Etiket arşivi: Roza Kurban

Ermenilerin Kazan Hanlığı’na İHANETİ

Roza KURBAN

            Bir insan topluluğunu ulusal, dinsel vb. sebeplerle yok etme, jenoside soykırım, denir. (Türkçe Sözlük 2005: 1797). Ermeni Soykırımı (!) konusu, son yıllarda sıkça dillendirilen ve çeşitli ülke parlamentolarının gündemine alınan bir konudur. Ermeni konusu ile tüm dünya ilgilenirken, nedense Rusların Türklere yüzyıllardır uyguladığı soykırımı konuşmaktan ülkeler kaçınıyor ya da çekiniyorlar. 1552 yılında başlayan Rusların Türk Dünyası’nı işgali sonrasında yaşanan zulüm, Rusların zorla Hıristiyanlaştırma yoluyla Ruslaştırma siyasetinin gündem oluşturamaması bir bilgi eksikliği mi, yoksa başka bir nedeni mi var bunu söylemek zordur. Çarlık Rusyası’nın çöküşü sonrası oluşan Sovyetlerin Rus olmayan milletleri yok etme siyaseti hız kesmeden devam etmiştir. Sovyetler, Çarlık Rusyası’nın Ruslaştırma siyasetini sürdürmüştür. Ermeni Soykırımı güncelliğini korurken, 1921–1922 yıllarındaki yapay açlık, Stalin’in aydın soykırımı, 23 Şubat 1944 Çeçen-İnguş Sürgünü, 18 Mayıs 1944 Kırım Tatar Sürgünü gibi milyonlarca insanı hayattan koparan, milletlerin yok olmasına neden olan olaylar gündem oluşturamıyor. Bu konuda maalesef Türk Dünyası da birlik olup desteklemiyor birbirini. Geçmişte yaşanan olayları unutmak ya da unutturmaya çalışmak milleti tarihinden koparmak, milli şuurdan yoksun bırakmak anlamına gelmektedir. Türklere uygulanan zulüm, soykırım olmanın dışında bir insanlık suçudur ki asla unutulmamalı ve unutturulmamalıdır. Stalin’in Türklere yaptıklarının etkileri günümüzde de kendini göstermektedir. Sürgün sırasında yurtlarından sürülen Türkler halen anavatanlarına dönememiş, bazıları artık milli kimliğini kaybedip mankurtlaşmıştır.

            Ermeni Soykırımı denince, Ermenilerin kimliğini öğrenmek için tarih sayfalarına göz atmakta yarar vardır. Kazan Hanlığı döneminde birçok Ermeni tüccar aileleriyle birlikte Kazan’da ikamet etmiştir. Kafkasya, İran ve genel olarak doğu ile yapılan ticaret Ermenilerin elinde olmuştur. Kazan’da Ermenilerin kendi mahallesi, günümüzdeki kalıntıları Yunan Köşkü adıyla bilinen kendi kilisesi ve kilise avlusunda mezarlıkları olmuştur. Görüldüğü üzere Kazan Hanlığı Ermenilere özgürce yaşama, çalışma hakkını tanımıştır. Kazan Hanlığı tarihi ile ilgili yazılan kitapların büyük çoğunluğu işgalci Ruslar tarafından yazıldığından bazen gerçekleri ortaya çıkarmak için ciddi araştırmalarda bulunmak gereklidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ulu önder Mustafa Kemal Atatürk: “ Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.” demiştir. 1552 yılında Kazan Hanlığı Ruslar tarafından işgal edildikten sonra Kazan Tatarlarına kendi tarihlerini yazma fırsatı olmamış, tarih işgalci Ruslar tarafından yazılmıştır. İşgalcilerin yazdığı tarih gerçekleri yansıtmamakla kalmamış, bu tarih sayfalarında Türkler “pis”, “barbar”, “yamyam” vs. olarak kötü gösterilmiştir. Kazan Tatarlarının milli tarihi ancak XIX. yüzyıl ortalarından sonra yazılmaya başlanmıştır. Stalin döneminde tarafsız tarih yazan tarihçiler yargılanmış ve idam edilmiştir. Tarihi objektif yazan tarihçilerden birisi de Stalin devri kurbanı Rus asıllı Mihail Hudyakov’tur (1894–1936). Tarihçinin 1923 yılında yayımlanan “Kazan Hanlığı Tarihine Özgü Araştırmalar” adlı kitabını Rusçadan Türkçeye çeviren İklil Kurban ‘Çevirenin Sözü’ kısmında şunları yazmıştır:

“Eğer, bizim çevirdiğimiz Hudyakov’un bu eseri, bir Tatar tarihçisi tarafından yazılmış olsaydı, ‘Tatar ruhuna Rus düşmanlığının aşılanması’ olarak algılanıp, bu çalışmanın inandırıcılığına gölge düşmüş olurdu. Fakat ne yazık ki, insanlığın tarihinde, Hudyakov’un ‘Esir düşen Kazan sakinlerinin tüyler ürpertici katliamı, Rus tarihinin en üzücü sayfalarından biridir… 1552 yılında 30 000 – 40 000 Kazan sakininden sadece 6000 Tatar hayatta kalmıştır’ dediği gibi, olguların var oluşu, insanlığın zihninde ve dilinde ‘soykırım’ kavramının türemesine neden olmuştur. Kazan’ın Ruslar tarafından işgal edildiği 2 Ekim 1552 tarihinin, Tatarlara yönelik bir soykırım günü olduğu konusunda, Hudyakov başta olmak üzere Tatar tarihini yazan Gaziz Gobeydullin, Hadi Atlasi gibi tarihçiler hemfikirdirler. Günümüzde de devam eden soykırım eylemine tepki olarak bu günün (2 Ekim’in) dünya çapında bir soykırım günü olarak tanınmasında yarar vardır.” (Hudyakov 2009: 9).

            Kazan Hanlığı’nın çöküşünün çeşitli nedenleri vardır, bunlar tarihçiler tarafından değerlendirilmekte, yorumlanmaktadır. Kazan Hanlığı çöküşünün nedenlerinden birisi de yaşanan ihanetlerdir. Her insan, her millet kendine yakışanı yapar ki, insan ve milletlerin karakteri davranışlarında saklıdır. Türkiye Ermeni Soykırımı suçlamaları ile gündemdeyken, Ermenilerin Kazan Hanlığı’na yaptıkları ihaneti irdelemekte yarar vardır. Ermenilerin Kazan Hanlığı’na ihaneti konusu Hudyakov’un “Kazan Hanlığı Tarihine Özgü Araştırmalar” kitabında yer almıştır. Prof. N.F. Vısotskiy, Kazan’da yaşayan bir Ermeni’den şu rivayeti kaydetmiştir:

“Tatar saltanatı devrinde,  Kazan’ın şimdiki Sukonnıy (Çuha) mahallesinde birçok Ermeni tüccarı ailece yaşıyormuş. Bugünkü Georgi Kilisesi’nin yerinde onların kendi kiliseleri varmış. Kazan Korkunç İvan tarafından kuşatılırken, Çar ordusunun birçok saldırısı Tatarlar tarafından püskürtülmüş. İşte o zaman birkaç Ermeni Rus karargâhına giderek, Çar’a büyük bir ücret karşılığında, kalenin kolaylıkla girilebilen zayıf noktasını gösterme teklifinde bulunmuşlar. Çar bu sırrı satın alıp şehri ele geçirmiştir. Zafer bayramı kutlanıp, işler yatıştıktan sonra İvan Ermenileri hatırlamış: eski müttefiklerine ihanet eden insanların yenilerine de aynı şeyi yapabileceğini düşünmüş ve onların hepsinin öldürülmesini emretmiştir. Korkunç İvan’ın bu emrinden haberdar olan Ermenilerin büyük çoğunluğu Kazan’dan gizlice İdil boyundaki şehirlere, özellikle Astrahan’a kaçmıştır. “Kazanskiy” (Kazanlı-R.K.) soyadlı bu kaçaklardan birinin torunları bugün de Astrahan’da yaşıyormuş. Elbette Ermenilerin hepsi kaçamamış, kalanlar Korkunç İvan tarafından öldürülmüştür.” (Hudyakov 1991: 280–281).

Görünen o ki, Ermeniler kendilerine kucak açan, özgürce yaşama hakkı tanıyan Kazan Hanlığı’na nankörlük etmiş, kendilerine yapılan iyiliğin karşılığını ihanetle ödemiştir. Türkiye Türkçesinde “ekmek veren eli ısırmak”, “yediği kaba pislemek”, “besle kargayı oysun gözünü”  gibi deyim ve atasözleri vardır. Ermenilerin yaptığı ihaneti tam olarak karşılamazsa da bu atasözlerini hatırlatmak yerinde olur. İnsanların beslediği evcil hayvanlar dahi sahiplerine ihanet etmezler, ne ekmek veren eli ısırırlar, ne de yedikleri kaba pislerler. Ermeniler, hayvanların bile yapmadığını yaparak kendi menfaatleri uğruna yaşadıkları ülkeyi satmışlardır. Her daim çıkarlarını ön planda tutan Ermeniler Kazan Hanlığı’na yapılan ihanetin bedelini ağır ödemiştir. Kazan Hanlığı’nın Ruslar tarafından işgali Ermenilerin de Kazan’daki hayatının sonunu getirmiştir. Kazan Hanlığı döneminde serbestçe rahat hayat süren Ermeniler, hanlığa ihanet ederek bir nevi kendi sonlarını kendileri hazırlamıştır. Aslına bakılırsa onlar Kazan Hanlığı’na ihanet ettiklerini sansalar da kendi kendilerine ihanet etmiştir. Milletlerin kimliğini anlamak için tarihi geçmişe bakmak gereklidir. Kazan Hanlığı’nda yaşanan bu olay Ermenilerin kimliğini açıkça ortaya koymaktadır.    

Kaynakça:

  1. Hudyakov, Mixail, Oçerki Po İstorii Kazanskogo Hanstva (Kazan Hanlığı Tarihine Özgü Araştırmalar, Moskova 1991.
  2. Hudyakov, Mixail, Kazan Hanlığı Tarihine Özgü Araştırmalar, Çeviren: Roza Kurban, İklil Kurban, Berlin 2009.
  3. Türk Dil Kurumu: Türkçe Sözlük, 10. Baskı, Ankara 2005.

KREMLİN ESİRLERİ…

Roza KURBAN

 

14 Ağustos 2018 tarihinde Kırım Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneği’nde (1955) Ukrayna Enformasyon Bakanlığı tarafından hazırlanan “Kremlin Esirleri” başlıklı belgeselin gösterimi gerçekleştirildi. Katılımcılar arasında, konuya ilgi duyan ve yaşananlara kayıtsız olmayan ev sahibi Kırım Tatarları olmak üzere Kazan Tatarları da vardı. Belgesel gösteriminden önce açış konuşmasını Dünya Tatar Kongresi Genel Sekreteri Av. Namık Kemal Bayar yaptı. Bayar, şu an itibarıyla 27 Kırım Tatarı olmak üzere toplam 72 kişinin Kremlin esiri olduğundan bahsetti ve sözü belgeselin tanıtımı için Ukrayna Büyükelçiliği Müsteşarı’na verdi. Müsteşar, Kremlin esiri olan insanlardan 3 Ukraynalının açlık grevinde olduğunu söyledi. Oleg Sentsov 92, Volodymyr Balukh 148, Oleksandr Shumakov 83 gündür açlık grevindedir. Açlık grevi yapan Ukraynalı sanatçı Oleg Sentsov’un 92 gündür grevi sürdürdüğünü ve ablasına “Ölüm çok yakın” sözlerini ilettiğinden söz eden Müsteşar, açlık grevinde olanlarının sağlık durumlarından endişe duyduklarının altını çizdi. Kremlin tarafından esir alınan insanların durumu ile ilgili Birleşmiş Milletler ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemelerine başvurular yaptıklarını belirten Müsteşar, “Yaşananları dünyaya anlatmak için daha geniş kitlelere ulaşmalıyız!” dedi.

 

30 dakikalık “Kremlin Esirleri” belgeselinde, Kırım Tatarları tarafından tanınan isimler İlmi Umerov, Ahtem Çiygöz başta olmak üzere Emir Usein Kuku, Pavlo Hyrib ve Oleksey Chibnylerin tutuklanma, suçlanma ve dava süreçleri ile ilgili bilgilere geniş yer verilmişti. Türkiye ve Rusya arasında yapılan anlaşma gereği İlmi Umerov ve Ahtem Çiygöz serbest bırakılmıştır. Umerov ve Çiygöz – tutuklanma, sorgunlama, dava süreci, hapishanede yaşananları bizzat anlattılar. Kafalarına çuval geçirilerek üstü kapalı arabadan belirsizliğe doğru götürülen bu insanların “suç dosyaları” tutuklandıktan sonra hazırlanmıştır. Çiygöz’ün tutuklandıktan sonra kendi kendine sorduğu ilk soru “dünya neden faşizme izin verdi?” sorusu olmuştur. Uyduruk suçlarla hapsedilen bu insanların tek “suçu” milletinin yanında yer almak ve Rus işgaline boyun eğmemektir. Bilhassa Ahtem Çiygöz’ün anlattıkları “bu kadarı da insanlığa sığmaz” denilecek boyuttaydı. Çiygöz hapisteyken annesi hastalanmış, hapishane yönetimi annesini hastanede ziyaretine izin vermiş. Hastaneye elleri kelepçeli olarak götürülen Ahtem Çiygöz kısa bir süre annesi ile görüştükten sonra tekrar hapishaneye getirilmiştir. Bir annenin oğlunu elleri kelepçeli polis nezaretinde görmesi kadar üzücü başka bir şey olamaz. Anne kalbi yaşananlara dayanamamış, oğlunun ziyaretinden birkaç gün sonra hayatını kaybetmiştir. Annesinin cenazesine gitmesine dahi izin vermeyen Kremlin yönetiminin bu saatten sonra “insan haklarından” söz etmesi, bu konuda ağzını dahi açması doğru değildir. Zaten Rusya’da “insan hakları” diye bir şey yoktur, ülkede “Putin kararlarına dayalı haklar” mevcuttur. Ya Putin taraftarı olarak Putin’i ve rejimini öveceksin, ya da Kremlin esiri olacaksın. Günümüzde Rusya açık bir ceza evidir. Putin’e karşı çıkanlar milliyetine bakmaksızın hemen cezalandırılmaktadır. Türk olmak, başlı başına bir suçtur Rusya’da. Müslümanlar – terörist, milliyetçiler – bölücü, muhalif aydınlar – aşırı radikal olarak damgalanmaktadır.

 

Şu anda hapishanede bulunan Emir Usein Kuku, Pavlo Hyrib ve Oleksey Chibnyleri ailelerinden dinledik. “Terörist” suçlamasıyla yargılanan Emir Usein’in eşi her duruşma sonrası çocuklarının heyecanla babalarının dönmesini beklediğini, son zamanlarda artık “ne zaman dönecek?” diye sormadıkları anlatırken bir anne olarak gözlerim yaşardı. Çocukların babalarını ancak duruşma salonuna götürüldüğü sırada gördüğünü, küçük kızının bu sırada babasına dokunmayı başardığını anlatırken çocuklarda baba özleminin tarifi çıkıyordu karşımıza. Pavlo Hyrib ve Oleksey Chibny’yi anne-babalarından dinledik ve FSB’nin gençleri tuzağa düşürmek için nasıl kadınları kullandığını öğrendik. FSB’nin kirli işlerini gözler önüne seren bu olayları duyunca FSB’nin yaptıklarının yapacaklarının habercisi olduğunu anlamak zor değildir. Anne-babalar oğullarına “tutuklandığınızda korktunuz mu?” diye sormuşlar, yanıt olarak “hayır korkmadık, sadece sizi bir daha göremeyeceğiz diye üzüldük” demişler. Gençler de biliyorlar ki Kremlin eline düşenlerin “sağ çıkma olasılığı” yok denilecek kadar azdır… Hapisten sağ çıksalar dahi, takipler devam etmekte, bir daha hapse atmak için fırsat aranmaktadır. Bunun en iyi örneği Kazan Tatar milliyetçisi Rafis Kaşapov’tur. Rusya’nın Kırım işgaline karşı çıkan Kaşapov 2014 yılında tutuklanmış 3 yıl hapis yattıktan sonra da 2017 yılından serbest bırakılmıştır. Serbest bırakıldıktan kısa bir süre sonra yurt dışına kaçmak zorunda kalan Rafis Kaşapov’un çilesi bitmemiş, yurt dışında da FSB takibindedir. Ayrıca Kaşapov yurt dışına kaçtıktan sonra hakkında tekrar bir dava açılmıştır. Kaşapov yurt dışına olsa da kendini güvende hissetmemekte, Rusların öldüreceği endişesi içinde yaşamaktadır. Rusya’da hapishaneden çıkmak özgürlüğe kavuşmak anlamına gelmemektedir.

 

Türkiye’nin yardımıyla serbest kalan Ahtem Çiygöz, “biz hapisten çıktık, ancak özgür değiliz, vatanımıza gidemiyoruz, ailemizi göremiyoruz” şeklindeki sözleri Kremlin esaretinin halen devam ettiğinin ve Kırım Rus işgalinden kurtulmadığı müddetçe de devam edeceğinin işaretidir. Suçları olmadığı halde uydurma suçlarla yargılanan, hapsedilenlerin sesi olan bu belgesel Kremlin siyasetini daha iyi anlamak, Putin yönetimini daha iyi tanımak için mutlaka izlenmeli, izletilmelidir. Kremlin Esiri olan bu tutukluların bir gün özgürlüğüne, vatanına, milletine ve ailelerine kavuşacakları günleri görmek dileğiyle…

 

Zulmün Gizlenen İzleri…

 

Roza KURBAN

 Güçlü bir kimsenin yasaya veya vicdana aykırı olarak başkasını uğrattığı kötü durum, kıygı, acımasızlık, haksızlık, eziyet, cefaya zulüm denir. SSCB’de bilhassa Stalin Dönemi’nde (1924–1953) insanların büyük çoğunluğu haksız yere yargılanmış, hapse atılmış, sürgün edilmiş, öldürülmüştür.[1] Tek kelime ile ifade etmek gerekirse insanlar zulme uğramıştır. 1956 yılında Komünist Parti’nin XX. Kurultayı’nda Stalin (1879–1953)  suçlanmıştır. Kurultay sonrası Stalin Dönemi’nde yargılananlar aklanmış ve zulmün izleri de gizlenmeye başlamıştır.  Zulüm asla gizlenemez. Zulmü uygulayanlar ve onların destekçileri yaşananları gizlemek, zulmün izlerini yok etmek ister. Ancak yaşanan zulüm, çekilen acılar belleklerde her daim diri kalır, unutulmaz. İzleri silmek, unutturmak isteyenlere inat milletin hafızasında ebediyen yerini korur. Millet ise yaşananlardan ders çıkararak hayatına devam eder.

