgü Araştırmalar, Çev. Roza Kurban-İklil Kurban, Berlin 2009.
  5. Kurban, İklil, Yaşlı Tarihin Yankısı: Bulgar-Tatar Tarihi ve Medeniyeti, İstanbul 2014.
  6. Kurban, Roza, Biz İdil’den, Ural’dan…, İstanbul 2014.

 

 

[1] Zöye, İdil Nehrinin sağ koludur. Zöye kelimesinin sözcük anlamı Türkologların fikrine göre şöyledir: H.V. Yosıpov’un say~tay – “nehir” fikrine dayanarak, G.F.Sattarov Zöyene zey (“nehir”)+ ye parçalarına ayırarak incelemiştir. M.Z.Zekiyev “Tatar Halk Dilinin Ortaya Çıkışı” adlı eserinde: “…cay, çay, zey, zöye – eski Türk dilinde “nehir” anlamını taşıyan kelimenin şivesinin varyantlarındandır. Böylece, İdil, Nil, Don vs adlar gibi Zöye de “nehir anlamına gelmektedir. Zöye’nin Rusça adı Sviyaga. Rus şivesinde sviyaga – “yabani ördeğin bir çeşididir” ve nehrin adı da bu kelimeden ileri geldiği düşünülmektedir. “Ördek” sözcüğü Rusça svit’ (“yuva yapmak”) fiilinden türediği varsayılmaktadır. Böylece, Sviyaga – “yabani ördekli nehir” anlamına gelmektedir. Diğer varsayıma göre, Sviyaga – Rusça svit’ (“örmek”) sözcüğünden, “dönemeçli nehir” demektir. (Garipova 1992: 52–53; Garipova 1994:104–106)

HAYATIN PROJESİ

Roza KURBAN

 İnsanoğlu doğar, yaşar ve ölür. İnsan nerede, ne zaman, hangi ailede ve ülkede doğacağını seçemez. Ne zaman, nerede ve nasıl öleceğini bilemez. Ancak nasıl yaşayacağı insanın kendi ellerindedir. İnsan ömrünün değeri yıllarla ölçülmez. Uzun ya da kısa yaşamak önemli değildir. Önemli olan hayattayken yaptıkları işler ve geride bıraktıklarıdır. Uzun yaşayıp da hiçbir iz bırakmadan aramızdan ayrılanlar da, kısacık ömürlerinde hayatımızda derin iz bırakanlar da vardır. İnsanoğlu ne için yaşar ya da hayatının anlamı nedir, sorusuna farklı yanıtlar alabiliriz. Bu insana bağlı bir olgudur. Her insanın hayatta bir hayali ve amacı vardır. İnsanoğlu ulaşmak istediği sonuca varmak için amacı doğrultusunda hareket eder.

Her insanın hayattaki amacı ve hayalleri farklıdır. Hayatının amacı nedir sorusuna, insanlar başlangıçta ev, araba, para, kariyer sahibi olmak, ünlü olmak gibi yanıtlar vermesi olasıdır. Saydığımız tüm bu hayaller maddiyata dayalıdır. Burada insan için maddiyat mı, yoksa maneviyat mı daha önemlidir sorusunu sormak yerindedir. Maddiyat belli bir yere kadar önemlidir, ancak mal, mülk, para pul hayatta amaç değil sadece bir araç olmalıdır. Maneviyatı olmayan maddiyatın hiçbir anlamı ve önemi yoktur. Kadın-erkek, hayatta bir aile kurma hayali ile yaşar. Aile kurduktan sonra çocuklar dünyaya gelir. İnsanoğlunun en kutsal amacı, nesil, uruğu eğitmektir. Eğer bu amaç yerine getirilmezse millet Atlantis kıtası gibi yok olup gider. Vatanın, milletin, neslin bekası için insanoğlunun hayatının anlamı, nihai amacı – vatana millete hayırlı evlat yetiştirmek ve soyu yaşatacak, yüceltecek olan bireyler bırakmaktır.

 

Değişik alanlarda önceden plan ve programa alınmış, maliyeti hesaplanmış, kurum ve kuruluşların yönetim organları tarafından onaylanmış, kısa ve uzun vadeye bağlanarak özel kurum veya devlet adına gerçekleştirilmesi kabul edilmiş bilimsel çalışma tasarısına proje denir. Proje kelimesinin anlamını aile düzeyinde değerlendirirsek anne-babanın hayattaki en büyük projesi çocuklarıdır. Bugünün çocukları yarının büyükleri olduğundan iyi çocuklar yetiştirmek yalnız ailenin değil milletin ve devletin de geleceğinin temelini atmak anlamına gelmektedir.

