Etiket arşivi: Tataristan

ŞİHABETDİN MERCANİ (1818-1889)

İklil KURBAN

20 Kasım 2018 tarihinde Kazan’ın Kaban Gölü boyunda, Mercani Camii’nin karşısında doğumunun 200.yılı dolayısıyla Tatar aydını, tarihçi Şihabetdin Mercani’ye heykel açılmıştır.

Mercani kimdir? Bilinmesi gereken, Onu doğuran ortam ile Ona heykel yapılacak kadar saygınlığın sebebi nedir?  Bu sorulara cevap bulabilmek için önce ünlü bilgin Zeki Velidi Togan (1890-1970) ile giriş yapayım. Çünkü Togan’ı Togan yapan ortam ve saygınlık ne ise, Mercani’yi Mercani yapan ortam da, saygınlık da odur.

ZEKİ VELİDİ TOGAN, ŞİHABETDİN MERCANİ’NİN DEVAMIDIR ki, Togan anlaşıldıktan sonra ancak Mercani anlaşılır. Onun için Mercani’yi anlatmadan önce Togan’ı anlatmaya çalışacağım. Togan’ın Mercani’ye olan sevgi ve hayranlığını “HATIRALAR” adlı dev eserinden öğrenmekteyiz. Togan ilk gençlik yıllarından başlayarak Mercani’yi dayısı aracılığıyla tanıyordu. Dayısı ise zamanının aydın bir kişisi olarak Mercani’nin öğrencilerindendi. Togan Kazan’a gitmesinin ilk sebebini, Mercani’nin basılmış eserlerini okumak olarak açıklıyor. Togan ilk olarak Mercani’nin “BÜYÜK YOL” eserini okuyor ve bu eser hakkında EDİL gazetesine yazdığı yazısını, “ilk bilimsel eserim” olarak tanımlıyor. Togan Mercani eserlerini okumakla yetinmez, Mercani’ye karşı görüşleri eleştirir, Mercani’yi savunur.

Toprağını karış karış gezerek, insanlarını birer birer kucaklayarak, tarihini ilk kaynaklarından okuyarak, düşmanlarıyla yüz yüze çarpışarak Türkistan’ı öğrenmiş ve onu çok sevmiş olan Zeki Velidi Togan’ın (1890-1970), yıllar önce İdil-Ural Türklerinin kurtuluşu için söylediği sözler-yaptığı işler bugün de geçerlidir:  “Türkistan davasının milletlerarası bir mesele olacağına inanarak hazırlanmak, İdil ve Ural mıntıkası Türkleri için ancak Türkistan’a katılarak hareket etmenin lüzumuna inanmak lazımdır.” diyor (Togan 1969: 398).

Zeki Velidi Togan Atatürk’le olan sohbetinde Türkistan’la ilgili şunları söylemiştir:    “XIV. yüzyılda tarih felsefesi ve içtimaiyat ile meşgul âlimlerin yalnız Akdeniz ve İspanya sahasında yetişen İbni Haldun gibi Batılı İslam âlimlerine mahsus kalmadığını, bu fikrin aynı Timur zamanında Semerkant’a gelmiş olduğunu, 1913 kışın Buhara kütüphanelerindeki yazma eserleri tetkik ederek öğrenmiştim. Bu eser, İbni Haldun’un çağdaşı olduğu halde, onu görmeden aynı felsefi fikirlere vasıl olan Şems İçi’nin eseri idi. Timur zamanında ve onun emriyle tarih felsefesine ve Türk kanun ve devlet idare sistemlerine tahsis edilerek yazılan ve Timur’a takdim olunan “Tuhfa” adındaki bu büyük eseri, ben ancak İstanbul’a geldikten sonra, Yeni Cami Kütüphanesinde buldum. “Şeriat” yerine “yasa”ya ve “din” karşısında “riyazî bilimlerin neticelerine” ön verilmek gerektiğinden bahseden bu eserden, bu sohbet esnasında Atatürk’e de bahsettim, o da “yaman bir Türk bu Timur” dedi” (Togan 1969: 125). Timur, sadece bilime önem veren bir hükümdar değil, aynı zamanda kendisi de iyi bir tarihçidir (Bartold 1930: 20)” (Kurban 1995: 20).

Şihabetdin Mercani Tatarıstan’ın bilginleri doğuran Kazan Artı bölgesinin insanıdır. Mercani’yi Mercani yapan doğuran coğrafyasının ötesindeki asli sebep-asli etken Türkistan sevgisi ve Türkistan’dan edindiği asli bilgilerdir. Zeki ve bilime çok meraklı olan Mercani, 20 yaşında bilimini yükseltmek için Buhara’ya gider. Buhara’da 5 yıl kaldıktan sonra, Semerkant’a Serdar Medresesine yerleşir. 2 yıldan sonra tekrar Buhara’ya döner ve Mir Garep Medresesinde öğrenimine devam eder. Buhara ve Semerkant’ta geçirdiği yıllarda Arap ve Fars dillerini öğrenmenin dışında felsefe, tarih, matematik, geometri, astronomi bilimleriyle uğraşır. Farabi, Biruni, İbni Sina ve İbni Haldun gibi ünlü bilginlerin fikirleriyle tanışır. Doğunun ünlü şahsiyetleri Firdevsi, Hayyam ve Nevayi’nin eserlerini inceler.

Yıl 1849, geleceğin ünlü bilgini vatanına-Kazan’a döner. Burada, yine medresede bilim ve eğitim işleri ile uğraşır. Kazan’daki bilim ortamı Mercani’nin düşünce yapısının daha da gelişmesine yardım eder. Mercani burada geniş bilgili filozof, edebiyatçı, dilci, tarihçi olarak kendini kanıtlar. 30’dan fazla büyük bilimsel eser yazar. Bilhassa o, tarih bilimine ayrıca önem vermiş bir bilgin olarak şu ifadeyi kullanmıştır: “Bil, o (tarih),hikmetler denizine dalmış gerçek bir bilim ve başka bilimlerle de kesiştiği noktaları bulunan değerli bir bilim dalıdır” (Mercani 1989: 42).