 

Stalin Dönemi’nde uygulanan zulüm, yapılan haksızlık, çekilen eziyeti anlatmak için kelimeler yetersiz kalır. Stalin’in yaptıkları zulüm olmanın dışında bir aydın soykırımı, terördür. Bu dönemde milletin fikir sahibi aydınları topyekûn yok edilmiştir. 1920’lı yılların sonlarında başlayan Tatar aydınlarının tutuklanması, akabinde hapse atılması, sürgüne gönderilmesi, idam edilmesi ile başlayan süreç 1937–1938 yıllarında doruk noktasına ulaşmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile birlikte tutuklamalar azalmış, zira Stalin tamamen savaşa odaklanmış, genç-yaşlı, eğitimli-eğitimsiz herkes savaşa yollanmıştır. Savaş sonrası kısa bir toparlanma sürecinden sonra zafer sarhoşu Stalin öleceğinden habersiz tekrar “düşman” avına kaldığı yerden devam etmiştir. Rus olmayanlara karşı nefret besleyen Stalin soykırım siyasetini farklı şekillerde sürdürmüştür. 1950 yılında İdil-Ural boyundaki yapay açlık bölge halkını yok etme siyasetinin bir örneğidir. Ayrıca 1950 yılında tekrar tutuklamalar başlamıştır. 1950’lı yıllarda siyasi tutukluların sayısı bazılarına göre 10–12 milyon, bazılarına göre 15 milyon civarındadır. Tutuklananların büyük çoğunluğu İkinci Dünya savaşı sırasında Almanlara esir düşen ve orada lejyonlara katılan askerlerden oluşmuştur. Geriye kalan tutukluların büyük bir kısmı üniversite öğrencisi ve aydınlardır. Tutuklananlar arasında muhalif yazar Ayaz Gıylecev (1928–2002)[2] da vardır. Kazan Devlet Üniversitesi öğrencisi olan Gıylecev 22 Mart 1950 tarihinde “Sovyetlere karşı propaganda yürütme” suçundan tutuklanmış, 10 yıl hapis cezasına çarptırılmış, 1950 yılının sonlarında Kazakistan’daki çalışma kampına gönderilmiştir. Yazar 5 yıl boyunca çeşitli kamplarında tuğla fabrikası, taş ocağı gibi yerlerde çalıştırılmıştır. “Sovyet düşmanı” olarak tutuklanan Gıylecev hapishanede kendi gibi siyasi tutuklularla arkadaşlık etmiştir. 1997 yılında yayımlanan “Haydi, Dua Edelim!” başlıklı romanında, hapishane yıllarını yazar bir “okul” olarak değerlendirmiş ve fikir ortaklığı olan insanlardan şöyle bahsetmiştir: “Biz hepimiz Stalin’ın, Lenin’in, Lenin’in kurduğu Sovyet sisteminin düşmanlarıydık. Biz aramızda her konuda korkusuzca, açıkça konuşuyorduk. Bu – benim için mutlu bir okul oldu… Evet, deli dönemde akıllı olmak zor, delilikler de olmadı değil, yanlışlık-hatalar da yapıldı, köy çocuğu, deneyim yok, birçok şeyi bilememişim, ancak hapishane yolları çok şey öğretti, çok şeyi tattım, akıllı insanlarla yemeğimi paylaştım.”[3] (Gıylecev 1997: 446). İnsanoğlu umutsuzluktan umut yaratır. Ayaz Gıylecev olumsuz hapis hayatına olumlu taraftan bakmıştır ki, yazar her fırsatta hapishane yıllarının onun için “ibretli bir okul” olduğunun altını çizmiştir. Yazar hapishane yıllarını kaleme almaya niyetlendikten sonra 1950 yılında çalıştırıldığı çalışma kamplarını yeniden görmek, anılarını tazelemek, zorlu geçmişi ile yüzleşmek üzere 1989 yılının Ağustos’unda Kazakistan’a gitmiştir: “Roman-anılarımı yazmadan önce, belimi bağlayıp, özlem içinde, heyecanla, uykusuz kalarak Karaganda tarafına gittim.” (Gıylecev 1997: 399). Yolculuğa çıkmadan önce ikilem içinde olan Ayaz Gıylecev duygularını şu şekilde kaleme almıştır: “Acayip bir şey bu insan doğası! ‘Eziyet çektiği hapishaneyi bulup, görüp döneyim!” diye, ne zamandır hazırlanıyorum, günü gelip çattığında aklımda bir şüphe: gitmeli miyim? Delilik değil midir bu? Ne arıyorsun oradan? Ne bulurum diye umut ediyorsun?.. İşkillenmemin nedeni şudur diye düşünüyorum, cehennemden bir kurtulup çıktıktan sonra orada yaşadıklarının tamamını hiç kimseye anlatmıyorsun, orada yaşanan zulmü unutmaya zorluyorsun kendini.”  (Gıylecev 1997: 410). Yazar bu duygular içinde başlamış yolculuğuna. 34 yıl aradan sonra uzun bir yolculuğa çıkmak, bu yolculukta acılarla dolu geçmişi ile yüzleşmek üzere trene binmiş Ayaz Gıylecev. Bir zamanlar asker nezaretinde götürüldüğü cehennem azabı çektiği yerlere bu sefer özgürce bilinçli olarak çıkmış yola. Çalışma kamplarına ulaşmak için Kazakistan’ın Karaganda şehrine varmak, oradan da Aktas, Volınka, Karabas’a geçmek gerekiyormuş. Tren Karaganda şehrine yaklaştığında yazarın kalbi çarpmaya başlamış heyecandan: “İçim hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı, göğsüm vagonun sarsıntısını geçecek şekilde çarpıyor. Beni mutlu ve mutsuz yapan bu topraklar! Merhaba, Aktas! Merhaba, taş ocakları! Merhaba, Fedorovka, Mihaylovka! Eşsiz hüzünlü, aylı büyülü geceleri ile beni yazar yapan Maykuduk, merhaba! Dondurucu soğuklarda, gece yarısında, başucunda Büyükayı büyük bir soru işareti olarak aydınlattığında, kötü köpeklerini havlatarak beni yutan Karabas, merhaba! Beni tanıyor musunuz?” (Gıylecev 1997: 410). 19 Ağustos 1989 tarihinde Ayaz Gıylecev Karaganda şehrine ayak basmıştır. Yazar şehri şu sözlerle tanımlamıştır: “Zamaneye özgü renksiz, sahipsiz, milliyetsiz ve sevimsiz bir şehirmiş Karaganda.” (Gıylecev 1997: 411). Gıylecev, şehir sakinlerinin oradan buradan para kazanmak için geldiklerinden, milli kimliklerini yitirdiklerinden söz etmiş ve Karaganda şehrini “ortak değerleri olmayan yabancılar” şehri olarak nitelendirmiştir. Karaganda Tren Garı, Aktas çalışma kampı tutukları tarafından yapılmış olduğunu hatırlayan yazarın, yolcular bunu biliyorlar mıdır, sorusu geçmiş aklından…

 

Ayaz Gıylecev yaklaşık 40 yıl aradan sonra, Kazakistan topraklarına geçmişi ile yüzleşmek üzere geldiğinde hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını fark etmiştir. Yıllar önce yaşanan zulmüm acıların izleri tamamen silinmiş, bölge sakinleri geçmişten habersiz hayatlarını sürdürmektedir. Yazarın ilk gittiği yer bir zamanlar 4000 erkek, 3000 kadının tutuklu bulunduğu Aktas çalışma kampı olmuştur. Aktas çalışma kampında bulunan Tuğla Fabrikası başlangıçta Japon, sonra Alman esirler tarafından inşa edilmiştir. “Tuğla fabrikasında kolay bir iş yoktur” diyen yazar o yılları tekrardan yaşamış ziyareti sırasında. Tutukluluk günleri bir film şeridi gibi geçmiş gözlerinin önünden. Yolda giderken eskiden sağda solda her yerde tel örgülerle çevrili çalışma kamplarının artık olmadığını fark etmiş. Yolun sağ tarafında çalışma kamplarının yerinde yazlıkları görünce aklına ister istemez şu sorular gelmiştir: “Çalışma kamplarını yıkıp yazlık mı yapmışlar? Yoksa isimsizler mezarlığını gizlemek için mi yapmışlar bu yazlıkları? Genç neslin gamsız zatları saygısızlar, dua bekleyen zavallı canların üzerine hayat kurduklarını biliyorlar mı acaba?!” (Gıylecev 1997: 417). Gıylecev fabrikaya ulaştığında çalıştığı Tuğla Fabrikası’nı tanıyamamış: fabrika avlusu çevresine kurulan kuşun bile geçemeyeceği tel duvar, demir kapıdan eser yokmuş. Yazar Tuğla Fabrikası’nın durumunu, “Fabrika varmış, o alçalmış, etrafında balçık, lığ birikintilerinin ortasında hüzünlenip altta kalmış” şeklinde değerlendirmiş.

 

Yazarın ikinci durağı 1953 yılının Mayıs ayından 1954 yılının 6 Mart tarihine kadar çalıştığı Volınka Taş Ocağı olmuştur. Gıylecev’in 10 aylık ömrünün geçtiği Taş Ocağı’nı araması daha da ilginç olaylara sahne olmuştur. Taş Ocağı’nı ne bilen ne de duyan varmış. Yazar sorduğunda ona deliye bakarmışçasına bakmış insanlar, aklını yitirdiğini sanmışlar. Olmayan hayalet bir yeri arayan insan konumuna gelmiş Ayaz Gıylecev. İnsanlar Volınka Taş Ocağı’nı ne duymuşlar, ne de görmüşler. En son kesin bir şekilde ‘Yok, Volınka Taş Ocağı hiç olmamıştır!’ demişler. Volınka’da sadece domuz çiftliğinin olduğunu söyleyen iki kadın “Orada çalışma kampının olması olanaksız? Karıştırıyorsunuz, vatandaş!” şeklindeki sözleriyle yazarı ikna etmeye çalışmıştır. Kafası karışan yazar, “Nerede bu taş ocağı? Aradan sadece 36 yıl zaman geçmiş, ben taş ocağından 1954 yılının martında ayrıldım. Ben ayrıldığımda pekâlâ çalışıyordu… Unutmuşlar mı? Unutturulmuş mu? Dünyada benim olduğumu fark etmemiş onlar! Yazar – ülkelerin, toprakların, milletlerin Anı bekçisi olduğunun farkına varamamışlar!..” şeklinde uyarısını ve isyanını dile getirmiştir. (Gıylecev 1997: 438).  Otobüste giderken “ben orada tutukluydum, bizzat taş ocaklarında kendim çalıştım” diyen yazara bilgiçlik taslayan birisi “Nereden olsun orada çalışma kampı? Saçmalık… Elli yıldır Mihaylovka’da oturuyorum, ne bir çalışma kampı, ne bir hapishaneden haberim var. Öyle bir şey hiç olmamıştır ” demiştir. Otobüsten Volınka Taş Ocağı’nın yerini öğrenemeden inen yazar insanlara sorup soruşturmaya devam etmiştir. Sonunda bir taksici, “Burada çoktan beri taş çıkarmıyorlar. Varın var…” demiş ve Ayaz Gıylecev’i eski taş ocağına götürmüştür. Yolda ilerlerken, yolun sol tarafında kocaman bir Hıristiyan mezarlığını gören yazar taksiciye “Müslüman mezarlığı nerede?” diye sormuş. Taksici, “Hangi Müslüman?” diye soruya soruyla yanıt vermiş. Yazarın, “Kazaklar, Tatarlar da az değil burada, Çeçenler de varmış!” sözlerine karşılık “Hepsi birlikte yatıyorlar, bizde halkları ayırmıyorlar” demiştir. Araba dik yüksek bir tepede durmuş, yazar arabadan inmiş ve karşısındaki manzara karşısında kendi tabiriyle “dilsiz kalmıştır”. Önünde derin bir çukur, derin bir göl görmüştür. Dikkatli baktığında çalıştığı Taş Ocağı’nın gölün dibine gömüldüğünü fark etmiştir. Taş Ocağı’nın yok edilmesinden Gıylecev şöyle söz etmiştir: “Bizim çalıştığımız dönemdeki taş ocağından ne bir sütün, ne bir bina, ne bir anı kalmış, her şey kırılıp dökülmüş, kaybolmuş, gömülmüş, parçalanmış, dağıtılmış, bitmiştir”(Gıylecev 1997: 443). Gölün çevresine yazlıkların yapılmış olması yazarın aklına tekrar “biliyorlar mı?” sorusunu getirmiş: “Allah’ın lanet okuduğu, işbu terkedilmiş cehennem çukurunda binlerce tutuklunun uzun yıllık hasretinin yutulduğunu düşünmüyordur yazlıkçı-yabancılar! Rahatça, umursamadan yaşıyorlardır onlar!” (Gıylecev 1997: 443).

 

Geçmişinin izlerinden giden yazar Ayaz Gıylecev tüm gezisi boyunca aklında tek bir soru ile dolaşıyor “Biliyorlar mı?”. Çekilen acıları, uygulanan zulmü, akan kan ve gözyaşını, bu yolda kurban giden, hayata veda edenleri, onların mezarlıksız mezarlarını, genel olarak tarihi, yaşananları biliyorlar mı? Tarihi, geçmişi unutmak – milli kimliğini kaybetmek demektir. Onun için tarih unutulmamalı her fırsatta hatırlatılmalıdır. Yazar geçmişi ile yüzleşmeyi, umduğunu ve bulduklarını şöyle özetlemiştir: “Ben ne beklemiştim ki? Ne bulmayı umuyordum? Genel olarak, ne arıyorum ben bu terkedilmiş yolaklardan? Olmuş, geçmiş, geçmiş-bitmiş, kaybolmuş, unutulmuş. Belki de benim kanmayan gönlüm işbu “unutulma” ile razı olmak istemiyor mu?” (Gıylecev 1997: 444). Stalin Dönemi’nde yaşanan zulmü unutturmak isteyenlere inat yaşanmışlıkları kitaplarına taşıyan, romanlar yazan yazarlarımız olmazsa nereden öğrenebilirdik o karanlık günleri. Arkasında hiçbir iz bırakmadan kaybolan Volınka Taş Ocağı gibi o devirde yaşananlar da unutulup giderdi eğer Ayaz Gıylecev ve daha niceleri gibi “anı bekçisi” cesur yazarlarımız olmazsa… Geçmişinin izini süren yazar geçmişte yaşananların acıların ötesinde geçim derdinde olan insanların adeta bir robota dönüştüğünü görüp üzülmüş, acısı katlanmıştır. Ulusal kimlikten uzaklaşan, içinde bulunduğu topluma yavancılaşan mankurtlar Ayaz Gıylecev’in üzüntüsüne üzüntü eklemiş. Yazar geçmişine mi, yaşananlara mı yoksa milletin geleceğine mi, niye üzüleceğine şaşırmıştır. Geçmiş kumsaldaki izler gibi yok olmuş, milli kimlik kaybolmuş, kimliksiz insanlarla inşa olacak gelecek ise tam bir muammadır. Geçmişin izlerini silmek, işlenen suçu zulmü ortadan kaldırmaz. Ne yapılırsa yapılsın, zulüm ne kadar gizlenmeye çalışılırsa çalışılsın tarih ve “unutulmaya” razı gelmeyen yazar ve tarihçiler var. Tarih geçmişin unutulmasına izin vermez, vermemelidir.

 

Stalin Dönemi’nin izlerinin gizlenmek istenmesini muhalif yazar Ayaz Gıylecev örneğinde gördük. Bu dönemde 60 milyon civarında insan Stalin siyasetinin kurbanı olmuştur. 60 milyonun bir kısmı idam edilmiş, bir kısmı hapse atılmış, bir kısmı ise sürgüne gönderilmiştir. Stalin zulmüne duçar olanlarla ilgili arşiv belgeleri bugüne kadar tam olarak açılmamış, ancak belirli bir kısmı açılmıştır. Onun için siyaset kurbanlarının sayısı katbekat fazla olduğu bir gerçektir. 2014 yılında Rusya Hükümeti’nce alınan gizli bir karar gereği, SSCB Dönemi’nde yargılananların arşiv belgeleri yok edilmiştir. Görünen o ki, Stalin Dönemi’nde yaşananları asla tam olarak öğrenemeyeceğiz. Stalin’in uyguladığı zulüm bugün de gizlenmeye, Stalin ise aklanmaya çalışılmaktadır. Stalin’in “büyük siyaset adamı” olarak lanse edildiği, Stalin’e heykellerin dikildiği, “tarihi adaleti tekrar diriltme” bahanesiyle Stalin’in sözlerinin şiar yapıldığı bir ortamda gerçekleri ortaya çıkarmak zor olduğu kadar imkânsızdır…

Kaynakça:

 

  1. Gıylecev, Ayaz, Yegez, Ber Doga! (Haydı, Dua Edelim!), Kazan 1997.
  2. Kurban, Roza, Biz İdil’den, Ural’dan…, s: 90-98, İstanbul 2014.
  3. Kurban, Roza, Balta Kimin Elinde, Töre Dergisi, Adana, Yıl: 4, Sayı: 44, Aralık 2016, s: 36–39.
  4. Mostafin, Rafael, Repressiyelengen Tatar Ediplere (Cezalandırılan Tatar Edipleri), s:28–34, Kazan 2009.
  5. Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, Baskı, Ankara 2005.

 

[1] Stalin Devri ile ilgili daha geniş bilgi için, Roza Kurban “Stalin Devri ve Kurbanları”, 2014, s: 90–98.

[2] Ayaz Gıylecev ile ilgili daha geniş bilgi için, Roza Kurban “Balta Kimin Elinde”, 2016, s: 36–39.

[3] Metindeki tüm çevriler tarafımdan yapılmıştır.

