Kategori arşivi: Bu Eğitim

Tarihî Roman Yazarı Mösegıyt Hebibullin 90 Yaşında.

                                                                                         Roza KURBAN

            Toplumları, milletleri, kuruluşları etkileyen hareketlerden doğan, olayları zaman ve yer göstererek anlatan, bu olaylar arasındaki ilişkileri, daha önceki ve sonraki olaylarla bağlantılarını, karşılıklı etkilenmeleri, her milletin kurduğu medeniyetleri, kendi iç sorunlarını inceleyen bilim dalına tarih denir. Her milletin kendi tarihi ve tarihte bir yeri vardır. Tarih geçmişteki gelecek, derler. Tarih yalnız geçmiş değildir, geleceğin anahtarı da tarihte saklıdır. Onun için geçmişi bilmek gerek. Ünlü Tatar tarihçisi Hadi Atlasi (1876–1938) tarih bilimi ile ilgili şunları yazmıştır: “ İnsanı gerçek anlamda insan yapan bilimlerin ilki hiç şüphesiz tarih bilimidir. Kendisinin kim olduğunu bilmeyen insan ne kadar duygusuzsa, ulusunun tarihini bilmeyen insan da o kadar duygusuzdur.”[1](Kurban 2014: 195).

Tarihimizi ne denli biliyoruz? Genelde tarihi okulda tarih derslerinde öğrenir, daha sonra birçok insanın tarih ile işi olmaz. Az sayıda insan tarih ile ilgili kitaplar okur. Tarihî romanlar, tarihin geniş kitlelere ulaşmasında bir araçtır. Kazan Tatar Edebiyatının Sovyet Dönemi’ne baktığımızda tarih ile ilgili romanlara seyrek rastlanır. Sovyet Dönemi Tatar Edebiyatı’nda tarihî roman[2] dediğimizde iki yazar gelir aklımıza. Onların ilki Nurihan Fettah (1928–2004), diğeri ise Mösegıyt Hebibullin’dir (1927). Sovyet Dönemi’nde tarihî roman yazmak tehlikeye atılmak anlamına gelmiştir. 1552’de Kazan Hanlığı’nın Ruslar tarafından işgali sonrası tarih işgalci Ruslar tarafından yazılmıştır. Rusların yazdığı tarih kitaplarında, Ruslar “kurtarıcı”, “kahraman”, Kazan Tatarları ise “barbar”, “yamyam”, “pis” olarak lanse edilmiştir. Gerçek tarih ancak halk edebiyatında kendini korumuştur. Tatar tarihçiler ve yazarlar ölümü dahi göze alarak tarihi gerçekleri gün yüzüne çıkarmak için büyük emek harcamıştır. Tatarların geçmişteki kâh şanlı, kâh hüzünlü tarihini anlatmak için çabalayanlardan birisi Tatar yazar Mösegıyt Hebibullin’dir.

Mösegıyt Möderris oğlu Hebibullin, 1927 yılının 25 Aralık tarihinde Orenburg vilayeti Abdullin ilinin Gabdrahman köyünde dünyaya gelmiştir. Hebibullin, ilkokul eğitimini kendi köyünde almıştır. Mösegıyt Hebibullin’in eğitim aldığı yıllar alfabe değişimi dönemine denk geldiğinden, o okulun ilk 2 sınıfını Latin, sonraki 2 sınıfını Kiril alfabesi ile okumuş, yazmıştır. Hebibullin, ortaokul eğitimini Yaña Şaltı (Yeni Şaltı) okulunda almıştır. Ancak 7.sınıftayken İkinci Dünya Savaşı başlamış, Hebibllin o yıllarda hem okumuş hem de kolhozda çalışmıştır. Ortaokul eğitimini tamamladıktan sonra Magnitogorsk şehrine giden Hebibullin, orada meslek okulunda okumuş, eğitimini tamamladıktan sonra fabrikada çalışmıştır. Daha sonra 7 yıl Magnitogorsk şehrinin futbol takımında oynamıştır. 1950’lı yıllarda Başkurdistan’ın Oktyabrsk şehrinde tornacı ve ustabaşı gibi görevlerde bulunmuştur. 1953 yılında o köyüne dönmüş ve köyünde beş seneden fazla çeşitli işlerde çalışmıştır. 1958 yılında Mösegıyt Hebibullin işçiler şehri olarak bilinen Baulı şehrine gelmiştir. O, 1966 yılına kadar “Baulıneft” ulaştırma şirketinde şoförlük ve araba tamirciliği yapmıştır. Aynı yılda Hebibullin’in ilk hikâyeleri bölge gazetesinde yayımlanmaya başlamış, böylelikle yazar edebiyat dünyasına ilk adımını atmıştır. Mösegıyt Hebibullin 1966 yılında Baulı’da, 9 yıllık ömrü sürgünde geçen şair Sirin (1896–1969) ile karşılaşmıştır. Şair Sirin Hebibullin’de bir ışık görmüş olmalı ki, ona üniversiteye girmesini tavsiye etmiştir. Mösegıyt Hebibullin Sirin’in sözleri üzerine önce liseyi bitirmiş, sonra Kazan Devlet Üniversitesi’nin Tatar Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü kazanmıştır. Üniversiteye başlama ve ilk eserlerinin gazetelerde yer alması ile başlayan yazarlık serüveni farklı görevlerle devam etmiştir. 1966 yılında Hebibullin ailesiyle birlikte Aznakay şehrine taşınmıştır. Burada “Mayak” (Deniz Feneri) gazetesinin yapı ve ulaştırma bölümü müdürü görevine atanmıştır. Tataristan Yazarlar Birliği’nin Elmet Şubesi açıldıktan sonra Hebibullin birliğin faaliyetlerine katılmıştır. Elmet Yazarlar Birliği genel sekreteri yazar Garif Ahunov (1925-2000) Mösegiyt Hebibullin’in “On Sekizinci Bahar” romanını değerlendirmiş ve yayımlanması için Kazan Utları (Kazan Otları) Dergisine göndermiş, roman dergide yayımlanmıştır. Hebibullin, 1971 yılında üniversiteyi tamamladıktan sonra Türkî halkların tarihini öğrenmek amacıyla Orta Asya’ya gitmiş, Çeyruh-Deyron şehrinin Rudekıy Lisesi’nde tarih ve toplum bilimi derslerini vermiştir. 1972 yılında Mösegıyt Hebibullin Kazan’a gelmiş, Tataristan Yazarlar Birliği’nde sekreterlik görevine başlamıştır. Sorumluluk gerektiren bu görevi 18 yıl yürütmüştür. Hebibullin birkaç kez Tataristan Yazarlar Birliği yönetim kuruluna seçilmiş, birliğin SSCB çapındaki faaliyetlerine katılmıştır.

Kazan Devlet Üniversitesi’ne başladığı yıllarda hikâyeler yazmaya başlayan Mösegıyt Hebibullin 1960’lı yılların sonları 1970’lı yılların başlarında roman yazarlığına başlamış, ilk eserleri Kazan Utları Dergisi’nde yayımlandıktan sonra kitap olarak da basılmıştır. 1969 yılında yazarın “Yedi Yol Ağzında” (Cide Yul Çatında), 1972 yılında “Ekmeğin Kadri” (İkmek Kadere), 1974 yılında “Dağla Dağ Karşılaşmasa Da” (Tau Belen Tau Oçraşmasa Da”, 1976 yılında “Girdaplar” (Çongollar), 1977 yılında “On Sekizinci Bahar” (Unsigezençe Yaz), 1981 yılında “Hatır Yarları” (Heter Yarları), 1984 yılında “Sular Yokuşa Aksa Da” (Sular Ürge Aksa Da) başlıklı kitapları Kazan’da yayımlanmıştır. Yazarın bazı eserleri Rusçaya çevrilip Moskova’da Sovremennik (Çağdaş), “Sovetskaya Rossiya” (Sovyet Rusya’sı), “Sovetskiy Pisatel” (Sovyet Yazarı) gibi yayın evlerince yayımlanmıştır. Bunlar arasında “Sagdi” (1975), “Vodovorotı” (Girdaplar) (1978, 1980, 1985), “Vosemnadtsataya Vesna” (On Sekizinci Bahar) (1982) gibi eserleri bulunmaktadır.