Mercani’nin, o zamanın şartlarına göre, ulusçuluk fikri de çok çarpıcıdır. O, “Tatar” adından iğrenen, kendilerini “Müslümanlar” diye adlandıran ümmetçileri eleştirir, onlarla alay eder: “Ne gülünç bir durum. Bu adlar arasında (Tatar ile Müslüman) Nil ile Fırat nehirleri arasındaki uzaklık kadar büyük bir fark vardır!.. Tatar değilsin, o zaman Arap, Tacik, Nogay da değilsin. Çin, Rus, Fransız ve Alman da değilsin. Öyle olunca, sen kimsin?” dedikten sonra Mercani, “Tatar adını bize tarih verdi, bu addan utanacak bir şey yok, herkes bize Tatar diyor,” demektedir. (Mercani 1989: 27).

 Mercani hakkında, bilgin Galimcan İbrahimov’un ifadesiyle, bu “Tatar ulusunun tan yıldızı” 1889 yılında Kazan’da söner, kabri Kazan’ın Yaña Biste mezarlığındadır. (Tatar Edebiyatı Tarihi 1985: 236). (Kurban 2014: 121-122).      

Atilla’dan (400-453) günümüze kadar geçen 1500 yıllık “Türk-Tatar Tarihi ve 1000 yıllık İdil-Ural Devletçilik İlkesi” karşısında Ruslar çaresiz ve suskundur; tarih ve bilim yok edilemez… Moskova’nın, Kazan’da Mercani’nin heykelinin boy göstermesi karşısında sessiz kalması, bu çaresizliğin sonucudur. Zamanında Mercani’nin öğrencileri konumunda olan Sultangaliev’in (1892-1940) öldürülmesini, Togan’ın vatansız-devletsiz kalarak yurt dışına kaçmasını gülerek seyreden bugünkü Moskova’nın, Mercani heykeli karşısındaki suskunluğunun başlıca sebebi, “BİLİM VE TARİH KORKUSUDUR”.

Kaynakça:

  1. Kurban, İklil, Doğu Türkistan İçin Savaş, Ankara 1995.
  2. Kurban, İklil, Yaşlı Tarihin Yankısı (Bulgar-Tatar Tarihi ve Medeniyeti), İstanbul 2014.
  3. Mercani, Şihabetdin, Möstefadel-Ehber Fi Ehvali Kazan ve Bolgar ( Kazan ve Bulgarların Durumu Hakkında Yararlanılan Bilgiler), Kazan 1989.
  4. Togan, Zeki Velidi, Hatıralar, Ankara 1999.

Tataristan Anayasası’nın 25.Yılı.

Roza KURBAN

 Bir milletin yönetim biçimini belirten, yasama, yürütme, yargılama güçlerinin nasıl kullanılacağını gösteren, yurttaşların kamu haklarını bildiren temel yasa, kanunuesasîye ANAYASA denir. Tataristan Anayasası’nın hazırlanması ve kabulü belirli olayların yaşanmasından sonra ortaya çıkmıştır. Olaylar zinciri, 1980 yılının sonlarındaki değişimler ile başlamıştır. 1990 yılında esen demokrasi rüzgârlarından Tataristan da nasibini almıştır. 1990 yılının 30 Ağustos tarihinde Tataristan Parlamentosu Yüksek Şurası, Tataristan’ın Devlet Egemenliği Beyanatı’nı kabul etmiş ve Tataristan’ın bağımsızlığını ilan etmiştir. 1991 yılının sonunda Sovyetlerin çöküşünden sonra Tataristan’ın bağımsızlığı Rusya tarafından tanınmamış ve Tataristan referanduma gitme kararı almıştır. 21 Mart 1992 tarihinde gerçekleşen halkoylamasında halkın %61,4’ü Tataristan’ın bağımsızlığı yönünde oy kullanmıştır. 21 Mart tarihinde halktan gelen güvenoyuna dayanarak Tataristan kendi anayasasını hazırlamış ve anayasa Tataristan Parlamentosu’nda 6 Kasım 1992 tarihinde kabul edilmiştir. Tataristan Anayasası’nın giriş sayfasında şu satırlar yer almaktadır: “Bu anayasa, Tataristan Cumhuriyeti’nin devlet statüsü hakkındaki halk oylaması sonucuna göre kabul ve ilan edilmiştir.”(Tataristan Cumhuriyeti Anayasası 1995: 5).[1] Tataristan Anayasası’nın 1 maddesinde Tataristan’ın egemen demokratik bir devlet olduğu belirtilmiştir. Tataristan Anayasasının 4.maddesinde resmi dil konusu şu şekilde ele alınmıştır: “Tataristan Cumhuriyeti’nde resmi diller – eşit haklara sahip Tatar ve Rus dilleridir.” (Tataristan Cumhuriyeti Anayasası 1995: 6).

 

1992 yılında kabul edilen Tataristan Anayasası aradan geçen 25 yıl içerisinde 17 defa değiştirilmiş olup, birçok madde çıkartılmış, eklemeler yapılmıştır. Tataristan Anayasası’na en büyük darbe 2002 yılında yapılmıştır. 2002 yılında “yeni redaksiyon” bahanesiyle ikinci Tataristan Anayasası kabul edilmiştir. Bu bağlamda Tataristan Anayasası’nın içinden birçok önemli madde çıkartılıp içi boşaltılmıştır. 1992 yılında kabul edilen Tataristan Anayasası bir başarı mı, yoksa başarısızlık mıydı? Tataristan Anayasası hazırlık sıralarında başlayan tartışmalar, Anayasa’nın kabulünden sonra da devam etti. Bazılarına göre Tataristan Anayasası’nın kabulü büyük bir başarı, bazılarına göre ise Tatarları yok etmek için tasarlanan bir projeydi. Günümüzde gelinen noktaya bakıldığında, 1992 yılında Anayasa ile ilgili kaleme alınan yazıların, başımıza gelecekleri önceden görmüş insanlarca yazıldığını söylemek mümkündür. Özellikle yazarların “resmi dil” konusundaki endişelerinde ne kadar haklı olduklarını görmek üzücüdür. Zamanında yazılanlara kulak verilseydi, bugün dilimiz yok olma noktasına gelmezdi…