Rusya’da Milli Diller Tehlikede

Roza KURBAN

Rusya’da Rus olmayan milletlerin hiçbir hakkı yoktur. Milli dillerin tehlike altında olduğu artık bilinen bir gerçektir. Rusların, Rus olamayan milletleri yok etme amacı devlet siyaseti durumuna getirilmiş olup yüzyıllardır uygulanmaktadır. 1552 yılında Korkunç İvan’ın Kazan Hanlığını işgali ile başlayan bu süreç, başlangıçta kılıçtan geçirme, sonrası Hıristiyanlaştırma yoluyla Ruslaştırma, dil keserek insanları “dilsizleştirme” şeklinde devam etmiştir. 1990’lı yıllardaki değişimler sonrası Rus olmayan milletler bir nebze de olsa rahat bir nefes almış, dil ile ilgili farklı girişimlerde bulunmuştur. Ancak bu değişime hazırlıksız yakalanan milletler yağmurdan kaçarken doluya tutulmuş, 2000 yılında Putin’in iktidara gelmesi ile birlikte dil ile ilgili tüm girişimler önce askıya alınmış daha sonra yasaklanarak tamamen ortadan kaldırılmıştır. Putin, Korkunç İvan ile başlayan Rus olmayan milletleri yok etme siyasetini ve Deli Petro’nun vasiyetini yerine getirmek için elinden geleni yapmaktadır. Son olarak, 20 Temmuz 2017 tarihinde Yoşkar-Ola şehrinde gerçekleşen Uluslararası İlişkiler Şura’sında Putin “Rus dili dışındaki başka dilleri zorunlu okutmak – yaramaz bir durumdur” şeklinde bir konuşma yapmıştır. O günden sonra Rus olmayan milletler için Ana Dili Eğitimi konusu gündemin ilk maddesi olmuştur. Putin’in konuşmasından sonra okullara talimat gönderilmiş, dil konusu velilerin takdirine bırakılmıştır. Günümüzde Rusya’da 174 dilde konuşan millet vardır. Rusya’da Ruslardan sonra nüfusu en fazla olan millet Kazan Tatarlarıdır. Dil konusunu Kazan Tatarları açısından bakacak olursak, millet kendi çapında mücadelesini verirken, Tataristan Devlet Şurası Rusların bir dediğini iki etmemekte, ağzından çıkan sözü hemen uygulamakta, bazen ise Ruslardan önce dili yok etme girişiminde bulunmaktadır. Putin’in 20 Temmuz 2017’deki konuşmasından sonra Tatar Dili ders saatleri azaltılmış. Konuyla ilgili Tataristan Devlet Şura’sı Başkan Yardımcı Rimma Ratnikova, “Bu bizim tavizimiz, biz bugün geri adım atıyoruz, belki bunun böyle olması gereklidir” şeklinde bir açıklama yapmıştır. 26 Ekim 2017 tarihinde gerçekleşen Tataristan Devlet Şurası’nın 33. oturumunda dil konusu gündeme alınmamış. Oturumda, Tataristan Cumhurbaşkanı “dil konusunun siyasallaştırılmaması gerektiğini” söylemiştir. Böylelikle 2017–2018 eğitim yılı Tatar Dili ders saatlerinin azalması ve önümüzdeki eğitim yılında ne olacak soruları ile geçti.

Dünyanın gözü kulağı Dünya Futbol Şampiyonasındayken, 19 Haziran 2018 tarihinde Rusya Duma’sında “eğitim” konusunda değişiklik yapma ile ilgili yasa tasarısı gündeme alınmıştır. Yasa teklifini sunan milletvekillerinden birisi olan Alena Arşinova yaptığı konuşmada, bölgelerden şikâyetler geldiğini, bazı bölgelerde Rusya Devlet Dili’ne (Rus Dili –R.K) zarar verildiğini (!), zira söz konusu milli cumhuriyetlerde milli dillerin Rus Dili’nden daha fazla okutulduğunu söylemiştir. Konuşmasında milli dillerin daha fazla okutulması, velilerin fikirlerinin dikkate alınmaması, lisanssız ders kitaplarının kullanılması gibi ihlallerden söz eden Arşinova, ihlallerin Tataristan ve Başkurdistan’da yaşandığının altını çizmiştir. Tataristan’dan seçilen milletvekili İldar Gıylmetdinov da konuyla ilgili söz almış ve şöyle demiştir: “Putin, seçme hakkı olmalı, dedi, ancak o diller milli eğitim sisteminden çıkartılsın demedi. Bunu kanunla yasalaştırmak gerekiyordu, onun için yasa teklifi verildi. Söz konusu yasa tasarısını kabul etmekten başka yolumuz yoktur”. Konuşmalardan sonra oylama yapılmış ve milli dilleri “isteğe bağlı” olmasını öngören kanun tasarısı ilk oturumda kabul edilmiştir. Milli dillerin yok edilmesine yönelik kanun tasarısı yürürlüğe girdiğinde Rus Dili “ana dili” olarak kabul edilecektir. 450 milletvekilinin 377’si oturuma katılmış; milletvekillerinin 373’ü kabul, 3’ü ret, 1’i çekimser oy kullanmıştır. Tataristan’dan seçilen 16 milletvekilinin 11 kabul, 1’i çekimser oy kullanırken, 4 milletvekili oturuma katılmamıştır. Tataristan’dan seçilen milletvekillerinin 15’i Birlik Rusya Partisi, 1’i Rusya Federasyonu Komünist Parti üyesi olduğunu belirtmek gerekir.

3 ret oyu kullanan milletvekilleri ise şunlardır:

  1. Rizvan Korbanov (Akyar, Kaliningrad, Kırım, Dağıstan);
  2. Valentin Şurçakov (Mordoviya, Çuvaş, Mari İli);
  3. Rifat Şeyhetdinov (Başkurdistan);

Söz konusu yasa tasarısını kabulü milli dillerin ölüm fermanının imzalanması anlamına gelmektedir. Yaşananlar karşısında, Tataristan, Başkurdistan, Kabarda-Balkar, Yakut Cumhuriyeti olmak üzere Rusya’daki 4 milli cumhuriyet aktivistleri milli dillerin “isteğe bağlı” hale getirilmesine karşı 20 bin üzerinde imza toplamış, imzalar Rusya Duma’sına ve Cumhurbaşkanlığı’na gönderilmiştir. Tataristan Devlet Şura’sı da kanuna karşı çıkmış, Rusya Duma’sı ve Cumhuriyet Parlamentolarına müracaat yollamıştır.

Eğitim konusunda değişiklik yapma ile ilgili kanun tasarısı ilk oturumda kabulünden aldıkları cesaretten olsa gerek Rusya hiç zaman kaybetmeden 26 Haziran 2018 tarihinde Rusya Eğitim Bakanlığının “ana dili” eğitimi ile ilgili önerilerini bölgeler yollamıştır. 2018–2019 eğitim yılı ders programına göre dil-edebiyata ayrılan ders saatleri şöyledir:

1.-4. sınıflarda ana dili 1 saat, edebiyat 1 saat olmak üzere toplam 2 saat, Rus Dili 4 saat, Rus Edebiyatı 5 saat olmak üzere toplam 9 saat, 2.sınıftan itibaren yabancı dil dersi 2 saattir.

5.-9. sınıflarda ana dili 1 saat, edebiyat 1 saat olmak üzere toplam 2 saat, Rus Dili 4 saat, Rus Edebiyatı 2 saat olmak üzere toplam 6 saat, yabancı dil 3 saat, 6.sınıftan itibaren ikinci yabancı dil 1 saattir.

2018–2019 eğitim yılı ders programı ile ilgili öneri ve teklifler 2 Temmuz 2018’e kadar bildirilmesi gerekmektedir. Ders programındaki dil dersleri incelendiğinde ana dili eğitimine bu kadar az zaman ayrılması kabul edilebilir bir şey değildir. Daha önceleri “dil konusunu siyasallaştırmayalım” diyen Tataristan Cumhurbaşkanı ve dil konusuna kayıtsız kalan Tataristan Devlet Şura’sı milletvekilleri bakalım bu sefer ne deyecekler? Rusların dayattığı yasayı ve eğitim programını olduğu gibi kabul edecekler mi, yoksa karşılık verecekler mi? Yasanın ve söz konusu ders programının kabulü, milli dillerin yok olması anlamına gelecektir. Dilin yok olması, bir milletin, akabinde bir kültürün, bir edebiyatın, bir tarihin, geleneklerin yok olması demektir. Tek kelime ile ifade etmek gerekirse bir felakettir. Tatar dilini bu felakete sürükleyen süreç adım adım gerçekleşmiştir. 2000’lı yıllarda başlayan önce Latin alfabesine geçişi yasaklama, Tatar Okullarının kapatılması, üniversite sınavlarının Rusça yapılması, ders saatlerinin azaltılması, en son haftada 2 saate kalması gibi kanunla yasalaştırılan kararlardan ibarettir. Geri adım ata ata, taviz vererek bugünlere geldik. Artık geri adım atacak yerimiz kalmadı, arkamızda uçurum var. Uçuruma yuvarlanırsak geri dönüşümüz olmayacaktır. Tüm bu yapılanlar Rusların Rus olmayanları mankurtlaştırma yoluyla Ruslaştırma siyasetidir. Dili koruyarak millet olarak bugünlere gelen Kazan Tatarları bu dayatma karşısında susmamalı, sesini yükseltmelidir. En temel hak olan ana dili eğitimi hakkından mahrum bırakılmak – ulusal kimlikten uzaklaşmak, içinde bulunduğu topluma yabancılaşmak, yani mankurtlaşmak anlamına gelmektedir. Ana dilini bilmeyen bir çocuk başka dilleri öğrenmekte de zorlandığı eğitimciler tarafından bilinmektedir. Onun için ana dili eğitimi sadece bir şart değil, haktır. Ünlü Kazan Tatar bilgini Kayyum Nasiri (1825–1902) “Birisi yabancı bir dili öğrenmişse, öncelikle kendi ana dilini iyi bilsin” demiştir. Ana diline sahip çıkmak milletin her bireyinin bir görevidir. Dilimiz üzerinde oynanan oyunlara izin vermeyelim, yoksa tarih bizi affetmez…

 

Kaynakça:

  1. Kurban, Roza, Öksüz-Yetim Tatar Dili, Önce Vatan Gazetesi, İstanbul, 29.04.16 sayısı, s: 6.
  2. Kurban, Roza, Öksüz-Yetim Tatar Dili, Önce Vatan Gazetesi, İstanbul, 30.04.16 sayısı, s: 6.
  3. Kurban, Roza, Dil Yarası, Önce Vatan Gazetesi, İstanbul, 16.11.17 sayısı, s:11.

SEÇİMLER ve DIŞ TÜRKLER KONUSU ÜZERİNE.

Roza KURBAN

26 Nisan 2018 tarihinde İyi Parti yetkilileri Ankara’da Türk milliyetçi yazarlarla buluştu. İstişare toplantısında eğitim, sağlık, tarım, ekonomi, adalet, demokrasi, gazilerimizin durumu, gençlerin istekleri gibi birçok konu ele alındı. Toplantıda hazırlıksız yakalandığımdan söyleyemediklerimi kalem almak istedim. Aslen Kazan Tatarı olduğumdan yaşadığım çevremin sorunlarını dile getirmek görevim olduğunu düşünüyorum. Çeşitli Türk ellerinden farklı dönemlerde Türkiye’ye göç eden “Dış Türkler” olarak tabir edilen bir muhacir kitlesi vardır. Hiçbir millet vatanından kendi isteğiyle ayrılmaz, vatan topraklarından ayrılmak, köklerinden uzaklaşmak anlamına gelmektedir. Ekonomik, siyasi ve toplumsal nedenler insanları göçe zorlar. Türk Dünyası’ndan en büyük göç Türkiye’ye olmuştur. Bunun nedenlerini Tatar roman yazarı Emirhan Yeniki (1909-2000) şöyle açıklamıştır:“ Neden Türkiye bizi kendine çekiyor?.. Tatarlar,  İdil-Ural bölgesine Türkiye’den göç eden ulus değil ki. Ama Türkiye bizi çekiyor – uzaktaki aziz Vatanımız gibi çekiyor.

Sebeplerini anlamak zor değildir… Türkiye bağımsız, müstakil yegâne Türk devleti – bir zamanlar Yakın Doğu’yu ve Avrupa’nın yarısını elinde tutan kudretli Osmanlı İmparatorluğu… İmparatorluğun kendisi olmasa da, onun şanlı adı hale tarih sayfalarında. Türkler bizim din kardeşlerimiz, dilleri de yakın – aynı kökten. Bunun için yüzyıllar boyunca dini yad, dili yad Rus Emperyalizminin boyunduruğu altında yaşayan Tatarlar her zaman ruhi ve manevi destek arayıp, Türkiye’ye yaklaşması gayet doğaldır.”(Yeniki, 2004: 266). Türkiye, kimileri için “uzaktaki aziz vatan”, kimileri için “ikinci vatan”, kimileri içinse “vatan” olmuştur. Kalplerinde memleket özlemi, akıllarında bir gün vatanlarına geri dönme fikri ile gelen muhacirlere Türkiye kucak açmış, eğitim-çalışma fırsatı vermiştir. Göç eden milliyetçiler milli davalarını Türkiye de sürdürmüştür.

Türkiye’ye göç eden Türkler arasında Kazan Tatarları, Kırım Tatarları, Sibirya Tatarları, Uygurlar, Nogaylar, Güney Azerbaycan Türkleri vs. bulunmaktadır. Kazan, Kırım, Sibirya Tatarları Rus zulmünden, Uygurlar ise Çin zulmünden kaçıp Türkiye’ye sığınmıştır. Türkiye’ye göç eden Türkler arasında en büyük nüfusu Kırım Tatarları oluşturmaktadır. Başlangıçta Rus zulmünden, daha sonra Sovyetlerden kaçarak Türkiye’ye yerleşen Kırım Tatarlarının sayısı farklı görüşlere göre 4 ile 6 milyon arasında değişmektedir. Kırım Tatarlarının en yoğun yaşadıkları yerler arasında İstanbul, Ankara, Eskişehir, Konya gibi büyük şehirler bulunmaktadır. Kırım Tatarlarının başta Ankara, İstanbul olmak üzere çeşitli şehirlerde kültür ve yardımlaşma dernekleri faaliyet göstermektedir. Dernekler aracılığıyla tarihlerini, kültürlerini, geleneklerini tanıtan Kırım Tatarları aktif ve etkili çalışmalarıyla ön plandadır. Bilindiği üzere 16 Mart 2014 tarihinde Kırım’da yapılacak sözde referandum sonrasında Rusya Kırım’ı işgal etmiş ve Rus işgali bugün de devam etmektedir. Kırım Tatarları Rus işgaline karşı yürüttükleri haklı davalarını her platformda dile getirmeye çalışmaktadır.

Kazan Tatarları da Rus zulmünden kaçarak Türkiye’ye göç etmiştir. 1552 yılında Kazan Hanlığı’nın Ruslar tarafından işgali sonrası Kazan Tatarları için acı dolu sıkıntılı günler başlamıştır. Rusların zorla Hıristiyanlaştırma yoluyla Ruslaştırma siyaseti Kazan Tatarlarını göçe zorlamıştır. XIX. yüzyıl sonlarında başlayan göç, Sovyetler döneminde de sürmüş, günümüzde de devam etmektedir. Türkiye’de ikamet eden Kazan Tatarlarının sayısı farklı kaynaklara göre 20 ile 50 bin arasında değişmektedir. Kazan Tatarları ile ilgili kesin bir sayı bilinmemekle birlikte göçün büyük olduğunu söylemek gerek. Kazan Tatarları, İstanbul, Ankara, Eskişehir, İzmir, Bursa, Kütahya gibi şehirlere ve çevre köylere yerleşmiştir. Kazan Tatarlarının da Ankara, İstanbul gibi şehirlerde dernekleri bulunmakta, ancak Kazan Tatarları Kırım Tatarları gibi aktif değildir. Kazan Tatar Derneklerinin faaliyetleri toplanıp yemek yiyip, şarkı söylemekten öteye gitmemektedir. Dernek yöneticileri “biz siyasete karışmıyoruz” diyerek siyasi konulardan uzak durmaktadır. Derneklerden söz açılmışken, 20 ile 50 bin arasında nüfusu olan Kazan Tatarlarının ancak 100-200’yü derneklere kayıtlıdır.

Çin zulmünden kaçarak Türkiye’ye sığınan Uygurların sayısı ise 25 bin civarındadır. Uygur Türkleri, İstanbul, Kayseri, Ankara, Konya, Adana, Kastamonu gibi şehirlerde ikamet etmektedir. Farklı şehirlerde olan Uygur dernekleri Çin’e karşı yürüttükleri milli mücadeleyi Türkiye’de de sürdürmektedir. Dış Türkler diye tabir ettiğimiz Kuzey ve Doğu’dan Türkiye’ye gelen Türkler vatanlarında olup bitenlere kayıtsız kalmamakta, elinden gelen mücadeleyi vermektedir. Kazan Tatarlarının ana vatanı olan Tataristan’da günümüzde Ruslar Kazan Tatarlarını yok etme siyaseti yürütmektedir. Ana dilde eğitimi yasaklayan Putin, 2017 yılının sonunda Tataristan’ın resmi dillerinden birisi olan Tatar Dili eğitimini de tartışmaya açmış ve okullarda Tatar Dili dersi haftada 2 saate indirilmiştir. Ana dilde eğitim ve ana dil eğitimi konusu Rus işgali altında olan Kırım Tatarları için de geçerlidir. Kazan ve Kırım Tatar milliyetçilerine göz açtırmayan Rus hükümeti, Türkleri millet olarak yok etme siyasetini uygulamaktadır. Çin işgali altında olan Uygurların yaşadığı Doğu Türkistan’da da durum farklı değildir. Çocuk doğumlarının dahi kontrol altında tutulduğu, iş verme vaadiyle Uygurların Çin’in iç kısımlarına göçe zorlandığı bir gerçektir. Tüm bunlar, Uygurların sayısını azaltmak, Uygurları asimile etmek, nihayetinde Uygurları millet olarak tarih sayfasından silmek için uygulanmaktadır.

Türkiye’de ikamet eden Dış Türkleri, Türkiye’de yaşananlar yakından ilgilendirmektedir. Sağlık, ekonomi, eğitim, barınma, geçim gibi konular ön planda olsa da bir de kalplerinde taşıdıkları sıla özlemi, vatan hasreti her şeyin önüne geçmektedir. Dış Türkler, bir taraftan kendi benliklerini koruma, geleneklerini yaşatma derdinde, diğer taraftan işgal, baskı altında olan vatan topraklarında olup bitenleri gözlemekte, bir gün vatan topraklarına dönme hayali ile yaşamaktadır. Göç eden Türklerin kendileri Türkiye’de, kalpleri, gönülleri, akılları, gözleri ve kulakları vatan topraklarındadır. Dil-millet-devlet uğrunda mücadele veren Dış Türkler, yürüttükleri haklı davalarının devlet siyaseti konumuna getirilmesini istemekte, Kırım Davası, Uygur Davası, Kazan Tatar Davası adı altında yürütülen davaya saygı gösterilmesi ve desteklenmesi konusunun ele alınması gerektiğini düşünmektedir. Kırım Tatarları ve Uygur Türklerinin davası devlet siyaseti konumunda sürdürülmekte, ancak günümüzde Rus zulmü altında ezilen ve millet olarak yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olan Kazan Tatarları ile ilgili bir oluşum ne yazık ki bulunmamaktadır.

Seçim sürecinde ve seçimlerden sonra sayıları milyonları bulan Dış Türkler konusunda çalışmalar yapılması gerekmektedir. Dış Türkler, yüzyıllardır bağımsız yegâne Türk Devleti olan Türkiye’den manevi destek beklemektedir. Ortak paydamız Türk olsa da, her Türk boyunun kendine özgü gelenekleri, kültürü, yaşam tarzı vardır. Dış Türklerinin milli kimliklerini korumak-yaşatmak, yüzyıllardır dil-millet-devlet bağımsızlığı uğruna verdiği milli mücadele konusunun Türkiye’nin devlet siyaseti konumuna getirilmesi gerekmektedir. Kazan-Kırım-Uygur ve diğer Türkleri birleştiren ortak gaye milli davamızdır. Zalime ve zulme karşı yürütülen bu davayı gündemde tutmak ve nihayete erdirmek önemli olmanın dışında bir zarurettir…

 Kaynakça:

  1. Kurban, Roza, Biz İdil’den, Ural’dan…, İstanbul 2017.
  2. Yeniki, Emirhan, Siyasi Yazılar, Makaleler, 5.Cilt, Kazan 2004.