Mösegıyt Hebibullin devamlı araştırma ve arayış içinde olmuştur. Kazan Tatarlarının geçmiş tarihini inceledikten sonra edebiyatta olan boşluğu da hisseden yazar tarihi roman yazma kararı almış ve böylelikle “Kubrat Han” romanı ortaya çıkmıştır. 1981–1984 yılları arasında yazılan roman 1985 yılında Kazan’da 15bin tirajla yayımlanmıştır. “Milletin şanlı geçmişi onun uzun ömürlü olmasını sağlar” diyen Mösegıyt Hebibullin: “ Edebiyat Tatarların küçük de olsa hatırasının örüntüsüdür. Tarihi köklerinden ayrılmasın insan. İşte o zaman, ancak o zaman Tatar milleti dilini, vatanını, ruhunu kaybetmez…” demiştir. (Hebibullin 2004: 14). Büyük Bulgar Devleti’nin kurucusu Kubrat Han (580–642) ve dönemini konu edinen roman yazarın en önemli ve en değerli eserlerinden birisidir. Roman hem edebiyat eleştirmenleri hem de tarihçilerden yüksek not almıştır. Romanda, Büyük Bulgar Devleti’nin Bizans İmparatorluğu ile olan ilişkilerini kaleme alan yazar, aynı zamanda din konusuna da değinmiştir. Bu dönemde Hıristiyan ve İslam dininin güç kazanması, putperestliğin güçlenen dinler karşısında güç kaybetmesi, tüm bu olayların cereyanında kabilelerin ve ayrı şahısların faciası romanda büyük bir ustalıkla anlatılmıştır. “Kubrat Han” romanı Rusçaya çevrilip 1990 yılında Moskova’da yayımlanmıştır. Kitabın Tatarcası 2001 yılında tekrar basılmıştır. Tarihçi İklil Kurban, Mösegıyt Hebibullin’ın “Kubrat Han” romanını şöyle özetlemiştir: “Kubrat Han romanı, yazar şahsiyetinin ölümsüz simgesidir. Hele korkunç Sovyet Devrinde Tatar ulusunun kökündeki devletçilik ilkesini yansıtan, ulusal ruhla yazılmış böyle bir eserin doğuşu, yalnız olgun tarih bilimi gerektirmenin dışında bir cesaret işidir. Kubrat Han romanı, edebiyat dalındaki ulusa hizmetin en iyi örneğidir.”(Kurban, İklil 2014: 189).

Mösegıyt Hebibullin tarihi araştırmaya ve tarihi romanlar yazmaya devam etmiştir. Yazarın, 1990 yılında “Elçiye Zeval Olmaz”, 1993 yılında “Şeytan Kalesi” romanları yayımlanmıştır. Söz konusu romanlar “Kubrat Han” romanının devamı niteliğindedir. 1993 yılında yayımlanan “Şeytan Kalesi” romanını yazar 1980–1990 yılları arasında yazmış olup Sovyet Dönemi’nde yazdığı son tarihi romanıdır. Bilindiği üzere Sovyetler Dönemi’nde tarihi roman yazmak, yazmış olsan dahi yayımlamak cesaret isteyen bir iştir. Onun için Sovyet Dönemi’nde Mösegıyt Hebibullin daha uzak olan tarihi yazmayı yeğlemiştir. Yazar, 1991 yılında Sovyetlerin çöküşünden sonra XVI. yüzyıldaki Kazan Hanlığı ve Moskova Knyazliği’nin başındaki iki zıt şahsiyetin hayatını kaleme almıştır. “Süyümbike Melike hem Korkunç İvan” başlıklı bu romanı Hebibullin 1985–1992 yılları arasında yazmıştır. Söz konusu roman önce 1992 yılında “Miras” Dergisi’nde, daha sonra 1996 yılında 10 bin tirajla kitap olarak Kazan’da yayımlanmıştır. Kazan Hanlığı’nın son melikesi Süyümbike (1519-1557) ve zalim Moskova Knyazi IV.İvan’ın (1533-1584) hayatını konu alan bu romanda dinler çatışması, siyasi görüş, aşk ve ihtiras üzerinde durulmuştur. Korkunç İvan’ın ne kadar gaddar, kendi çocuğunu suda boğacak kadar acımasız ve kıskanç birisi, Süyümbike’nin ise bunun aksine kendini feda edecek kadar milletine bağlı, son nefesine kadar milletine ve dinine sadık olduğunu görüyoruz. Romanı okuduktan sonra ister istemez Korkunç İvan’a karşı nefret, Süyümbike Melike’ye karşı sevgi ve minnet duyguları oluşmaktadır. Süyümbike, Kazan Tatarlarının bağımsızlık simgesi olarak bugün de milleti tarafından sevgi ve saygıyla anılmaktadır. Mösegıyt Hebibullin’in “Süyümbike Melike hem Korkunç İvan” romanı okurlar tarafından büyük beğeni ile karşılanmıştır.

1990’lı yıllardan sonra Mösegıyt Hebibullin sırf tarihî romanlar yazmış dersek yanlış olmaz. Yazılan romanları kısaca bir değerlendirelim:

XIII. yüzyıl İdil boyu Bulgar Devleti’ni konu edinen “Han Torunu Hansöyer romanı 1997 yılında 10 bin tirajla Kazan’da yayımlanmıştır.

1999 yılında “Allah’ın Hediyesi” romanı basılmıştır.

2002 yılında yayımlanan “Batu Han hem Leyla” romanı Altın Ordu hükümdarı Batu Han’ın (1204–1255) savaş alanında korkusuz Bulgar kızı Leyla’yı görmesi ve ona aşk olmasını konu edinmiştir. Yazar, aşk, saygı gibi duyguların siyasete yansımasını güzel bir dille anlatmıştır.

2002 yılında Mösegıyt Hebibullin’in “Atilla” romanı yayımlanmıştır. Roman adından da anlaşıldığı üzere ünlü Hun hükümdarı Atilla (400–453) ile ilgilidir. Tarihçilere göre, Kazan Tatarlarının yazılı tarihi Atilla’dan başlamaktadır. “Atilla adının etimolojisi, Prof.Dr. G.Sattarov’a (1932) göre, “İdilli, İdil kişisi, yani İdil boyunda dünyaya gelen (Atili›İtilli›İdilli) anlamına gelmektedir.” (Kurban 2014: 27).

2004 yılında yazarın X.yüzyıldaki Hazar Devletini konu edinmiş “Aybibi” romanı yayımlanmıştır.

Çalışkan, girişken, yılmaz, yorulmaz, araştırmacı bir yapıya sahip olan Mösegıyt Hebibullin, sadece tarihî roman yazmakla kalmamış, tarihçi Eduard Parker’in “Tatar Tarihinden Bin Yıl” adlı eserini Rusçadan Tatarcaya çevirmiştir. Yukarıda görüldüğü üzere yazar, Kazan Tatarlarının geçmiş tarihini ortaya koymak için romanlar yazmış, çevriler yapmış, bu bağlamda büyük emek harcamıştır.

Tatar tarihçi, bibliyograf Ebrar Kerimullin’in (1925–2000) Mösegıyt Hebibullin’in eserlerini değerlendirmesi, yazarın eserlerinin genel özeti niteliğindedir: “Mösegıyt Hebibullin’in eserleri seni kâh günümüzdeki gençliğe, kâh Altay dağlarındaki vadilere, kâh ecdatlarımızın sınır komşusu olan Çin Duvarlarına, kâh Roma-Bizans saraylarına, kâh Bulgar-Tatar atalarımız yaşayan Taman yarımadasına götürüyor, kâh Çulman-İdil boylarına gelip, kendilerine İl bulan atalarımıza, kâh Altın Ordu il-devleti kalesine davet ediyor – eline edibin kitabını alır almaz o seni misafiri, sefer arkadaşı, yoldaşı yapıyor.” (Hebibullin 1997: 245).

 Mösegıyt Hebibullin’in eserlerinin defalarca basılması, Rusçaya çevrilmesi okurun ona verdiği değerden kaynaklanmaktadır. Romanlarıyla geniş kitlelere ulaşan yazar, Kazan Tatarlarının geçmiş şanlı tarihinin gerçeklerini gün yüzüne çıkarmıştır. Hikâyeler yazarak edebiyata ilk adımını atan, roman, tarihî roman yazarlığı ile süren edebiyat serüveni Hebibullin’in edebiyat alanında zirveye yükselmesini sağlamıştır. Elde ettiği başarıları verilen ödül ve unvanla taçlandırılmıştır. Mösegıyt Hebibullin, uluslararası Kul Gali ödülü, Rusya’nın ve Tataristan’ın Şerefli Kültür Emektarı unvanı sahibidir. Yazarın Kazan Tatarlarının kalbindeki yeri bir başkadır. Kazan Tatarlarının eski tarihini tozlu arşiv raflarından kaldırıp millete sunduğu için Mösegıyt Hebibullin’e teşekkür borcumuz var. Fransızların imparatoru Napolyon Bonaparte’in (1769–1821) “Ben tarihi, tarihî romanlardan öğrendim” şeklindeki sözü Kazan Tatarları için de geçerlidir.  Büyük bir kitle Tatar tarihini, bilhassa Kubrat Han, Atilla, Batu Han, Süyümbike gibi Kazan Tatar tarihinin önemli şahsiyetlerini Mösegıyt Hebibullin’in romanlarından öğrendi dersek yanlış olmaz. Hayatın sağa sola savurduğu 90 yıllık bir ömür, elde edilen başarılar ve onlarca roman… Başkalarının söyleyemediğini söylemek, başkaların yazamadığını cesurca kaleme almak Mösegıyt Hebibullin’in özelliği ve özgünlüğüdür. Emeğine, kalemine ve yüreğine sağlık Mösegıyt Hebibullin!