6 Kasım 1992 tarihide Tataristan Anayasası’nın Tataristan Parlamentosu’nda kabulünden hemen sonra gazetelerde konuyla ilgili yazılar yazılmaya başlamıştır. Tarihçi, bibliyograf Ebrar Kerimullin’in (1925–2000) 18 Kasım 1992 tarihinde “Şehri Kazan” gazetesinde yayımlanan “Tataristan Anayasası ile İlgili Düşünceler”, aynı gazetenin 18 Kasım 1993 sayısında yayımlanan “ ‘Katran Kovası’ Nereye Götürüyor?”[2] başlıklı yazıları Tataristan Anayasası’ndaki terslikleri ve bu tersliklerin ileride ne gibi sonuçlar getireceğini açıkça ortaya koymaktadır. Kerimullin bilhassa Tataristan Anayasası’ndaki “resmi dil” konusunun yanlış olduğunu dile getirmiştir. Kerimullin, 18 Kasım 1992’de kaleme aldığı yazısına şöyle bir giriş yapmıştır: “6 Kasım’da Tataristan Cumhuriyeti’nin Yeni Anayasası kabul edildi. Ondan sonra Yüksek Şura milletvekilleri, Tatar dilindeki yayınlar, duyguya kapılıp, anayasaya methiye düzmeye başladılar. O da yetmezmiş gibi, o günü Halk bayramı ilan ettiler.” (Kerimullin 1996: 347–348). Ebrar Kerimullin, Tataristan Anayasası’nda Tatar ve Rus dillerinin resmi dil olarak kabul edilmesinin Tatar diline ne getireceği konusunda şunları yazmıştır: “İlk olarak, kara dikta sisteminden azat olmayan, idarecilerin büyük çoğunluğu komünist ideolojinin temsilcileri, mankurtlar, Rus şovenleri üstünlük ettiğinde, Tataristan Anayasası’ndaki iki resmi dil maddesi milli dilimizi koruyabilecek mi? Ben buna inanmıyorum. 1921 yılında da Tatar Dili resmi dil olarak ilan edilmiş ve Anayasa’ya alınmıştı. Ve bu durum asla kullanımdan kaldırılmadı. Buna rağmen, neden milli dilimiz bazı ailelerde mutfak dili durumuna geldi? Milyonlarca insan ana dilinden vazgeçti, onu kaybetti, gereksiz duruma getirdi… Milli dil – milletin bağımsızlığının temelidir. Milli dilsiz milli bağımsız devlet olamaz… Tataristan’da Tatar Dili ile Rus Dili’nin resmi dil yapılması – Tatar Dili’ne karşı kabul edilen ölüm fermanıdır, demek ki, Tatar milletini yok etmenin yoludur. (Kerimullin 1996: 348–349).  Kerimullin yazısında Tataristan Anayasası’nın birçok maddesi ile ilgili fikirlerini beyan etmiş ve şu sonuca varmıştır: “Özetle, 6 Kasım’da kabul edilen Tataristan Anayasası az çok var olan Tatar milletinin yok olmasına yol açmaktadır. Tataristan’ın dışında yaşayanlar artık millet olmaktan çıkmıştır. Tataristan’dakiler de şimdi uçurumun kenarına yaklaşıyor, Kazan’dakilerin mutlak çoğunluğu ise mankurtlaşmıştır… Ben bu Anayasa’yı bizim bağımsızlığımıza değil de, Rusya kölesi olmaya yönlendirilmiş bir Anayasa, olarak görüyorum. Kendini bağımsız olarak görmek isteyen ülkenin Anayasası’nda kendi ordusu, kendi parası, kendi gümrüğü gibi şeyleri olması gerek. Onlar – yoktur. Tatar milli bağımsızlığı için mücadele veren birçok kişinin, yalakaları ayakta alkışlayıp kabul ettikleri belgeleri, onların aslını tez zamandan anlamaya başlarız. Ancak o zaman geç olabilir. Korkuyorum, biz bu sefer kendimiz parmak kaldırarak, 1552 yılının 15 Ekim’ini geri döndürmedik mi?” (Kerimullin 1996: 354–355).

 

Ebrar Kerimullin ileriki yıllarda da Tataristan Anayasası ile ilgili fikirlerini yazıp paylaşmaya devam etmiştir. 8 Mayıs 1993 tarihinde “Şehri Kazan” gazetesinde kaleme aldığı “İçtihat Etmenin Zamanı” yazısına Kerimullin şu sözlerle başlamıştır: “Bugün bizim kendi Anayasamız var. İyi mi o, yarım-yamalak mı, biz ona itaat etmeli, ona göre yaşamalıyız.” (Kerimullin 1996: 361). Bu aşamada Kerimullin Anayasa’ya uyulması gerektiğinin farkındalığıyla Tatar ve Rus Dillerinin eşit olması gerektiğinin altını çizmişti. Tatar ve Rus Dillerinin Tataristan Anayasası’nda resmi dil olarak kabul edilmesini Ebrar Kerimullin “milletimizi zavallılığa mahkûm ediyor” demiş ve Yüksek Şura toplantılarında yapılan konuşmaların Rus dilinde yapılmasına isyan emiştir: “Yüksek Şura oturumlarının sırf Rusça gerçekleşmesinden bıktık usandık artık. Bunun sorumlusu kim? Sorumlu biziz! Eğer toplantılarda Tatarca konuşmalarını istiyorsak, iki resmi dili de bilmeyen insanı – Rus mu o, Tatar veya Yahudi mi – ileride milletvekili olarak seçmemeliyiz. Bu bizim ihtiyarımızdadır. Oysa Rus dilini bilmeyen, ya da az bilen insan halen ikinci sınıf insan olarak kalıyor.” (Kerimullin 1996: 364). Kerimullin, “Tatar Dili sadece Tataristan’da sağ-salim kalabilir. Zira başka yerde Tatar Dilli bir devlet yoktur”, demiş ve yazısını şöyle sonlandırmıştır: “Ben Anayasa’mızın milletimizi uçuruma götüren maddelerinin üzerinde durdum. Eğer aklımız başımıza gelip, neyin ne olduğunu anlarsak, bizi uçuruma sürükleyen söz konusu maddelerin de gücünü zayıflatabiliriz, diye düşünüyorum. Önümüze hangi bir karşılıklar çıkarsa çıksın, bizim geleceğimiz ümitsiz değil, geleceğimiz bizim ellerimizde.”  (Kerimullin 1996: 366–367).