Hayatın projesini gerçekleştirmek için eğitim ilk koşuldur. Çocuk eğitimi uzun bir süreçtir. Eğitim sanıldığı gibi okulda değil beşikte başlar. Çocuk eğitimi sabır gerektiren zor bir iştir. Bilgi, emek, ilgi ve sevgi ister. Tüm anne-babalar çocukları için elinden geleni yapar. Ailelerin “yemedik yedirdik, giymedik giydirdik”, babaların “ceketimi satar yine de çocuğumu okuturum” şeklindeki sözleri ile sıkça karşılaşırız. “Ceket satarak” çocuk okutmanın olanaksız olduğunu herkes bilir. Sembolik olarak söylenen bu sözler, ailenin çocuğa verdiği değer, emek, çaba, gayret ve kararlılığın ifadesidir. Herkes çocuğunun doktor, mühendis, avukat olmasını ister. Ancak burada unutulmaması gereken şey şudur ki, her çocuğun ilgi alanı ve yetenekleri farklıdır. Onun için herkes doktor, mühendis veya avukat olamaz, olmamalıdır. Hayatta yeteneksiz çocuk yoktur,  yeteneği ortaya çıkarılmamış çocuklar vardır. Çocuğun yeteneklerini ortaya çıkarmak ve yetenekleri doğrultusunda yönlendirmek ailenin ve öğretmenin görevidir. Anne-babalar çocuklarını her ne kadar iyi tanısalar da eğitimci olmadıklarından genelde çocuğun yeteneğini ortaya çıkaramazlar, burada öğretmene büyük görev düşmektedir. Deneyimli bilgi sahibi öğretmenler çocukların yeteneklerini fark eder ve bu durumu anne-babaya bildirir. Yetenekleri doğrultusunda yönlendirilen çocuk ilerleyen yaşlarında başarılı ve mutlu olur. Elde ettiği her başarı onu yeni bir başarıya götürür.

Çocuklarla konuşurken onlara her zaman gerçekleri söylemeliyiz. Yapılan yanlışlarını öğrenmesi çocuğun aynı hatayı bir daha yapmamasını sağlar. Bazen ebeveynler, çocuklarını gereğinden fazla pohpohlar, bazen aşırı baskı uygularlar. Bunların her ikisi de yanlıştır. Fazla pohpohlanan çocuk ileride “ben neymişim” şeklideki fikre kapılırken, baskı uygulanan çocuk ise tek başına bir şey yapamaz, özgüven problemi yaşar. Önemli olan çocuğun sevildiğini, aile için değerli olduğunu hissetmesidir. Çocuklarını başkaları ile kıyaslamak da ebeveynlerin yaptığı hatalardan birisidir. Her çocuğun ister ailede, istek okuldaki sınıfında, ister hayatta farklı bir yeri vardır. Çocuk başkalarıyla değil ancak kendi kendiyle yarış halinde ve yaptıklarının daha iyisini yapma çabasında olmalıdır. Aksi halde çocuk kendine olan güvenini kaybeder ve bunun tekrar yerine getirilmesi çok zordur.

Çocukların, büyüklerin aklı eremeyecek kadar geniş bir hayal gücü vardır. Kız ve erkek çocuklarının hayal dünyası farklıdır. Kız çocuklarının hayal dünyası daha renklidir. Bazı kızlar meslek seçme konusunda da değişik fikirler ortaya atar. Küçük kız çocuklarının bazıları hayalleri zorlar ve büyüdüklerinde “prenses” olmak isterler. Bazı kızlar ise daha gerçekçidirler, doktor, öğretmen olmak isterler. Erkek çocuklar ise küçükken dinozor ve uzaylılarla ilgilenirler. İlerleyen yaşlarda ise araba, uçak vs girer ilgi alanlarının içine. Çocuklar büyüdükçe gelecekte seçecekleri meslek konusundaki fikirleri değişir, lise dönemine geldiklerinde artık hangi mesleği seçeceklerini, hayatta ne yapacaklarını bilirler. Ancak çocukların hayal ettikleri meslek bazen anne-baba tarafından engelleniyor ve çocuklar genelde anne-babanın önerisi ile başka bir meslek seçmek zorunda kalıyor. İstekler ile hayaller karşı karşıya geliyor. Çocuklar açısından bakıldığında bu bir seçim değil, çocuklara yapılan bir dayatmadır. Çocuklar ebeveynlerinin dayattığı mesleği bir ömür boyu yapmaya zorlanılıyor. Yaşanan bu durum hoş bir durum değildir. İnsan hayatta mutlu olmak istiyorsa sevdiği işi yapmalıdır. Sevdiği iş insana başarının kapılarını aralar.

Çocuklar, anne-babanın hayatının merkezinde yer alır. Anne-baba çocuklarının üzerine titrer, iyi olmasını arzu eder, kötülüklerden korumaya çalışır. Çocuklar, ailelerin hayattaki en büyük projesidir. Bu proje uğrunda harcanan paraların, verilen emeğin haddi hesabı yoktur. Anne-baba maddi ve manevi desteğin asla karşılığını beklemez. Çocukları iyi olsun, bu onlara yeter. Anne-baba, “çocuklar için yaşıyoruz” ya da “çocuklar için yaşadık” derler. Bazen veliler iyilik yapayım derken, çocuklarına meslek konusunda yaptıkları dayatmalarla kötülük ettiklerinin farkında bile değiller. Bu bağlamda yapılması gereken, çocuklara daha yakın olmak, onları dinlemek ve hayallerine ortak olmaktır. Çocuğunu iyi tanıyan aile, çocuğunun hayalinin hayata geçirmesinde yardımcı olmalıdır. İleride, “hayaller-hayatlar” dememek, çocuğun içinde ukde bırakmamak için hayaller hayata geçirilmelidir.