Kaynakça:

  1. Hebibullin, Mösegıyt, Kubrat Han, Kazan 1985.
  2. Hebibullin, Mösegıyt, Şaytan Kalası ( Şeytan Kalesi), Kazan 1993.
  3. Hebibullin, Mösegıyt, Söyembike Hanbike hem İvan Groznıy (Süyümbike Melike hem Korkunç İvan), Kazan 1996.
  4. Hebibullin, Mösegıyt, Han Onıgı Hansöyer ( Han Torunu Hansöyer), Kazan 1997.
  5. Hebibullin, Mösegıyt, Kubrat Han, Kazan 2001.
  6. Hebibullin, Mösegıyt, Batıy Han hem Leyle (Batu Han hem Leyla), Kazan 2002.
  7. Hebibullin, Mösegıyt, Atilla, Kazan 2002.
  8. Hebibullin, Mösegıyt, Aybibi, Kazan 2004.
  9. Kurban, İklil, Yaşlı Tarihin Yankısı ( Bulgar-Tatar Tarihi ve Medeniyeti), İstanbul 2014.
  10. Kurban, Roza, Biz İdil’den, Ural’dan…, İstanbul 2014.

[1] Metindeki tüm çevriler tarafımdan yapılmıştır.

[2] Tatar Edebiyatında tarihi romanlar ile ilgili daha geniş bilgi için, Roza Kurban “Tatar Edebiyatında Tarihi Romanlar” 2014, s: 195–215.

Manisa Lisesi ve Nazik Erik

Hey gidi Manisa’m, şehzadeler şehri, kahramanı bol yiğit efelerin memleketi! Senden kimler geldi kimler geçti kim bilir. Adın güzel, kendin güzel, uzaklarda kalanlara kokun güzel, hatıraların ise hepsinden özeldir.. Tarzan’ının Sipil’i, Merkez Efendi’nin mesiri, bir de Manisa Lisesinin Nazik Hocası vardır  o kervanın içinde, iz bırakmış, damgasını vurmuş, adıyla müsemma olmazsa olmazıdır yaşayanlarının dillerinde.

Belli ki bir kaç sene anca kalabilmiş burada Nazik Hanım, sonra başka şehirlere, başka öğrencilerine gitmiş ama bıraktığı etkinin bugün ve daha ilerilere kadar süreceği aşikar.  Yoldan herhangi birini çevirip sorsak mesela, Manisa Lisesini hepsi bilir. Ama orta yaşların biraz üzerinde ise soruyu sorduğumuz kişi,  peki o okulda Nazik Hoca adında bir hanım öğretmen vardı onu hatırlar mısınız, desek, kendi öğrencisi olsun olmasın hazfızalarda yer etmiş silüetiyle narin, zarif ve nazik hanım tebessüm ettirir, okul bahçesinde, tenefüslerde karşılaştıkları bu disiplinli hocaları hakkında ne biliyorlarsa şıp diye hatırlatacaktır.

Lise bu, hepimizin kanlarının kaynadığı yaşlar..  Gençler takım elbiseli,  bembeyaz mendilleri döş ceplerinden sarkar. Saçları özenle taranmış, pırıl pırıl parlar. Her köşe başında kıkırdaşmalar, kızlar birden  okul kapısının merdivenlerinde beliren Nazik Hocalarını farkederler.  Onda herhangi bir tepki, mimik yoktur, ellerini göğsünde kavuşturmuş bahçeye bakmaktadır  sadece ama bütün öğrenciler tek bir komut verilmiş gibi sıraya geçer, gülüşmeler, hareketler aniden biter, sanırsın hemen orada ders başlar..

Bu vakur duruşu onunla öğrencileri arasında nasıl da tılsımlı bir bağ oluşturuyordu hayret.  Çocuklar gençti de o değil miydi sanki? Tazecik öğretmen, okuldaki diğer öğretmenlerden hayli kısa boylu, olan Nazik Hanım gençliğin beklediği otoritenin kısa sürede semboli haline gelmişti.

Yine bir gün başka bir tenefüste bahçede o bıçkın delikanlılardan biri yere tükürmüştü.. Kızlar gene gülüştüler ama Nazik hocaları yanlarında belirince bu sefer kısa sürmüştü.

-Ne yaptınız evladım?

Çocuk kıpkırmızı… cevap yok!

-O mendilinizle şimdi alın bakalım yerden onu..

Oğlan tereddütte… Kızlara rezil olacağını düşünüyor ama Nazik hanım kararlı, baksana başında bekliyor, hiç gitmiyor. Mecbur eğiliyor, kar gibi beyaz mendiliyle toprağa bulaşmış ifrazatını yerden alıyor. Çoktan yaptığına pişman, ama bitmedi ki devamı geliyor:

-Onu eve götürünce annenize de anlatın lütfen  nasıl kirlendiğini..

Hayat dersinin kalanı evde veriliyor elbette. “Benim oğlum yere nasıl tükürür? Yazıklar olsun,  böyle mi öğrettim ben sana? Aferin o Nazik Hocana. Benden selam götür yarın ona. Hatta dur bizzat geleyim de eve çaya davet edeyim. Teşekkürler edeyim.”

Koca koca boylarıyla ergenlere böyle bir davranışa bizler elbette cesaret bile edemeyiz. Ama öğretmenleri olarak kaç kişiye birden hem de bu mükemmel hayat dersini ancak Nazik Hocamız verebilirdi. Hepimizde dağlar kadar hatırası, emaneti, mektubu, sonra yazdığı onca kitabı bulunur. Kendisini edebiyete uğurladık ama Nazik Erik Hocamız gönlümüzde yaşar durur.

Okullar biter, öğrenmeler ebedidir. İşte Manisa Lisesinden böyle mükemmel bir Nazik Hoca geçmiştir.

Yeni Dönem Dayanışmasına Davet

2016-2017 Ders zilinin çalmasıyla daha ilk gününden girilecek sınavlarının, masraflı kitaplarının, alım gücü olmayanların tasası da başlamış oldu.  Bir kitap deyip geçmeyin, eski test kitaplarının bile beşe ona satıldığı günümüzde yardımcı olacak arkadaşlarımızın hummalı arayışları da hemen başlamış oldu.

Siz bu yazıyı okuduğunuz sırada Genç Kalemler Derneği’nin desteği ile üniversiteyi kazanmış arkadaşlarımızdan geçen sene kullandıkları test kitaplarını böyle manalı bir dayanışma için toplama kampanyası başlattıklarına şahit olacaksınız.

Maalesef kitabi bilginin, test çözme kapasitesinin yerine konduğu, dershane ve kursların saat başına göre fiyatlandırıldığı nitelikli öğretmenin ikinci sıralara düştüğü yılları da görmedik değil.  Az da olsa böylesine yardımsever kampanyaları duymak ümit veriyor.  Vatanbirhaber ailesi olarak bu dayanışma kampanyamızı siz sevgili okuyucularımza seve seve duyurmakla iftihar ediyoruz.

images-1

Ankara’da olanlardan bizzat, şehir dışındaki kardeşlerimizden ise kargo ile topladığımız kullanılmış test kitaplarını temizleyip seçerek ihtiyaç sahibi gençlerimize ulaşmasını sağlayacağımız için çok mutluyuz.

Etrafınızda bu kitaplarını verebilecek arkadaşlarınız ve komşularınız varsa bizlerle irtibata geçmesini sağlayınız. Sosyal medyada da sayfamız vardır. https://www.facebook.com/vatanbirhaber Yahut kitap alamayacak durumda olan tanıdıklarınızı bizlere bildiriniz ki, onları da listemize ekleyip gelen kitaplardan faydalandıralım.

Kpss lys, vs. sonunda sınav olan ne varsa tüm test kitaplarınıza talibiz. Yaşasın yeni dönem dayanışması. Bir elin nesi var iki elin sesi var. Gencecik pırıl pırıl ülkemizin gençleri için, geleceğimiz için haydi Türkiyem bizim güzel ülkemiz için en güzeli kitaplarını paylaşması….

images-8

 

 

 

“Bir Türk, yere serdiği şeyi bir daha arkasına koymaz.”

Pembe İncili Kaftan
(Ömer Seyfettin)

Büyük kubbeli serin divan, bugün daha sakin, daha gölgeliydi. Pencerelerinden süzülen mavi, mor, sincap rengi bahar aydınlığı, çinilerinin yeşil derinliklerinde birikiyor, koyulaşıyordu. Yüksek ipek şiltelere diz çökmüş yorgun vezirler, önlerindeki halının renkli nakışlarına bakıyorlar, uzun beyaz sakalını zayıf eliyle tutan yaşlı sadrazamın sönük gözleri, çok uzak, çok karanlık şeyler düşünüyor gibi, var olmayan noktalara dalıyordu.

– Yürekli bir adam gerekli, paşalar… dedi. Biz onun sırmalara, altınlara, elmaslara boğarak gönderdiği elçisine padişahımızın elini öptürmedik, ancak dizini öpmesine izin verdik. Kuşkusuz o da karşılıkta bulunmaya kalkacak.

– Kuşkusuz.

– Hiç kuşkusuz.

– Mutlaka.

Kubbealtı vezirlerinin tamamıyla kendi görüşünü paylaştıklarını anlayan sadrazam düşündüğünü daha açık söyledi:

– O halde bizden elçi gidecek adamın çok yürekli olması gerek! Öyle bir adam ki, ölümden korkmasın. Devletinin şanına dokunacak hareketlere karşı koysun. Ölüm korkusuyla, uğrayacağı hakaretlere boyun eğmesin…

– Evet!

– Hay hay.

