Etiket arşivi: Uygurlar

Terör (Suikast) ve İsyan


                                                                                                                  İklil KURBAN

          Amerika’da meydana gelen 11 Eylül 2001 tarihli korkunç terör olayından sonra, terör ile isyanı daha açık bir şekilde ayırt etmenin gereksinimi doğmuştur. Bu iki sözcüğün anlamında güç kullanmak ile kan dökmek gibi ortaklıkların bulunduğu açıktır. Oysa, bu ortaklıklara rağmen, bu iki kavramın içeriğinde birbirine taban tabana zıt olan iki olgu söz konusudur.

         Terör bireyseldir, isyan toplumsaldır. Terörün gücü gizliliktedir, isyanın gücü meşruluktadır. Farkların en önemlisi, terörün failine irade ve kıskançlık egemendir; isyanın failine akıl ve mertlik egemendir. Terörün faili teröristtir-suikastçıdır; isyanın faili özgürlük savaşçısıdır. Terörün amacı sadece öldürmek ve zarar vermek olduğu için yürüyecek yolu dardır, olanakları kıt, geleceği karanlıktır; isyanın amacı özgürlük-kurtuluş olduğu için yürüyecek yolu geniştir, olanakları sonsuz, geleceği aydınlıktır.

         Terör iki türlüdür: Bireysel terör ve devlet terörü. İsyanın türü çoktur: Silahlı isyan, yürüyüş, protesto, söz düellosu, kalem gücüyle karşı koymak, tıpkı “UYGURLAR” kitabının yazarı Turgun Almas’ın yaptığı gibi…

         İşte, dünyamız bir savaş alanıdır. Bu savaş iyilerle kötülerin, mazlumlarla zalimlerin savaşıdır. İnsanlığın geçmişinin büyük kısmı savaş, işgal, isyan, terör, suikast ve katliamdan ibaret kanlı olaylarla doludur. İnsanlık tarihinin her devrinden, her ülke veya ulustan bu kanlı olayların örneklerini bulmak mümkündür.

         Eski çağlara değinsek:

         Köle Spartacus’un (ölümü M.Ö.71) tüm Roma’yı titreten isyanı. Roma devletinin başında bulunan ve Spartakuc’a, “Eylemlerinin boş uğraş” olacağını söyleye bilen, Ünlü devlet adamı Julius Sezar’ın (M.Ö.101-M.Ö.44), 15 Mart 44 yılında bir suikast sonucu öldürülmesi.

         Orta çağlara değinsek:

         Rudbar, İran’ın başkenti Tahran’ın kuzey-doğusunda Hazar denizine yakın bir vadi… Bir zamanlar dört bir yana terör korkusu yayan Alamut Kalesi buraya yerleşmiştir. Bu terör kale devletinin başında Hasan Sabbah (1050-1124) bulunuyordu. Hasan Sabbah’a göre, kendinden olmayan herkesin sadık fedailer eliyle öldürülmesi dinî vazife olarak algılanıyordu.  Sonuçta, bu katil ordusunu ortadan kaldırmaya karar veren Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah ve Onun buyruğunu yerine getirmeye azmeden komutan Yorumtaş ardı ardına fedailer tarafından öldürülmüştü. Ünlü başvezir Nizamülmülk de hançer darbeleri altında can vermişti.

         Ünlü Türk bilgini Ebu Reyhan Biruni (973-1048) Türkistan’a yönelik Arap işgali sırasında zalimliğiyle ün kazanmış Arap komutanı Kuteybe hakkında : “Kuteybe, Harezm yazısını mükemmel bilen, Harezm’in gelenek-rivayetlerini iyi bilen ve halkı bilgilendiren bilginleri yok etti. Şimdi bu rivayetler yok olduğuna göre, İslamiyetten önce ne olduğunu da bilmenin imkanı yoktur”, diye yazmıştır. Horasan valisi Kuteybe (670-715) komşu Türklere karşı acımasız saldırılar yaparken, Beykenti yerle bir etti. Şehiri savunan erkeklerin hepsini öldürttü.  Fergane’deki bir isyan sırasında kendisi de öldürülmüştür.

         Yakın çağımıza değinsek:

         Stalin tarafından yönlendirilen Troçki’ye (1879-1940) ve Kirov’a (1886-1934) yapılan suikast. Arhipélag Gulag’da (Adalardaki Kampların Merkezî Yönetimi) 1 Mart 1940 tarihli belgeye göre, cezalandırılan insan sayısı 1 668 200 kişidir. Bunların çoğu öldürülmüştür. İşte bu devlet terörüdür. ABD devlet başkanı Kennedy’in (1917-1963) bir suikast sonucu öldürülmesi. İsveçli devlet adamı Palme’nin (1927-1986) bir suikast sonucu öldürülmesi. Türkiye’deki siyasî İslamcıların Aydınlara yönelik suikast eylemleri.