Geçen yıllarda oğlumun ortaokuldaki fen öğretmeni Gülbanu Ağbaba, TÜBİTAK ve Milli Eğitim Bakanlığı’nca ortaokullar için düzenlenen “Bu Benim Eserim” Matematik ve Fen Bilimleri proje yarışmasından söz ederken, “Hayatımız zaten projelerden ibarettir. Okul bitirmek, üniversite kazanmak, işe girmek vs. bunlar hepsi birer projedir. Onun için çocuklar küçük yaştan proje hazırlamayı öğrenmelidirler” şeklinde bir konuşma yapmıştı. Gerçekten de hayatımız projelerden ibarettir. Her bilinçli insan hayatını planlar ve o doğrultuda hareket eder. Ailelerin hayatlarının projesi ise çocuklarıdır. Hayatın projesini planlamak, şekillendirmek, onaylamak ve yönetmek ebeveynlerin en önemli görevidir. Ülkenin ve milletin yarınları olan çocuklarımızın geleceği anne-babaların elindedir. Ünlü Tatar yazar Möhemmet Mehdiyev (1930–1995), “Her insan çocukluğunun ürünüdür” demiştir. Aydınlık ve mutlu bir gelecek için çocuklarımızı yetenekleri ve hayalleri doğrultusunda doğru yönlendirelim…

 

 

GERİ KALMIŞLIK

Roza KURBAN

  Kazan Tatarları, Türk Dünyası’nın önemli bir parçasıdır. 1552 yılından beri Rus işgali altında ezilen Kazan Tatarları bu süreç içerisinde Ruslara karşı büyük mücadele vermiş kahraman bir millettir. Yüzyıllardır devam eden Rus zulmüne, Ruslaştırma siyasetine karşı kararlı ve onurlu bir duruş sergileyen Kazan Tatarları milli mücadelenin simgesi haline gelmiştir. Millet olarak ayakta kalmak, dili ve milli gelenekleri korumak elbette kolay olmamış, Kazan Tatarları bunun bedelini yeri geldiğinde hayatlarıyla ödemiş, ağır kayıplar verilmiştir. Geçen süreçte Çarlık Rusya’sının yerini SSCB almış, 1991 yılında Sovyetlerin çöküşünden sonra Rusya Federasyonu ortaya çıkmıştır. Rejim ve yöneticiler değişmiş, ancak Rus siyaseti hiç değişmemiştir. Rusların, Rus olmayan milletleri Ruslaştırma siyasetinin hiç değişmediğini Başkurt asıllı tarihçi ve devlet adamı Zeki Velidi Togan (1890–1970) şöyle ifade etmiştir: “Sovyetlerin Çarlıktan miras aldıkları siyaset aynı istikamette gelişecek ve Marksizm esasında perçinleşecektir.” (Togan 1999: 426). Başlangıç döneminde Sovyetlerle çalışan Togan o devirin canlı şahidi olmuş, yaşananları ve yaşanacakları şu şekilde açıklamıştır: “Artık milletimiz (Başkurtlar-R.K) kurdun pençesine düşmüş koyun halindedir… Rusya’da Sovyet hakimiyeti meselesi, şimdi iç mücadeleler sona erdikten sonra artık devletler arası bir mesele olmuştur. Onunla bundan sonra büyük devletler meşgul olacaktır. O bir gün büyük devletler meselesi olmaktan da çıkıp bütün dünya meselesi olacaktır. Sovyetlerin milletleri ve müstemlekeleri kurtaracağız sözlerinin yalanlığı, zahmetkeşlerin hak ve hukuku meselesi olması gereken sosyalizmi, bir egoist milletin emperyalist idesine hizmet eden bir hareket şekline sokmuştur… Lenin, Stalin ve arkadaşlarının şimdiden sonra takip edecekleri siyasetin programı yalnız Rus mahkûmu değil, Rusya’ya Avrupa ve Asya kıtalarında komşu olan ülkelerde Rus’un dil ve kültür hakimiyetini temin etmektir. Uğrunda dünya milletlerini çalıştırdıkları cihan sosyalizmi ancak bu maksada ermek için bir vasıtadır. Dünyayı Rus yapmak da olacak iş değildir. Yalnız bu hakikatleri dünyanın anlaması çabuk olamıyor. Çünkü Ruslara tâbi olmayan müstakil milletlere Rus meselesinin hakiki emperyalist mahiyetini anlatmak güçtür… Hakikati anlamak için her milletin evvelâ bir defa Rus mahkûmiyetinde olması şarttır.” (Togan 1999: 397). Ateş düştüğü yeri yakar, derler, onun için Rus zulmünü yaşamadan, Rusların sinsi amaçlarını anlamak güçtür. Zeki Velidi Togan Sovyetlerin yalanlarını çabucak anlamış ve Moskova’dan ayrılmıştır. Togan milli mücadele için çetin olan yolu seçmiş ve ayrılış nedenini“eğer millete Moskova’da oturup faydalı olmak mümkün olsaydı böyle bozkırlara ve dağlara çekilmek yolunu tutmazdım” şeklinde açıklamıştır. Zeki Velidi, adı gibi zeki ve ileri görüşlü bir siyasetçidir ki, yaşanacakları o günden tahmin etmiştir. Rejim ne olursa olsun, Rusların ilk amacı işgal, sonraki amacı ise bölge halkını Ruslaştırmaktır. Bunun hem tarihte hem günümüzde birçok örnekleri bulunmaktadır. 2014 yılında Kırım’ın Ruslar tarafından işgali, sonrasında bölgedeki Kırım Tatarlarına uygulanan zulüm, baskı, sindirme, susturma ve Ruslaştırma siyaseti bunun bir örneğidir.              