– Çok doğru… Sadrazam sakalından çektiği elini dizine dayadı. Doğruldu. Başını kaldırdı. Parlak tuğları ürperen vezirlere ayrı ayrı baktı:

– Haydi öyleyse… Yürekli bir adam bulun!.. dedi… Hoca takımından, Enderundan, divandan benim aklıma böyle gözüpek bir adam gelmiyor. Siz düşünün bakalım…

– …

– …

– …

Sofu, barışsever, sessiz padişahın koca devletine, sessiz küçük bir beyin olan divan düşünmeye başladı.

Bu elçi, yedi yıl sonra takdirin “Yavuz!” namındaki yaman sillesiyle her gururunun, her cinayetinin cezasını bir anda gören İsmail Safavi’ye gönderilecekti. Şehzadeliğini ata binmekten, cirit oynamaktan, silah kullanmaktan çok, kitapla geçiren bilge Bayezid’in yaradılışı son derece uysaldı. Yalnız şiiri, bilgeliği, tasavvufu sever; savaştan, mücadeleden nefret ederdi. Vezirler, sevgili padişahlarının rahatını bozmamayı en büyük görevleri sanırlardı… Bununla birlikte sınırlarda yine kavganın önü alınamıyordu. Bosna, Eflak, Karaman, Belgrat, Transilvanya, Hırvatistan, Venedik seferleri birbirini izliyor; Modon, Koron, Zonkiyo, Santamavro ele geçiriliyordu. Sanki İstanbul fatihinin kararlılığıyla dehası -tahta geçer geçmez, babasının heykelini, “Gölgesi yere düşüyor” diye kırdırıp savaşa girmeye kalkan- halefinin zamanında da sönmüyor; sönmez bir alev, bir ruh gibi yaşıyordu. Rahat istendikçe dert çıkıyordu. Hele Doğu…

Kan içinde, ateş, kıyım içinde kıvranıyordu. Yıkılan, sönen Akkoyunlu hanedanının yıkıntıları üstünde Şah İsmail serserisi saltanat kurmuştu. Geçtiği yerlerde dikili ağaç bırakmayan, babasıyla büyükbabası Cüneyd’in öcünü aldığı için delice bir gurura kapılan bu kudurmuş şah, akla gelmedik canavarlıklarla sağına soluna saldırıyordu. Kendine sığınanları bile, çağırdığı şölende, yemekmiş gibi kaynattırdığı büyük kazanlara atıp söğüş yapan, yendiği Özbek padişahının kafatasıyla şarap içen bir acımasız şah, dünyada gerçekten eşi görülmemiş bir kıyıcıydı. Bayezit divanının çelebi, sessiz, temiz huylu, dinine bağlı vezirleri onun işkencelerini hatırlamaya dayanamazlardı. Bu kıyıcı, bir gün mutlaka bizim sınırımıza da saldıracak, Doğu illerini ele geçirmeye kalkacaktı. Bunu herkes biliyordu. Geçen yıl Zülkadriye egemeni Alaüddevle’den nikahla kızını istemişti. Alaüddevle kızını vermedi, İsmail uğradığı bu aşağılamaya öfkelendi; öç için padişahın toprağından geçti. Savunmasız Zülkadriye topraklarına girdi. Diyarbekir, Harput kalelerini aldı. Sarp bir dağa kaçan Alaüddevle’nin oğlu ile iki torunu eline tutsak düştü.

Şah İsmail, bu zavallıları ateşte kızartıp kebap ettirdi. Etlerini kuzu gibi yedi. Böyle korkunç bir şey Doğu’da yeni duyuluyordu. Savaş istemeyen padişah, Ankara’ya, Yahya Paşa kumandasında bir ordu göndermekten başka bir şey yapmadı. Bu şah, kıyıcı olduğu kadar da kurnazdı… Osmanlı toprağına geçtiği için özür diliyor, birbiri arkasına elçiler gönderiyordu. O zamanlar Trabzon Valisi olan Şehzade Yavuz, babası gibi dayanamamış, Tebriz sınırını geçmiş, Bayburt’a, Erzincan’a kadar her yeri yağmalamış, hatta şahın kardeşi İbrahim’i tutsak etmişti. İsmail’in elçisi şimdi bu saldırıdan da yakınıyor, Osmanlı toprağına son akınlarının padişahın devletine karşı değil, sırf Alaüddevle’ye karşı olduğunu tekrarlıyordu. İşte divanda bu kurnaz, bu kıyıcı, acımasız türediye gönderilecek uygun bir elçi bulunamıyordu; çünkü kendini Osmanlı Hakanı’yla bir tutan, hatta bütün Doğu’da egemenlik kuran bu serseri, karşısında devleti temsil edecek adama kuşkusuz birçok densizlik yapacak; densizliklerine karşılıkta bulunanı ola ki kazığa vuracak, derisini yüzecek, akla gelmedik korkunç bir işkenceyle öldürecekti. Sadrazamın sağındaki, deminden beri bir mezar taşı gibi kımıltısız duran kırmızı tuğlu kavuk, yerinden oynadı. Yavaş yavaş sola döndü:

– Ben, tam bu elçiliğe uygun bir adam biliyorum, dedi, babası benim yoldaşımdı. Ama devlet memurluğunu kabul etmez.

– Kim?

– Muhsin Çelebi.

Sadrazam bu adamı tanımıyordu. Sordu:

– Burada mı oturuyor?

– Evet.

– Ne iş yapıyor?

– Biraz zengindir. Vaktini okumakla geçirir. Tanımazsınız efendim. Hiç büyüklerle ahbaplık etmez. Büyük mevkiler istemez.

– Niye?

– Bilmem ama, belki “düşüşü var” diye.

– Tuhaf…

– Ama çok yüreklidir. Doğrudan ayrılmaz. Ölümden çekinmez. Birçok kez savaşmıştır. Yüzünde kılıç yaraları vardır.

– Bize elçi olmaz mı?

– Bilmem.

– Bir kere kendisini görsek…

– Bilmem, çağırınca ayağınıza gelir mi?

– Nasıl gelmez?

– Gelmez işte… Dünyaya minneti yoktur. Şahla dilenci, gözünde birdir.

– Devletini sevmez mi?

– Sever sanırım.

– O halde biz de kendimiz için değil, devletine hizmet için çağırırız.

– Deneyiniz efendim….

Sadrazam, o akşam kahyasını Muhsin Çelebinin Üsküdar’daki evine gönderdi. Devlet, ulus hakkında bir iş için kendisiyle konuşacağını, yarın mutlaka gelmesi gerektiğini yazmıştı.

Sabah namazından sonra sarayının selamlığında, Hint kumaşından ağır perdeli küçük loş bir odada kâtibinin bıraktığı kâğıtları okurken, sadrazama, Muhsin Çelebinin geldiğini bildirdiler.

– Getirin buraya…. dedi.

İki dakika geçmeden odanın sedef kakmalı, ceviz kapısından palabıyıklı, iri, levent, şen bir adam girdi. İnce siyah kaşlarının altında iri gözleri parlıyordu. Belindeki silahlık boştu. Bütün kullarının etek öpmesine, secdesine alışan sadrazam, bir an eteğine kapanılmasını bekledi. Oturduğu mor çuha kaplı sedirin hep öpülen ağır sırma saçağındaki yumağı, altından, içi boş küçük bir kafa gibi şaşkın duruyordu. Sadrazam söyleyecek bir şey bulamadı. Böyle göğsü ileride, kabarık, başı yukarı kalkık bir adamı ömründe ilk defa görüyordu. Kubbe vezirleri bile huzurunda iki büklüm dururlardı. Muhsin Çelebi çok doğal bir sesle sordu:

– Beni istemişsiniz, ne söyleyeceksiniz efendim?

– Şey…

– Buyurunuz efendim.

– Buyur oğlum, şöyle otur da…

Muhsin çelebi, çekinmeden, sıkılmadan, ezilip büzülmeden çok rahat bir hareketle kendine gösterilen şilteye oturdu. Sadrazam hâlâ ellerinde tuttuğu kıvrık kağıtlara bakarak içinden, “Ne biçim adam? Acaba deli mi?” diyordu. Ama hayır… Bu çelebi, çok akıllı bir insandı! Yiğide, alçağa gerek duymayacak kadar bir serveti vardı. Çamlıca ormanının arkasındaki büyük mandırayla büyük çiftliğini işletir, namusuyla yaşar, kimseye eyvallah demezdi. Yoksula, zayıflara, gariplere bakar, sofrasından konuk eksik olmazdı. Dinine bağlıydı. Ama tutucu değildi. Din, ulus, padişah aşkını ta yüreğinde duyanlardandı. Devletin büyüklüğünü, kutsallığını anlardı. Tek ülküsü, “Tanrı’dan başka kimseye secde etmemek, kula kul olmamak”tı… Bilgisi, olgunluğu, herkesçe biliniyordu. İbni Kemal ondan söz ederken, “Beni okutur!” derdi. Şairdi. Ama ömründe daha bir tek kaside yazmamıştı. Hatta böyle övgüleri okumazdı bile…

Yaşı kırkı geçiyordu. Önünde açılan yükselme yollarından daha hiçbirine sapmamıştı. Bu altın kaldırımlı, mine çiçekli, cenneti andıran nurlu yolların sonunda, hep “kirli bir etek mihrabı” bulunduğunu bilirdi. İnsanlık onun gözünde çok yüksek, çok büyüktü. İnsan yeryüzünün üzerinde, Tanrı’nın bir çeşit temsilcisiydi. Tanrı insana kendi ahlakını vermek istemişti. İnsan, her varlığın üstündeydi. Kuyruğunu sallaya sallaya efendisinin pabuçlarını yalayan köpeğe yaltaklanma pek yakışırdı ama, insan… Muhsin Çelebi her türlü aşağılanmayı sindirerek yüksek mevki tepelerine iki büklüm tırmanan maskara, tutkulu insanlardan, kendine saygı duymayan kölelerden, güçsüzler gibi yerlerde sürünen pis kölelerden tiksinirdi. Hatta bunları görmemek için insanlardan kaçar olmuştu. Yalnız savaş zamanları Guraba Bölüklerine kumandanlık için ortaya çıkardı. Huzurda serbest, içinden geldiği gibi oturuşu sadrazamı çok şaşırttı. Ama kızdırmadı:

– Tebriz’e bir elçi göndermek istiyoruz. Tarafımızdan sen gider misin oğlum?