 

Ebrar Kerimullin “ ‘Katran Kovası’ Nereye Götürüyor?” (1993) başlıklı yazısında,            1992 Tataristan Anayasası’nın kabulünden sonra geçen süreç içerisinde yaşananlara özet niteliğindedir. Kerimullin, “Yüksek daireler, onun çalışanları, hatta mankurtların dahi her fırsatta övdükleri Tataristan Anayasası milletimizi uçuruma götürmesine “hukuki” yolu açan, Rusların at arabasına takılan katran kovası olduğunu günümüzde anlayanların sayısının arttığında şüphe yoktur.”, diyerek 1 yıl önce yazdıklarının arkasında durmuştur. (Kerimullin 1996: 397). Kerimullin bu yazısında 11–12 Aralık 1993 tarihinde gerçekleşecek olan Rusya seçimlerine katılmanın yanlış olduğunu vurgulamış ve kendinin de kesinlikle bu seçimlere katılmayacağını söylemiştir. Kerimullin yazısını şu uyarılarla sonlandırmıştır: “Günümüz şartlarında bizim temel, en kutsal görevimiz: Rus Emperyalizmi’nin kurduğu korkunç oyuna, siyasi tuzağa düşmemek, onu ifşa etmektir. Rusya hâkimiyeti asla adalet, dürüstlük ile iş yapmayı bilmedi ve bilmiyor da. Biz seçimleri boykot etmeli, ona katılmamalıyız. Ben bunu sizden, millettaşlarım, tüm bilincim, hayat tecrübem, Rus ideolojisinin ve siyasetinin iki yüzlüğünü derinden anladığımdan yola çıkarak, tüm canı gönlümden, tüm varlığımla rica ediyorum.”   (Kerimullin 1996: 401).

 

Vaktizamanında Tataristan Anayasası ile ilgili hem olumlu hem de olumsuz yorumlar yapıldı. Yukarıda tarihçi Ebrar Kerimullin Anayasa’nın çeşitli maddeleri ile ilgili endişelerini dile getirmiştir. Bunun dışında Tataristan Anayasası’na olumlu taraftan bakanlar da vardı. “Anayasa’yı Tataristan’ın bağımsızlığına atılan bir adım” olarak değerlendiren tarihçi ve siyasetçi İndus Tahirov (1936) “Anayasamızı Savunmalıyız” başlıklı yazısında: “Anayasa – ülkenin Ana Kanunu’dur… Böylelikle, biz de kendi Anayasamızı yaşama şeklimizi belirleyen temel belge olarak kabul etmeliyiz. Bizim durumumuz diğer ülkelerle kıyasla çok daha karışık. Tataristan henüz tam anlamıyla bağımsız bir devlet değildir. Tataristan bağımsızlığa doğru ilk adımlarını atıyor.” (Tahirov 1994: 194). Tataristan Anayasası’nın Emperyalizm taleplerine zıt düştüğünün altını çizen İndus Tahirov, emperyalistlerin Tataristan Anayasası’na karşı çıktıklarını vurgulamıştır. Tahirov, aynı zamanda Anayasa ile ilgili medyada yer alan yazılara da değinmiş ve “Tataristan’ın Yeni Anayasası’na Dair” başlıklı yazısında Ebrar Kerimullin’in yorumlarını değerlendirmiştir: “Akademisyen Ebrar Kerimullin “Tataristan Anayasası veya Emperyalizm’in At Arabasına Takılan Katran Kovası’na Dair Düşünceler” başlıklı yazısının yararlı ve tam zamanında yazıldığını belirtmek isterim. O bizim hepimizi de uyanık olmaya davet ediyor. Emperyalizm hâkimiyetinden kurtulduk artık, bağımsız devlet elde ettik, artık iş bitti gibi yanılsamalara verilmemeye çağırıyor. Gerçekten de emperyalizmin bitmediğini, onun sadece gömlek değiştirdiğini biz asla unutmamalıyız. Amacımızın tam bağımsızlığa ulaşmak olduğunu unutmamalıyız. Ona ulaşmak için her şeye hazırlıklı olmamız gerektiğini aklımızdan çıkarmamalıyız.” (Tahirov 1994: 188). Her Kazan Tatar aydını gibi İndus Tahirov da Rus işgal siyasetinin sona ermediğinin farkında olduğunu açıkça dile getirmiş, ancak elde olan olanakları Kazan Tatarları yararına çevirmek gerektiğinin altını çizmiştir: “Bizim mücadele teçhizatımız günbegün zenginleşiyor. İlk önce Egemenlik Beyanatı’nı kabul ettik, ondan sonra Referandum yaptık, kazandık. Şimdi artık Anayasamız da var. Bunların hepsinden de bağımsızlık için mücadelede olabildiğince etkin bir şekilde yararlanmalıyız. Bunu yapabiliriz. Sadece kendi aramızda anlaşmak, var olan aklımızı, cesaretimizi verimli bir şekilde faaliyete geçirmek gerek.” (Tahirov 1994: 202).