 

1990’lı yıllarda başlayan olumlu değişimlerden Kazan Tatarları da yararlanmış, 1990 yılının 30 Ağustos tarihinde Tataristan bağımsızlığını ilan etmiştir. 1991 yılının sonunda Sovyetlerin çöküşünden sonra Rusya Tataristan’ın bağımsızlığını tanımamış ve Tataristan 21 Mart 1992 tarihinde referanduma gitmiştir. Halkın %62’si Tataristan’ın bağımsız olmasından yana oy kullanmıştır. Halkoylamasından sonra Tataristan Anayasası hazırlanmıştır. Anayasa hazırlıkları sırasında “resmi dil” konusu büyük karşılıklara ve tartışmalara yol açmış, komisyon ikiye bölünmüştür. Bir tarafta “resmi dil Tatar dili olsun” diyenler, diğer tarafta ise “Rus ve Tatar dilleri resmi dil olsun” diyenler. Sonuçta “Rus ve Tatar dilleri resmi dil olsun” diyenler ağır basmıştır. 6 Kasım 1992 tarihinde kabul edilen Tataristan Anayasası’nın 4.maddesinde resmi dil konusu şu şekilde belirtilmiştir: “Tataristan Cumhuriyetinde Tatar ve Rus dilleri eşit hukuklu resmi dillerdir”(Tataristan Cumhuriyeti Anayasası 1995: 6). Tatar tarihçi, bibliyograf Ebrar Kerimullin (1925–2000) 18 Kasım 1992 tarihinde kaleme aldığı “Tataristan Anayasasına Dair Düşünceler” başlıklı yazısında Tataristan’da Tatar ve Rus dillerinin resmi dil olarak kabul edilmesini şu şekilde değerlendirmiştir: “Tataristan’da Tatar dili ile Rus dilinin resmi dil olarak onaylanması – Tatar diline karşı kabul edilen bir ölüm fermanıdır, demek ki, Tatar milletini yok etmenin bir yoludur.” (Kerimullin 1996: 349). Kerimullin’in resmi dil ile ilgili yazısını yazalı aradan 25 yıl geçmiş ve zaman onun haklı olduğunu kanıtlamıştır. Gerçekten de 1992 Tataristan Anayasası’nın 4.maddesi Tatar dilini yok etmek için kurulan bir tuzak olduğu aşikârdır. Tatar dili göz göre göre gün be gün kullanımdan çıkarıldı. Siyasilerin konuşmalarını her daim Rus dilinde yapması çevreyi de etkiledi. Daha sonra Putin’in iktidara gelmesiyle birlikte Tatar okulları kapatıldı, lise mezuniyet ve üniversiteye giriş sınavları Rus dilinde yapılmaya başladı. Bu durum karşısında çaresiz kalan velilerin tepkileri hiçe sayıldı. Gün geçtikçe Tatar dilinin kullanım alanı daha da daraldı. Bugün Tataristan’ın başkenti Kazan’da sadece 2 tane Tatar Okulu bulunmaktadır; bu okullarda da Tatar dili-edebiyatı dışındaki dersler Rus dilinde okutulmaktadır. Tatar dilinde yayın yapan radyo-televizyonların sayısı ve yayın saatleri her geçen gün kısıtlanmakta, bazı kanallar kapatılmakta, yani Tatar medyası susturulmaktadır. En son Tatar dilinde yayın yapan “Tertip” radyo kanalının yayını sonlandırılmıştır. Tatar dilinde yayımlanan gazete-dergilerin durumu da parlak değildir. Genelde abonelik sistemi ile çalışan gazete ve dergiler kan kaybetmektedir. Tataristan’da Tatmedya’ya bağlı gazete-dergilerin 2017 yılı için toplam baskı sayısı 557 719’dur. Bu sayı Kazan Tatarlarının nüfusuna oranla çok azdır. Gazete-dergilerin baskı sayısının