– Ben mi?

– Evet

– Ne ilgisi var?

– Aradığımız gibi bir adam bulamıyoruz da…

– Ben şimdiye kadar devlet memurluğuna girmedim.

– Niçin girmedin?

Muhsin Çelebi biraz durdu. Yutkundu, Gülümsedi.

– Çünkü ben boyun eğmem, el etek öpmem, dedi. Oysa zamanın devletlileri mevkilerine hep boyun eğip, el etek, hatta ayak öpüp, bin türlü yaltaklanmayla, ikiyüzlülükle, dalkavuklukla çıktıklarından, çevrelerine hep bu aşağılayıcı geçmişlerin çirkin hareketlerini tekrarlayanları toplarlar. Gözdeleri, nedimeleri, korudukları, hep alçak ikiyüzlüler, ahlâksız dalkavuklar, namussuz maskaralardır. Yiğit, doğru, kendisine saygılı, özgür vicdanının sesine kulak veren bir adam gördüler mi, hemen kin bağlarlar, yıkmaya çalışırlar. Gedik Ahmet Paşa niçin hançerlendi, Paşam?

Sadrazam yavaşça dişlerini sıktı. Gözlerini süzdü. Tuttuğu kâğıdı buruşturdu. Öfkelenmiyordu. Ama öfkelendiği zamanlarda olduğu gibi, yanaklarına bir titreme geldi. Vezirken değil, hatta daha beylerbeyiyken bile karşısında akranlarından kimse ona böyle açıkça söz söyleyememişti. Yine “Acaba deli mi?” diye düşündü. Deli değilse… bu ne küstahlıktı? Bu derece küstahlık, dünya düzenine karşı çıkmak değil miydi? Gözlerini daha beter süzdü. İçinden: “Şunun başını vurdursam…” dedi. Kapıcılara bağırmak için ağzını açacaktı. Ansızın vicdanının -neresi olduğu bilinmeyen bir yerinden gelen- derin sesini işitti: “İşte sen de yaltaklanma, ikiyüzlülük, dalkavukluk yollarından yükselenler gibi, dürüstçe bir sözü çekemiyorsun! Sen de karşında yiğit bir insan değil, ayaklarını yalayan bir köpek, hor görülmenin altında iki kat olmuş bir maskara, bir rezil istiyorsun!”

Süzük gözlerini açtı. Avucunda sıktığı kâğıdı yanına koydu. Yine Muhsin Çelebi’ye baktı. Ortasında geniş bir kılıç yarasının izi parlayan yüksek alnı… al yanakları… yeni tıraşlı beyaz, kalın boynu… biraz büyücek, eğri burnu… ince sarığı… tıpkı Şehname sayfalarında görülen eski kahramanların resimlerine benziyordu. Evet, bu alnında yarası görülen kılıcın yere düşüremediği canlı bir kahramandı. İnsaflı sadrazam, vicdanının ruhunda yankılanan sesini, gururunun karanlığıyla boğmadı. “Tam bizim aradığımız adam işte…” dedi. Bu kadar korkusuz bir adam, devletine, ulusuna yapılacak hakareti de çekemez, ölümden korkarak, göreceği hakaretlere eyvallah diyemezdi. Kavuğu hafifçe salladı:

– Seni Tebriz’e elçi göndereceğiz. Muhsin Çelebi sordu:

– Katınızda bu kadar nişancılar, kâtipler, hocalar var. Niçin onlardan birini seçmiyorsunuz?

– Sen Şah İsmail denen kötü ruhlu adamın kim olduğunu biliyor musun?

– Biliyorum.

– Devletini seviyor musun?

– Seviyorum.

Yüce sadrazam doğruldu. Arkasına dayandı:

– Pekala öyleyse… dedi, bu kötü ruhlu adam “elçiye zeval yok” kuralını kabul etmez. Bizimle boy ölçüşme davasındadır. Er meydanında bize yapamadıklarını, bizim göndereceğimiz elçiye yapmak ister. Ola ki işkenceyle idam eder. Çünkü Tanrı’dan korkusu yoktur. Oysa elçimize yapılacak hakaret devletimize demektir. Bize öyle bir adam gerekli ki, hakaret görünce başından korkmasın… Bu hakareti aynen o kötü ruhlu adama iade etsin… Devletini seversen, sen bu fedakârlığı kabul edeceksin!

Muhsin Çelebi hiç düşünmedi:

– Ettim efendim, ama bir koşulum var… dedi.

– Ne gibi.

– Madem ki bu bir fedakârlıktır, ücretle olmaz. Karşılıksız olur. Devlete karşı ücretle yapılacak bir fedakârlık, ne olursa olsun, gerçekte kişisel bir kazançtan başka bir şey değildir. Ben maaş, makam, ücret filan istemem… Karşılık beklemeden bu hizmeti görürüm. Koşulum budur!

– Ama oğlum, bu nasıl olur? Onun elçisi çok ağır giyinmişti. Atları, hizmetkârları kusursuzdu. Bizim elçimizin atları, hizmetkârları, giysileri daha gösterişli, daha ağır olmalı… Bunlar için mutlaka hazineden sana birkaç bin altın vereceğiz. .

Muhsin Çelebi döndü. Önüne baktı. Sonra başını kaldırdı:

– Hayır, dedi, hazineden bir pul almam. Gerekli göz alıcı muhteşem takımlı atları, süslü hizmetkârları ben kendi paramla düzeceğim. Hatta…

Sadrazam gözlerini açtı.

– … Hatta sırtıma Şah İsmail’in ömründe görmediği ağır bir şey giyeceğim.

– Ne giyeceksin?

– Sırmakeş Toroğlu’ndaki, kumaşı Hint’ten, harcı Venedik’ten gelme, “Pembe İncili Kaftan”ı alacağım.

– Ne… O kadar parayı nereden bulacaksın, oğlum? Sadrazamın şaşmaya hakkı vardı. Bir ay önce tamamlanan, üzeri ender bulunur pembe incelerle işlemeli bu kaftanın ününü İstanbul’da duymayan yoktu. Vezirler, elçiler, padişaha armağan etmek için Toroğlu’na başvurdukça, o fiyatını artırıyordu. Muhsin Çelebi bu ünlü kaftanı nasıl alacağını anlattı:

– Çiftliğimle mandıramı ve evimi rehine vereceğim. Tüccarlardan on bin altın borç toplayacağım, iki bin altını atlarla hizmetkârlara harcayacağım. Geriye kalan sekiz bin altınla da bu kaftanı alacağım.

Sadrazam bu davranışı uygun bulmadı:

– Geldikten sonra bu kaftan senin işine yaramaz. Yalnız bir gösteriş aracıdır. Mallarını elinden çıkaracaksın. Yoksul düşeceksin.

– Hayır, sekiz bin altına alacağım kaftanı altı ay sonra Toroğlu benden yedi bin altına geri alır. Yedi bin altınla ben çiftliğimi rehinden kurtarırım. Geri kalan borçlarımı ödeyemezsem, varsın babamın yadigâr bıraktığı mandıram devlete feda olsun… Devletten hep alınmaz ya… Biraz da verilir!

Muhsin Çelebi’yle konuştukça sadrazamın şaşkınlığı artıyordu. Yüreği rahatladı. İşte küstah, türedi bir hükümdara haddini bildirmek için gönderilecek uygun bir adam bulunmuştu. Gülüyor, ağır ağır kavuğunu sallıyordu. Divanın nazik, korkak, hesapçı çelebileri canlarıyla mallarını çok severlerdi. Bunlardan biri elçi gönderilse, devletinin onurundan çok alacağı bağışı düşünerek, kendisine yapılan her hakareti kabul edecekti. Sadrazam, Muhsin Çelebi’yi yemeğe alıkoymak istedi. Başaramadı, giderek onu ta sofaya kadar uğurladı.

