Etiket arşivi: Kazan Tatarları

Kazan Tatarlarının Karakteri

Roza KURBAN

            Köklü bir geçmişe ve zengin bir kültüre sahip olan Kazan Tatarları, tarihçilerin fikrine göre ünlü Hun İmparatoru Atilla’nın (400–453) torunlarıdır. Geçmişte, kuzeyden güneye doğudan batıya kadar uzanan coğrafyada Büyük Bulgar Devleti, Hazar Kağanlığı, İdil Boyu Bulgar Devleti, Altın Ordu, Kazan Hanlığı gibi devletler kuran, büyük medeniyetler yaratan, kahramanlar doğuran Kazan Tatarları adlarını tarih sayfasına altın harflerle yazdırmıştır.

            1552 yılında Kazan Hanlığı Ruslar tarafından işgal edildikten sonra Kazan Tatarlarının son devleti de çökmüş, Tatarlar Rus esaretinin altında yaşamak zorunda kalmıştır. Atatürk’ün “Türk milleti bağımsız yaşamış ve bağımsızlığı var olmalarının yegâne koşulu olarak kabul etmiş cesur insanların torunlarıdır. Bu millet hiçbir zaman hür olmadan yaşamamış, yaşayamaz ve yaşamayacaktır” dediği gibi Kazan Tatar Türkleri de asla bağımsızlık fikrinden vazgeçmemiş, Rus esareti altında dahi millî bağımsızlık mücadelesini sürdürmüştür. Kazan Hanlığı’nın işgalinden sonra hanlığı yeniden kazanmak için yürütülen bağımsızlık mücadelesinde Mamış Birde, Gali Ekrem, Sarıy Batur, Canseyit, Cangali Şögerev, Segıyt Yegferev, Telekey Batur, Telekey’in oğlu Küçem Telekeyev, Aldar İsengildin, Kilmek  Norışev, Küçem’in oğlu Akay Batur, Akay’ın oğlu Gabdulla, Karasakal, Batırşa, Murat Molla gibi şahıslar bağımsızlık uğrunda ölmeyi göze alan kahramanlardır. Tarihçi ve gazeteci Vahit İmamov konuyla ilgili şunları yazmıştır:

“Azatlık mücadelesi süresinde Telekey-Küçem-Akay-Gabdulla gibi bir liderler nesli yetişmiştir. 1682–1684 yılları arasında bağımsızlık savaşımına – Telekey Batur, 1705–1711 yıllarındaki isyana – Küçem, 1735–1740 yıllarındaki mücadeleye Akay ve Gabdulla liderlik etmiştir. Böyle kahramanlık, bu kadar kurban verme, belki dünya tarihinde yegâne olgudur. Başka bir millet olsa, bu aziz oğullarına – bu kahraman nesle şarkılar ve romanlar yazar, heykeller diker, adlarını şehir ve köylere vererek onların adını yaşatırdı. Ancak ne yazık ki, onların adlarını günümüzde Tatarların tarih alanındaki doktorları dahi yarım yamalak biliyor…” [1](Emirhan, İmamov 1993: 24–25).  

Kazan Tatarlarının Rus işgalinden sonraki tarihleri işgalci Ruslar tarafından yazıldığı için kitaplarda Kazan Tatar kahramanlarına yer verilmemiş aksine Tatarlar “medeniyetsiz”, “pis”, “barbar”, “yamyam” olarak nitelendirilmiştir. İşgalciler ise “kahraman”, “kurtarıcı” ve “Tatarlara medeniyet getirenler” olarak lanse edilmiştir. Yüzyıllardır okullarda bu şekilde okutulan bu tarih, tarihi gerçeklerden uzak olan yalan bir tarihtir. Günümüzde de Kazan Tatarlarının geçmiş tarihi yalanlarla doldurulmaya devam etmektedir. Bunun en basit örneği federal standartlara uygun şekle getirilen tarih ders kitaplarına Kazan Hanlığı’nın “kendi isteğiyle Rusya’ya katılması (!)” yalanının yazılmasıdır. İşgal sırasında on binlerce şehidin dökülen kanının hiçe sayılması millete yapılan bir saygısızlıktır. Ders kitaplarındaki bu Rus yalanları sıradan insanların da aklına işlemiştir. Kazan Tatar yazarı Ayaz Gıylecev (1928–2002) hayatını anlattığı romanında tren yolculuğunda karşılaştığı eğitimci bir Mari kadından söz etmiştir. Rus ile evli olan bu kadın, Kazan Tatarlarını yerden yere vurmuştur. Onun fikrine göre, Kazan Tatarları “aptal”, “Rusça bilmeyen nadan”, “öğretmenler tarafından sopayla sokaklardan toplanan”, “pisler” imiş. Kadın sözlerine,“İşbu Tatarlar kendilerine Cumhuriyet talep ediyorlar bir de. Ne yapmak istiyorlardır artık” diye devam etmiş. Gıylecev bu cahil kadına yanıt vermemiş ancak kitabında özet olarak şunları yazmıştır: “Benim önümde Tatarlara çamur atıp tatmin olan bir eğitimci kendi bölgesinde – okulunda, kendi gibi yandaşlarının arasında neler söylemez? Tatar’ı her fırsatta lanetleyen Rus ders kitapları, Rus kitaplarını okuyup gem vurulan gâvurlar bir tek o mudur? Binler onlar, on binler…” (Gıylecev 1997:405).    