 

            Tataristan Anayasası kabul edilmesinin ardından 25 yıl geçti. Çeyrek asır içerisinde Anayasa gereği yerine getirildi mi? Getirilmedi. Tam aksine Tataristan Anayasası’nın içeriği defalarca değiştirildi. 1992 yılında elde edilenler, özellikle 2000 yılında Putin iktidara geldikten sonra teker teker elimizden alındı. Önce Latin alfabesine geçiş yasaklandı, sonra Rusya Anayasası’ndan “milli komponent” çıkartılması sonucu Tatar dilinde eğitim yasaklandı, akabinde lise mezuniyet ve üniversite giriş sınavları Rus dilinde yapılmaya başlandı. Atılan her geri adım, verilen her taviz milletin aleyhine oldu. Gelinen son noktada Tataristan Anayasası’nda resmi dillerden birisi olarak belirtilen ve okullarda zorunlu olarak okutulan Tatar Dili derslerinin sayısı azaltıldı. 20 Temmuz 2017 tarihinde Yoşkar-Ola şehrinde gerçekleşen Uluslararası İlişkiler Şura’sında Putin “Rus dili dışındaki başka dilleri zorunlu okutmak – yaramaz bir durumdur” şeklinde bir konuşmasından sonra gelişen olaylar Tatar Dili’ni yok olma noktasına getirmiştir.[3] Tataristan Savcılığı okullarda incelemeler yapmış ve bu incelemeler sonucunda “Tataristan eğitim programı, Rusya eğitim programına uygun hale getirilmelidir” şeklinde bir karar almıştır. Savcılıktan çıkan karardan sonra Tataristan Parlamentosu’nda “Tatar Dili” konusu ele alınmış ve “1.-9. sınıflarda Rus Dili ve Edebiyatı’nın haftada 11 saat, Tatar Dili ve Edebiyatı’nın haftada 2 saat okutulmasına, 10. ve 11. sınıflarda Tatar Dili ve Edebiyatı dersleri isteğe bağlı, seçmeli olmasına” karar verilmiştir. Tataristan Anayasası’nda yazılı olan Tatar ve Rus Dillerinin “eşitliği” maddesi ders saatlerine bakıldığında da görüldüğü üzere hiçe sayılmıştır. Tataristan Parlamentosu’nun aldığı bu karar Tatar Diline ve aynı zamanda millete yapılan ihanettir.

 

Günümüzde Kazan Tatar Dili, savcılıklarda kovuşturulmakta-soruşturulmakta, mahkemelerde yargılanmaktadır. Savcılıkların okullarda inceleme yapması ve okul müdürlerine baskı uygulaması yetmiyormuş gibi durumdan vazife çıkaran velilere de rastlamak mümkündür. Kazan’da bir Rus kadın “Tatar Dili çocuğuma zarar verdi”(!) gerekçesiyle milyonluk tazminat davası açmıştır. Dil, çocuğa nasıl zarar verebilir? Aksine her dil, insana farklı kültürlerin kapılarını açar, manevi dünyasını zenginleştirir, güçlendirir. Mahkemenin dava dilekçesini işleme alması ayrı bir tartışma konusudur. Bu üzücü olaylar dışında Rusların “Tataristan’da Rus Dili’nin Savunulması” isteğiyle Putin’e mektup yollamaları, olayın hangi boyutlara ulaştığının bir göstergesidir. “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır” atasözü utanmaz Rusların haksızlıklarını haklı çıkarma çabasıdır ki, mağdur edebiyatı yaparak, yaptıkları kötülükleri, işledikleri suçları örtbas etmek, gündem değiştirmek istemelerinden ileri gelmektedir. Her taraftan saldıran Ruslar, Kazan Tatarlarını yıldırmaya çalışmaktadır. Rusların amacı ezelden beri bellidir, Rus olmayan milletleri yok etme, burada ilk sırada köklü bir geçmişi, zengin kültürü olan Kazan Tatarlarıdır.

 

1992 yılında kaleme alınan yazılar ve gelinen son noktaya baktığımızda 25 yıl önce yazılanların ne kadar doğru olduğunu, yazarların endişelerinde ne kadar haklı olduklarını söylemek mümkündür. “Gömlek değiştiren” Rus Emperyalizmi’nin kafa yapısının hiç değişmediği, Rus zulmünün halen sürdüğü yaşananlardan anlaşılmaktadır. Gidişat Tatar Dili’ni uçurumun kenarına getirmiştir, eğer böyle devam ederse yakında Tatar Dili’nde konuşmak dahi yasaklanacaktır. Günümüzde, Tataristan’ın resmi dillerinden birisi olan Kazan Tatar Dili’nin bu duruma gelmesi 1992 Anayasası’ndaki yanlışlardan, yanlışların zamanında düzeltilmemesinden ileri gelmektedir. Tataristan yöneticilerinin Ruslara yaranmak ve “kültürlü” görünmek için her fırsatta Rusça konuşması, Tatar Dili’ni geri plana itmiş, işlevsiz duruma getirmiştir.

 

Zorla Hıristiyanlaştırma yoluyla Ruslaştırma siyaseti yürütülen dönemlerde de yok olmayan, varlığını sürdüren Kazan Tatar Dili’nin geleceği büyük tehlike altındadır. Bu gidişle Tatar Dili birkaç yıla “yok olma tehlikesi altındaki diller” listesine girmeye adaydır. Millet diline sahip çıkmazsa, yöneticilerden dil konusunda medet ummak kadar yanlış bir şey yoktur. Zaten Tatar Dili konusunda çıkardıkları son karar bunun bir göstergesidir. Yöneticilerin derdi ne dil, ne de millettir. Onların tek derdi vardır, o da ceplerini olabildiğince doldurmaktır. Menfaat güden satılık insanlar dilin, milletin değerini nereden bilsin ki? Zira “dil” para ile ölçülen ve değerlendirilen bir şey değildir. Onun için Kazan Tatarları artık uykusundan uyanmalı ve dil uğruna mücadele etmelidir. Uyan, TATAR!

 

Kaynakça:

 

  1. İsenbet, Nekıy Tatar Teleneñ Frazeologik Süzlege (Tatar Dili’nin Deyimler Sözlüğü), Cilt, Kazan 1989.
  2. Kerimullin, Ebrar, Yazmış, Yazmış… (Kader, Kader…), Kazan 1996.
  3. Kurban, Roza. 21 Mart 1992 Tarihinde Tataristan’da Yapılan Referandum ve Sonrası, Önce Vatan Gazetesi, İstanbul, 21 Mart 2012 sayısı, s: 9.
  4. Kurban, Roza, Dil Yarası…, Önce Vatan Gazetesi, İstanbul, 16.11.17 sayısı, s:11.
  5. Tahirov, İndus, Beysezlek Baskıçları (Bağımsızlığın Basamakları), Kazan 1994.
  6. Tatarstan Respublikası Konstitutsiyase (Tataristan Cumhuriyeti Anayasası), Kazan 1995.
  7. Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, 10.Baskı Ankara 2005.