 

 

 

SUÇSUZ SUÇLULAR…

Suçu olmayan, suç işlememiş olan, masum kişilere suçsuz, suç işlemiş, suçu olan, kabahatli, mücrim kimselere suçlu denir. Zıt anlamlı kelimeleri içinde barındıran suçsuz suçlu tabiri aslında Stalin Dönemi’ndeki rejimdeki zıtlıkları anlatmaktadır. Sovyetlerin iktidara gelmesi ile başlayan devlet terörü, daha sonraki yıllarda Türk soykırımı halini almıştır. Sovyet Dönemi’nde devlet terörü kurbanlarının sayısı bazı kaynaklara göre 30–40 milyon, bazılarına göre ise 60 milyondur.[1] Lenin Dönemi’nde başlayan devlet terörü Lenin’in ölümünden sonra da devam etmiştir. Stalin Dönemi’nde devlet eliyle işlenen cinayetler, kurulan komploların bedelini milyonlar canı, kanı ile ödemiştir. Önceden tasarlanan sahte suç dosyaları, satılık insanların iftiraları başta Kazan Tatarları olmak üzere milyonların hayatına mal olmuştur. Suç üretmek, Stalin’in hastalık derecesine varan kuşkuculuğundan, kraldan daha çok kralcılığından ileri gelen bir olgudur. 1920’li yılların sonlarında başlayan tutuklama, yargılama, idam, hapsetme, sürgüne gönderme 1937–1938 yıllarında doruk noktasına ulaşmıştır. Yargılananların büyük çoğunluğu milletin seçkin tabakasını oluşturan yazar, aydın ve siyasetçilerdir. Tutuklanıp yargılananların en büyük “suçu” (Stalin’e göre), Türk, milliyetçi ve aydın olmalarıdır. “Türk” isen zaten potansiyel suçlusundur ki, başka bir suç unsuru aramaya gerek yok. Türk olmak Rusya’da dün olduğu gibi bugün de suçlamanın en kolay yoludur.

 

Bazı resmi rakamlara göre, 1921–1953 yılları arasında “karşı devrimci” suçuyla 4 milyon 60 bin 306 kişi yargılanmış, 799 bin 455 kişi idam edilmiştir; diğer rakamlara göre ise 1917–1990 yılları arasında 3 milyon 853 bin 400 kişi yargılanmış, 827 bin 995 kişi idam edilmiştir. Başka bir rakama göre, çeyrek asırlık Stalin yönetimi sırasında 21,5 milyon insan cezalanmıştır. (Litvin 1995: 171).[2] Bunlar kayda geçen resmi rakamlar olduğuna göre tam olarak gerçekleri yansıtmamaktadır. 1937–1938 yılları arasında yargılamalar en üst noktaya ulaşmış ve verilen resmi rakamlara göre o yıllarda 3,5–4 milyon insan yargılanmış, 600–650 bin kişi idam edilmiştir. İdam edilenlerin %55’i yüksek rütbeli askerlerden oluşmuştur. Yanı sıra 20 bin civarında devlet güvenlik kurumlarında çalışan kişiler, 500 yazar, binlerce Komünist Parti ve partinin gençlik kolları olan Komsomol üyeleri, yüz binlerce işçi, çiftçi ve aydınlar idam edilmiştir. Kazan Tatarları sayılarına oranla Stalin Devri’nde en çok kurban veren millettir. Yıllara göre idamlar:

Yıl 1929 (Kasım ve Aralık ayları)           40 kişi;

Yıl 1930                                                        317 kişi;

Yıl 1931                                                        251 kişi;

Yıl 1932                                                          16 kişi;

Yıl 1933                                                          29 kişi;

Yıl 1934                                                          0;

Yıl 1935                                                           0;

Yıl 1937                                                       2519 kişi;

Yıl 1938 (23 Ağustos–31 Aralık arası)         627 kişi;

TOPLAM:                                                   3799 kişi. (Litvin 1995: 172).

 

Kayıtlı olan resmi rakamlara göre 1929–1938 yıllarında 3799 kişi kurşuna dizilmiştir. 3799 sadece bir sayıdır. Bu sayı aynı zamanda bir can, bir insandır. Onların da bir adları, aileleri ve yakınları vardı. İdam edilenlerin büyük çoğunluğu erkeklerdi. Çocuklarını yitiren anne-babalar, dul kalan kadınlar, yetim kalan çocuklar, tarifsiz bir acı… Tüm bunlar unutulmaması gereken bir olay, tek kelime ile Stalin’in aydın soykırımıdır. Stalin soykırımı her alanda kendini hissettirmiş, bu acı olay çocuk adarlında da yerini bulmuştur. Eşleri tutuklandığında hamile kalan kadınlar hapsedilen veya idam edilen eşlerinin adını-anısını çocuklarında yaşatmak için farklı isimler koymuşlardır. “Hediye” anlamına gelen “bülek” sözcüğü çocuklara ad olarak verilmiştir. Bülek, Baybülek, Bülekbay, Bülekkey, Bülekbike, Bülekgerey, Bülekbirde, Bülekkol, Bülekcan, İşbülek, İrbülek, Akbülek, Gölbülek, Bülekgöl vs isimler “bülek” sözünden türemiş kız ve erkek adlarıdır. Ayrıca Arapçada “bülek” anlamına gelen Gata, Gatiyet, İnem, İbet (Hibet), Nail, Nafil, Tufail, Töhfet gibi erkek, Gatiye, Hibe, Naile, Nefile, Hediye gibi kadın adları ortaya çıkmıştır. Kazan Tatarlarında babası vefat ettikten sonra dünyaya gelen erkek çocuklarına, babasının hatırası olsun diye, İstelek (hatıra), Yadkar~Yadeger (yadigâr), Varis, Miras, İras (miras bırakan) gibi isimler konulmuştur. (Sattarov 1989: 131). Uygur Türklerinde kız adı olarak “ödeme, bedel” anlamına gelen Tüleü ismi konulduğu bilinmektedir. Yaşanan acı olayların çocukların adlarına yansıması yaşanmışlıkların belleklere kazınması, unutulmaması için ortaya çıkan bir gelenektir.

halklar zindanı ile ilgili görsel sonucu

Yargılamalar, casus, Bolşevik olmayan gruplara üye olmak, Sovyetlerin “ebediliğine” şüpheyle bakmak, Sovyetlere karşı propaganda yapmak gibi “suçlar” üzerinden yürütülmüştür. Ancak Komünizm’e canı gönülden güvenen inan ve bu ideale bağlı olan, Komünist Parti’ye hizmet edenler de bu suçlamaların dışında kalamamışlardır. Örneğin, 1937–1938 yıllarında Komünist Parti’nin Tataristan Bölge Komite’sine üye olarak seçilen 61 kişiden 54’ü tutuklanmış, Bölge Komite’sine aday seçilen 20 kişinin 16’sı idam edilmiştir. Tataristan Yazarlar Birliği de büyük kayıplar yaşamıştır. 1934 yılında SSCB Yazarlar Birliği kurulduktan sonra Tataristan’dan üye veya üyeliğe aday olan 30 Tatar yazardan 16’sı yargılanmış, yargılananlardan 10’u idam edilmiştir. Yazarlar Birliği’ne o veya bu sebeplerden dolayı üye olmayan ancak eserleriyle tanınan onlarca Tatar yazar da Stalin’in ölüm değirmeninde yok olmuştur. (Mostafin 2009: 7). Stalin’in ölüm değirmeninde yok edilenlerden birisi de ünlü Kazan Tatar yazarı, dilci, tarihçi, eğitimci, edebiyat bilgini ve eleştirmen Galimcan İbrahimov’tur (1887–1938). 1917 Şubat Devrimi’nden sonra siyasete atılan yazar, Birinci ve İkinci Rusya Müslümanlar Kurultayı, Sovyetlerin Üçüncü Rusya Kurultayı’na katılmış ve Rusya Merkezi Uygulama Komitesi’ne üye seçilmiştir. Milletler Halk Komiserliği’ne bağlı Merkezi Müslüman Komiserliği’nde başkan yardımcısı görevini yapmıştır. Yaptığı çalışmalar Komünistler tarafından takdir edilmiş ve 1932 yılında İbrahimov’a Rusya Merkezi Uygulama Komitesi’nce “Hizmet Kahramanı” nişanı verilmiştir. Ancak Komünizm’e bu denli bağlı olan insan da Stalin’e yaranamamıştır. 29 Eylül 1937 tarihinde “halk düşmanı” suçlamasıyla Galimcan İbrahimov’un evi aranmış, evindeki el yazmaları, kitapları toplanmış, kendisi ağır hasta olduğu halde Kazan’ın Pleten Hapishanesi’ne kapatılmıştır. Yazar 21 Ocak 1938 tarihinde hapishane hücresinde ölmüştür. İbrahimov son sözlerini bulunduğu hücredeki dolabın kapağına şöyle yazmıştır: “Otuz yıldan fazla süren hizmetimin sonu böyle sonuçlanır diye düşünmemiştim. Partimin önünde de halkımın önünde de suçum yoktur. Tarih bunu inceler, doğrular, dürüstçe değerlendirir. Galimcan İbrahimov 21 Ocak 1938.” (Kurban, İklil 2014: 140). Başlangıçta Komünistlere canı gönülden bağlanan, Kazan Tatarları başta olmak üzere Türklerin kurtuluşunu Sovyetlerde gören diğer isim ünlü Tatar devrimci Mirseyet Sultan Galiyev’tir (1892–1940). Millî konularda Stalin’e muhalif olan Sultan Galiyev, düşündüklerini Stalin’in yüzüne söylemekten çekinmemiştir. 1922 yılının Aralık ayında Moskova’da gerçekleşen Sovyetlerin X. Rusya Kurultayı’nda Sultan Galiyev konuşma yapmış ve konuşmasını “Yeter, yoldaş Stalin, cumhuriyetlerin bağımsızlığıyla oynamayın!” şeklindeki sözlerle tamamlamıştır. (Kurban, İklil 2014: 97).  Sultan Galiyev’in konuşması Stalin’i şaşkına çevirmiştir. Stalin, “Bu partiye yapılan bir iftiradır. Artık unutulmaya yüz tutan ‘özerklik’ projesini mezardan çıkarmaya çalışıyor Sultan Galiyev” demekten öteye gidememiştir.  (Möhemmediyev 1992: 318). Milli konularda Sultan Galiyev’in kendi önüne geçtiğini fark eden Stalin, Mirseyet’e düşman kesilmiş ve onu yok etmenin yollarını aramıştır. Aradan çok zaman geçmeden 4 Mayıs 1923 tarihinde Zeki Velidi Togan’la (1890–1971) bağlantı kurmaya çalışma suçundan Sultan Galiyev ilk kez yakalanmış, sonra serbest bırakılmıştır. Tatar devrimci ikinci kez 1928 yılının sonlarında tutuklanmış. “Devrim Karşıtı Örgüt” bir terör örgütü dosyalara “Sultan Galiyevci” örgüt olarak girmiştir. Bu dosya kapsamında 77 kişi yargılanmıştır. Sultan Galiyev toplam üç kez yakalanmış, 2 defa idam cezasına çarptırılmış, 28 Ocak 1940 tarihinde Moskova’nın Lefort Hapishanesi’nde kurşuna dizilmiştir. İdam öncesi, Stalin’in emri üzerine Lavrenti Beria (1899–1953) hapishaneye gelmiştir. Onun, “Son sözün var mı?” sorusuna Sultan Galiyev şu yanıtı vermiştir: “Yapılmamış işler, söylenmemiş sözler, yazılmamış kitaplar kalıyor… Yazık… Amacıma ulaşamadım… İstediğim gibi yaşayıp, başladığım işleri tamamlayamadım. Ne yapalım, yazık…”. “Pişman mısın?” sorusuna ise “Hayır, pişman değilim! Pişman olacak bir şey yapmadım.” demiş ve sözlerine şöyle devam etmiştir “Kıldan ince kılıçtan keskin sırat köprüsünü geçmek kolay değilmiş, milletim… Yine de ben inanıyorum…” (Möhemmediyev 1992: 527–528). Sultan Galiyev sözünü bitirmenden kurşun sesi yankılanmış hapishanenin bodrumunda… Önceleri kurtuluşu Komünizm’de gören Mirseyet Sultan Galiyev, Sovyetlerin gerçek yüzünü görmekte gecikmemiştir. 1920’li yılların ortasında kaleme aldığı “Avrupa ve Asya Türklerinin sosyal, siyasal, kültürel ve iktisadi yükselişinin esasları hakkında bazı düşüncelerimiz” başlıklı yazısında şunlardan söz etmiştir: “Panrusçular, Sovyetler Birliği’ni kurup, gerçekten birliğe getirilmiş parçalanmaz Rusya’yı, yani “büyük” Rusçuların başka halklar üzerindeki egemenliğini yaratmayı doğal olarak isterler… Oysa Rusya’daki son devrim tecrübelerinden biz şu sonuca vardık ki, Rusya’da egemenlik ne gibi bir sınıfın elinde olursa olsun, onların hiçbiri, bu ülkeyi geçmişteki “büyüklüğüne” ve gücüne kavuşturamayacaktır. Rusya’nın ulusal devletlere ve Ruslar devletine dağılması ve bölünmesi kaçınılmazdır. Bu katmaktan ayrılmaya giden tarihî zorunluluk sürecidir. Şimdiki SSCB şekline bürünen önceki Rusya’nın ömrü uzun değil, geçicidir. Bu ölüm öncesindeki son nefes, son çırpınıştır.”  (Kurban, İklil 2014: 97).

Bu satırlardan yola çıkarak Sultan Galiyev’in ne kadar öngörülü olduğunu, durumu doğru analiz ettiğini söylemek ve zekâsına hayran olmamak mümkün değildir. Sultan Galiyev’in dedikleri çıktı, 1991 yılının sonunda SSCB çöktü. Ünlü devrimci yazdıkları ve söylediklerinin bedelini ise hayatıyla ödemiştir.

 

İdam edilen, yargılanan, hapsedilen, sürgüne gönderilenlerin tümünün adını saymak imkânsızdır, ancak Kazan Tatar aydınlarının bazılarının adını hatırlamakta yarar vardır. Yazar Mehmüt Galeü (1886–1937); asker, üniversite hocası İlyas Aklin (1895–1937); yazar, eğitimci, siyasetçi Fatih Seyfi-Kazanlı (1888–1937); gazeteci-yazar Fatih Kerimi (1870–1937); tarih profesörsü Gaziz Gobeydullin (1887–1937); bilim adamı, eğitimci Gabdulla Şonasi (1885–1937); gazeteci-yazar Safa Borhan (1899–1937); oyun yazarı Kerim Tinçurin (1887–1938); tarihçi Hadi Atlasi (1876–1938); şair-yazar, gazeteci Kebir Tuykin (1878–1938); şair, oyun yazarı, folklorcu, tarihçi Fazıl Tuykin (1887–1938); şair-yazar Mansur Krıymov (1898–1938); şair ve yazar Lebib Gıylmi (1906–1938); şair, yazar, çevirmen, müzeysen, bürokrat ve siyasetçi Segıyt Sünçeley (1888–1941) ve daha niceleri. İdam edilenlerin büyük çoğunluğu milletine hizmet eden, çeşitli alanlarda millet uğruna mücadele veren, milletin gelişmesi için çabalayan, Kazan Tatar Dili, Edebiyatı ve Tarihine büyük katkıda bulunan milliyetçi Türk aydınlarıdır. Yargılanan, hapse atılan, idam edilenlerinden Mirseyet Sultan Galiyev, Galimcan İbrahimov gibi önde gelen isimler bazen “komünist” diye suçlanmaktadır. Ancak söz konusu insanların komünizm şartlarında millete hizmet ettiklerini, milli menfaatleri savunduklarını unutmamak gerek.

 

İdamları yaşam biçimi haline getiren Stalin’in kurduğu “korku imparatorluğu” 1953 yılındaki ölümünden sonra Stalin’in yanlışları dillendirilmeye, yapılan haksızlıklar sorgulanmaya başlamıştır. Akabinde idam edilen, hapse atılan, sürgüne gönderilen tüm insanlar “aklanmıştır” (!). Geciken adalet, adalet değildir, derler. Ölenler aklansa ne olur aklanmasa ne olur, bu ailelerin mağduriyetini, yaşatılan zulmün izlerini siler mi? Çocuklarını kaybeden anne babaların evlatlarını geri getirir mi, kadınlara eşlerini geri verir mi, öksüz-yetimler babalarına kavuşur mu? Hayır. Onun için bu “aklamaların” halkın nezdinden bir değeri bir anlamı yoktur. İftiraya kurban giden milyonlar, günahı alınan insanlar, suçsuz suçlular… İnsanlık tarihinin en karanlık sayfalarından birisi olan Stalin Dönemi’nde yaşananlar aydın soykırımı olarak anılmalı ve böyle bilinmelidir.       

 

Fransız yazar Albert Camus’un (1913–1960) “Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, insanların nasıl öldüğüne bakın.”  şeklindeki sözleri Stalin Dönemi’nde yaşanan devlet terörünü değerlendirmek için yeterlidir. Stalin Devri’nde insanlar ölmemiş, öldürülmüş veya kurban gitmiştir. Bir zamanlar “halklar zindanı” olarak adlandırılan Rusya, günümüzde “milletler mezarlığına”  dönüşmüştür. Stalin Dönemi’nde gerçekleştirilen soykırım milyonları kapsamış, günümüzdeki Putin siyaseti ise milletleri kökünden yok etmeyi hedeflemektedir. Rusya’daki Rus olmayan milletler, zindandan doğru mezarlığa götürülmektedir.

                                                                        Roza KURBAN

 

Kaynakça:

  1. Kurban, İklil, Yaşlı Tarihin Yankısı (Bulgar-Tatar Tarihi ve Medeniyeti, İstanbul 2014.
  2. Kurban, Roza, Biz İdil’den, Ural’dan…, İstanbul 2014.
  3. Mostafin, Rafael, Repressiyelengen Tatar Edipleri (Cezalandırılan Tatar Edipleri), s:77–79, Kazan 2009.
  4. Möhemmediyev, Rinat, Sirat Küpere (Sirat Köprüsü), Kazan 1992.
  5. Litvin, Aleksey, Sledstvenniye Dela Kak İstriçeskiy İstoçnik (Tarihi Kaynak Olarak Soruşturma Dosyaları), Gasırlar Avazı (Asırlar Avazı) Dergisi, Kazan, Mayıs 1995, s: 170–176.
  6. Sattarov, Gomer, İsemeñ Matur Kemner Kuygan! (Adın Güzel, Kimler Koymuş?), Kazan 1989.

   

 

 

[1] Konuyla ilgili daha geniş bilgi için, Roza Kurban “Stalin Devri ve Kurbanları”, 2014, s: 90–98.

[2] Metindeki tüm çevriler tarafımdan yapılmıştır.

Kazan Tatarlarının Cesur Yüreği.