            Kazan Tatarları gerçekte nasıl bir millettir, karakteristik özellikleri nelerdir? Milletlerin karakteri tarihi süreç içerisinde gelişmektedir. Milletlerin karakterinin oluşmasında doğa koşullarının da etkisi büyüktür. Şimal Türkleri olarak nitelendirilen Kazan Tatarları soğuk iklimin insanlarıdır ve iklim koşulunun gereği çalışkandır. Kazan Tatarlarının karakterinde diğer Türk boyları ile ortak olan özellikler de vardır. Kazan Tatarları, bağımsızlığına düşkün, kahraman, gururlu, çalışkan, misafirperver, geleneklerine bağlı ve eğitimli bir millettir. Ünlü Tatar şairi Gabdulla Tukay’ın (1886–1913) dediği gibi Kazan Tatarları “kitaplı bir millettir.” Zengin bir edebiyatı olan Tatarlar eğitime önem vermiştir. Eğitimin önemini kavrayan Tatarlar en ücra köşelerde bile kendi paraları ile okullar yapmıştır. Bu durum Rus misyoner Ya. Koblov’un da dikkatini çekmiştir: “Tatarlarda okul işi ileri düzeyde ve onlarda okuma yazma bilmeyenler yok denilecek kadar azdır: okullar milletin hayır parasıyla yapılıyor.” (Kerimullin 1991: 138). Kazan Tatarları omuzlarında kitaplarıyla köy, diyarları dolaşarak diğer Türk boylarına da eğitim vermiş, aydınlanmasına yol açmıştır. 1917 devrimlerinden önce Kazan Tatarları Çarlık Rusya’sında okuma yazma ve kitap basma konusunda ön sırada yer almıştır. Kazan Tatarlarında okuma yazma oranı %80 civarında seyretmiştir. Tatarlar aralarında okuma yazma bilmeyenlerden iğrenmişler ve onları millettaş saymamışlardır.

            Alman asıllı Kazan Üniversitesi tarih profesörü, etnograf Karl Fuks (1776–1846) uzun yıllar Kazan Tatarları arasında yaşamış, Tatarlar ile ilgili önemli akademik çalışmalar yapmıştır. 1844 yılında kaleme aldığı “Kazanskiye Tatarı v Statistiçeskom i Etnografiçeskom Otnoşeniyah” (İstatistik ve Etnografya Bakımından Kazan Tatarları) başlıklı kitabında Kazan Tatarlarının huylarından söz etmiş ve gelenekleri ile ilgili şunları yazmıştır:

“Her halkın iyi ve kötü huyları vardır. Tatarlar da öyledir, iki yüzyıldan fazla Rusların emri altında ve Ruslar arasında dağılmış bir vaziyette yaşayan bu halk sanki ayrı yaşamışçasına, kendi gelenek-göreneklerini fevkalade bir şekilde korumuştur.” (Kerimullin 1991: 139).

            Kazan Tatarları arasında yaşayan Ruslar, Rus kitaplarında yazılanın aksini söylemektedir. Bunun bir örneği Tatarları tarihi etnografya bakımından inceleyen Rus doktor A. Spasskiy’in 1916 yılında yazdığı rapordan okumak mümkündür. Spasskiy şöyle demiştir: “Onlar (Kazan Tatarları –R.K.) çok misafirperver bir millettir. Tatarlar arasında okuma yazma oranı Ruslara nazaran daha yüksektir. Onların evleri temizdir. İnek sağarken Tatar kadınları her daim önlük takıyor, ineğin memesini ılık su ile temizliyor ve sütü temiz bir havlu ile örtüyorlar. Medeniyet bakımından Tatarlar diğer yabancı milletler arasında ilk sırada olmalıdır.” (Kerimullin 1991: 139).