 

[1] Metindeki tüm çevriler tarafımdan yapılmıştır.

[2] Katran Kovası, kiri başka bir şeye bulaşmasın diye at arabasının alt kısmına asılan katran kovası gibi değersiz olmak, başkasının peşine takılma anlamında, bir deyimdir. (İsenbet 1989: 230).

[3] Konuyla ilgili daha geniş bilgi için, Roza Kurban “Dil Yarası…” 2017, s:11.

KIRIM ve TATARİSTAN

Roza KURBAN

Ukrayna Devlet Başkan’ı Yanukoviç’in Avrupa Birliği karşıtı tavırlarından dolayı ortaya çıkan gerilimin sonucunda yaşanan olaylar bir süredir dünyanın gündeminde ilk sıralarda yer almaktadır. Ukrayna Meclisi’nce Yanukoviç’in devrilmesi ve ülkesini terk etmesi ile başlayan olaylar zinciri adeta güçlerin savaşına dönmüş ve Amerika ile Avrupa Birliği’ni Putin yönetimindeki Rusya ile karşı karşıya getirmiştir. “Filler tepişirken çimenler ezilir”, sözleri bu durumda çok manidardır. Batı yanlısı Turçinov başkanlığındaki yeni hükümet tüm dengelerin altüst olmasına neden olmuştur. Durumdan vazife çıkaran Putin ‘bölgedeki güveni korumak’ bahanesiyle askeri birliklerini Kırım’a indirmiş. Kırım Parlamento’su, havaalanları Rusların kontrolü altına alınmış, uluslararası uçuşlar iptal edilmiştir. Yaşananlar, Rus işgali altındaki Kırım ve bu toprağın asıl sahipleri olan Kırım Tatarlarının geçmişi ve tarihi sembolleri olan hiç dinmeyen gözyaşlarını bir kez daha hatırlattı dünyaya.

Toprak anlamına gelen ‘Kırım’ kelimesi Hun döneminden beri bir Türk yurdudur. Tarihi çok eskilere dayanan Kırım, 1239’da Altın Ordu terkibindeki bir Türk ülkesi olmuştur. Altın Ordu’nun çöküşünden sonra 1441 yılında Kırım Hanlığı kurulmuştur. 1475 yılında Gedik Ahmet Paşa tarafından fethedilen Kırım Hanlığı o tarihten itibaren Osmanlı hâkimiyeti altına girmiştir. XV. yüzyıldan XVIII. yüzyıla kadar Osmanlı idaresinde olan Kırım 1783’te Ruslar tarafından işgal edilmiş ve bu süreç Çarlık Rusya’sı çökene kadar sürmüştür. 1917 Ekim Devrimi’nden sonra Kırım 1920 yılına dek Beyaz Ordu’nun üssü, 1921’de SSCB’nin özerk bir cumhuriyeti olmuştur. İkinci Dünya Savaşı sırasında Kırım Almanların eline geçmiştir. Kırım Tatarları bunun bedelini ağır ödemiştir. 18 Mayıs 1944’te Almanlarla işbirliği yaptığı gerekçesiyle 193 bin Kırım Tatar’ı Stalin tarafından Sibirya, Özbekistan ve Kazakistan’a sürgün edilmiştir. Bir gecede yük vagonlarına yüklenip sürülen Kırım Tatarlarının büyük çoğunluğu yoldayken açlık, susuzluk ve çeşitli hastalıklardan dolayı hayatını kaybetmiştir. Gittikleri yerde asimilasyona uğrayan Kırım Tatar Türkleri uzun yıllar vatanlarına dönememiş, daha doğrusu dönmeleri yasaklanmıştır. 1990’lı yıllarda, bilhassa SSCB’nin çöküşünden sonra Kırım’a geri dönmelerine izin verilen Kırım Tatarlarının vatanlarına dönüşleri de hiç kolay olmamıştır. Kırım, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra, önce Rusya’ya sonra Ukrayna’ya bağlı olmuştur. Günümüzde nüfusu 2 milyon olan Kırım’da, nüfusunun %58,32’sini Ruslar, %24,32’sini Ukraynalılar ve sadece %13’ünü Kırım Tatar Türkleri oluşturmaktadır. Rakamlardan da görüldüğü üzere ezici çoğunluk Ruslardadır. Ukrayna’da Avrupa Birliği yanlısı yönetimin işbaşına gelmesi ile Kırım’daki Rusya yanlıları Moskova’ya bağlanmak istediklerini açık şekilde dile getirmiştir. Tarihi boyunca çeşitli devletlerin denetimine giren Kırım bugünlerde yine yol ayrımındadır. Bir tarafta Ukrayna, diğer tarafta Rusya, iki ateş arasında kalanlar ise yine Kırım Tatar Türkleridir. Napolyon’un “coğrafya milletlerin kaderidir” sözü Kırım Tatar Türkleri için de geçerlidir. Kırım’ın jeostratejik önemi çoktandır Ruslar tarafından fark edilmiştir. Deli Petro’nun (Moskova 1672–Petrsburg 1725) “sıcak denizlere inme” hayali her daim Ruslar tarafından hayata geçirilmeye çalışılmıştır. Kırım’ın “jeopolitik satranç tahtasına” dönmesi İkinci Dünya Savaşı sonunda da kendini göstermiştir. Livadiya Sarayı’nda gerçekleşen Yalta Konferansı Churchill, Stalin ve Roosevelt “Doğu Avrupa benim, Akdeniz senin” diyerek dünyanın paylaşılmasına sahne olmuştur. Ruslar için Kırım bugün de önemlidir. Rusya’nın Ukrayna’dan 2017 yılına kadar kiraladığı Sivastopol’deki Deniz üssü, Ukrayna’nın AB yanlısı hükümetin yönetimine geçmesi bakımından askıya alınabilir korkusu da sarmış olmalı ki, Rusya apar topar askeri birliklerini Kırım’a yerleştirdi. Ukrayna’yı kaybedebilirim, fakat Kırım’ı asla mantığından yola çıkarak atılan bu adım Ruslar için Kırım’ın ne denli önemli olduğunun göstergesidir. Her ne kadar NATO, “Rusya uluslararası hukuk ihlali yapıyor” diye uyarsa da Rusya bunların hepsini duymazlıktan geliyor.