18 Mart 2018 Rusya’daki başkanlık seçimlerinin yaklaştığı şu günlerde 1950 yılında yaşanan bir olay ve bu olayın kahramanı Kazan Tatarlarının cesur yüreği Adler Timergalin (1931–2013)[1] aklıma geliyor. Olayların yaşandığı dönemde Stalin iktidardaydı ve seçimler vardı. Bugün ise iktidarda Putin ve başkanlık seçiminin arifesindeyiz. 1950’li yıllardan sonra rejim, yöneticiler, dünya vaziyeti gibi birçok şey değişti, ancak değişmeyen tek şey Rusların Rus olmayanlara uyguladığı zulüm-baskı ve yok etme siyasetidir.

Genelde hayatta çoğu insan menfaatlerini düşünerek hareket eder. Bazı insanlarsa şahsi menfaatlerini bir kenara bırakıp vatan, millet, devlet uğruna kendilerini feda eder. Millet uğruna fedakârlık yapmak her babayiğidin harcı değildir. Ancak korkusuz, cesur yürekli insanlar kahramanlık yapabilir. Yapılan haksızlıklar karşısında sesini yükselten, yalanlara boyun eğmeyen, her daim doğruları savunan insanlara çok nadir rastlanır hayatta. Diktatörlüğün hüküm sürdüğü Stalin döneminde korkutulan, susturulan halkın sesini yükseltmesi nerdeyse imkânsızdır. Böyle bir ortamda imkânsızlıkları aşarak ortaya çıkan cesur yürekli insanlarımız da olmuştur. Söz konusu insanlar milletinin nezdinde bir masal kahramanı haline gelmiş, efsaneleşmiştir. Bu efsane isimlerden birisi Kazan Tatarlarının cesur yüreği Adler Timergalin’dir. Timergalin, bizi Stalin Dönemi’nin 1950’li yıllarına götürüyor. 1920’li yılların sonlarında başlayan tutuklama, yargılama, idam, hapis ve sürgünler İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra 1950 yılında tekerrür etmiştir. 1937–1938 yılındaki toplu aydın soykırımının henüz izleri silinmemişken hapishaneler yine tıka basa doldurulmuş. Bu sefer tutuklular, İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlara esir düşen Sovyet askerleri ve üniversite öğrencilerinden oluşmuştur.

1949 yılının sonlarında Kazan’da halkı isyana teşvik eden el yazıları elden ele dolaşmaya başlamıştır. Defterden koparılan küçük kâğıt parçalarında o dönem için akıl dışı talepler sıralanmıştır. Rusça-Tatarca yazılan bu metinde maaşların arttırılması, indirimlerin yapılması, vergilerin azaltılması talep edilmiş; gazetelerde yazılan yalanlar ifşa edilmiş, gerçekte halkın aç-sefil olduğu anlatılmış, Moskova’nın, Komünist Parti’nin, şahsen Stalin’in milli siyasetinin ne denli şoven, ikiyüzlü olduğu açık bir şekilde dile getirilmiştir. Bunun dışında, yapılacak seçimlere halkın katılmaması önerilmiş, seçimlere katılacak olanlara ise “Moskova köleleri” olan Bolşevik milletvekillerine karşı oy kullanmaları istenmiştir. Söz konusu yazı, “Stalin’e ölüm!” sloganı ile sonlandırılmıştır. Bu yazılar, pazar, sinema, alışveriş merkezleri, tramvay-otobüs durağı gibi kalabalık yerlerde bulunmuştur. Yazılar, Rusça ve Tatarca olmak üzere iki dilde basma harflerle yazılmış olsa dahi, KGB bunların hepsisinin aynı kişi tarafından kaleme alınmış olduğunu tespit etmiştir. Ayrıca metinin eğitimli bir genç tarafından yazıldığı da apaçık ortadadır. KGB ajanları hiç zaman kaybetmeden metin yazarını aramaya koyulmuş, üniversite, yüksek okullarda incelemeler başlatılmıştır. Yazı bilhassa merkezi yerlerde bulunduğundan ajanlar çalışmalarını o bölgede yoğunlaştırmış ve çok zaman geçmeden sonuç alınmıştır. 2 Ocak 1950 tarihinde pazar civarında, Kirov Caddesi’nde yazıları bırakan genci göz hapsine alan ajanlar “suçlu”yu yakalamıştır. Bu metinleri yazan ve dağıtanın, Kazan Devlet Üniversitesi’nin Fizik-Matematik Fakültesi Astronomi Bölümü 2.sınıf öğrencisi Adler Timergalin olduğu ortaya çıkmıştır. Timergalin’in kaldığı evde yapılan aramalarda aynı yazıdan birkaç tane, ayrıca yazı yazmak için hazırladığı kâğıt, kalem ve mürekkep bulunmuştur. “Suçlu” yaptıklarını inkâr etmemiştir. Arama sırasında Timergelin’in gün be gün yaşanları kaydettiği günlüğü bulunmuştur. Günlükte, Bolşevik rejimin cinayetlere dayalı temeli, kolhozcuların nasıl bir şartlar altında yaşadığı, Kazan Tatarlarının dili, medeniyeti, geleceği ile ilgili düşünceleri, yani rejime karşı mücadelesi kaleme alınmıştır. Adler Timergalin tutuklandığı 2 Ocak 1950 tarihinde 20 yaşından 1 gün almış bir gençmiş. Resmi bilgi ve belgelerde Adler Timergalin’in tutuklanması ve sonrası ile ilgili malumat bulunmamaktadır. Resmi kaynaklardaki yazarın özgeçmişinde, sanki o yıllar hiç yaşanmamış gibi bir kelime edilmeden geçilmesi anlaşılması zor bir durumdur. Oysa topluma mal olmuş birisinin o korkunç günlerde neler yaşadığını öğrenmek bilmek hakkımızdır. Timergalin’in hapishane günleri ile ilgili bilgileri, yaşıtı yazar Rafael Mostafin’e (1931–2011) anlattıklarından ve aynı hapishanede tutuklu bulunan muhalif Tatar yazar Ayaz Gıylecev’in (1928–2002) hatıralarından öğreniyoruz. Adler Timergalin o günleri dillendirmekten hoşlanmamış, bunun elbette çeşitli nedenleri vardır. Yazar Rafael Mostafin’e de “anlattıklarımı ben öldükten sonra” yazar ve yayımlarsın uyarısında bulunmuştur. Ancak Mostafin, ‘neden biz gerçek mücadelecileri, millet için canını feda etmeye hazır olanları sadece ölümlerinden sonra anmalıyız?’ gerekçesiyle, Adler Timergalin hayattayken onunla ilgili “Cesur Yürekliler, Gerçek Mücadeleciler De Olmuş…” başlıklı yazıyı kaleme almıştır. Söz konusu yazıyı, 2009 yılında Kazan’da yayımlanan “Repressiyelengen Tatar Edipleri” (Cezalandırılan Tatar Edipleri) adlı kitabına dâhil etmiştir. Tutuklandıktan sonra neler yaşandığını Timergalin şöyle anlatmıştır:

“- Yok, dövme-falan da, cezalandırma da olmadı… Neden cezalandırsınlar ki? Ben hiçbir şeyi inkâr etmedim, hepsini itiraf ettim. Evet, ben yazdım, dedim. Evet, Sovyet rejimini sevmiyorum, Stalin’den nefret ediyorum… Milletimin çektiği zorlukların sorumlusu O’dur… Kısaca ben dize gelmedim, kendimi cesur, hatta gururlu tuttum… Neden mi? İlk önce, ben çok gençtim… İkinciden, ben çoktan canımı feda etmeye hazırdım. Böyle esir olarak, aç-sefil yaşamaktansa, bin kere ölmeyi yeğledim… Onun için Çürük Göl[2] cellâtlarının tehditlerinden korkmadım…” (Mostafin 2009: 78)[3].  Yukarıda Adler Timergalin’in kendi anlattıkları, bir de aynı dönemde onunla birlikte aynı hapishanede bulunanlar üzerine yaptığı etkiye geldiğimizde, Ayaz Gıylecev’in “Haydi, Dua Edelim!” başlıklı romanına göz atmakta yarar vardır. Gıylecev o günleri ve Adler Timergalin’i şu şekilde kaleme almıştır: “Hapishanede Adler’in bulunduğunu bilmeyen yoktu sanırım. O yaz her koğuşta bir üniversite öğrencisi vardı dersem doğrudur, meğer üniversite öğrencilerinin şanlı ve ünlüsü Adler’di, onunla ilgili efsaneler dilden dile dolaşıyordu. Sovyetlerin zulmü, Stalin’in kansızlığına dair fikirlerini savcıların yüzüne vuruyormuş! Hiç çekinmeden dosdoğru çarpıyormuş! Karşısındakiler korkuya kapılıyorlarmış. Aklını kaçırdığını sanarak, Adler’i Arça yakınındaki tımarhaneye götürüp getirmeye başlamışlar. Oysa Çürük Göl’de böyle tutuklu olmamışmış! Unutmayınız: bu henüz 1950’lı yıllar! Adler bu sözleri söylemiş midir, söylememiş midir, ancak delikanlıyı Arça yakınındaki Rusya’nın en karanlık hapishane hastanesine götürdükleri bir gerçektir. Efsaneler durduk yere ortaya çıkmıyor, Çürük Göl’de yatarak kırılmış-sindirilmiş tutuklulara da kendi aralarından çıkan masal kahramanı lazım, onlar kahramanın şanını yayarak kendileri de yüceliyorlar… “Ya, siz, Bolşevikler, bizi esaret altına alsanız bile sizin elleriniz kısa, işte, Adler Timergalin ile konuşmayı deneyin! Dişinizi geçiremiyorsunuz ona, tüh-tüh!”, diyerek teselli buluyor onların gönülleri.” (Gıylecev 1997: 23–24). Ayaz Gıylecev’in anlattıklarından da görüldüğü gibi, Adler Timergalin’in vakur tutumu, cesareti o zaman hapiste bulunan siyasi tutuklular başta olmak üzere herkesi etkilemiş ve cesaretlendirmiş, tutuklular ona imrenerek bakmış, saygı göstermiştir.

Sovyetlerin foyasını ortaya çıkaran ve “Stalin’e Ölüm!” diyen başka birisi o güne kadar ortaya çıkmış mıdır bilinmez, ancak Adler Timergalin’in bu tutumu karşısında çaresiz kalan KGB’nin Timergalin’e “deli” damgası vurmaktan başka bir çare bulamamıştır. Zira o dönemde “Stalin’e ölüm”, “Stalin’den nefret ediyorum”, “Sovyet rejimini sevmiyorum” demek için ya deli olmak, ya da bile bile kendi ölüm fermanını kendi elinle imzalamak demektir. KGB, Stalin’den fırça yememek için Timergalin’i “deli” ilan etmiş, akabinde doktorlar da ona “deli raporu” vermiştir. Söz konusu raporda, psikolojik sorunları olduğundan dolayı Timergalin’in yaptığı işlerden sorumlu tutulamayacağı açıklanmıştır. Bir buçuk yıl Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde kalan Adler Timergalin o günleri hatırlamak istemediğini, oradan delirmeden nasıl çıktığına kedinin bile şaşırdığını arkanı Mostafin’e anlatmıştır: “Ey, yaşıt, ne sen sor, ne ben anlatayım… Hastane hem de ne hastane – hapishane rejimindeki… Gerçek delilerin arasında… Gerçekten de nasıl aklımı yitirmedim – bunun için şükür etmek lazım…” (Mostafin 2009: 79).

Canını milleti için feda etmeye hazır olan bir Kazan Tatar gencinin komünist cellâtların karşısındaki cesur tutumu Adler Timergalin’i efsane yapmıştır. Genç yaşında Sovyetlerin zulmünü, yalanlarını fark eden Timergalin, bunları korkusuzca dile getirmiş, söyledikleri doğrularla rejimi değiştirmek istemiştir. Bu cesareti onu hapse sürüklemiş olsa da o kahraman olarak yazılmıştır tutukluların ve milletinin kalbine. Aradan çok zaman geçti, tiran Stalin artık tarih oldu, yalanlar ve cinayetler üzerine kurulmuş olan Sovyet rejimi çöktü, Stalin Dönemi insanlık tarihinin en karanlık sayfası olarak tarihe geçti. Ancak Timergalin’in söylemiş ve yazmış olduğu gerçekler bugün de değişmemiştir. Rusya halkının büyük çoğunluğu çöplükten artık toplayacak kadar çaresiz, maaşlar ödemeleri karşılamayacak kadar yetersiz, temel tüketim ürünleri ulaşılamayacak kadar pahalıdır. İkiyüzlü şoven siyaset halen hâkim, yapılanlar ile yazılanlar arasında büyük uçurum vardır. O zaman da seçim dönemiymiş ve Timergalin halkı seçimleri boykot etmeye çağırmış. 18 Mart 2018 Rusya Başkanlık seçimlerinin yaklaştığı şu günlerde, Adler Timergalin’in “seçimlere katılmayın” çağrısını tekrarlamak gerek. Putin Dönemi’nin Stalin Dönemi’nden hiçbir farkı yoktur. Seçimlere katılmak başlı başına Rus yönetimini, Rus olmayan milletlere yapılan zulmü, Türkleri yok etme siyasetini desteklemek ve onaylamak demektir. Seçimlere katılarak Putin dışında başka bir adaya oy vermek de doğru bir adım değildir. Zira tüm adaylar Rus şovenleridir. Yanı sıra seçimlerin kazananı da bugünden bellidir. Rus zulmünü desteklememek adına seçimlere katılmayın! Bu eylem, milli bağımsızlık uğrunda atılan ilk adım olsun…

Roza KURBAN

 

Kaynakça:

  1. Gıylecev, Ayaz, Yegez, Ber Doğa! (Haydi, Dua Edelim), s: 23–24, Kazan 1997.
  2. Kurban, Roza, Biz İdil’den, Ural’dan…, s: 93–94, İstanbul 2014.
  3. Kurban, Roza, Adler Timergalin (1931–2013,) Töre Dergisi, Adana, Yıl: 5, Sayı: 46, Şubat 2017, s: 27–30.
  4. Mostafin, Rafael, Repressiyelengen Tatar Edipleri (Cezalandırılan Tatar Edipleri), s:77–79, Kazan 2009.

 

 

[1] Adler Timergali ile ilgili daha geniş bilgi için, Roza Kurban “Adler Timergalin (1931–2013)” 2017, s: 27–30.

[2] Çürük Göl (Tatarca Çerek Kül), Kazan’daki Hapishane’nin adıdır.

[3] Metindeki tüm çevriler tarafımdan yapılmıştır.

TATAR KALMAK…

Her Tatar anne-babadan Tatar çocuklar gelir dünyaya. Ancak Tatar doğmakla Tatar kalmak arasındaki hayat denilen uzun süreçte, tarihi gelişmelerin akışında insanlar bazen kendi istekleri bazen zorlamalar sonucunda Tatar kalamaz. Menfaat uğruna diline, milletine, kültürüne, tarihine, geleneklerine ihanet eden mankurtlara tarihte sıkça rastlanır. Ancak şartlar ne olursa olsun sonuna kadar mücadele eden Tatar doğup Tatar kalan insanlar da az değildir.

 

Kâh şahlı, kâh hüzünlü tarihi olan Kazan Tatarları farklı dönemleri aşarak bugünlere gelmiştir. Bir zamanlar uluslararası öneme sahip olan Tatar dili şimdilerde yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. 1552 yılında Kazan Hanlığı’nın işgali sonrası Kazan Tatarları Rus zulmüne maruz kalmıştır. Zorla Hıristiyanlaştırma yoluyla Ruslaştırma siyaseti yürüten Ruslar Hıristiyanlığa geçenlere büyük imtiyaz tanırken, Hıristiyanlığı kabul etmeyenlere baskı uygulamış, zulüm etmiştir. Dönem değişmiş ise de Ruslaştırma siyaseti değişmemiş, yönetimin değişmesi sonucunda sadece yöntemler değişmiştir. Sovyetler Dönemi’nde Rus dili “medeniyet dili” olarak lanse edildiğinden iyi okullarda okumak, makam sahibi olmak, yükselmek isteyenler Rus dilini tercih etmiş, Ruslarla evlenmiş, ailede Rusça konuşmuştur. Kazan Tatarlarının Sovyet Dönemi’ndeki Ruslaşması ile ilgili Tatar tarihçi ve bibliyograf Ebrar Kerimullin (1925–2000) o dönem yaşananları gözlemlerinden yola çıkarak şöyle anlatmıştır: “Sahnelerde milletimizin geleneklerini maskaraya çevirdiler, “Rus’la evlenme medeniyete giden yol” şeklinde şiirler yazdılar, şarkılar söylediler. Yağma, içkicilik, yakıp yıkmakta en başarılı olan Rusları büyük önder, büyük medeniyet yaratan millet diye halkı kandırdılar, beynini yıkadılar… Kendi ata, babası, milletin delikanlıları böyle vahşi, nadan bir kavim olunca, dili da fakir diye lanetlene gelen, Sovyet Okullarında yalan eğitim alan hassas Tatar kızına mutlu olmak için tek yol kalıyor: Rus’la evlenmek, ana dilinden vazgeçmek, çocuklarına Rus diline tapan eğitim vermek… Rus’la evlenmek, milletinden kaçmak, çocuklarına Rusça ad vermek Sovyet Dönemi’nde kariyer kapısını sonuna kadar açıyordu… Rus’la evlenmediysen, tapınmanın başka yolları var. Üst düzey yönetici olmak için kendi dilini “unutmak”, sırf Rusça nutuk atmak, Moskova’nın şarkısını okumak, çocuklarını Rus okullarına vermek şarttır.” (Kerimullin 1996: 402–403).