         Yukarıda kısaca sıraladığım örneklerin çeşitliliği ve çokluğu bakımından bu konuda Çin’in ayrı bir yeri vardır. Değişik bir değişle, dünyamızda terör ile isyan olaylarına en zengin ülke Çin’dir. Çin’de Terör ne kadar çeşitli ve çoksa, isyan da o kadar çeşitli ve çoktur. Sömürgeleri olan Doğu Türkistan, Tibet, İç Moğolistan ve Mançurya’dan bölünmüş bir Çin’i göz önümüze getirelim. Burası haritada göründüğü gibi yuvarlak göl şeklindeki sazlık bir ülkedir. Bu ülkede yılan, kurbağa, pirinç ve kalabalık sarı ırk topluluğundan başka hiçbir şey yoktur.

         Başkalarının hesabına ayakta kalabilmek için batı ile kuzeye genişleyen (doğu ile güneye genişleyemezdi, çünkü bu yön denizlerle çevrilidir) bu sarı ırk ve onun devletine tarih boyunca irade gücüyle çıkar kaygısı egemen olmuş; çıkar uğruna yapacağın her şey mubah, onların yaşam felsefesi olmuştur. Bu sebeple bu ırk ve onun devleti mantık ve ahlaktan yoksun olarak gelişmiş ve bunun içindir ki, bu ırk ve onun devleti her zaman terör ve isyana gebe yaşamıştır.            

         Çin devletinin düşüncesine göre, “Doğu Türkistan” diye bir şey yoktur, burası Şin Cañ’dır, yani kazanılmış topraktır. Uygurların yaptığı tüm eylemler ise terör eylemidir. Bin Ladin eyleminde nasıl İslam’ı kullandıysa, Uygurlar da İslam’ı kullanıyor, yani Bin Ladin’in eylemiyle benzerlik taşır.  

         Çin’in Doğu Türkistan’ı işgal etmeye kalktığı 1755 yılından Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşu olan 1949 yılına kadar Doğu Türkistan’da olup biten tarihe mal olmuş büyük isyanların sayısı 15’tir. Her isyan kanlı terör ve katliamlarla bastırılmıştır. Öldürülen insan sayısı 10 binler, 100 binlerle tahmin edilir. Bu isyanlar sonucu 3 defa Uygur ulusal devleti kurulmuştu. 1949’dan sonra komünist Çin yönetimine karşı irili-ufaklı isyanlar ister Doğu Türkistan’da ister Çin’in içinde kesintisiz devam etmiştir. Bu isyanları bastırmada sadece Çin’in kendine özgü devlet terörü kullanılmıştır.

         Örnekler:

         Mao, 40 yıllık silah arkadaşı Li Şao Çi’yi Keyfıñ şehrindeki özel hapishanede kendi elbisesini yiyerek ölmesi için aç bırakıp, acımasız bir şekilde, karşı söylemenin intikamını almıştır. Kültür Devrimi’nde (1966-1976) Mao’nun Kızıl Muhafızları tarafından rast gele öldürülen insan sayısı milyonlarla tahmin edilmektedir. 1976 ve 1989 yıllarında Tan En Mın alanında tanklarla ezerek öldürülen gençlerin sayısı on binlerle tahmin edilmektedir. Taklamakan çölündeki ceza kamplarında tutulan ve öldürülen insan sayısını şimdilik bilmemize imkân yoktur. Resmî rakamlara göre, Pekin 2001’de infaz rekoru kırarak 2000’den fazla insan idam etmiştir. Bu rakamın aslında 5000’i bulduğu söylenir. Çin tek başına dünyanın geri kalanından fazla idama imza atıyor. Bu idamlar içinde Uygurlar “gözde idamlık”tır. Bu olgulara devlet terörü demekten başka ne denilir ?!

         11 Eylül her şeyden önce Araplar ile Çinlilerin işine gelmiştir. Araplar, bu olaya karşı Amerika’nın sert tepkisini istismar ederek, dünyada Amerika düşmanlığını körüklemeye çalıştılar. Çinliler ise, Uygurların İslamî inançlarını istismar ederek, Uygurların özgürlük savaşını terör eylemi olarak tanımlayıp bastırmaya çalıştı. Dünyaya Uygurları terörist olarak ilan etti, tıpkı Rusların Çeçenleri terörist ilan ettikleri gibi.