Kırım nüfusunun %58,32’sini oluşturan Ruslar, Kırım Parlamento’sunda da büyük çoğunluktur. Kırım Parlamento’su 8’e karşı 78 oyla Rusya’ya bağlanma kararını aldı. 16 Mart tarihinde referandum yapılacak ve halka “Kırım, Ukrayna’nın bir parçası olarak mı kalsın, yoksa Rusya’ya mı bağlansın?” sorusu yöneltilecektir. Önce 30 Mart’ta yapılacağı söylenen referandumun, yangından mal kaçırırmış gibi 16 Mart’a alınması Rusların endişelerinin ifadesidir. Referandum sonuçlarını tahmin etmek için bilgin olmaya gerek yok. Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir, derler. Referandumun sonucu şimdiden bellidir, tabii ki Kırım’da büyük çoğunlukta olan Ruslar ve Rusya kazanacaktır. Bu sebepten dolayı azınlıkta olan Kırım Tatarları referandumu boykot etme kararı aldı ve referanduma katılmayacaklarını açıkladılar. Ukrayna’nın toprak bütünlüğünden yana olan, Amerika başta olmak üzere Avrupa ülkeleri referandum sonuçları ne olursa olsun tanımayacaklarını söylediler. Bunun aksine Rusya’dan farklı sesler yükselmektedir. Rusya alt meclisi Duma Başkanı Sergey Narışkin, Kırım ve Sivastopol (Akmescit) halkının özgür ve demokratik seçimini destekleyeceğini bildirdi. Narışkin, Kırım Yüksek Konseyi Başkanı Vladimir Konstantinov ile görüşmesinin ardından yaptığı açıklamada, Kırım halkının güvenliğini sağlamaya yönelik çabaları anlayışla karşıladıklarını belirterek “Kırım yönetiminin, Kırım halkının görüşlerini esas alarak referandum yapma arzusu doğal ve anlaşılabilir” dedi. Ayrıca Rusya Devlet Başkanı Putin, İngiltere Başbakanı David Cameron’la görüşmesi sırasında Kırım’daki Rusya yanlısı yönetimin “yasal” olduğunu savundu, ancak “demokratik çözümden” yana olduğunu söyledi.

16 Mart tarihinde yapılacak olan referandumu yasal zemine oturtup meşrulaştırmak için çoğunluğu Rus kökenli milletvekillerinden oluşan Kırım Parlamento’su, Kırım’ın bağımsızlığını ilan etti. Parlamento’daki oylamaya katılan 81 milletvekilinden 78’i Kırım Özerk Cumhuriyeti’nin ve Kırım’a bağlı Sivastopol kentinin bağımsızlık ilanına onay verdi ve bağımsızlık bildirisini yayımladı. Bağımsızlık bildirisinde, Kosova’nın Sırbistan’dan ayrılmasına atıfta bulunulurken, “BM Uluslararası Adalet Divanı’nın Kosova’nın tek taraflı bağımsızlık ilan edebilmesi için 22 Temmuz 2010 tarihinde almış olduğu karar, Kırım’daki durum için de geçerli. Böylece biz de uluslararası hukuka aykırı bir davranışta bulunmamış oluyoruz” denildi. Bildiride şu ifadeler de bulunmaktadır: “Kırım Cumhuriyeti demokratik, laik ve çok milletli bir devlet olarak kendi topraklarında barışı, etnik ve dini dirlik ve düzeni koruyacağını taahhüt ediyor. Referandum sonuçlarına göre uygun devletlerarası sözleşmelere dayanarak Kırım Cumhuriyeti’nin Rusya’nın yeni federal birimi olarak Rusya Federasyonu’na dâhil edilmesi talebiyle müracaat edilecektir.” Kırım Parlamento’sunun bağımsızlık bildirisinin ana konuları bu şekilde beyan edildi. Bildiri, Kırım için ya da Kırım Tatarları için değil de Putin’in siparişi üzerine kaleme alınmış, Rusya’nın uluslararası hukuk ihlallerine bir kılıf uydurulmuş havası yaratıyor. Ayrıca Kırım Parlamento’su bağımsızlık bildirisinin ardından, yarımadada yaşayan Tatar azınlığının haklarını genişleten bir kararname kabul edildiği de söylenmektedir. Kırım Parlamento’sunun bu davranışı göz boyamaktan başka bir şey değildir. Rusya’ya katıldıktan sonra, Kırım Parlamento’sunun kararlarının hiçbir anlamı kalmaz. “Rusya Ruslar İçindir” şeklindeki slogan, yalnız slogan değil gerçek ve Rusların hayat tarzıdır. Bu bağımsızlık bildirisinin de, referandumun da Kırım’ı uçuruma sürükleyen bir olgu olduğu aşikârdır.