 

            Tatar dilinin her daim “ikinci sınıf dil”, Kazan Tatarlarının “ikinci sınıf insan” muamelesi gördüğü Sovyet Dönemi’nde büyümüş, eğitim görmüş ve çalışmış birisi olarak sizlerle yaşadıklarımı paylaşmak istiyorum. İlk-ortaokul eğitimimi doğduğum köyde Tatar okulunda aldım. Köyümüz halis muhlis bir Tatar köyüydü. Onun için herkes kendi arasında Tatarca konuşuyor, okulda da Rus dilinin “üstün bir dil”, “medeniyet dili” olduğunu hissetmiyorduk. Rus dilinin “medeniyet dili” olduğunu, Rusça konuşanların “kültürlü” sayıldığını lise yıllarında öğrendik. Lise eğitimi için gittiğimiz komşu kasabanın okulu Tatar ve Rus dillerinde eğitim veriyordu. Rus sınıfında okuyan Tatar öğrenciler teneffüslerde kendi aralarında Rusça konuşuyor, Tatar sınıfında okuyanları küçümsüyor, bize tepeden bakıyorlardı. Lisenin Tatar sınıfları genelde komşu köylerden gelen öğrencilerden oluşuyordu. 9.sınıfın sonlarıydı… Bir gün tarih dersi sırasında sınıfımıza eğitimden sorumlu müdür yardımcısı girdi. Müdür yardımcısı, “istersek” bundan sonra tarih dersinin Rusça yapılabileceğini söyledi ve tarih dersini Rus dilinde alırsak üniversite giriş sınavlarında bizim yararımıza olacağını uzun uzun anlattı. Üniversiteye giriş sınavı Rusça yapıldığından bunun bize büyük avantaj sağlayacağını söyledi. Her ne kadar “isterseniz” diye başlayan konuşmanın sonucu bizim isteğimize bağlı değildi. Biz istesek de istemesek de tarih dersi bundan sonra Rusça yapılacaktı. Rusça yapılan bu ders öğrencilere avantaj sağladı mı diye sorarsanız, hayır. Köylerinde Tatar dilinde eğitim alan arkadaşlarımızın büyük çoğunluğu dersi anlamıyordu. Zira köyde Rus dili, edebiyatı dersleri dâhil tüm dersler Tatar dilinde yapılmıştı o güne kadar. Lise sonrası eğitim süreci Rusça devam etti. Her ne kadar Tatar olsak da, okullarda Tatar dilinde eğitim alsak da, meslek yüksek okullarında, üniversitelerde Rusça okumaya mecburduk. İlginç olan şu ki, Rusçayı öven, göklere çıkaran Ruslar değil de aramızdan çıkan hain Tatarlardı. Şu da önemli bir detay, üniversiteye giriş sınavlarında Rus sınıfında okuyan, “medeniyet dilinde” konuşan Tatar öğrenciler sınavları kazanamıyorlardı. Bu da ana dilinin tuttuğu ahın bedeli olsa gerek…

 

Eğitimimizi tamamlayıp çalışma hayatımıza başladığımızda da Rusların küçümseyici tavırlarına, aşağılayıcı sözlerine maruz kalıyorduk. Çalışma hayatıma lise eğitimini aldığım kasabada kreş-anaokulunda öğretmen olarak başladım. Kasabada üç tane okul öncesi eğitim kurumu vardı. Onların ikisi Tatar dilinde eğitim verirken, 1 tanesi Rus dilindeydi. Bilindiği üzere Kazan Tatarlarının ancak %25’ı Tataristan’da yaşamakta, geriye kalan kısmı dünyanın dört bir yanına dağılmıştır. Tataristan’da yaşayan Kazan Tatarlarının %50’si başka milletlerle evlenmektedir. Bu karma nikâhların büyük çoğunluğu Rus-Tatarlar arasında yapılmaktadır. Genelde, sıradan insanlar arasında Rus erkekler Tatar kadınla evlenir, makam-unvan için çabalayan Tatar erkekleri ise Rus’tan kadın alır. Çalıştığım kasaba nüfusu Tatar ve Ruslardan oluşuyordu. Tatarlar çoğunluktaydı. Rus-Tatar evlilikleri de vardı. Bu evlilikten dünyaya gelen çocuklara genellikle Rus adı verilirdi. Çalıştığım kreş-anaokulu Tatar dilinde eğitim vermesine rağmen karma evliliklerden doğan çocuklar da gelirdi okulumuza. Tatar anne-Rus babadan dünyaya gelen melez çocukların iki arada bir derede kalmış gibi bir halleri vardı. Adları Rus, kendileri bizimle Tatarca konuşuyorlardı. Bir defasında Rus babaanne torununu almak için gelmişti. Tıklanan kapıyı açtım ve karşımda babaanneyi gördüm, çocuğa adıyla seslenerek “büyükannen gelmiş” (Бабушка пришла) dedim. Bu yaşlı kadının Tatarca bir kelime dahi etmediğini biliyordum, yüzüme baktı da “Büyükanne değil, büyükanneciğim, büyük anne diye sırf yabancılara denir”(Не бабушка a бабуля, бабушки только чужие бывают) şeklinde beni düzeltti, “büyükanne” kelimesini okşamalık söz olarak değiştirdi. Şaşırmıştım, ondan sonraki torununu almaya gelişlerinde çocuğun adını seslenerek “seni almaya gelmişler” diyordum. İlginç olan şudur ki, Ruslar köy-kasabada Tatarlarla iç içe yaşasalar dahi, Tatarca konuştuklarını asla duyamazsın, bizim Tatarlar ise Rus gördüklerinde otomatikman Rusçaya geçiyor. Bu da Rus esaretinin Kazan Tatarlarına getirdiği bir eziklik psikolojinin hayata yansıması olsa gerek.

 

Çalışma hayatımın büyük bir kısmı Sovyet Dönemi’ne denk geldi. Dönemin eğitim sistemi “tek tip insan” yetiştirmeye yönelik olduğundan verilen bilgileri olduğu gibi alıyor, sorgulamıyorduk. Kurumumuza il merkezinden bir avukat gelirdi. Her geldiğinde bilhassa gençler toplandığında kocaman çantasından kitaplar çıkarır, bize kitaptan alıntılar yaparak Tatarlar ile ilgili yazılanları okurdu. “Bakınız, burada Kazan Tatarlarını ‘barbar’ demişler, burada ‘pis’ demişler” diyerek uzun uzun anlatırdı. Bizden destek beklemiş olsa gerek, ancak biz ne diyeceğimizi bilmeden sadece dinlerdik. Yıllar sonra onun ünlü bir avukat olduğunu öğrendim. Bu milliyetçi avukata Kazan Tatarlarını savunan bir şey söylemediğim için halen üzülüyorum. Bazen bazı insanlardan “Ruslar bizim düşmanımız değildir” şeklinde sözler duyuyoruz. Bu sözleri milli şuuru olan bir Kazan Tatarı söylemez. Ruslar bizim ezeli ve ebedi düşmanımızdır. Tarihten gelen bu düşmanlık Ruslar tarafından da benimsenmiş olmalı ki, Ruslar arasında “Davetsiz misafir Tatar’dan beterdir” şeklindeki tabirler vardır. Söz konusu tabir son yıllarda “Davetsiz misafir Tatar’dan daha iyidir” şeklini almıştır. Kazan Tatarlarını aşağılayan bu tür tabirlerin halk arasında yaygın olması Rus-Tatar düşmanlığının bir kanıtıdır.

 

Tatar ve Tatar dili düşmanları ve düşmanlığına rağmen, yukarıda söz konusu olan avukat gibi Tatarları canından çok seven, Tatarca konuşmaktan zevk alan, Tatar olduğu ile gururlanan yöneticiler de vardı. 1993 yılında Anaokuluna müdür olarak atandığımda bölgenin üst düzey yöneticileri ile de iletişimde bulunmak zorundaydım, bilhassa bütçe konusunda. Anaokulunun daha iyi ısıtılması için doğalgaz sistemine geçmek gerekiyordu. Doğalgaz sistemi Anaokuluna kadar gelmiş, ancak benden önceki okul müdürü emekliliğe ayrılacağından olsa gerek konuyla ilgilenmemişti. Doğalgaz sistemine geçmek için gereken parayı istemek üzere Bölge Yönetimi Başkanı’nın yanına il merkezine gittim. Başkan bir Tatar’dı ve onunla daha önce tanışan-konuşanlar Başkan’la Tatarca konuşmam gerektiği konusunda uyarmışlardı. Karşısındaki insan Tatar olduğu halde Rusça konuşursa sinirlenirmiş Başkan. Ben de uyarıları dikkate alarak Tatarca konuştum kendileriyle, doğalgaz dönüşümü için gerekli rakamı söyledim, o da hemen telefon açıp Bütçe Daire Başkanı’nı aradı ve istenilen paranın hesaba aktarılmasını söyledi. Şaşırmıştım teşekkür ettim, o da karşılık olarak “teşekküre gerek yok görevimiz, siz kendiniz için değil bunu çocuklarımız için istiyorsunuz” dedi. Ben kasabaya varmadan paralar hesaba geçmişti. O günden sonra bir kez daha bir toplantıda karşılaştık Başkan’la. Bu sefer Başkan kasabadaki resmi kurum müdürlerinin değerlendirme toplantısı için kasabamıza gelmişti. Anaokulu müdürü olarak ben de katılmıştım. Tüm müdürler kurumları ile ilgili bilgi sundu ve o veya bu masraflar için bütçeden para istedi. Bazı müdürler Tatar oldukları halde Rusça konuştu, bense Tatarca bilgi verdim ve “boya, badana, tadilat-tamirat için falanca para lazım” dedim. Başkan bana baktı ve “Kızım, şimdi bu son cümleni bir kere de Rusça tekrarla, duysunlar” dedi. Bütçe Dairesi Başkanı Rus bir kadındı, onun da duymasını istedi başkan. Bana “kızım” diye hitap etmesi müdürler arasında en gencinin ben olduğumdan olsa gerek. Başkanla sadece iki defa karşılaştım ancak Tatar olduğunu saklamaması, Tatar olması ile gururlanması, Tatarları sevmesi belleğimde yerini almıştı. Bu karşılaşmadan çok zaman geçmeden Başkan’ın görevinden ayrıldığını (!) duydum. Sözde “görevden ayrıldı” olsa da başkan “görevinden uzaklaştırılmıştı”. Tatar olmanın ve Tatar kalmanın bedelini ödemişti Başkan.

 

Tataristan’da ve Tataristan’ın başkenti Kazan’da ister markette, ister sokakta, ister toplu taşıma aracında, ister resmi dairelerde insanların büyük çoğunluğu Tatar oldukları halde Rusça konuşuyor. Kazan’da yaşayan Tatarların bazıları hiç Tatarca bilmiyor. Dilsiz kalmanın yeğene nedeni ise Tatar okullarının olmamasıdır. Ailede Tatar diline önem verilmemesi de bunun cabasıdır. Dünyaya dağılan Kazan Tatarlarının çoğunluğu Tataristan’ı, Tataristan’ın başkenti Kazan’ı Tatarların anayurdu, merkezi, “Tatarların Mekke’si” olarak görüyor. Ancak günümüz Tataristan’ında Tatar olmak, hele de Tatar kalmak zor olmanın dışında imkânsız bir duruma gelmiştir. Yurt dışında yaşayan Kazan Tatarları gittikleri yerlere kendi kültürlerini götürmüş, geleneklerini yaşatmaya çalışmıştır. Kimse onları Tataristan’daki gibi Tatarca konuştuğu için küçümsememiştir. Kazan Tatarlarının göç ettiği bazı ülkeler Tatar okulları açmalarına izin vermiştir. Bu sayede yurt dışındaki Kazan Tatarları milli benliklerini korumuştur.

 

Tatar olmak, Tatar kalmak nerede daha zordur sorusuna insanlar farklı yanıtlar verebilir. Bunun için kendi nedenleri vardır. Bana kalırsa Tatar olmak her yerde zordur. Doğumundan ölümüne kadar Tatar kalmak mücadele, emek, çaba, cesaret ve güç ister. Tataristan’da dün olduğu gibi bugün de “Tatar dili ile bir yere varılmaz”, “Tatar dili hiçbir işinize yaramaz” algısı oluşturulmaktadır. Bu algı gereği, yıllar önsesinde Tataristan’daki Tatar okullarında öğrenci sayısı azalmış, daha sonra ihtiyaç yoktur noktasına varılmıştır. Sonraki yıllarda Puitn’in çıkardığı karar doğrultusunda Tatar okulları tamamen kapatılmış, şimdi ise Tataristan’ın resmi dillerinden birisi olan Tatar dili de okuldan sürülmüştür. Kazan Tatarları daha önce de bu gibi zor günler yaşamış ancak Tatar dilini, Tatarlığı korumuştur. Tatar dili, Tatar gelenekleri, Tatarlığın korunduğu yer köylerimizdir. Tatar köyleri olmasaydı bugün belki artık Tatarca konuşamaz, geleneklerimizi yaşatamazdık. Kazan Tatarları yüzyıllardır Rus zulmüne karşı koymuş, çok acılar çekmiş direnişin simgesi haline gelmiş bir millettir. Tatar kalmak kolay değildir. Kazan Tatarları – yurt dışında göçmen, kendi vatanında üvey evlat, “ikinci sınıf insan”dır. Kazan Tatarları vatanında vatansız, dilsiz ve hukuksuzdur…

ROZA KURBAN

Kaynakça:

  1. Kerimullin, Ebrar, Yazmış, Yazmış…(Kader, Kader…), Kazan 1996.

Tarihî Roman Yazarı Mösegıyt Hebibullin 90 Yaşında.

                                                                                         Roza KURBAN

            Toplumları, milletleri, kuruluşları etkileyen hareketlerden doğan, olayları zaman ve yer göstererek anlatan, bu olaylar arasındaki ilişkileri, daha önceki ve sonraki olaylarla bağlantılarını, karşılıklı etkilenmeleri, her milletin kurduğu medeniyetleri, kendi iç sorunlarını inceleyen bilim dalına tarih denir. Her milletin kendi tarihi ve tarihte bir yeri vardır. Tarih geçmişteki gelecek, derler. Tarih yalnız geçmiş değildir, geleceğin anahtarı da tarihte saklıdır. Onun için geçmişi bilmek gerek. Ünlü Tatar tarihçisi Hadi Atlasi (1876–1938) tarih bilimi ile ilgili şunları yazmıştır: “ İnsanı gerçek anlamda insan yapan bilimlerin ilki hiç şüphesiz tarih bilimidir. Kendisinin kim olduğunu bilmeyen insan ne kadar duygusuzsa, ulusunun tarihini bilmeyen insan da o kadar duygusuzdur.”[1](Kurban 2014: 195).

Tarihimizi ne denli biliyoruz? Genelde tarihi okulda tarih derslerinde öğrenir, daha sonra birçok insanın tarih ile işi olmaz. Az sayıda insan tarih ile ilgili kitaplar okur. Tarihî romanlar, tarihin geniş kitlelere ulaşmasında bir araçtır. Kazan Tatar Edebiyatının Sovyet Dönemi’ne baktığımızda tarih ile ilgili romanlara seyrek rastlanır. Sovyet Dönemi Tatar Edebiyatı’nda tarihî roman[2] dediğimizde iki yazar gelir aklımıza. Onların ilki Nurihan Fettah (1928–2004), diğeri ise Mösegıyt Hebibullin’dir (1927). Sovyet Dönemi’nde tarihî roman yazmak tehlikeye atılmak anlamına gelmiştir. 1552’de Kazan Hanlığı’nın Ruslar tarafından işgali sonrası tarih işgalci Ruslar tarafından yazılmıştır. Rusların yazdığı tarih kitaplarında, Ruslar “kurtarıcı”, “kahraman”, Kazan Tatarları ise “barbar”, “yamyam”, “pis” olarak lanse edilmiştir. Gerçek tarih ancak halk edebiyatında kendini korumuştur. Tatar tarihçiler ve yazarlar ölümü dahi göze alarak tarihi gerçekleri gün yüzüne çıkarmak için büyük emek harcamıştır. Tatarların geçmişteki kâh şanlı, kâh hüzünlü tarihini anlatmak için çabalayanlardan birisi Tatar yazar Mösegıyt Hebibullin’dir.

Mösegıyt Möderris oğlu Hebibullin, 1927 yılının 25 Aralık tarihinde Orenburg vilayeti Abdullin ilinin Gabdrahman köyünde dünyaya gelmiştir. Hebibullin, ilkokul eğitimini kendi köyünde almıştır. Mösegıyt Hebibullin’in eğitim aldığı yıllar alfabe değişimi dönemine denk geldiğinden, o okulun ilk 2 sınıfını Latin, sonraki 2 sınıfını Kiril alfabesi ile okumuş, yazmıştır. Hebibullin, ortaokul eğitimini Yaña Şaltı (Yeni Şaltı) okulunda almıştır. Ancak 7.sınıftayken İkinci Dünya Savaşı başlamış, Hebibllin o yıllarda hem okumuş hem de kolhozda çalışmıştır. Ortaokul eğitimini tamamladıktan sonra Magnitogorsk şehrine giden Hebibullin, orada meslek okulunda okumuş, eğitimini tamamladıktan sonra fabrikada çalışmıştır. Daha sonra 7 yıl Magnitogorsk şehrinin futbol takımında oynamıştır. 1950’lı yıllarda Başkurdistan’ın Oktyabrsk şehrinde tornacı ve ustabaşı gibi görevlerde bulunmuştur. 1953 yılında o köyüne dönmüş ve köyünde beş seneden fazla çeşitli işlerde çalışmıştır. 1958 yılında Mösegıyt Hebibullin işçiler şehri olarak bilinen Baulı şehrine gelmiştir. O, 1966 yılına kadar “Baulıneft” ulaştırma şirketinde şoförlük ve araba tamirciliği yapmıştır. Aynı yılda Hebibullin’in ilk hikâyeleri bölge gazetesinde yayımlanmaya başlamış, böylelikle yazar edebiyat dünyasına ilk adımını atmıştır. Mösegıyt Hebibullin 1966 yılında Baulı’da, 9 yıllık ömrü sürgünde geçen şair Sirin (1896–1969) ile karşılaşmıştır. Şair Sirin Hebibullin’de bir ışık görmüş olmalı ki, ona üniversiteye girmesini tavsiye etmiştir. Mösegıyt Hebibullin Sirin’in sözleri üzerine önce liseyi bitirmiş, sonra Kazan Devlet Üniversitesi’nin Tatar Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü kazanmıştır. Üniversiteye başlama ve ilk eserlerinin gazetelerde yer alması ile başlayan yazarlık serüveni farklı görevlerle devam etmiştir. 1966 yılında Hebibullin ailesiyle birlikte Aznakay şehrine taşınmıştır. Burada “Mayak” (Deniz Feneri) gazetesinin yapı ve ulaştırma bölümü müdürü görevine atanmıştır. Tataristan Yazarlar Birliği’nin Elmet Şubesi açıldıktan sonra Hebibullin birliğin faaliyetlerine katılmıştır. Elmet Yazarlar Birliği genel sekreteri yazar Garif Ahunov (1925-2000) Mösegiyt Hebibullin’in “On Sekizinci Bahar” romanını değerlendirmiş ve yayımlanması için Kazan Utları (Kazan Otları) Dergisine göndermiş, roman dergide yayımlanmıştır. Hebibullin, 1971 yılında üniversiteyi tamamladıktan sonra Türkî halkların tarihini öğrenmek amacıyla Orta Asya’ya gitmiş, Çeyruh-Deyron şehrinin Rudekıy Lisesi’nde tarih ve toplum bilimi derslerini vermiştir. 1972 yılında Mösegıyt Hebibullin Kazan’a gelmiş, Tataristan Yazarlar Birliği’nde sekreterlik görevine başlamıştır. Sorumluluk gerektiren bu görevi 18 yıl yürütmüştür. Hebibullin birkaç kez Tataristan Yazarlar Birliği yönetim kuruluna seçilmiş, birliğin SSCB çapındaki faaliyetlerine katılmıştır.