         Kendi topraklarında azınlık durumuna düşürülmüş, insan gibi yaşayabilmenin tüm olanakları elinden alınmış yoksul ve yorgun Uygurların Çinlilerle barış içinde beraber yaşamasının asla olasılığı yoktur. Ancak yalan ve haksızlıklara dayanabilen insan Çinlilerle beraber yaşayabilir. Çinlilerle beraber yaşarken dürüstlüğü ve yiğitliği seçmek ölümü seçmek demektir. Uygurların bugünkü savaşı hayatta kalabilme savaşıdır. Çinlilerin, Türk komünistlerini yani vatan hainlerini kullanarak, ister siyasî bakımdan olsun, ister maddî ve manevî bakımdan olsun, Doğu Türkistan’da yürüttüğü bütün eylemleri, bazen sinsi, bazen açık olarak, Doğu Türkistan Türklüğünü top yekûn yok etmeye yöneliktir. Çin’in bu eylemleri Orta Çağ’daki Kuteybe’nin, Hasan Sabbah’ın eylemlerini aratmayacak kadar kötülükte mükemmeldir. Bu yüzden Doğu Türkistan Türklerinin Çinlilere karşı duyduğu kin ve nefret sonsuzdur. Durum böyleyken, Uygurları dincilikle, İslamî terörle suçlamak, onlara yapılan en büyük haksızlık, en büyük hakarettir. Uygurlar ne yaptıysa, ne yapabildiyse bu isyandır. Uygurların Mustafa Kemal’i yok, Nelson Mandela’sı yok, olması da imkânsızdır. Çünkü bu kişiler gibi kurtuluş-özgürlük yıldızlarını ancak az çok Batı değerlerinin etkisi olan, az çok ulusal ve bilimsel eğitime açık olan uluslar yetiştirir. Uygurların çocukluğunda anne babasından öğrendiği yarım yamalak dinî bilgileri ve canlarından başka kurtuluş-özgürlük için kullanabilecek hiçbir şeyleri yoktur. Evet, Çin devleti onları bilimden, ulusal eğitimden yoksun tutmuştur.

          Esir ulusların özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi önce kendini tanımaktan yani tarihini ve kültürünü bilmekten geçer. Bilhassa Uygurlar gibi uzun bir siyasî tarihe ve köklü bir kültüre sahip ulus kendini tam anlamıyla tanıdığı an, o ulusun kurtuluş savaşını hiçbir kara güç durduramaz. Ulusa mal olan bu manevî güç hemen maddî güce dönüşür.

         Çin Uygurları 11 Eylül’le eziyor.

         Yakalanma tehlikesiyle karşı karşıya kalan kurnaz hırsızı göz önüne getirelim, bu hırsız kaçarken bağırıyormuş:

         “Hırsız kaçtı, yakalayın! “ İşte Çin’in Uygurlar hakkındaki bugünkü tutumu budur.

         Çin’in bu iğrenç tutumu karşısında kayıtsız kalan devlet ve topluluklara, şahıslara, Arhipélag Gulag’da işkence görmüş Polonyalı yazar Bruno Yasensky’in şu seslenişini sunuyorum:

          “Düşmanlarınızdan korkmayın, en fazla sizi öldürürler. Dostlarınızdan korkmayın, en fazla size ihanet ederler. Kayıtsızlardan korkun, çünkü cinayetler ve ihanetler onların sessiz onayıyla işlenir” .

KAŞGAR OLAYI

 

Yıl 1980, ben bir göçmen soydan geliyorum. Vatanımın değerini de çok iyi anlıyorum. Göçmenlik insanlara yalnız güç değil akıl da veriyormuş. Ağırlaştığım-tembelleştiğim şu anılarımı yazmakta olduğum günlerde, uçan kuş gibi benden çok çok uzaklaşıp giden ve bir daha geri dönmeyecek olan o, göçmenlik günlerimi çok çok özlüyorum. O günlerde işsiz güçsüzdüm, gecekonduda yaşıyordum, tutunabilecek bir dal bulabilir miyim kaygısı tüm benliğimi sarmıştı. Fakat idealler peşinde koştuğum-koşabildiğim için mutluydum. Ah o günleri bir daha yaşasaydım… Yaşımın 45’te olmasına rağmen o günleri rüzgar gibi geçip giden gençliğim olarak anımsıyorum. Çünkü ben geçmişte özlemi duyulacak normal bir gençlik yaşamadım ki; benim gençliğimi haksızlıklar, mahkumiyetler, yoksulluklar yutmuştu. Gençliğim de, güç-kuvvet ile dolup taşan olgunluğum da, idealler peşinde koştuğum özgür atılımlarım da, işte o ilk göçmenlik günlerim-işte o ilk göçmenlik yıllarımın koynunda, mutlu anılar olarak uzakta- çok uzaklarda kaldı bugün (KURBAN 2007: 172-173)

Yıl 2008, Ağustos ayının 04.Günü, Kaşgar’da yaşanan olağanüstü bir olayı, anılarımın arkasında çok uzaklarda kalmış, vatan özlemimin gereği tekrar yayımlıyorum:

Esir ulusların özgürlük ve bağımsızlık savaşı, önce kendini tanımaktan yani tarihini ve kültürünü bilmekten geçer. Bilhassa Uygurlar gibi uzun bir siyasî tarihe ve köklü bir kültüre sahip olan ulus, kendini tam anlamıyla tanıdığı an, o ulusun kurtuluş savaşını hiçbir kara güç durduramaz. Ulusa mal olan manevî güç, hemen maddî güce dönüşür (KURBAN 1994: 170). Son zamanlarda kurulup ancak 5 yıl yaşayan ve 1992 yılında kitap olarak da yazılan Şarki Türkistan Cumhuriyeti (1944-1949), bu Uygur kimliğinin en yalın özetidir. Bu cumhuriyet uğruna yapılan savaşta, Uygur kızı Rizvangül Haşim (1926-1945) şehit düşmüştü.

Aradan 10 yıl geçti, 100 yıl geçse bile unutulmayacak olay idi bu. Konuyu çok önemsediğim için, kısmen eklemeler ile tekrar kaleme alıyorum

Ulus, vatan, devlet, tarih ve kahramanlar-birbirini tamamlayan tanımı çok zor olan siyasî kavramlardır bunlar. Bu kavramlar kimi zaman destansı olaylarla iç içe geçer. Ulus, vatan ve devlet olmazsa, tarih ve kahramanlar da olmaz. Tarihi kahramanlar yaratır. İşte yukarıda başlık yaptığım “KAŞGAR OLAYI” bu kahramanların yarattığı bir tarihin öyküsüdür. Bu kahramanlar gücünü ulusçuluktan almıştır.

Bütün manevî güçlerin en güçlüsü ve en hakikisi ulusçuluktur. Çünkü bu gücün temelinde bir ırk ve o ırkı barındıran bir vatan yatmaktadır. Vatan sevgisiyle yoğrulan kültür ve tarih bilinci, o ırkın ulusçuluğudur (KURBAN 1992: 15). En etkili ulusçuluk destanlarda saklıdır. İşte yukarıda başlık yaptığım “KAŞGAR OLAYI” bu kahramanların yarattığı bir destanın adıdır.

Yıl 2008, Ağustos ayının 04. Günü, Çin Olimpik şenliğinden 4 gün önce-Pazartesi, Kaşgar’ın Semen Yolu’nda ansızın bir olay oluvermiş. Ben bu olayı öğrenince, “Kaşgar Olayı” olarak kavradım. Çünkü bu olay, ancak Kaşgar’a-Kaşgarlıya yakışır bir olay idi. Azizane Kaşgar! Sende ömrümün iki yıllık izleri saklı (1953-55), ömre ömür katan havandan soluk aldım, suyunu yudumladım. Seni tanıyorum, doğanı-insanlarını-tarihini biliyorum ve bildiğim için seni çok seviyorum. Kaşgar demek Uygur demektir. Sen neleri yaşamadın ki, ne mucizeler sende yaşanmadı ki… Uzun tarihinin bağrında barındırdığı ulu zatlarını bildiğim için, bu olay kahramanlarının adını da, senin adın eşliğinde senin tarihine yazılmasını, gelecek kuşakların da senin adın eşliğinde senin tarihinden okumasını isterim. Onun içindir ki, bu yazımı “KAŞGAR OLAYI” diye adlandırdım.

Yıl 1953, Eylül ayının 13. Günü. “Tarihî Kalıntıları İnceleme Grubu” ile Ürümçi’den Doğu Türkistan’ın güneyine doğru yola çıktım. İşte Kaşgar hakkındaki ilk izlenimlerim:

Selam sana Uygur ulusunun “Azizane” diye değer verdiği tarihî şehir Kaşgar! Heyecanla önüme uzaklara bakıyordum, ufukta koyu bir yeşillik. Şehir kıyısından akan çamurlu Tümen nehrinin köprüsünden geçerek, Heyidgah alanındaki valiliğin dev kapısı  önüne gelip durakladık. Yine şu Heyidgah alanını çevreleyen binaların birinde Medeniyet idaresinin konuk evine yerleştik. Sabah kahvaltısından sonra Heyidgah alanını gezdim. Uygurlar bayrama “heyid” diyorlar. “Heyidgah” bayramın yapılacağı yer-alan anlamını verir. Heyidgah alanının bir yönü Yakup Beg’in (1820-1877) yaptırdığı Heyidgah Camii ve bu camiye özgü avlu ile çevrelenmiştir, avlu içinde büyük bir göl var. Ekibimizle beraber Heyidgah Camiyini ve Appak Hoca Mezarı başta olmak üzere şehrin birçok yerlerini, Orta Çağa özgü üstü kapalı dar sokaklarını gezdik. Bu şehirde mescit çokmuş. Halka ait olan evlerin pencereleri genelde sokağa değil avlu içine bakıyormuş. Kaşgar tam bir Uygur şehriydi. Kaşgar demek Uygur demekle eş değerdir. Çinliler hemen hemen yok gibiydi. Kaşgar’ın her şeyden önce havasını beğendim. Kuru cana yakın hoş kukulu bir hava. Bu sebepledir ki, halkının sömürülmüş-yoksullaşmış olmasına rağmen, burada akciğer hastalığı olmuyurmuş. “Kaşgar insan fabrikası” deyimi elbette boşuna çıkmamıştır.