azalması, Tatarca bilenlerin sayısının azalması ile açıklanabilir. Zira son 8 yılda Tatarca bilenlerin sayısı 1 milyon eksilmiştir. Tataristan, Rusya’da en çok kitap okuyan bölge sayılmaktadır. Ancak buna rağmen Tataristan’da 2016 yılında 31, son 5 yılda toplam 301 kütüphanenin kapatılması eğitime vurulan başka bir darbedir. Tatar dilindeki okurların azalmasını bahane ederek Tataristan Kültür Bakanı “Tatar edebiyatını Rusça okutma” fikrini ileri sürmüştür. Bakan’ın iddiasına göre, Tatar edebiyatı Rusçaya çevrilirse Ruslar da bundan yararlanacak ve dolayısıyla Tatar edebiyatını okuyanların sayısı artacakmış. Bu da bir nevi algı operasyonu ve Ruslaştırmanın modern yollarından birisidir. Devir değişti, artık eskisi gibi zorla Hıristiyanlaştırma yoluyla Ruslaştırmak imkânsız hale geldi. Onun için günümüze uygun yöntemlerle Ruslaştırmanın modern yolları denenmektedir. 2000 yılında Putin iktidara geldikten sonra Rus olmayanlara birçok yasak getirdi, bunun aksine kanunlar Rusların lehine çalıştırıldı, akabinde Rusları yücelten uydurma bayramlar eklendi takvime. Söz konusu uydurma bayramlar, ya Hıristiyan dini ya da Rus tarihi ile ilgili olduğundan bayramların Rusya’daki diğer milletler ile yakından uzaktan alakası yoktur. Buna rağmen takvime sonradan eklenen bu bayramlar Rusya’daki herkes tarafından kutlanmakta, anılmaktadır. Tüm bu etkinlikler Ruslaştırmanın modern yöntemleridir. Bu bayramların ilki, 2005 yılından itibaren 25 Ocak tarihinde “Rusya Üniversite Öğrencileri Günü” adı altında kutlanan “Tatyana Günü”dür. Öğrenciler ile bir alakası olmayan bu gün, Tatyana Rimskaya adındaki bir Hıristiyan kadını anma günüdür. İkinci bayram ise, 2005 yılından itibaren her yıl 4 Kasım’da kutlanan “Halklar Birliği Günü”dür. Bu gün de 1612 yılındaki Kuzma Minin ve Dmitriy Pojarskiy’in Moskova’yı Polonyalılardan geri alması ile ilgilidir ve Rusya’da “halklar dostluğu” algısını yaratmak için takvime eklenen bir bayramdır. Tataristan yöneticileri de ha bire “Ruslarla Tatarlar yüzyıllardır bir arada dostane ilişkiler içerisinde yaşıyor” cümlesini kullanmaktadır. Bu sözlerin Kazan Tatarları üzerinde nasıl bir etki yarattığının farkına varmadan. İşgalci ile dost olunur mu? Hayır. O zaman yöneticilerin bu sözleri kocaman bir yalan, uydurmadır. 4 Kasım 2016 tarihinde  “Halklar Birliği Günü” dolayısıyla Kazan’da miting-konser düzenlenmiş, etkinliğe 7500 civarında kişi katılmıştır. Aynı gün Kazan’da “Haçlı Yürüyüş” yapılmış, yürüyüşe 3 bin civarında kişi katılmıştır. Burada ilginç olan şudur, Kazan Tatarlarının tarihinde acı bir gün olan 15 Ekim “Kazan Şehitlerini Anma Günü”ne 300–500 civarında kişi toplanırken, “Halklar Birliği Günü”, “Haçlı Yürüyüş” gibi uydurma etkinliklere halkın katılımının yüksek olmasıdır. Bunun nedeni, Tataristan’ın, Kazan Tatarlarının gün be gün daha da Ruslaşması, Tatarlıktan uzaklaşmasıdır.