Kazan Devlet Üniversitesi’ne başladığı yıllarda hikâyeler yazmaya başlayan Mösegıyt Hebibullin 1960’lı yılların sonları 1970’lı yılların başlarında roman yazarlığına başlamış, ilk eserleri Kazan Utları Dergisi’nde yayımlandıktan sonra kitap olarak da basılmıştır. 1969 yılında yazarın “Yedi Yol Ağzında” (Cide Yul Çatında), 1972 yılında “Ekmeğin Kadri” (İkmek Kadere), 1974 yılında “Dağla Dağ Karşılaşmasa Da” (Tau Belen Tau Oçraşmasa Da”, 1976 yılında “Girdaplar” (Çongollar), 1977 yılında “On Sekizinci Bahar” (Unsigezençe Yaz), 1981 yılında “Hatır Yarları” (Heter Yarları), 1984 yılında “Sular Yokuşa Aksa Da” (Sular Ürge Aksa Da) başlıklı kitapları Kazan’da yayımlanmıştır. Yazarın bazı eserleri Rusçaya çevrilip Moskova’da Sovremennik (Çağdaş), “Sovetskaya Rossiya” (Sovyet Rusya’sı), “Sovetskiy Pisatel” (Sovyet Yazarı) gibi yayın evlerince yayımlanmıştır. Bunlar arasında “Sagdi” (1975), “Vodovorotı” (Girdaplar) (1978, 1980, 1985), “Vosemnadtsataya Vesna” (On Sekizinci Bahar) (1982) gibi eserleri bulunmaktadır.

Mösegıyt Hebibullin devamlı araştırma ve arayış içinde olmuştur. Kazan Tatarlarının geçmiş tarihini inceledikten sonra edebiyatta olan boşluğu da hisseden yazar tarihi roman yazma kararı almış ve böylelikle “Kubrat Han” romanı ortaya çıkmıştır. 1981–1984 yılları arasında yazılan roman 1985 yılında Kazan’da 15bin tirajla yayımlanmıştır. “Milletin şanlı geçmişi onun uzun ömürlü olmasını sağlar” diyen Mösegıyt Hebibullin: “ Edebiyat Tatarların küçük de olsa hatırasının örüntüsüdür. Tarihi köklerinden ayrılmasın insan. İşte o zaman, ancak o zaman Tatar milleti dilini, vatanını, ruhunu kaybetmez…” demiştir. (Hebibullin 2004: 14). Büyük Bulgar Devleti’nin kurucusu Kubrat Han (580–642) ve dönemini konu edinen roman yazarın en önemli ve en değerli eserlerinden birisidir. Roman hem edebiyat eleştirmenleri hem de tarihçilerden yüksek not almıştır. Romanda, Büyük Bulgar Devleti’nin Bizans İmparatorluğu ile olan ilişkilerini kaleme alan yazar, aynı zamanda din konusuna da değinmiştir. Bu dönemde Hıristiyan ve İslam dininin güç kazanması, putperestliğin güçlenen dinler karşısında güç kaybetmesi, tüm bu olayların cereyanında kabilelerin ve ayrı şahısların faciası romanda büyük bir ustalıkla anlatılmıştır. “Kubrat Han” romanı Rusçaya çevrilip 1990 yılında Moskova’da yayımlanmıştır. Kitabın Tatarcası 2001 yılında tekrar basılmıştır. Tarihçi İklil Kurban, Mösegıyt Hebibullin’ın “Kubrat Han” romanını şöyle özetlemiştir: “Kubrat Han romanı, yazar şahsiyetinin ölümsüz simgesidir. Hele korkunç Sovyet Devrinde Tatar ulusunun kökündeki devletçilik ilkesini yansıtan, ulusal ruhla yazılmış böyle bir eserin doğuşu, yalnız olgun tarih bilimi gerektirmenin dışında bir cesaret işidir. Kubrat Han romanı, edebiyat dalındaki ulusa hizmetin en iyi örneğidir.”(Kurban, İklil 2014: 189).

Mösegıyt Hebibullin tarihi araştırmaya ve tarihi romanlar yazmaya devam etmiştir. Yazarın, 1990 yılında “Elçiye Zeval Olmaz”, 1993 yılında “Şeytan Kalesi” romanları yayımlanmıştır. Söz konusu romanlar “Kubrat Han” romanının devamı niteliğindedir. 1993 yılında yayımlanan “Şeytan Kalesi” romanını yazar 1980–1990 yılları arasında yazmış olup Sovyet Dönemi’nde yazdığı son tarihi romanıdır. Bilindiği üzere Sovyetler Dönemi’nde tarihi roman yazmak, yazmış olsan dahi yayımlamak cesaret isteyen bir iştir. Onun için Sovyet Dönemi’nde Mösegıyt Hebibullin daha uzak olan tarihi yazmayı yeğlemiştir. Yazar, 1991 yılında Sovyetlerin çöküşünden sonra XVI. yüzyıldaki Kazan Hanlığı ve Moskova Knyazliği’nin başındaki iki zıt şahsiyetin hayatını kaleme almıştır. “Süyümbike Melike hem Korkunç İvan” başlıklı bu romanı Hebibullin 1985–1992 yılları arasında yazmıştır. Söz konusu roman önce 1992 yılında “Miras” Dergisi’nde, daha sonra 1996 yılında 10 bin tirajla kitap olarak Kazan’da yayımlanmıştır. Kazan Hanlığı’nın son melikesi Süyümbike (1519-1557) ve zalim Moskova Knyazi IV.İvan’ın (1533-1584) hayatını konu alan bu romanda dinler çatışması, siyasi görüş, aşk ve ihtiras üzerinde durulmuştur. Korkunç İvan’ın ne kadar gaddar, kendi çocuğunu suda boğacak kadar acımasız ve kıskanç birisi, Süyümbike’nin ise bunun aksine kendini feda edecek kadar milletine bağlı, son nefesine kadar milletine ve dinine sadık olduğunu görüyoruz. Romanı okuduktan sonra ister istemez Korkunç İvan’a karşı nefret, Süyümbike Melike’ye karşı sevgi ve minnet duyguları oluşmaktadır. Süyümbike, Kazan Tatarlarının bağımsızlık simgesi olarak bugün de milleti tarafından sevgi ve saygıyla anılmaktadır. Mösegıyt Hebibullin’in “Süyümbike Melike hem Korkunç İvan” romanı okurlar tarafından büyük beğeni ile karşılanmıştır.

1990’lı yıllardan sonra Mösegıyt Hebibullin sırf tarihî romanlar yazmış dersek yanlış olmaz. Yazılan romanları kısaca bir değerlendirelim:

XIII. yüzyıl İdil boyu Bulgar Devleti’ni konu edinen “Han Torunu Hansöyer romanı 1997 yılında 10 bin tirajla Kazan’da yayımlanmıştır.

1999 yılında “Allah’ın Hediyesi” romanı basılmıştır.

2002 yılında yayımlanan “Batu Han hem Leyla” romanı Altın Ordu hükümdarı Batu Han’ın (1204–1255) savaş alanında korkusuz Bulgar kızı Leyla’yı görmesi ve ona aşk olmasını konu edinmiştir. Yazar, aşk, saygı gibi duyguların siyasete yansımasını güzel bir dille anlatmıştır.

2002 yılında Mösegıyt Hebibullin’in “Atilla” romanı yayımlanmıştır. Roman adından da anlaşıldığı üzere ünlü Hun hükümdarı Atilla (400–453) ile ilgilidir. Tarihçilere göre, Kazan Tatarlarının yazılı tarihi Atilla’dan başlamaktadır. “Atilla adının etimolojisi, Prof.Dr. G.Sattarov’a (1932) göre, “İdilli, İdil kişisi, yani İdil boyunda dünyaya gelen (Atili›İtilli›İdilli) anlamına gelmektedir.” (Kurban 2014: 27).

2004 yılında yazarın X.yüzyıldaki Hazar Devletini konu edinmiş “Aybibi” romanı yayımlanmıştır.

Çalışkan, girişken, yılmaz, yorulmaz, araştırmacı bir yapıya sahip olan Mösegıyt Hebibullin, sadece tarihî roman yazmakla kalmamış, tarihçi Eduard Parker’in “Tatar Tarihinden Bin Yıl” adlı eserini Rusçadan Tatarcaya çevirmiştir. Yukarıda görüldüğü üzere yazar, Kazan Tatarlarının geçmiş tarihini ortaya koymak için romanlar yazmış, çevriler yapmış, bu bağlamda büyük emek harcamıştır.

Tatar tarihçi, bibliyograf Ebrar Kerimullin’in (1925–2000) Mösegıyt Hebibullin’in eserlerini değerlendirmesi, yazarın eserlerinin genel özeti niteliğindedir: “Mösegıyt Hebibullin’in eserleri seni kâh günümüzdeki gençliğe, kâh Altay dağlarındaki vadilere, kâh ecdatlarımızın sınır komşusu olan Çin Duvarlarına, kâh Roma-Bizans saraylarına, kâh Bulgar-Tatar atalarımız yaşayan Taman yarımadasına götürüyor, kâh Çulman-İdil boylarına gelip, kendilerine İl bulan atalarımıza, kâh Altın Ordu il-devleti kalesine davet ediyor – eline edibin kitabını alır almaz o seni misafiri, sefer arkadaşı, yoldaşı yapıyor.” (Hebibullin 1997: 245).

 Mösegıyt Hebibullin’in eserlerinin defalarca basılması, Rusçaya çevrilmesi okurun ona verdiği değerden kaynaklanmaktadır. Romanlarıyla geniş kitlelere ulaşan yazar, Kazan Tatarlarının geçmiş şanlı tarihinin gerçeklerini gün yüzüne çıkarmıştır. Hikâyeler yazarak edebiyata ilk adımını atan, roman, tarihî roman yazarlığı ile süren edebiyat serüveni Hebibullin’in edebiyat alanında zirveye yükselmesini sağlamıştır. Elde ettiği başarıları verilen ödül ve unvanla taçlandırılmıştır. Mösegıyt Hebibullin, uluslararası Kul Gali ödülü, Rusya’nın ve Tataristan’ın Şerefli Kültür Emektarı unvanı sahibidir. Yazarın Kazan Tatarlarının kalbindeki yeri bir başkadır. Kazan Tatarlarının eski tarihini tozlu arşiv raflarından kaldırıp millete sunduğu için Mösegıyt Hebibullin’e teşekkür borcumuz var. Fransızların imparatoru Napolyon Bonaparte’in (1769–1821) “Ben tarihi, tarihî romanlardan öğrendim” şeklindeki sözü Kazan Tatarları için de geçerlidir.  Büyük bir kitle Tatar tarihini, bilhassa Kubrat Han, Atilla, Batu Han, Süyümbike gibi Kazan Tatar tarihinin önemli şahsiyetlerini Mösegıyt Hebibullin’in romanlarından öğrendi dersek yanlış olmaz. Hayatın sağa sola savurduğu 90 yıllık bir ömür, elde edilen başarılar ve onlarca roman… Başkalarının söyleyemediğini söylemek, başkaların yazamadığını cesurca kaleme almak Mösegıyt Hebibullin’in özelliği ve özgünlüğüdür. Emeğine, kalemine ve yüreğine sağlık Mösegıyt Hebibullin!

Kaynakça:

  1. Hebibullin, Mösegıyt, Kubrat Han, Kazan 1985.
  2. Hebibullin, Mösegıyt, Şaytan Kalası ( Şeytan Kalesi), Kazan 1993.
  3. Hebibullin, Mösegıyt, Söyembike Hanbike hem İvan Groznıy (Süyümbike Melike hem Korkunç İvan), Kazan 1996.
  4. Hebibullin, Mösegıyt, Han Onıgı Hansöyer ( Han Torunu Hansöyer), Kazan 1997.
  5. Hebibullin, Mösegıyt, Kubrat Han, Kazan 2001.
  6. Hebibullin, Mösegıyt, Batıy Han hem Leyle (Batu Han hem Leyla), Kazan 2002.
  7. Hebibullin, Mösegıyt, Atilla, Kazan 2002.
  8. Hebibullin, Mösegıyt, Aybibi, Kazan 2004.
  9. Kurban, İklil, Yaşlı Tarihin Yankısı ( Bulgar-Tatar Tarihi ve Medeniyeti), İstanbul 2014.
  10. Kurban, Roza, Biz İdil’den, Ural’dan…, İstanbul 2014.

[1] Metindeki tüm çevriler tarafımdan yapılmıştır.

[2] Tatar Edebiyatında tarihi romanlar ile ilgili daha geniş bilgi için, Roza Kurban “Tatar Edebiyatında Tarihi Romanlar” 2014, s: 195–215.

AHMET TEMİR ve İZLERİ…

Roza KURBAN

         Bir insan için vatan kadar değerli başka bir şey var mıdır bu dünyada? Her insan doğup büyüdüğü topraklarda yaşamak, vatanına ve milletine hizmet etmek, ölünce de vatan topraklarında gömülmek ister. Ancak bu her zaman mümkün olmuyor. Siyasi, ekonomik, toplumsal sebeplerden dolayı vatanlarından ayrılmak, yurt dışına kaçmak zorunda kalanlar arasında Kazan Tatarları da az değildir. Yurt dışında Kazan Tatarlarını kimse kırmızı halı sererek karşılamamıştır. Kazan Tatarlarının doğasında olan çalışkanlık ve genlerinde olan zekâ onların önemli yerlere gelmesini sağlamış, yurt dışına kaçmak zorunda kalan hiçbir Kazan Tatarı çaresiz kalmamıştır. Birçok zorlukları aşarak “ikinci” vatanlarında büyük başarılar elde eden Kazan Tatarları arasında bilim adamları, siyasetçiler ve yazarlar vardır. Tarihçi İndus Tahirov (1936) Kazan Tatarlarına özgü olan vasıfları şöyle sıralamıştır: “Tatarların ululuğu onların bağımsızlık ruhunda, savaşlarda kahramanlıklarında, her hangi bir işte becerikli ve hevesli olmalarında saklıdır.” (Tahirov 1994: 26–27).[1] Çarlık Rusya’sı, SSCB döneminde Türkiye’ye kaçmak zorunda kalanların en büyük hayali ve umudu bir gün vatana dönmek olmuştur. Ancak ne yazık ki bu insanların çoğunluğu vatanına dönememiştir. Dönem ne olursa olsun yurt dışına kaçıp başka ülkelere sığınan insanlar sorgusuz sualsiz “vatan haini”, “casus” ilan edilmiştir. SSCB Dönemi’nde kaçanlar da “vatan haini”, “halk düşmanı” ilan edilmiş ve adlarının dahi dile getirilmesi yasaklanmıştır. 1980’lı yılların sonlarında meydana gelen değişimler sonrasında yurt dışına kaçanların adları birer birer konuşulmaya, onlarla ilgili yazılar kaleme alınmaya ve eserleri yayımlanmaya başlanmıştır. 2000’lı yıllardan sonra “dönüş” Putin’in kontrolü altına alınmış ve ancak sansürden geçen projeler hayata geçirilmektedir. 1990’lı yıllardan sonra isimleri vatanına ve milletine dönenlerden bazı örnekler verecek olursak:

  1. 1991 yılında Gayaz İshakıy’nın (Ayaz İshaki) (1878–1954) “Zindan” adlı kitabı yayımlandı. 1992 yılından itibaren Tataristan Yazarlar Birliği “İshakıy Ödülü” vermeye başladı. Akabinde İshakıy ile ilgili araştırmalar yapıldı, İshakıy’nın eserleri 15 cilt olarak yayımlandı.
  2. Yusuf Akçura (1876–1935) ile ilgili konferanslar yapıldı, tebliğler kitap olarak yayımlandı.
  3. Dr. Akdes Nimet Kurat’ın (1903–1971) iki kitabı Ş.Mercani Enstitüsü’nce Rusçaya çevrilip yayımlandı.
  4. 7 Aralık 2016 tarihinde Kazan’daki İstanbul Parkı’nda Sadri Maksudi Arsal’ın (1878–1957) heykeli açıldı.

 

2017 yılı, Ahmet Temir’in doğumunun 105. yılıdır. Bu bağlamda Ahmet Temir’in vatanına ve milletine dönüşü ile ilgili konulardan söz edeceğiz. Ahmet Temir, denince sizin aklınıza ilk ne geliyor? Ahmet Temir her şeyden önce bir “Kazan Tatarı”dır. Temir hayatının başından sonuna kadar Tatar kalmış birisidir. Kazan Tatarı Ahmet Temir, dünyaca tanınmış bir Türkolog, Mongolist, akademisyen, bir evlat, bir kardeş, mesai arkadaşı, bir dost, bir eş ve babadır. Bu listeyi daha da uzatabiliriz. Ahmet Temir bir akademisyen olarak arkasında yüzlerce makale ve kitaplardan oluşan dev bir miras bırakmıştır. Bazı eserleri defalarca yayımlanmış büyük ilgi görmüştür.

 

1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılması ile başlayan değişimler SSCB’de “demir perdenin” kalkmasına neden olmuştur. Demir perdenin kalkması, Kazan Tatarlarının yurt dışına çıkmasına, yurt dışına kaçmak zorunda kalanların vatana gitmesine yol açmıştır. 1990’lı yıllar Ahmet Temir’in hayatında duygu yüklü, heyecanlı bir dönem olmuştur. Temir sevinç, mutluluk ve hüznü bir arada yaşamıştır. Vatandan gelen haberlerden Ahmet Temir, 1938 yılında babasının ve bazı yakınlarının idam edildiğini, ailesinin memleketinden uzaklarda olan başka bir yere gitmek zorunda kaldığını, İkinci Dünya Savaşı sırasında ağabeyi Muhammed’in, 1955 yılında kardeşi Beşir’in, 1978 yılında annesinin vefatını öğrenmiştir. Bu kadar acı haberler karşısında ayakta kalmak zor olmuş olsa gerek. Ahmet Temir teselliyi diğer kardeşlerine kavuşmakta bulmuştur. Aynı zamanda çeşitli toplantılar için Türkiye’ye gelen akademisyenlerle görüşmeyi, onlarla bilgi alışverişinde olmayı da ihmal etmemiştir. Her görüşme onun için memleket özlemini, vatan hasretini bir nebze olsun gidermek için bir fırsat yaratmıştır. Hoca Ahmet Yesevi’nin 900.yılı dolayısıyla 26–29 Mart 1993 tarihinde Kayseri’de gerçekleşen sempozyuma katılan Tatar tarihçi, bibliyograf Ebrar Kerimullin (1925–2000) Kayseri dönüşü Ankara’ya uğradıklarından söz etmiştir: “Biz Kayseri’den dönüşümüzde Ankara’da bulunduğumuz gün de birçok bilim adamı, sıradan Türkler, aynı zamanda Ankara’da ikamet eden âlimimiz Ahmet Temir ile de görüştük. Bunlar ayrı bir konudur.” (Kerimullin 1996: 162). Ebrar Kerimullin Ahmet Temir ile görüşene kadar onun hayatı ve eserlerinden haberdar olmuştur. Tataristan Gençleri (Tatarstan Yeşlere) Gazetesi’nin 1991 yılının 30 Mayıs tarihinde yayımlanan “Tarihteki Beyaz Lekeler” başlıklı makalesinde Kerimullin, Türk Kültürü Araştırmaları Enstitüsü (TKAE), enstitünün çıkardığı Türk Kültürü Dergisi ve Ahmet Temir’in hayatından kısaca söz etmiştir. Ebrar Kerimullin, Ahmet Temir’i “dünya çapında tanınmış bir bilim adamı” şeklinde nitelendirmiş ve sözlerine şöyle devam etmiştir: “Ahmet Temir’in eserleri Türk halklarının dilini, edebiyatını, tarihini öğrenmeye yöneliktir. O Türk (Tatar) halkının günümüzdeki durumu ile ilgili de birçok eserin yazarıdır. Türkiye ve başka ülkelerdeki çeşitli bilimsel kuruluşların üyesidir. Sırf “Türk Kültürü” dergisinde yayımlanan eserleri Ahmet Temir’in geniş bilgi sahibi bir bilim adamı olduğunu göstermektedir. O yurt dışında ilimin durumu, bilimsel kurumların faaliyetleri ile ilgili de yazılar yazmaktadır. “Türk Kültürü” dergisinde Ahmet Temir “Birlik”, “Emel”, “Azerbaycan”, “Dergi”, “Mücahit” gibi dergiler ile ilgili değerlendirme yazılarını kaleme alıyor. Avrupa’da milli konular üzerine yayımlanan kitaplarla ilgili tanıtım yazıları yazıyor. Bize göre, Ahmet Temir bu dergiye can veren, onun yönünü belirleyen âlim ve büyük bir yönetici olarak da büyük emek harcayan aydınlardan en önemlisidir.” (Kerimullin 1996: 97).