Kaşgar’da 15 gün kadar kaldıktan sonra, Teklamakan Çölünü güneyden çevreleyen Yenihisar, Yarkent, Karakaş, Hoten ve Lop şehirlerine gitmek için, Doğu Türkistan’ın en güney yöresine doğru uzun yolculuğa çıktık. Arada sırada yolu kum fırtınalarından korumak için yapılan tahta duvarların yanından geçiyorduk. Teklamakan Çölü’nün tozlu sıcak esintileri kendini hissettiriyordu. “Teklamakan” “tekti” (aslı) ve “makan” (yurt) sözcüklerinden oluşan “aslı yurt” anlamını veren bir addır. Bu çölün ortasından akarak, sonunda bu çölde kaybolan Tarim nehri kıyılarının eskiden yerleşim alanı olduğu, buralarda bugüne kadar saklanmış, fakat gizemi henüz çözülmemiş eski şehir kalıntılarından anlaşılmaktadır. Adı Türkçemizdeki tarım-ziraat anlamına gelen, “Tarim” denilen bu gizemli nehrin kaynağını, kuzeyden Tanrı Dağı silsilelerinden gelip, Kuçar-Aksu şehirlerini sulayıp geçen nehirler; güneyden Himalaya dağ silsilelerinden gelip, Kaşgar, Yarkent, Hoten şehirlerini sulayıp geçen nehirler oluşturmaktadır. Tanrı Dağı’nın ebedî karla kaplanmış Han Tanrı Zirvesi 8000 metre yüksekliktedir. Himalaya Dağı’nın dünyamızın doruğu olarak bilinen Everest zirvesi 8878 metredir. Teklamakan Çölü 270 000 kilometre karadir. Evet, çöllere özgü özelliğiyle, Afrika’nın ünlü Büyük Sahra çölünü aratmayacak nitelikteki çölüyle, karlı dağ silsileleriyle halen bağrında birçok gizemi barındıran bu vatan-tam anlamıyla bir Uyguristan’dır. Karşılaştığımız tüm insanlar Uygurdur (KURBAN 2007: 46-47).

Kaşgar-Teklamakan Çölü ve Tarım Ovası olarak da bilinen, Doğu Türkistan’ın Güney Batı kısmına yani Orta Asya’nın da Güney Batısına yerleşmiş, tarihi 1000 yıllara dayanan en ünlü şehirlerinden biridir. Orta Asya denildiğinde şu tarihî hakikat akla geliyor: “Orta Asya’ya hakim olan güç, bütün Asya’ya hakim olacaktır”. Bu şehre Küçük Buhara da denilmektedir. IX-XII. Yüz yılarının ünlü Türk Devleti Karahanlı’nın başkenti olan bu şehir, doğurduğu Kaşgarlı Mahmut, Yusuf Hashacip gibi ünlü şahısları ile de tarih sayfalarında sık sık dile getirilen bir şehirdir.

Maalesef uzun tarihi cereyanında bu şehir zaman zaman Çin işgaline duçar olmuştur. Bu yazgı da onun coğrafî konumundan, Türklük uğrunda oynadığı rolünden ve zenginliğinden kaynaklanmış bahtsız bir kaderdir. Bu kadere bugün Abdurahman Azat ile Kurbancan Hemit de ortaklaştı. Onları Kaşgar’ın şanlı tarihi mutlaka bağrına basacaktır. İnanıyorum ve içim rahat, “Kaşgar Olayı” yaşandığı müddetçe, düşman ne kadar çok ve ne kadar zalim olursa olsun, bir gün gelecek Kaşgar mutlaka kurtulacaktır, Kaşgar sonsuza dek Kaşgar olarak kalacaktır! İsyan mazlumların son çaresidir.

Türkî halklara yönelik Arap-Çin saldırısı ve Türkî halkların yenilme sebebini, ünlü Uygur tarihçisi Turgun Almas (1924-2001) “UYGURLAR” adlı kitabında şu ifadelerle anlatmaktadır:

“Arapların Orta Asya halklarını diz çöktürme ve bölgeyi işgal eylemi tam 100 yıl (651-751) sürdü. Türkî halkların yenilgisi Arapların güçlülüğünden değil, belki Orta Asya halklarının sınır komşularının güvensizliğinden ve kendi aralarındaki ittifaksızlıktan ileri geldi. Daha açık söylemek gerekirse, Araplar Orta Asya’ya saldırdığında, Doğu ve Batı Türk Hakanlığı zor durumdaydı. Ülke içinde cereyan eden huzursuzluklar dışarıdan Tang Sülalesi tarafından sürekli körüklenmekteydi. Çinlilerin Türkî halklara karşı yüzyıllar boyunca yürüttüğü eylemleri sonucunu vermekteydi. Böylece iki cephe arasında kalan Doğu ve Batı Türklüğü Araplara karşı ciddi çaba gösteremediler (KURBAN 2014: 47).