Bu noktada bir soru geliyor akıllara. Kendini demokrat, başkalarının haklarına saygılı göstermeye çalışan, referandum yapma bölge halkının en doğal hakkıdır, diyen Rusya neden Tataristan’ın bağımsızlığını tanımıyor? Bu büyük bir soru işaretinin arkasında, Rusya’nın ikiyüzlü siyaseti açıkça ortaya çıkmaktadır. Kazan Tatar Türklerinin yaşadığı Tataristan, 1990 yılının 30 Ağustos tarihinde bağımsızlığını ilan etmiş ve SSCB’nin 16. cumhuriyeti olmuştu. 1991 yılının sonunda SSCB çöktükten sonra, 26 Aralık 1991 tarihinde Tataristan Parlamento’su Bağımsız Devletler Topluluğu’na (BDT) kurucu olarak katıldığını bildirmişti. Fakat Rusya ne Tataristan’ın bağımsızlığını ne de BDT’ye katılmasını kabul etmemiştir. Bunun karşısında Tataristan Parlamento’su 1992 yılının 20 Şubat tarihinde halk oylamasına gitme kararı almıştı. Halk oylamasının asıl mimarları şoven Ruslardı, onlar Tataristan’ın referandumu kazanamayacağından emindi. Fakat olaylar onların beklentilerini karşılamadı ve 21 Mart 1992’de yapılan referandumda halka “Siz Tataristan’ın egemen devlet, uluslar arası hukuk sübjekti, Rusya ve başka cumhuriyetler, devletlerle ilişkilerini eşit şartlarda hukuki anlaşmalar yapan Cumhuriyet olmasını istiyor musunuz?” sorusu sorulmuş ve “evet” veya “hayır” olarak yanıtlanması istenmişti. 3.768.500 nüfuslu Tataristan halkının % 51,3’ünü Tatarlar, % 41’ini Ruslar, % 3’ünü Çuvaşlar, kalan % 4,7’sini de diğer milletler teşkil etmektedir. Toplam nüfusun % 56,58’ini oluşturan 2.132.351 kişi referanduma katılmıştı. Katılımcıların 1.309.056’sı (%61,4) “evet” , geriye kalan 799 bin 444’ü “hayır” oyu kullanmıştı. Dünya’dan gelen gözlemcilerinin katılımıyla Tataristan’da yapılan referandumdan sonra 31 Mart 1992 tarihinde, Rusya imzalanması için federe cumhuriyetlere “federatif antlaşma” sunmuş, fakat Tataristan ve Çeçenistan bu antlaşmaya imza atmamış, haliyle Tataristan’ın Rusya Federasyonu’na dâhil olduğuna dair herhangi bir sözleşme bulunmamaktadır. Referandum sonrası 1992 yılının 6 Kasım tarihinde Tataristan Anayasası Tataristan Parlamento’sunda kabul edilmişti. Bunların hiç birsini Rusya kabul etmemiş, görmezlikten duymazlıktan gelmiştir. Bunun birçok nedeni vardır. En önemli nedenlerden birisi de Rusya ekonomisine büyük katkı sağlayan ve Putin’in tehdit aracına dönüşen petrol ve doğalgazdır. Rusya’nın yurtdışına sattığı petrol ve doğalgazın büyük bir kısmı Tataristan topraklarından çıkarılmaktadır. Günümüzde Putin, doğalgaz sattığı ülkeleri ‘doğalgazı kesmek’ veya ‘fiyatını artırmakla’ tehdit etmektedir. Yukarıda kısaca anlatmaya çalıştığım olaylar zincirinden de görüldüğü üzere, Tataristan’ın Rusya Federasyonu’na katıldığına dair hiçbir belge bulunmamaktadır. Ayrıca Tataristan’ın bağımsızlığını, referandum sonuçlarını dile getirenlere hemen “bölücü”, “terörist” damgası vurulacak yargılanmaktadır. Şimdi Rusya, Ukrayna’nın topraklarını işgal etmiş durumda ve bunu meşrulaştırmak için çeşitli kılıflar uydurmaktadır. Kırım’daki referandum yasal da, neden Tataristan’da yapılan referandum yasal değildir? Bu bir çifte standart değil midir? Gerçi Rusya için dünya kanunları geçerli değildir, Rusya’nın kendi orman kuralları vardır ve Putin de ülkeyi bu kanunlara göre yönetmektedir. Rusya’da tek devlet, tek millet, tek dil, tek din egemendir. O da Rusya Devleti (Rusya Federasyonu kelimesi sadece sözdedir), büyük (!) Rus milleti, Rus dili ve Hıristiyan dinidir. Eğer Kırım Rusya’ya katılırsa bu kanunlara göre yaşayacak, zaten sayıca az olan Kırım Tatar Türkleri yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktır. 2 Aralık 2007 yılında Putin tarafından imzalanan 309 nolu kanun gereği Rusya Anayasası’ndan “Milli Komponent (kısım, parça)” çıkarılmış ve okullarda ana dilde eğitim yasaklanmış, ayrıca lise mezuniyet ve üniversiteler giriş sınavları da Rus dilinde yapılması kararlaştırılmıştır. Kırım’da büyük çoğunlukta olan Ruslar için hava hoş, onlar nasılsa güçlerine güç katacak sesleri daha da gür çıkacaktır. Kırım Parlamento’sunun önünde ellerinde Rusya bayraklarıyla “Putin!”, “Rusya!” diye slogan atan Ruslar ve endişeli bekleyiş içinde olan yarımadanın gerçek sahipleri Kırım Tatar Türkleri… Kırım Tatarları, burası bizim anavatanımız, bizim gedecek yerimiz yok, ölsek dahi burada ölelim, diyecek kadar cesurdur. Geçenlerde televizyonda Kırım’ın başkenti Akmescit’te 10 kilometre uzaklıkta olan Kırım Tatar köyü sakinlerini gösterdiler. Köyün camisinin yanına ateş başında toplanmış Tatarlar, gece nöbeti tutuyorlardı. Ellerinde ne bir silah, ne de başka bir şey vardı. Köyün erkekleri gövdelerini siper etmiş öylesine olası bir saldırı karşısında önlem almak için bekliyorlardı. Gözlerinde hüzün, sözlerinde sitem vardı… 16 Mart 2014 tarihinde Kırım’da yapılacak sonucu belli olan referandum Kırım Tatar Türklerinin yararına olmayacağı kesindir. Kırım’ın Rusya’ya bağlanması Kırım Tatar Türklerinin mazide yaşadıkları olayları tekrar depreştirecektir. Kırım Tatarlarının bu referandumdan payına düşecek olan yine kayıp ve hiç dinmeyen gözyaşıdır… Bu Dünya’da hep Türkler mi acı çekecek, gözyaşı dökecek?

 krm