 

Dil, bir milleti millet yapan en önemli unsurdur. Dil olmadan ne millet olur, ne de kültür. Ana dilde eğitimin yasaklanması, milleti yok etmek için atılan adımdır ki, Rusların istediği de budur. Günümüzde Rusya sınırları içerisinde yaşayan Kazan Tatarları başta olmak üzere Başkurtlar, Çuvaşlar vs. milletlerin dili yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. 1990’lı yıllarda başlayan milli yükseliş, resmi yasaklardan, siyasetçilerin yaptığı hatalı adımlardan dolayı 2000’li yıllarda gerilemeye bugün de neredeyse susma aşamasına gelmiştir. Kazan Tatar dilinin “mutfak dili” haline gelmesi, milliyetçileri harekete geçirmiş ve Tatar İçtimaî Merkezi 17 Ocak 2017 tarihinde “Tataristan’da sırf Tatar dili resmi dil olsun” başlıklı bir bildiri hazırlamıştır. Bildiri, Tataristan Parlamento’su milletvekillerine, Tataristan’dan Rusya Duma’sına seçilen milletvekillerine, Kazan Şehir Duma’sı milletvekillerine gönderilmiştir. Çok zaman geçmeden 23 Ocak 2017’de Tataristan’dan Rusya Duma’sına seçilen Birlik Rusya Parti’si milletvekili İldar Gıylmetdinov’tan yanıt gelmiştir. Gıylmetdinov, Tatar İçtimaî Merkezi’nin bu girişimini desteklemek bir yana, Tatar İçtimaî Merkezi üyelerini “hayattan geri kalmış insanlar”, “beş tane ihtiyar” şeklinde aşağılayıcı ifadeler kullanarak üyeler nezdinde tüm Kazan Tatarlarını horlamış, küçük düşürmüştür. Kazan Tatarlarının yine Kazan Tatarı tarafından aşağılanması kabul edilir bir davranış değildir. Ruslara ruhlarını satmış, ulusal kimliğinden uzaklaşan, içinde bulunduğu topluma yabancılaşan mankurtlar dün de olmuş, bugün de vardır. Kraldan daha çok kralcı olanlar tarihin her döneminde hayatın her alanında varlık göstermiştir. Çarlık Rusya’sı Dönemi’nde Tatar mirzaları sorgusuz sualsiz Rus Çarı’na hizmet etmiş, milletine yaptıkları ihanetin karşılığı olarak toprak, pahalı hediyeler, makamlar onların olmuştur. Sovyetler Dönemi’nde ise Tatar komünistleri bu “göreve” soyunmuş, Rus kadınlarla evlenen, çocuklarını Rus okullarında okutan, Rus dilini, medeniyetini övenler unvan, makam ve para sahibi olmuştur. Rus emperyalizminin sadık köleleri günümüzde de iş başındadır. Bugünlerde Tataristan yöneticileri, Tatar milletvekilleri Putin ve takımına kusursuz itaat ve biat etmektedir. Söz konusu mankurtların dil, millet umurlarında değildir, yeter ki makam, unvan gelsin, cepler parayla dolsun. Ruslar bu konuda cömert davranıyorlar, zira amaçlarına ulaşmak için her şey mubahtır. Kazan Tatarlarına kendi çocuklarını kendi elleriyle boğduruyor Ruslar. Mankurt Tatarlar da Rusların tüm isteklerini harfiyen yerine getiriyor. Rusya Duma’sı milletvekili İldar Gıylmetdinov da bunun bir örneğidir. Tatar dilini hor gören bu insanlara göre, Rusça konuşmak “ilericilik”, Tatarca konuşmak “geri kalmışlık” veya “az gelişmişlik”tir. “İlericilik”, “geri kalmışlık” tabirleri kime göre ve niye göre değerlendirildiğine, nereden ve nasıl bakıldığına bağlıdır. Ruslar henüz tarih sayfasında yokken, Türkler vardı. Bir dönemler devletler kurmuş, büyük medeniyetler yaratmış, köklü bir edebiyata sahip olan Kazan Tatarlarına “geri kalmışlık” sözünü sarf etmek cahillikten başka bir şey değildir. Körü körüne Rusların dediklerini tekrarlayan milli şuurdan yoksun olan bu insanların geçmiş tarihe bakmalarında yarar vardır. Ancak o zaman kimin kimden ne öğrendiğini, kimin kime ne öğrettiğini, kimin dost, kimin düşman, neyin gerçek, neyin yalan olduğunu ayırt edebileceklerini düşünüyorum.

Kaynakça: 

  1. Kerimullin, Ebrar, Yazmış, Yazmış…(Kader, Kader…), Kazan 1996.
  2. Kurban, Roza, “Öksüz-Yetim Tatar Dili–1”, Önce Vatan Gazetesi, İstanbul, 29.04.16, s:6.
  3. Kurban, Roza, “Öksüz-Yetim Tatar Dili–2”, Önce Vatan Gazetesi, İstanbul, 30.04.16, s:6.
  4. Tatarstan Respublikası Konstitutsiyese (Tataristan Cumhuriyeti Anayasası), Kazan 1995.
  5. Togan, Zeki Velidi, Hatıralar, Ankara 1999.

 

 