 

Tataristan basınında Ahmet Temir ile ilgili yazılar, genç Kazan Tatar araştırmacı ve gazetecileri tarafından da kaleme alınmıştır. Günümüzde Kazan Federal Üniversitesi’nin Uluslararası İlişkiler, Tarih ve Doğuyu Araştırma Enstitüsü’nde doçent olarak görev yapan Azat Ahunov 2002 yılında Ahmet Temir’le Ankara’daki evinde görüşüp söyleşi yapmıştır. Ahunov, bu görüşme sonrasında farklı gazete, dergi ve kitaplarda Ahmet Temir ile ilgili yazılar kaleme almıştır. Ahmet Temir’le ilgili ilk yazısı “1 numaralı Demir” (Железный No1) başlığı altında Kazan’da yayımlanan “Doğu Ekspressi” gazetesinin 5–11 Eylül 2002 tarihli 27.–28. sayılarında basılmıştır. Daha sonra “Özgürlüğü Seçti, Fakat Vatanını Kaybetti” (Rusça) başlıklı yazısı 2003 yılında Kazan’da yayımlanan “Elmet” kitabında yer almıştır. Aynı yazı 2004 yılında  “Özgürlüğü Seçti, Fakat Vatanını Kaybetti. Tatar Âlimi Ahmet Temir’in Muhaceretteki Kaderi” adı altında Rusça ve Tatarca Tataristan (Tatarstan) Dergisi’nin 2004 yılının 9. sayısında yayımlanmıştır. Azat Ahunov, Ahmet Temir’in vefatından sonra “Ahmet Temir. Vatan Özlemi İle” başlıklı bir yazı kaleme almış, söz konusu yazı İdil (İdel) Dergisi’nin 2009 yılının 2. sayısında Rusça ve Tatarca yayımlanmıştır. 2012 yılında ise bölge tarihçisi, Tataristan Gazeteciler Birliği Üyesi Roza Abzalova-Salmanova tarafından yayına hazırlanan “Ahmet Temir: Dönüş” kitabında Azat Ahunov’un “Özgürlüğü Seçti, Fakat Vatanını Kaybetti” yazısına yer verilmiştir. Ahmet Temir’le yaptığı söyleşiye dayanarak kaleme alınan yazıda, ‘Ahmet Temir’in Şeceresi’, ‘SSCB’den Kaçış’, ‘Yeni Vatanındaki Başarıları’, ‘Almanya’daki Eğitimi ve Hayatı, Tatar Esirleri ile Çalışması’, ‘Ahmet Temir ve Musa Celil’, ‘İkinci Dünya Savaşından Sonraki Hayatı ve Bilimsel Çalışmaları’, ‘Ahmet Temir’in Hayatının Son Yıllarındaki Çalışmaları’ gibi bölümler bulunmaktadır. Azat Ahunov yazısında sadece Ahmet Temir’in hayatı ve başarılarına değinmemiş onun heyecan ve özleminden de söz etmiştir: “Ahmet Bey’in vefatından bir yıl önce onun Ankara’daki dairesinde gerçekleştirdiğimiz söyleşi, onun doğduğu köyü Elmet hakkında sorularıyla başladı. O her şeyi merak ediyordu: çevrenin nasıl değiştiğini, köyün civarındaki ormanlar, nehirlerin durumunu. Bilgin heyecanını gizleyemiyordu, onun nefesi daralıyor, konuşurken Tatarcadan Türkçeye geçiveriyordu; biraz soluklanmak ve ilaç almak için zaman zaman yatak odasına gidiyordu. Daha o zaman, Ahmet Temir’in hasta olduğu belliydi. Denilecek bir söz yoktu, yıllar yılları kovalamış, Ahmet Temir yaşlanmış (o sırada ona 90 yaştı) ve bu ünlü Tatar ömrünün sonuna doğru yaklaşıyordu. Yeni vatanında büyük başarılar elde eden Ahmet Bey, doğup büyüdüğü toprakları bir daha asla göremeyeceği, çocukluğunda duyduğu nehrin çağıltısını hiçbir zaman duyamayacağı için acı çekiyordu…” (Ahmet Timer 2012: 120).

 

Milliyetperver gazetecimiz Ruşaniya Altay’ın “Sıla Özlemi ile Geçen Bir Ömür” başlıklı yazısı Asırlar Avazı (Gasırlar Avazı) Dergisi’nin 2007 yılının 2.sayısında yayımlanmıştır. Söz konusu yazı, aslında Tataristan’daki televizyon kanalı için Ahmet Temir ile ilgili bir belgesel çekimi projesinin senaryosu olarak kaleme alınmıştır. Belgesel çeşitli nedenlerden dolayı çekilememiştir. Altay belgesel projesinin yarı yolda kalmasına üzüldüğünü dile getirmiş ve şöyle demiştir: “Hemşehrimizin vefatının 4. yılında, onu saygı ile anarak, söz konusu projenin senaryosunu bu yazıda kaydetmeyi uygun buldum.” (Altay 2007: 118). Altay’ın yazısı Ahmet Temir’in çocukluk yılları ile başlamış, “Vatandan Sonsuza Dek Ayrılma”, “Merhaba, Türkiye”, “60 Yıl Almanya’da”, “İlkbaharlardan – Sonbaharlara, Sonbaharlardan – Ebediyete” başlıkları altında toplanmış bölümlerle devam etmiştir. Ahmet Temir’in hayatı, eserleri ve çalışmaları ile ilgili detayların bulunduğu bu yazısında Ruşaniya Altay, değerlere sahip çıkılmadığı konusundaki fikirlerini de paylaşmıştır: “Halkımızda çok güzel, derin anlam barındıran bir deyim vardır: Esenlerin – değerini, ölenlerin mezarını bil. Ancak zannedersem millet olarak biz buna sadık kalamadık. Yazgımızın maruz kaldığı totaliter rejimi bunun önemli sebeplerinden birisi diyebiliriz.” (Altay 2007: 118).

 

Ahmet Temir’in adı, Tataristan’da Türkiye ile ilgili yazılan kitaplarda satır aralarında, paragraflarda çıkıyor karşımıza. Prof. Dr. Hatıyp Miñnegulov da toplantılar için sıkça Türkiye’ye gelenlerdendir. Edebiyat profesörü olan Miñnegulov’un incelemelerinin büyük çoğunluğunun Gayaz İshakıy ile ilgili olduğunu söylemek gerek. Türkiye’deki Kazan Tatarları ile ilgili yazılarının içinde “Tatar-Türk Manevi İlişkileri Kontekstinde ‘Kazan’ Dergisi” başlıklı yazı bulunmaktadır. Yazıda, 1970–1980 yılları arasında Türkiye’de yayımlanan dergiden söz edilmiştir. Bilindiği üzere Ahmet Temir, Kazan Dergisi’nin yayımlandığı süre içerisinde derginin redaksiyon kurulu üyesi olmakla kalmamış aynı zamanda yazılarıyla da katkıda bulunmuştur. Söz konusu yazıda satır aralarında Ahmet Temir’den “millettaşımız, muhacir Tatar yazar” şeklinde söz edilmiştir. Miñnegulov, Kazan Dergisi’nin önemini şu sözlerle dile getirmiştir: “Özetle, ‘Kazan’ – sırf Tatarların manevi hayatını değil, Türk-Tatar bağlantılarını pekiştirmekte, iki millet arasındaki anlaşmayı sağlamakta da önemli katkılarda bulunan bir mecmuadır.” (Miñnegulov 2010: 190). Ayrıca Ahmet Temir’in adı “Tatar Kaderinde İstanbul” başlıklı yazıda da “bilim adamı”, “tanınmış Tatarlar” diye nitelendirdiği isimler arasında geçmektedir.

Yukarıda Ahmet Temir ile ilgili yazılan makalelerin bazılarını inceledik. 2012 yılında doğumunun 100. yılında “Ahmet Temir: Dönüş”[2] kitabı Kazan’da yayımlanmıştır. Böylelikle Ahmet Temir, vatanına ve milletine kısmen de olsa dönmüştür. 1992 yılında Ankara’da Türk Kültürü Araştırmaları tarafından yayımlanan “Ahmet Temir’in kendi kaleminden hayatı ve eserleri” Rusçaya çevrilip söz konusu kitabın içinde yer almıştır. Ahmet Temir’in Türkiye’ye kaçışı ile son bulan bu kitap Ahmet Temir’i tanımak, anlamak ve incelemek için yeterli değildir. Ancak burada önemli olan şu ki, bu bir başlangıçtır, devamının da gelmesini temenni ediyoruz. Yukarıda gördüğümüz üzere, Tataristan’da Ahmet Temir ile ilgili bir tane kitap, Ahat Ahunov ve Ruşaniya Altay’ın makaleleri ve Tatar aydınlarınca kaleme alınan Türkiye konulu yazılarda TKAE, Türk Kültürü ve Kazan Dergisi’nden söz edilirken yazılan paragraflar ve satırlar… 91 yıllık ömür ve yüzlerce bilimsel çalışmanın bu denli kısa tutulması kabul edilir bir durum değildir.

Ahmet Temir çocukluğundan itibaren gerçek bir milliyetçi olmuş, yıllar sonra Rusların çektirdiklerini, Türk-Tatar Dünyası’nı şöyle anlatmıştır: “İlk gittiğim Rus okulunda çok eziyet çektim. Tatar diye çok tahrik ederler, sıradan itip düşürürlerdi. Üstelik dertleşecek kimse de yoktu, sınıfta Tatar olarak yalnızdım… Fakat bütün bunlara rağmen biz yine de bir ‘Türk-Tatar’ idik. Okullardaki komünist propaganda, dersler ve kurslardaki telkinlere rağmen koyu bir milliyetçi idik. Kim olduğumuzu, niçin böyle olduğumuzu biliyorduk. Resmî okullar dışında Tatar dünyasının kendi görüşü, kendi kültürü ve şuuru vardı. Devletin Ruslaştırma ve Hıristiyanlaştırma politikasına karşı başarı ile mücadele ediyorduk. (Temir 2011: 48–49). İnsan yedisinde ne ise yetmişinde de odur, derler. Bu sözler Ahmet Temir için de geçerlidir. Ahmet Temir’e daha çocukluk yıllarında aldığı aile terbiyesiyle aşılanan milliyetçilik, millet sevgisi onun hayatının ilkelerinden birisi olmuştur. Temir Türkiye’ye gelişinin maksat ve sebeplerini açıklarken şunları sıralamıştır: “Esaret diyarından kurtulup, bir insan gibi en tabii hakkımız olan hürriyete kavuşarak Türk kültürü alanında ilmî ihtisas yapmak, elimizden geldiği kadar Türkiye’nin ve Türklüğün yaşaması ve güçlenmesi için gerekli hizmetlerde bulunmak, işte bunlar Türkiye’ye gelişimizin esas maksat ve sebeplerini teşkil ediyordu.” (Temir 2011: 55). Temir maksadına ulaşmıştır. İster bilimsel çalışmalarında, ister gündelik hayatta her daim Kazan Tatarlarını ilk planda tutmuş ve elinden geldiği kadar millettaşlarının eğitimine katkıda bulunmaya gayret göstermiştir. Temir, vatanından ayrılmak zorunda kalsa da milletinden asla kopmamış, milletine bağlı kalmıştır. Kazan Tatar dili, edebiyatı, tarihi ve medeniyetini tanıtmak için birçok yazılar yazan, kitaplar yayımlayan, toplantılarda sunumlar yapan Ahmet Temir, Kazan Tatar Derneklerinin faaliyetlerine katılmaya çalışmıştır. Kazan Tatarları arasında gizli bir dayanışma olduğu da bir gerçektir. Örneğin Ahmet Temir Türkiye’ye geldiğinde Yusuf Akçura’nın desteği ve yardımıyla sorunsuz bir şekilde Trabzon Muallim Mektebi’ne kaydını yaptırmıştır. Almanya’da Prof. Dr. Reşit Rahmeti Arat’ın (1900–1964), Türkiye’de Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürü Dr. Hamit Zübeyr Koşay’ın (1897–1984) yardımlarını da Ahmet Temir elbette unutmamıştır. İleriki yıllarda, bilhassa İkinci Dünya Savaşı yıllarında kendisi de Tatar-Başkurt gençlerinin hayatta kalması ve eğitim alması ile ilgili çalışmalarda bulunmuştur. Azatlık Radyosu Tatar-Başkurt Redaksiyonu’nun (1953–1989)  kurucusu ve başkanı olan millettaşımız Garif Soltan (1923–2011) 2011 yılında Ahmet Temir’i Mezarı başında anma törenine gönderdiği mesajda şu satılar vardı: “Ahmet Temir, birçok Türk-Tatar gencinin eğitim alması için büyük çaba harcadı. Ben de onlardan birisiyim. O beni 1942 yılının Ağustos ayında esirler kampından çıkardı. Doktor Temir, Tatar milletinin geleceğini düşünen, Tatarlar için tasalanan birisiydi.(Kurban 2011:9).

Ahmet Temir’i anlamak da anlatmak da kolay değildir. Temir’i anlamak için vatandan ayrılmış olmak gerek, vatan toprakları dışında dünyaya gelenler Temir’in yaşadıklarını anlayamaz. Ahmet Temir’i anlatmak için ise kelimelerin özenle seçilmesi gerek. Erbar Kerimullin’in “Türkiye’ye gitti”, Azat Ahunov’un “özgürlüğü seçti” şeklindeki tabirleri gerçekleri yansıtmamaktadır. Temir’in eğitimini devam ettirmek için Türkiye’ye kaçması bir tercih değil mecburiyettir. Onun için konuşma ve yazılarımızda sözlerimize dikkat etmeliyiz.

 

Ahmet Temir’e bir Kazan Tatarı, bir bilim insanı olarak hak ettiği önem ve değer verildi mi? Bence, hayır. Ünlü Tatar bilgini ve yazar Rizaeddin Fehreddin (1858–1936), “Yazar ve âlimleri olmayan millet bahtsız; tanınmış kişilerini unutan millet yaşamaz, edebiyatı olmayan millet ruhsuzdur. Onun için milletimizin ünlü şahıslarını tanıtmalıyız…” demiştir. (Abzalova-Salmanova 2012: 144) Ahmet Temir’in adını yaşatmak Kazan Tatarlarının önemli görevlerinden birisidir. Mutlu olmak, milleti yaşatmak ve milli şuurumuzu korumak için elimizden geleni yapmaya gayret göstermeliyiz. Ahmet Temir’in adını yaşatmak ve geleceğe taşımak için neler yapılmalı veya yapılabilir:

  1. Ahmet Temir’in belgeseli çekilmeli;
  2. Ahmet Temir’in yayımlanmamış eserleri yayına hazırlanmalı ve baskıya verilmeli; Temir ile yazılan makaleler, anılar toplanıp kitap haline getirilmeli;
  3. Üniversitelerde Ahmet Temir’in hayatı ve eserleri yüksek lisans ve doktora tezi konusu yapılmalı;
  4. Ahmet Temir’in adını taşıyan bir dernek oluşturulmalı;
  5. Ankara Üniversitesi DTCF, TKAE başta olmak üzere üniversitelerde toplantılar düzenlenmeli;
  6. Türkiye’de Ahmet Temir’in adı sokağa, vatanı Tataristan’da okula verilmeli;
  7. “Ahmet Temir Ödülü” tesis edilmeli;
  8. Ahmet Temir’in yaşadığı ev müze yapılmalıdır;

 

Ahmet Temir bilim dünyasında derin iz bırakan bir isim olmasının yanı sıra Tatar milletinin vefakâr evladıdır. Kazan Tatarları olarak Ahmet Temir’e vefa borcumuz vardır. Temir’in bıraktığı izlerin kumsaldaki izler gibi kaybolmaması için Kazan Tatarları başta olmak üzere tüm ilgililerin ellerinden geleni yapmasını temenni ediyorum.

Yapanda-yalanda ezlerem kalır,

Üzem kitsem de süzlerem kalır.             

(Bozkırda-vadide izlerim kalır,

Kendim gitsem de sözlerim kalır.)

 

Kaynakça:

 

  1. Abzalova-Salmanova, Roza, Axmet Timer: Vozvraşçeniye (Ahmet Temir: Dönüş), Kazan 2012.
  2. Altay, Ruşaniya, Cirsep Ütken Gomer (Sıla Özlemi ile Geçen Bir Ömür), Gasırlar Avazı Dergisi, Kazan, 2007, sayı: 2, s: 118–122.
  3. Kerimullin, Ebrar, Yazmış, Yazmış… (Kader, Kader…), Kazan 1996.
  4. Kurban, Roza, Biz İdil’den, Ural’dan…, İstanbul 2014.
  5. Kurban, Roza, Prof.Dr. Ahmet Temir’in Vatanına ve Milletine Dönüşü, Önce Vatan Gazetesi, İstanbul, 19.04.12 sayısı, s: 8.
  6. Kurban, Roza, Prof. Dr. Ahmet Temir Ankara’da Anıldı, Önce Vatan Gazetesi, İstanbul, 24.04.11 sayısı, s: 9.
  7. Miñnegulov, Hatıyp, Gasırlar Arasında Uylanular (Asırlar Arasında Düşünceler), Kazan 2010.
  8. Tahirov, İndus, Beysezlek Baskıçları (Bağımsızlığın Basamakları), Kazan 1994.
  9. Temir, Ahmet, Vatanım Türkiye: Rusya-Almanya-Türkiye Üçgeninde Memleket Sevgisi ve Hasretle Şekillenmiş Bir Hayat Hikâyesi, Ankara 2011.

 

 

 

[1] Metindeki tüm çevriler tarafımdan yapılmıştır.

[2] Konuyla ilgili daha geniş bilgi için, Roza Kurban “Prof. Dr. Ahmet Temir’in Vatanına ve Milletine Dönüşü” 2012, s:8.