          Yıl 751, Çin-Arap ve Türk kuvvetlerini bir araya getiren Büyük Talas Savaşı’nda-bugünkü Kırgızistan topraklarında cereyan eden savaşta, Çinli ağır yenilgiye uğramış-çekilmiş ve 1755 yılına kadar 1000 yıl Türkistan’a el uzatamamıştır (KURBAN 1992: 9). Çin askerlerinin Doğu Türkistan’a tekrar girdiği 1755 yılından Yakup Beg’ın iktidara geldiği 1865 yılına kadar süren 110 yıllık zaman Birinci Çin İstilası Devridir. Fakat Çinliler bu kadar uzun zaman içinde istilayı tam olarak gerçekleştirememişlerdir. Çünkü bu yüzyıl Doğu Türkistan için, tam anlamıyla İsyanlar Yüzyılı olmuştur (KURBAN 1996: 71).

Yıllar sonra, 1865-1878 yılları arasında Kaşgar’da Yakup Beg (1820-1878) devleti kuruldu. Bu Türk devletine karşı Rus-Çin işbirliği gündeme geldi. Türkistan Türklüğü eskiden olduğu gibi yine iki cephede savaşmak zorunda kaldı… Biz Türkler 6 000 000 kilometre kare büyüklüğündeki Türkistan denilen engin ve zengin vatana sahip ulu bir ulus idik. Bu mutluluğumuzu çekemeyen kıskanç düşmanımız da az değildi.

Abdurahman Azat (34 yaşında) ve Kurbancan Hemit (29 yaşında) adlı iki Uygur genci, birlikte kollandıkları arabayı, konvoy halinde gitmekte olan silahlı Çin Askerî Bölüğü’nün üzerine sürmüş ve olabildiği kadar çiğnetmiştir. Bu ani araba saldırısında 17 Çinli asker ölmüş, 16 Çinli asker de yaralanmıştır.

Gerekçe, Türkistan denilen benim bu aziz ülkemde Çin işgaline yer yoktur

Yıl 2008, Ağustos ayının 08. Günü, ben bu haberi Washington’dan seslenen Uygur Azatlık Radyosu’ndan duyduğum gün, not defterime, “İşte Şarki Türkistan’da Azatlık Savaşı başlanmıştır; Abdurahman Azat’a, Kurbancan Hemit’e şan ve şerefler olsun!” cümlesini yazmıştım.

Ellerinde makineli tüfek veya güçlü bir patlayıcı bomba bulunmadığı halde-Çin’de Uygurların böyle bir çağdaş silaha sahip olabilmesi imkânsızdır-bir anda silahlı düşmanının 33’ünü saf dışı bırakmak ve düşmanından kaçıp kurtulmak-hayatta kalmak için faaliyete geçmek…

Bu eylemlerin hepsini bir anda bir arada yapmak mümkün mü? Mümkünmüş! Onlar, büyük bir patlayıcı eşliğinde cennet yolunu seçen sapık inanç sahibi intiharcı değil, yaşamı ve özgürlüğü kutsal bilen yüce ruhlu insanlardır. Onlar bir kere yapalım da sonrası ne olursa olsun, diye geleceğinden umudu olmayan karamsar insanlardan da değildir. Yanı sıra Onlar, ne yapıp yapıp öç alalım diyen intikamcılardan da değildir. Onlar sadece öç alma niyetinde olsalardı, kalabalık Çinli sivilin üzerine saldırır ve kaçıp kurtulmak da kolay olurdu. Onlar bu Azatlık Savaşını düşündüklerinde, arabayla yapılmasını ve arabayla kurtulmayı da planlamışlardır ki, savaşı devam ettirebilmek için elbette esen kalmak zorundaydılar; maalesef plan yetersiz kalmış-yakalanmışlardır.

Onlar, bu eylemleriyle, mümkün görünmeyen nice işlerin, can ve gönülden yapıldığında mümkün olduğunu kanıtlamış olan fedakâr-büyük şahsiyetlerdir. Onlar, iyi düşünülmüş, olağanüstü cesaret ve son derece çeviklik gerektiren bu örnek eylemleriyle, Şarki Türkistan Azatlık Savaşının yolunu açmıştır. Çünkü bu savaş, Çinli zihninde, Türkistan topraklarında kendilerine karşı her zaman patlamaya hazır bir bombanın bulunduğu fikrini-korkusunu yine bir daha canlandırmıştır ki, korku, kaçmanın-yenilginin ön koşuludur. Onlar, Azatlık Savaşının bu “ön koşulu” nu canı ve kanları pahasına hazırlamıştır; kalan iş arkadan gelenlere emanet edilmiştir. Türkün Pantürkizmden başka yolu yoktur.