… Altı ay içinde Muhsin Çelebi büyük çiftliğini, mandırasını, evini, dükkânlarını, bahçesini, bostanını rehine koydu. Tüccarlardan para topladı. Atlarını düzdü. Bunların hepsi gerçekten eşi görülmedik derecede göz alıcıydı. Dönüşte yedi bin altına iade etmek koşuluyla Toroğlu’ndan ünlü Pembe İncili Kaftanı da aldı. Genç karısıyla iki küçük çocuğunu akrabasından birinin evine bıraktı. Altı aylık nafakalarını ellerine verdi. Sonra padişahın mektubunu koynuna koyarak yola düzüldü. Konak konak ilerledikçe bu yeni elçinin gösterişi, zenginliği, hele incili kaftanının ünü bütün Anadolu’dan geçerek Şah İsmail’in ülkesine ulaşıyordu. Muhsin Çelebi bir gün Tebriz Kalesi’ne büyük bir gösterişle girdi. Bu küçük başkentin, süse, zenginliğe, renge, süs eşyasına tutkun halkı, İstanbul elçisinin kaftanını görünce şaşırdı. Kent, saray, bütün encümenler kaftanın hikâyesiyle doldu. Şah İsmail, “Pembe İnci”yi yalnız masallarda işitmiş, daha nasıl şey olduğunu görmemişti. Kendisinin daha görmediği şeye sahip olan bu zengin elçiye karşı içinden derin bir kin duydu. Onu hakareti altında ezmeye karar verdi. Huzuruna kabul etmezden önce tahtının arkasına cellatları hazırlattı. Tahtının önündeki ipekli kumaştan şilteleri, ipek seccadeleri kaldırttı. Sağında vezirleri, solunda savaşçıları duruyorlardı.

Muhsin Çelebi, geniş somaki kemerli açık kapıdan rahat adımlarla girdi. Yürüdü. Başı her zamanki gibi yukarda, göğsü her zamanki gibi ilerideydi. Koynundan çıkardığı padişah mektubunu öptü. Başına koydu. Sonra altın tahtın üstüne -allı, yeşilli, mavili, morlu ipek yığınlarına sarılmış, sarmalarla, tuğlarla, sancaklarla çevrelenmiş- garip bir yırtıcı kuş sessizliğiyle tünemiş şaha uzattı. Ayağı öpülmeyen şah kızgınlığından sapsarı kesildi. Gözlerinin beyazları kayboldu. Mektubu aldı. Muhsin Çelebi, tahtın önünden çekilince şöyle bir çevresine baktı. Oturacak bir şey yoktu. Gülümsedi. İçinden, “Beni zorla ayakta, saygı duruşunda tutmak istiyorlar galiba…” dedi. Bir an düşündü. Bu harekete nasıl karşılık vermeliydi? Hemen sırtından Pembe İncili kaftanını çıkardı. Tahtın önüne yere serdi. Şah İsmail, vezirleri kumandanları aptallaşmışlar, şaşkınlık içinde bakıyorlardı. Sonra bu değerli kaftanın üzerine bağdaş kurdu. Dev, ejderha resimleri işlenmiş sivri kubbeyi, yaldızlı kemerleri çınlatan gür sesiyle:

– Mektubunu verdiğim büyük padişahım. Oğuz Kara Han soyundandır! diye haykırdı. Dünya yaratıldığından beri onun atalarından kimse kul olmamıştır. Hepsi padişah, hepsi hakandır. Ataları doğuştan beri hükümdar olan bir padişahın elçisi, hiçbir yabancı padişah karşısında divan durmaz. Çünkü dünyada kendi padişahı kadar soylu bir padişah yoktur… Çünkü…

Muhsin Çelebi Türkçe olarak bağırdıkça; Türkçe bilmeyen şah kızıyor, sararıyor, morarıyor, elinde heyecandan açamadığı mektup tir tir titriyordu… Tahtının arkasındaki cellatlar kılıçlarını çekmişlerdi. Muhsin Çelebi bağırdı, çağırdı. Danışmanlar, vezirler, cellatlar, savaşçılar hükümdarlarının sabrına, buna dayanmasına şaşıyorlardı. Hatta içlerinden birkaçı mırıldanmaya başladı. Muhsin Çelebi sözünü bitirince izin filan istemedi, kalktı. Kapıya doğru yürüdü. Şah İsmail taş kesilmişti. Çaldıran’da kırılacak olan gururu, bugün bu tek Türk‘ün ateş bakışları altında erimişti. Muhsin Çelebi dışarı çıkarken, kendi gibi şaşkınlıktan donan nedimelerine:

– Şunun kaftanını veriniz! dedi.

Savaşçılardan biri koştu. Tahtın önünde serili kaftanı topladı. Türk elçisine yetişti:

– Buyurun, kaftanınızı unuttunuz.

Muhsin Çelebi durdu. Güldü. Çıktığı kapıya doğru dönerek şahın işiteceği yüksek bir sesle:

– Hayır, unutmuyorum. Onu size bırakıyorum. Sarayınızda büyük bir padişah elçisini oturtacak seccadeniz, şilteniz yok… Hem bir Türk, yere serdiği şeyi bir daha arkasına koymaz… Bunu bilmiyor musunuz? dedi.

Geçtiği yollardan gece gündüz dört nala döndü. Üsküdar’a girdiği zaman, Muhsin Çelebi’nin cebinde tek bir akçe kalmamıştı. Süslü hizmetkârlarına dedi ki:

– Evlatlarım! Bindiğiniz atları, haşaları, takımları, üstünüzdeki giysileri, belinizdeki değerli taşlarla süslü hançerlerinizi size bağışlıyorum. Bana hakkınızı helal ediyor musunuz?

– Ediyoruz… Ediyoruz…

– Anamızın ak sütü gibi.

Karşılığını alınca onları başından savdı. Derin bir soluk aldı. Evine uğramadan, deniz kıyısına koştu. Bir kayığa atladı. Sadrazamın konağına gitti. Mektubu şaha verdiğini, hiçbir hakarete uğramadığını, şahın iznini bile almaksızın habersizce kalkıp İstanbul’a döndüğünü söyledi. Zaten sadrazam, onun görevini hakkıyla yerine getireceğine son derece güveniyordu. Yollar, derebeyleri, aşiretlerle ilgili bazı şeyler sordu. Çelebi kalkıp çekileceği zaman:

– Ben satın almak istiyorum oğlum, kaftanın burada mı? dedi.

– Hayır, getirmedim.

– Acemistan’da mı sattın?

– Hayır, satmadım.

– Çaldırdın mı?

– Hayır.

– Ya ne yaptın?

Sadrazam üsteledi, tekrar tekrar sordu. Kaftanın ne olduğunu bir türlü anlayamadı. Muhsin Çelebi yaptığıyla övünecek kadar küçük ruhlu değildi. O akşam Üsküdar’a döndü. Ertesi gün yedi bin altını geri almak için kendisini bulan sırmakeş Toroğlu’na da, kaftanı ne yaptığını söylemedi. Meraklı İstanbul’da hiç kimse, ünlü “Pembe İncili Kaftan”ın “Nasıl, nerede, niçin” bırakıldığını öğrenemedi. Tebriz Sarayı’ndaki serüven, tarihin karanlığına karıştı, sır oldu. Ama eski zengin Muhsin Çelebi, bu kaftan için girdiği borçları verip, çiftliğini, mandırasını, iratlarını rehinden kurtaramadı. Elçilikten yadigâr kalan atıyla değerli taşlarla süslü takımını satıp, Kuzguncuk’ta minimini bir bahçe aldı. Onu ekip biçti. Çoluğunun çocuğunun ekmeğini çıkardı. Ölünceye kadar Üsküdar Pazarı’nda sebze sattı. Pek yoksul, pek acı, pek yoksun bir hayat geçirdi. Ama yine de ne kimseye boyun eğdi, ne de bütün servetini bir anda yere atmakla gösterdiği fedakârlık üzerine gevezelikler yaparak, boşu boşuna övündü.

ÇIĞIRTKANIN ÇIĞLIĞI

Yahya Kemal TAŞTAN

ÇIĞIRTKANIN ÇIĞLIĞI

-Varlığımın gayesini idâk etmeme vesile olan Nazik Hanım’a-

Evvel zaman içinde babamın beşiğin sallamadan,ne beşikler salladım ben.
Toprağa niniler söyledim ,büyüsün de Âdem olsun diye
Kürekler kundakladım Havva olur ümidiyle
Hakk’ın bahçesinde bir zamanlar elmaydım
Firdevs’in kapısında kurtuluş lafzıydım
İdris’de iplik oldum namusun eşmâli
Nuh’a ben gösterdim vuslattaki şimâli
Eyyüp’de zikir oldum,şifaya vâsıl oldum
İbarahim’de ateşdim,odda selâm buldum
Kurbanlık koç oldum İsmâil’e Cânân’dan inen
Yakûp’da gömlektim,kör gözlere sürülen
Yusuf’da cemâl oldum,Züleyhâ’yı zebûn ettim.
O’nun hüsnüne nice parmakları kestim.
Davûd’da hoş sedâydım,gök kubbede
Süleyman’ın rüzgârıydım,at oynattım Sebe’de
Musa’da asâydım,yerden hayat çıkardım,Nil’i yardım.
Tur oldum bir zamanlar,gönüllere ateş yağdırdım.
Yunus’da balıktım,ummandan karaya vurdum.
Meryem’de iffet oldum,hakkı doğurdum
Zekeriyâ’nın duası,Lût’un misafiriydim.
İsâ’nın on iki havarisinin,on üçüncüsü bendim.
Ya onda neler olmadım ki…Buluttum bir zamanlar
Bendim mağarada kör vicdanlara çekilen ağlar
Sıddık’tım,Faruk’dum,Ali’ydim,Osman’dım
Onun aşk pınarında Hakk’a kandım
Seniyye-i vedâydım,vuslatda Medine’de
Ben vardım…Maşuğa çıkılan merdivende
Cibril’e sınırdım,ona açtım kapıyı
Hakk’ın sevdasıyla yardın ayı
Cânân’ın sevgilisi ,ümmetin gülüydüm
Ben o bahçenin en çığırkan bülbülüydüm
Dost’un dergâhında Yunus oldum
Ete kemiğe büründüm,aşk aynasında göründüm
Nazik bir el ile Allah’ıma yürüdüm.