ÇIĞIRTKANIN ÇIĞLIĞI

Yahya Kemal TAŞTAN

ÇIĞIRTKANIN ÇIĞLIĞI

-Varlığımın gayesini idâk etmeme vesile olan Nazik Hanım’a-

Evvel zaman içinde babamın beşiğin sallamadan,ne beşikler salladım ben.
Toprağa niniler söyledim ,büyüsün de Âdem olsun diye
Kürekler kundakladım Havva olur ümidiyle
Hakk’ın bahçesinde bir zamanlar elmaydım
Firdevs’in kapısında kurtuluş lafzıydım
İdris’de iplik oldum namusun eşmâli
Nuh’a ben gösterdim vuslattaki şimâli
Eyyüp’de zikir oldum,şifaya vâsıl oldum
İbarahim’de ateşdim,odda selâm buldum
Kurbanlık koç oldum İsmâil’e Cânân’dan inen
Yakûp’da gömlektim,kör gözlere sürülen
Yusuf’da cemâl oldum,Züleyhâ’yı zebûn ettim.
O’nun hüsnüne nice parmakları kestim.
Davûd’da hoş sedâydım,gök kubbede
Süleyman’ın rüzgârıydım,at oynattım Sebe’de
Musa’da asâydım,yerden hayat çıkardım,Nil’i yardım.
Tur oldum bir zamanlar,gönüllere ateş yağdırdım.
Yunus’da balıktım,ummandan karaya vurdum.
Meryem’de iffet oldum,hakkı doğurdum
Zekeriyâ’nın duası,Lût’un misafiriydim.
İsâ’nın on iki havarisinin,on üçüncüsü bendim.
Ya onda neler olmadım ki…Buluttum bir zamanlar
Bendim mağarada kör vicdanlara çekilen ağlar
Sıddık’tım,Faruk’dum,Ali’ydim,Osman’dım
Onun aşk pınarında Hakk’a kandım
Seniyye-i vedâydım,vuslatda Medine’de
Ben vardım…Maşuğa çıkılan merdivende
Cibril’e sınırdım,ona açtım kapıyı
Hakk’ın sevdasıyla yardın ayı
Cânân’ın sevgilisi ,ümmetin gülüydüm
Ben o bahçenin en çığırkan bülbülüydüm
Dost’un dergâhında Yunus oldum
Ete kemiğe büründüm,aşk aynasında göründüm
Nazik bir el ile Allah’ıma yürüdüm.

 

Yahya Kemal TAŞTAN Beyefendi diyor ki : -Nazik Annem için henüz 19 yaşında iken karalamıştık.Huzurlarında okumak da nasîb oldu.Ruhundan isdimdât ederim.

Aziz Sancar Nobel Ödülü ve Düşündüklerim

Son günlerde en çok adını duyduğumuz isim hiç şüphesiz Aziz Sancar’dır. Kimya dalında Nobel Ödülü’nü kazandıktan sonra adı sıkça medyada duyulan Aziz Sancar’ı düne kadar yakınları dışındaki insanlar bu ismi bilmiyor, tanımıyordu. Birdenbire merakları üzerine çekti Sancar. Herkes Aziz Sancar’ın kim olduğunu, başarı basamaklarını nasıl tırmandığını araştırmaya başladı. Sancar’ın 1946 yılında Mardin’in Savur ilçesinde başlayan hayat hikâyesi Türkiye gerçeklerini yansıtmaktadır. Okuma yazma bilmeyen 8 çocuklu anne babanın 7. çocuğu olarak dünyaya gelen Aziz Sancar okul eğitimini Mardin’de tamamladıktan sonra lisans eğitimine İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde devam etmiştir. Aslında Aziz Sancar, “beyin göçü” diye tabir edilen, başka gelişmiş ülkede yerleşip çalışmak amacıyla Türkiye’den ayrılan binlerce bilim adamından birisidir. Günümüzde Kuzey Carolina Üniversitesi’nin Biyokimya ve Biyofizik dalı öğretim üyesi olan Aziz Sancar, 33 kitap ve 415 civarında bilimsel makale yazmıştır. Sancar, son olarak bilimsel başarısını Nobel Kimya Ödülü ile taçlandırmıştır.

İsveçli kimyacı Alfred Nobel’in (1833–1896) vasiyeti üzerine kurulan bir fondan 1901 yılından beri her yıl fizik, kimya, edebiyat, fizyoloji veya tıp, barış ve 1969’dan itibaren ekonomi olmak üzere altı dalda, çalışmalarıyla bir önceki yıl insanlığa en büyük yararı sağlayan bilim adamı ve siyasetçilere verilen ödüldür Nobel Ödülü. Fizik, kimya ve ekonomi dalındaki ödüller İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi tarafından verilmektedir. Prof. Dr. Aziz Sancar bilim dalında ödül alan ilk Türk olmuş, böylece Türklerin de bilim dalında ödül alabileceğini kanıtlamıştır. Sancar’ın Nobel Kimya ödülünü alması önemli miydi? Elbette önemliydi, zira Nobel bilim ödülleri dünya çapında büyük önem taşımanın dışında insanlığa büyük başarı sağlayanlara verilir. Ancak burada daha da önemli olan Aziz Sancar’ın tutum ve davranışıydı. Aziz Sancar duruşu, mütevazılığiyle herkese insanlık dersi verdi. Alkışşaşırtır, övgü unutturur, kutsamak mahveder, derler. Aziz Sancar’ı, alkışlar şaşırtmadı, övgü kim olduğunu unutturmadı… O, bir Türk olacak dimdik duruyordu Nobel Ödül Töreni’nde. Yakasına taktığı Türk Bayrağı ve Atatürk rozeti, Osmanlı tuğralı kravatı onun kimlerden olduğunu gösteriyordu. Aziz Sancar çok konuşan insanlardan değil, az ve öz konuşanlardan olsa gerek. Nobel Ödülü’nü kazandıktan sonra, “bu ödülü Atatürk’e, bana eğitim veren Türkiye’ye borçluyum”, “Ödülümü 19 Mayıs’ta Atatürk’e götüreceğim” şeklindeki açıklamaları Atatürk’e ve Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyetine olan vefasının bir göstergesiydi. Aziz Sancar, bu sözleriyle 7’den 70’e herkesi derinde etkiledi. O, çalışmalarının getirdiği mutluluğu hem kendi yaşadı, hem tüm Türkiye’ye yaşattı. Herkes gururlandı Aziz Sancar’la.