Herkesin kolay kolay yapamayacağı-destanlara konu olacak bu olayın failleri olan Abdurahman Azat ve Kurbancan Hemit ikilisinin ataları-yakın akrabaları-dostları araştırılıp kimlikleri tespit edilmeli ve olayın ayrıntıları olduğu gibi bilinmeli diye düşünüyorum. Olay ve Onlar hakkındaki bilgiler bilindikçe, derinleştikçe daha çok ve ilginç bilgiler akla gelebilir-yazılabilir. Uygurlar ile ilgilenen-Doğu Türkistan’a gidip gelebilen Uygur dostlarının dikkatini bu konuya çekmek isterim. Zamanla bu konu manevi bir güce dönüşür, tarih olur, bilim olur; bu güç-bu bilim karşısında Çinli çaresiz kalır.

Zan ediyorum Çin hükümeti de, korktuğu, gerçekler karşısında savunmasız kalma endişesi gereği, bu konuyu çoktan ele almış olabilir-elinden geldiği kadar bilgi toplamaya çalışmış olabilir. Çünkü Çin, daha da gizli-sinsi-suikast yollarıyla, arkada kalanlarını da yok etmek-temizlemek amacıyla her tür kirli eylemlere başvurabilir. Çin’in böyle yapacağını ben, Ahmetcan Kasimi önderliğinde, 1944-1949 yılları arasında kurulup yaşatılan Şarki Türkistan Cumhuriyeti döneminden kalma anılarımdan çok iyi hatırlıyorum. Çin Doğu Türkistan’ı işgal edince, sadece bu cumhuriyeti kuranları değil, onların yakınlarını da her tür bahaneyle birer birer yok etmiştir. İşgale karşı isyan ettiği için, Osman Batır (1889-1951) ve Yakup Rahmanoğlu (1924-1951) 1951 yılında Çinli cellâtlar tarafından idam edilirken, Onların yakınları da hapsedilip, çoğu öldürülmüştü.

Örneğin: İli Siyasî Danışma Kurulu’nda bulunduğum 1964-1965 yıllarında, Osman Batır’ın büyük oğlu Şirtiman ile tanışmıştım. Onu Altay’dan kendi toprağından-kendi toplumundan koparıp İli bölgesindeki Siyasî Danışma Kurulu’na getirmişler. Kültür Devrimi sırasında (1966-1976) hapsedilen Şirtiman çok geçmeden hapishanede ölü bulunmuştur (KURBAN 2007: 129)

Orhun Abidelerinde izahı geçen, şu, ileriye dönük kuşku ve hile dolu bir yaşam tarzı, Çin ulusunu ve devletini ayakta tutan asli etken olagelmiştir: ”Çin ulusunun sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, yumuşak ipek kumaşla aldatıp uzak ulusu öylece yaklaştırırmış. Yaklaştırıp konduktan sonra, kötü şeyleri o zaman düşünürmüş. İyi bilgili insanı, iyi cesur insanı yürütmezmiş. Bir insan yanılsa, kabilesi, ulusu, akrabasına kadar barındırmazmış.” (KURBAN 1995: 89).

Yıl 2009, Nisan ayının 08. Günü, Kaşgar Olayı’nın bu iki yaratıcısı, Çinli cellatlar tarafından sıkı güvenlik çemberi altında kurşunlanarak öldürülmüş, cesetleri ailelerine verilmemiş, demek yok edilmiştir. Bu uygulama Çin ulus-devlet geleneğinin gereğidir ki, Çin ulusu ve devleti kalıcı belgelerden-tarihten-bilimden ecelden korkmuş gibi korkar, tıpkı aydınlıktan korkan hırsız gibi. Bu iki müstesna şahsiyetin cesedi mezar haline gelecekse, bu mezarların Uygur ulusunu azatlık savaşına çağıran bir simge olacağından Çinli elbette korkacaktır. Zaten Çin, bu olayın etkisinden kurtulamayacak, her adımını-her sözünü bu olayın yarattığı korku eşliğinde yapacaktır. Bundan sonra Çin’in Doğu Türkistan’daki tüm uygulamalarına, bu “Kaşgar Olayı”nın yarattığı korku, gizli veya açık mutlaka damgasını vuracaktır. Yakında Çin Merkezi Hükümetince, yalan da olsa, dile getirilen “insan haklarına saygı” sözcüğü, hiç kuşkusuz bu korkunun yankısıdır.