 

Yahya Kemal TAŞTAN Beyefendi diyor ki : -Nazik Annem için henüz 19 yaşında iken karalamıştık.Huzurlarında okumak da nasîb oldu.Ruhundan isdimdât ederim.

Ulular Ulusu

Siz, bir ulular ulusunun evlâtlarısınız.

Adımınızı ona göre atın, kararlarınızı ona göre verin…

Birbirinize asla küsmeyin…

Kopmayın, ayrılmayın, birbirinizi koruyun…

Düşeni kaldırın, sürçeni yakalayın… Birbirinizi sevin, acıyın, merhametiniz bol olsun…

Biz garibiz. Çeşidi azalmış bir anlayışın insanlarıyız. Bizi isteyen sevsin, isteyen sövsün. Dünyanın sevinçleri ve elemleri bizi içinde bulunduğumuz birlik ve beraberlik çatısı altından çıkarmamalıdır.

İslam ve İslâmın kal’ası olan Türk bu güne kadar ve bugün dahi tefrikadan, bölünüp parçalanmaktan sayısız zararlar gördü ve görmektedir.

Şahsî ihtiras, menfaat, gurur, benlik haramdır. Haram işleyen ise harâmî olur.

Geçirilen acı tecrübelerin aynasında gerçeği seyretmeyi alışkanlık haline getirin.

Sizinle bir devir açılmış bulunuyor.

Bunun şuurunda olun, kıymetini küçümsemeyin. Biliniz ki, yeni devrin askerleri, neferlerisiniz.

Güç fakat kudsî bir vazifenin yükü omuzlarınızdadır.

Amma, güçlükleri kolaylığa çeviren Allah, birliğinizi bozmadıkça, şirk ve benliğe düşmedikçe, sizi şer kuvvetlerine karşı muzaffer kılacak, asla mağlûb olmaya bırakmayacaktır.

 Sâmiha AYVERDİ

vatanbirhaberlogo-225x300

Aziz Anamızın 22. Senesi

Aziz Evlatlarımız,

Hayat şartlarını aşırı şekilde zorlamak ve zamanın icaplarına karşı gelmek, kader buyruğuna itaatsizlikten başka ne ile izah olunur?

Sizi, toplu halde görmeyi ve dertleşip halleşmeyi çok istememe rağmen, sıhhi gücümün buna yetmediğini kabul etmek zorunda bulunuyor ve karşı gelemiyorum. Ama yine de, beni yanınızda kabul ederseniz- ki her zaman bu his içindeyimdir-  tabii ki, çok memnun olurum.

Anaları için evlatları büyümez derler, doğru söz. Bu yüzden de, zaman zaman üstüne titrediğim evlatlarımızla sohbet etmek, onları yekpare bir bütün halinde görmek ihtiyacındayım.

İnsanlar doğar, büyür  ve nihayet ölürler. Fakat hamil oldukları prensipler ölmez. Eğer bu prensipler ebedilik damgasını taşıyorsa, kıyamete kadar yaşar. Kesret içinde toplanıp, dağılmak bir mukadder âkıbettir. Ama vahdet, yani birlik cevheri için bir son ve fena bulmak yoktur.

Böylece de, ebedi prensipleri kendilerine mal etmiş yahut kendileri o, ebedi prensiplerin aslı olmuş bulunanlara ise, hayf ve hüzün, neticede ölüm yoktur.

Biz, O,  ebedi ve ilahi prensiplerin zaferini tattırarak, dünya içinde saadetli bir dünyayı tanıtan Ulu’nun ardında olan bahtiyarlarız. Onun için de, vazife ve mesuliyetten yana yükümüz ağır, fakat o nispette de şerefli ve zevklidir.

Nedir bu vazife ve mesuliyet diyeceğinizi, pek zannetmiyorum. Zira bugüne kadar, onu gerek nazari, gerek ameli idrak etmiş bulunuyorsunuz. Ama az evvel dediğimiz gibi analar için evlatlar, ne kadar büyürse büyüsün, yine de bir manada evlattır. Onun için ana, daima dizinin dibinde kabul ettiği evlatları ile sanki hala çocuklarmış gibi konuşmayı hem vazife bilir, hem de bir haz olarak kabul eyler.

Dünyaya gelmiş ve gelecek milyarlarca insanın, parmak izleri bile yekdiğerine benzemezken, en yakınlarımızın dahi, iç ve dış bünyesinin birbirinden farklı olması nasıl yadırganır? İşte bu başkalık, bizi şaşırtmamalı. Karşımıza çıkan mizaç ayrılıklarını, mikroskop altına koyar gibi büyütmemeliyiz.

İhlas, samimiyet, hüsnüniyet ve bilhassa muhabbet şifadır, devadır. Bu sevgi ilacı ile gönül dünyamızı kuvvetlendirip, bozucu ve çürütücü mikroplara karşı zırhlı ve silahlı olmak imtiyazını kazanmalıyız. Dedikoduya sağır, kusur görmeye kör olmak saadet ve huzurdur.

Aynı yolun yolcuları; ister otura kalka, ister dinlene dura veya koşa koşa da gitseler, yolda hedef de bir olduktan sonra, gayeye vusul mukadderdir. Yeter ki, bu yürüyüş esnasında birbirine çarparak düşürmek, zedeleyip yaralamak ve gözünü nirengi noktasından ayırmadan, nereye ve ne maksatla ve niçin gittiğinin şuurunda olmak gerek.

İbrahim Hakkı Hazretlerinin ‘’El işte, gönül hazrette’’ buyurduğu gibi, gaflette olmadıktan sonra, kunduracı kunduracılığını, demirci demirciliğini, hoca hocalığını, tüccar tüccarlığını, mühendis mühendisliğini, mimar, doktor mesleklerinin gereğini, politikacı politikacılığını yaparken elbette yüklenmiş oldukları vazifelerin icaplarını yerine getireceklerdir.

Ama bu hüner, marifet ve bilgi sahipleri bir lokma ekmeği yerken bile ‘’Yarabbi, bunun bana vereceği kuvvetle sana ve senin kullarına hizmet eyleyeceğim’’ demek seviyesine ermişse, hangi meslekte olursa olsun, işi ve kazancı da, helalin helali demektir.

Aziz evlatlarımız, dünyanın neresinde, hangi meslekte olursanız olun unutmayınız ki, tek vücutsunuz. Onun için ayrılıp bölünmeyin. Birbirinizi hoş görmek saadetine erişin. Sizden nefsinize eziyet meşakkat ve çeşitli riyazetler isteyen yok. Sizin riyazetiniz sabır, geçim, uyanıklık ve İlay- ı kelimetullah adına çalışmaktır.

Biliniz ki, hepimiz iltimasa uğramış ve seçilmişlerdeniz. Ne ki, veren almasını da bilir. Onun için dikkat edelim ve tuttuğumuz ipin ucuna sımsıkı yapışalım ki, yerlere düşüp hacil olmayalım. Bu fırsat bir kere ele geçer. Toplu olarak bizi sarıp sarmalayan muhabbet kaftanını vesvese, evham ve gafletimiz hançeri ile zedeleyip delmeyelim.

Allah birdir diyen ağzımız gibi, gönüllerimiz de birlik ve beraberlik içinde tevhid cennetinde karar eylesin. Amin.

 

                              Sâmiha AYVERDİ

Zeki Velidi Togan’ın Tatar-Başkurt Şairi Şeyhzade Babiç İle Hatıraları.