Acılar paylaştıkça azalır, mutluluk paylaştıkça çoğalır, derler. Aziz Sancar, Nobel ödülünü aldıktan sonra vatanına geldi. Havaalanında farklı düşünce ve fikirlere sahip olan insanlar karşıladı Sancar’ı. Türkiye Aziz Sancar sayesinde birlik olmayı başarmıştı. Aziz Sancar, vatanı, ona sahip çıkan devleti ve bağrına basan, mutluluğuna ortak olan milleti olduğu için çok şanslıdır. Cumhurbaşkanı, Genel Kurmay Başkanı, Başbakan’la görüşen Aziz Sancar’ın her adımı ilgiyle izlendi. Türkiye’ye geldiği ilk günün sabahında otelinden çıkarken gazetecilerin “Türkiye’de neyi özlediniz?” sorusuna, Aziz Sancar “Türkiye’nin havasını, suyunu, simidini, Ankara simidini”özledim şeklinde yanıt verdi. Sancar’ın bu sözlerinde sıla özlemi vardı. İnsan nereye giderse gitsin, yaşadığı yer ne kadar iyi olursa olsun yurdunu özler. Mütevazı tavırlarıyla dikkat çeken Sancar, Atatürk’ün huzuruna Anıtkabir’e çıktığında heyecanı doruk noktaya ulaşmıştı. Ne de olsa müteşekkir olduğu büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün huzurundaydı… Türkiye’den bir Aziz Sancar geçti sessiz sedasız, ancak çok etkili bir şekilde. Sevincin gözyaşlarına karıştığı, başarı sözcüğünün özlemle birleştiği bir olgu yaşattı Aziz Sancar Türkiye’ye. Artık Sancar Türkiye’nin kalbinde ve hafızalarındadır.

Aziz Sancar’ın başarısı tüm Türkiye’nin başarısıymış gibi kutlanırken, zulüm altında vatanında vatansız olanlar geldi aklıma. Örneğin, bir Kazan Tatarı, bir Kırım Tatarı veya bir Uygur Türk’ü yurt dışında yaşayıp çalışıp Nobel Ödülü alsaydı durum nasıl olurdu? Bunları düşündüm… Onlar da mutluklarını vatanında milleti ile paylaşmak, birlikte sevinmek isterdi. Ancak bu imkânsız. Ödülünü alıp vatanına dönmek isteyen Kazan, Kırım Tatar Türkleri Ruslar tarafından, Doğu Türkistanlı Uygur Türkleri Çinliler tarafından içeri alınmaz geldiği uçakla geri gönderilirdi. Onlar da boynu bükük vatanın havasını solmadan, suyunu içmeden, milleti ile kucaklaşmadan geri dönmek zorunda kalırdı. Ne acı değil mi, kendi vatanında vatansız olmak. Vatan-millet-devlet, birbirini tamamlayan, birbirine anlam katan kelimelerdir. Onun için bir millet olarak bir arada yaşamak için devlet sahibi olmak önemlidir… Vatanı olup da vatansız kalanların acı kaderini ancak yaşayan bilir. Ne mutlu ki, Aziz Sancar’ın mutluluğunu paylaşabileceği milleti, ona sahip çıkan devleti ve vatanı var. Aziz Sancar’a başarılarının katlanarak artmasını ve Türkiye’yi defalarca gururlandırmasını diliyorum! İyi ki varsınız Aziz Sancar, bu mutluluğu ve gururu Türkiye’ye, Türk Dünyası’na ve dünyaya yaşattınız!

Yazımı, vatan-devlet-milletin değerini çok iyi bilen ama bir türlü devlet sahibi olamayan Kazan Tatarlarının yazar ve şairi Fenis Yarullin’in (1938–2011) “Memleketi Gerek İnsana” (Tugan Yagı Kirek Keşege) başlıklı şiirinde şu dizelerle tamamlamak istiyorum:

Büyük başarılar kazanıp, zamaneler
Güzel paha biçse işine, –
Sevinçlerinin işittirilmesi için
Memleketi gerek insana…

tc-bayrak-1

Kaynakça:
1.  Axis 2000, Ansiklopedik Sözlük, Nobel, Nobel Ödülü Maddeleri, s: 2467–2469, 5.Cilt, İstanbul 2000.
2.  Tatar Poeziyese Antologiyase ( Tatar Şiir Antolojisi),Fenis Yarullin Maddesi, s: 266–268, 2.Cilt, Kazan 1992.