Düşmanımızın gönlüne bu kadar bitmez tükenmez korku salan, ey benim aziz kardeşlerim! Sizin bu, ulu ruhunuz karşısında ulusumuzun adına saygıyla eğiliyorum! Size şan ve şerefler olsun! Evet, Uygurları Uygur yapan, Uygurların bağrından doğan sizin gibi ulusal bilinç sahibi büyük Uygurlardır.

Yıl 1877 Mayıs ayı, Yakup Beg hayata gözlerini kaparken, uzak Çin’den gelen Zo Zungtang komutasındaki 90 000’lik Çin ordusunun üç alma hırsı sürer gider. Yakup Beg’in mezarı açılıp cesedi ateşe verilir. 60 000’lik Türk ordusundan sadece 10 asker Hokand Hanlığı’na kaçabilmiş, kalanları Çin katliamından hayata veda etmiştir.

Bugünden başlayarak gelecek kuşaklarımız, Abdurahman Azat, Kurbancan Hemit adına, “Azatlık Kahramanı”, “Azatlık Habercisi” başlıklı şiirler-methiyeler-destanlar-romanlar yazacaklardır. Bu kahramanlarımız, Kaşgar adı ve Doğu Türkistan tarihi ile ölümsüzlüğe kavuşacaktır. Zaten ulusumuz böyle ölümsüz kahramanlarımızın omzunda yaşamış ve var olagelmiştir.

Dünya çapında ve insanlık tarihi boyunca Çin gibi kötü güçler her zaman büyük ve ürkütücü olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple halkın olağanüstü akıl ve sezgi gücünün ürünü olan destanlardaki ve masallardaki tüm kötü güçler ne kadar büyük ve korkutucu olsalar bile, adalet karşısında hep yenilmişlerdir. Adalet ve insan hakları kavramlarının en çok yalınlaştığı-keskinleştiği günümüz dünyasında adaleti ve özgürlüğü savunan evrensel güçler, eğer Doğu Türkistan’ın Çin tarafından yutulup yok olup gideceğine seyirci kalacaksa, insanlık aleminde, insanlık tarihinde günümüze kadar varlığını sürdüre gelen destanların, masalların ve “adalet” denilen kavramın hiçbir anlamı ve hiçbir değeri kalmaz (KURBAN 2007: 239).

Bu “Kaşgar Olayı”, kurtuluş savaşlarının seyrek rastlanan ender bir örneğidir; bıçak kemiğe dayandığının çarpıcı bir belirtisidir; yanı sıra bu olay, insanlık-dünya duysun diye, cihanşümul bir haykırıştır ki: Bitsin şu zulüm! Çinliye ölüm!!!

KAŞGAR OLAYI, zaman geçtikçe anlaşılan-değeri yükselen, son zaman tarihimizin-son zaman kahramanlarımızın yarattığı ölümsüz bir Türk destandır.

“Yaşam acımasız, tarih kirlidir”. Öyle de olsa, bir tarihçi olarak, Çin’in geleceğine özgü bildiğim tek gerçek şu ki, Çin mutlaka bölünüp-parçalanacaktır. Çünkü özgürlük-demokrasi ve ulusal devlet kavramlarıyla çağımıza damgasını vuran evrensel değerler, Çin’in bugünkü gidişatının önünde geçilmez bir set oluşturmuş, artık Çin’e dur demenin zamanı gelip çatmıştır. Değişik bir değişle, Çin’in ölüm fermanı çıkmış ve er geç uygulanacaktır (KURBAN 2007: 251).

          Çin’in-Çin ulusunun en belirgin özelliği-aynı zamanda en zayıf noktası, akıl yerine iradeye öncülük tanıyan ön yargılı karakter yapısıdır ki, bu yapı gereği Çin yönetimi, her zaman-her an büyük hatalara gebedir. Çin zalim olduğu kadar korkak, kalabalık olduğu kadar güçsüzdür. Rusların-Rus yönetiminin en belirgin özelliği, yalancılık-ikiyüzlülüktür. Şu Türkistan atasözü Rusların bu özelliğinden kaynaklanmıştır : “Urus ile yoldaş olsan ay baltan yanında olsun” (KURBAN 2007: 228). 

 İklil KURBAN

          KAYNAKÇA

1.Washington’dan seslenen Uygur Azatlık Radyosu’nun 08.08.2008 günkü haberi.

2.KURBAN, Şarki Türkistan Cumhuriyeti, Ankara 1992.

3.KURBAN, “Turgun Almas ve Uygurlar” Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Konya 1994.

4.KURBAN, Doğu Türkistan İçin Savaş, Ankara 1995.

5.KURBAN, Gerçekler ve Yalanlar (Anılar-Yansımalar : (1943-2007), Ankara 2007.

6.KURBAN, Yaşlı Tarihin Yankısı, İstanbul 2014.