                                                                                                                                          Roza Kurban   

Zeki Velidi Togan’ın “Hatıralar” kitabında Tatar-Başkurt ulusunun siyasetçi, aydın, yazar ve şairlerinin acıklı kaderleri de yer almaktadır. Bağımsızlık uğruna verilen mücadelede bu insanların birçoğu kendini halkı uğruna gözünü kırpmadan feda etmiştir. Başkurt milli bağımsızlık hareketini gönülden destekleyenler arasında Tatar-Başkurt şairi Şeyhzade Babiç (1895–1919) da bulunmaktadır. Babiç hakkında Zeki Velidi şunları yazmıştır:“Şeyhzade çok sevilen milli şairdi. Tatarca ve Başkurtça çok güzel şiirleri ve matbu eserleri vardı. Hepsi yok oldu gitti. Başkurdistan milli hareketi, bu şairin kalemiyle şiir mecmualarında canlandırılmıştı. Fakat bunların çoğu basılmamıştır. Hepsi Sovyetler tarafından imha edildi gitti.” Sovyetler için millilerin hiçbir önemi yoktur, onun içindir ki onların adlarından ve eserlerinden korkarlar ve yok etmek için de ellerinden geleni yapmışlardır. Şeyhzade Babiç tarihi olayları bizzat yaşamış biri olarak şiirlerinde de bu tarihi olayları yansıtmış, kendi duygularını da belirtmiştir. 16 Kasım 1917 yılında Başkurdistan Muhtariyeti resmen ilan edilip, milli hükümet kurulduktan sonra Başkurdistan halkını büyük bir heyecan sarmış, yazar ve şairler de bu heyecanını eserlerinde yansıtmışlardır. Zeki Velidi: “Bizde büyük heyecan doğuran bu muhtariyet ilanı milli şairlerimizden Seyitkerey Magaz’ın, Şeyhzade Babiç’in birçok şiirlerinin mevzuu olmuştur.”demiştir. O yıllarda yalnız sevinçler değil, büyük acılar, büyük kayıplar da yaşanmıştır. Babiç, Kızıllar ile çatışma sırasında vefat eden Emir Qaramış’ın ölümü hakkında bir şiir yazmıştır. Konuyla ilgili Zeki Velidi şunları yazmıştır: “ Kızılları doğu Ural’dan koğup çıkarmakta en faal rol oynayan İkinci Süvari Alay kumandanı Emir Qaramış bu sefer esnasında vefat etti. Bu ordumuz için büyük bir kayıptı. Bu kayıp dolayısıyla Başkurdistan’daki şairlerimiz birçok mersiyeler yazdılar. Bunlar arasında Şeyhzade Babiç’in: 

yazir114357b650

Bugün bize ne oldu, duygularımız neye perişan oldu? 

Perişan olmanın manası, bir dev er ölmüştür. 

Kaybedip üzüldüğüm er kim idi.

 Emir isimli er idi.

 mısraları ile başlayan mersiyesinin son zamanlarda dahi halk arasında söylenmekte olduğunu 1943’de Almanlara esir olan Başkurt askerlerinden öğrendim. Emir benden birkaç yaş küçüktü, fakat onu çok küçüklüğünden tanıdım, çünkü babası babamın dostu idi.” Milli mücadele yıllarında güvenilir insanlara olan ihtiyaç daha da artar. Şeyihzade Babiç, Zeki Velidi Togan’ın güvenini kazanmıştır. Onun Orenburg şehirdeki teşkilat işleri hakkında Togan şöyle demiştir: “Orenburg’a gelir gelmez sivil teşkilat işleriyle meşgul olduk… Milli şairlerimizden Seyitkerey Magaz, Şeyhzade Babiç, Özbek şairi Abdülhamit Süleyman (Çolpan), Kazaklardan genç muharrir Berimcan ve bir münevver Kazak kızı bu yerlerde gizli şubeler kurarak Orenburg’daki merkezimize çok kıymetli malûmat gelmesini temin etmişlerdi. Bunların bilhassa Kazak kızının, şair Şeyhzade Babiç’in bu yoldaki faaliyetleri romana mevzu teşkil edecek derecede enteresandır.”Tüm bu yazılanlar Babiç’in ne derece milli bağımsızlık hareketine bağlı olduğunu göstermektedir. 1919 yılının 18 Şubat tarihinde Zeki Velidi Togan’ın kurmuş olduğu Başkurt Ordusu Sovyetler cephesine geçmek zorunda kalmıştır. Bu olay hem ordu için hem de Başkurt milleti için çok ağır olmuştur. Göz yaşartıcı bu hadiseyi Zeki Velidi şöyle anlatmıştır: “Kıt’aları geçerken kendimi ağlamaktan güç zapt ederek onları selamladım. Askerler ağlıyordu. Onlar geçince yanımda emirberim Ahmetcan’ın göğsüne başımı koyup hüngür hüngür ağladım. Bunda hep inandığım demokrasi ve hürriyet fikrine veda edip şahsî, millî ve maşerî irademizi meçhul maksatlar uğruna kullanmak üzere Tabolin ve Kolesovların emrine feda etmek, bu kadar döğüştüğümüz düşmanın ayağına gitmek, milletimizin istikbalinin karanlığı, sevdiğim askerlerimizin başına gelmesi muhtemel felâket gözümün önüne geliyordu.” Milli şair Şeyzade Babiç de bu olaylardan derinden etkilenmiş ve kendi yorumunu da ekleyerek şiir yazmıştır. Togan, Babiç hakkında şu satırları yazmıştır: “Milli şairimiz Şeyhzade Babiç de bu teknik kıt’alarla birlikte cepheyi geçmiş, askerin karanlık istikbal korkusuyla titrediğini ve bu hadisenin Başkurtların tarihî hayatının en feci hadisesi olduğunu, bu münasebetle yazdığı şiirinde tasvir etmişti. Onun fikrince eğer bu cephe değiştirme hâdisesinin başında Zeki Velidi kendisi bulunmasa idi, bütün ordu tek bir insan gibi intihar etmiş olurdu, demişti.” Şeyhzade Babiç’in yazdığı şiirden de göründüğü gibi Başkurt ulusu Zeki Velidi Togan adı altında tek vücut olmuştur. Başkurt Ordusu Sovyetler tarafına geçtikten sonra Ruslar Başkurt köylerini yağmalamaya ve Başkurt-Tatar aydınlarını katletmeye başlamıştır. Sovyetlerden Babiç de nasibini almış Kızıllar tarafından vahşice öldürülmüştür. Şeyhzade Babiç’in Sovyetler tarafından öldürüldüğü Sovyet döneminde basılan hiçbir edebiyat kitabında bulunmamaktadır. Bu acı gerçeği Zeki Velidi şöyle kaleme almıştır: “Başkurtların silahtan tecridi, Kızıl Ruslara, Başkurt köylerini yağma etmeye yol açtı. Bunlar birçok Başkurt ve Tatar münevverini yakalayıp öldürdüler. Bunların başında milli şairimiz Şeyhzade Babiç ile muharririmizden Abdülhay Erkebay gelmektedir. Times’teki hükümet, Kolçak ordusunun taarruzundan sakınarak İsterlitamak’a çekiliyordu. Şeyhzade ve arkadaşları o zaman çok mükemmel bir müessese olan zengin matbaamızı ve hükümet arşivini naklediyorlardı. Bunları Kızıllar Calayır demir fabrikasında basıp yakalayıp vahşice öldürdüler.” Tatar-Başkurt şairi Şeyhzade Babiç’in daha 24 yaşındayken vahşice öldürülmesi hem edebiyat dünyası hem siyaset için büyük bir kayıp olmuş, çok sevdiği milletinde ise kaygı hem Ruslara karşı nefret uyandırmıştır. Şeyhzade Babiç öldürüleceğini önceden hissetmiş olmalı ki, Zeki Veli Togan’a bir veda mektubu bırakmıştır.

                                                                             Kaynakça:

1.Kurban, Roza, Biz İdil’den, Ural’dan, s: 259-262, İstanbul 2014.

Nazik Erik Hoca’yı Anma Toplantısı

DAVET

“Vakfımız bu yıl Cumhuriyetimizi ve Onun aziz öğretmeni Nazik ERİK Hanımefendi’yi şükranla, sevgiyle yad ederek ilk toplantısını yapıyor.

25 Ekim 2014 Cumartesi günü saat 14.00’de Ahmet Rasim Sokağı 10/2’de bulunan Vakıf Konferans Salonunda “Cumhuriyetin Öğretmeni Nazik Erik” konulu toplantıyla yeni çalışma yılını açıyoruz. Bilindiği gibi, Nazik ERİK çok değerli hocalar nezaretinde yetişmiş bir Türkolog’du. Türk dilinin aşığı ve yılmaz savunucusuydu. Prof. Dr. Reşit Rahmeti ARAT, Prof. Dr. Mükrimin Halil İNANÇ, Prof. Dr. Fuat KÖPRÜLÜ başta olmak üzere her biri kendi dallarında birer dev adam olan ilim kadrolarının özel ilgi ve ihtimamıyla akademik kariyere hazırlanmıştır. O, Atatürk’ü mükemmel anlamış, benimsemiş, Onun eserini korumayı ve geliştirmeyi hayat gayesi bilmişti. Atatürk’ün laiklik, tarih anlayışı, dil anlayışı konularında eğilmeyen, bükülmeyen bir savaşçıydı.

1231091_10151829282004356_1166462121_n

Türk tarihi, Türk Tasavvuf Kültürü ve bunun temsilcisi olan ışık saçan Anadolu erenleri Nazik Hoca Hanımın gönül sultanları olarak kabul ettiği, rehber edindiği şahsiyetlerdi.

25 Ekim Cumartesi günü saat 14.00’de değerli konuşmacıların ve sizlerin katılımıyla Nazik ERİK Hocamızın fikir ve gönül bereketinden hep beraber nasip alacağız. Sevgi ve saygılarımızla… Agah Oktay GÜNER

10001499_10205035512837260_6392530116257927629_n