            Tarihçi İndus Tahirov (1936) “Bağımsızlık Basamakları” adlı kitabında Kazan Tatarlarının karakteristik özelliklerini değerlendirmiş ve Tatarların bağımsızlığına düşkün ve kahraman bir ulus olduklarından öncelikle söz etmiştir: “Tatarların büyüklüğü onların bağımsızlık ruhluluğunda, savaşlarda kahramanlıklarında, herhangi bir işte becerikli ve hevesli olmalarında saklıdır… Eğer biz Tatarların millî vasıflarını incelemeye başlarsak tüm Türklerle ortak olan vasıfları bulacağız. Onların ilki – bağımsızlıktır.” (Tahirov 1994: 27). Tahirov’un bu satırları, ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir” sözünü akıllara getiriyor. Kazan Tatarlarına özgü olan diğer vasıf da kahramanlıktır. Tatarlar hiçbir koşulda korkaklık sergilememiş, sonucu ölüm olsa dahi mücadele etmeyi yeğlemiştir. Misafirperverlik, mertlik tüm Türklere has özelliktir. Ancak Kazan Tatarları misafirperverlik konusunda hayatın sınavına tabii tutulmuştur. 1552 Rus işgalinden sonra yoksul düşen Kazan Tatarları misafirperverlik sergileyecek durumda olmamıştır. Yoksulluk, Sovyetler iktidara geldikten sonra da sürmüş, buna bir de 1921–1922 ve 1950 yıllarındaki yapay açlık, 1941–1945 yıllarındaki İkinci Dünya savaşı gibi olaylar da eklenmiştir. Kendi açken misafir ağırlamak imkânsız olan durumların ortaya çıkması bazı kaynaklarda Kazan Tatarlarının cimrilikle suçlanmasına neden olmuştur.

            Tarihçi Reşideddin (1248–1318) Tatarlar ile ilgili şunları yazmıştır: “Onların (Tatarların – R.K.) olağanüstü büyüklüğü ve saygıdeğer olmaları sayesinde diğer Türk kabileleri, boy ve adlarının farklılığına bakmaksızın işbu ad altında birleştiler ve Tatar diye adlandırılmaya başladılar.” (Fehretdinov 1993: 5). Dünyada saygınlık kazanan Kazan Tatarlarının önemli karakteristik özelliklerine değindik. Ancak Kazan Tatarlarının en dikkate değer özelliklerinden birisi de millet olarak ayakta kalma ve yaşama azmidir. Tarihte bu kadar uzun süre esaret altında kalıp da millî benliğini, dilini, gelenek, göreneklerini, edebiyatını ve kültürünü koruyabilmiş başka bir millet var mıdır? Kazan Tatarlarının bağımsızlık mücadelesi bugün de devam etmektedir. Atatürk, “Bağımsızlık, uğruna ölmesini bilen toplumların hakkıdır”, demiştir. Türk Dünyası’nda direniş simgesi olarak nitelendirilen Kazan Tatarları geçen yüzyıllar içinde bağımsızlık uğruna sayısız kayıplar vermiş bir milletir ki, bağımsızlık Kazan Tatarlarının hakkıdır!    

Kaynakça:

  1. Emirhan, Ravil ve İmamov, Vahit, Tatarlarnıñ Vatan Sugışı (Tatarların Vatan Savaşı), Yar Çallı 1993.
  2. Fehretdinov, Ravil, Tatar Uglı Tatarmın (Tatar Oğlu Tatar’ım), Çallı 1993.
  3. Gıylecev, Ayaz, Yegez, Ber Doga! (Haydi, Dua Edelim!), Kazan 1997.
  4. Kerimullin, Ebrar, Tatarlar: İsemebez hem Cisemebez (Tatarlar: Adımız ve Sanımız), Kazan 1991
  5. Tahirov, İndus, Beysezlek Baskıçları (Bağımsızlık Basamakları), Kazan 1994.   

[1] Metindeki tüm çevriler tarafından yapılmıştır.

AHMET TEMİR ve İZLERİ…

Roza KURBAN

         Bir insan için vatan kadar değerli başka bir şey var mıdır bu dünyada? Her insan doğup büyüdüğü topraklarda yaşamak, vatanına ve milletine hizmet etmek, ölünce de vatan topraklarında gömülmek ister. Ancak bu her zaman mümkün olmuyor. Siyasi, ekonomik, toplumsal sebeplerden dolayı vatanlarından ayrılmak, yurt dışına kaçmak zorunda kalanlar arasında Kazan Tatarları da az değildir. Yurt dışında Kazan Tatarlarını kimse kırmızı halı sererek karşılamamıştır. Kazan Tatarlarının doğasında olan çalışkanlık ve genlerinde olan zekâ onların önemli yerlere gelmesini sağlamış, yurt dışına kaçmak zorunda kalan hiçbir Kazan Tatarı çaresiz kalmamıştır. Birçok zorlukları aşarak “ikinci” vatanlarında büyük başarılar elde eden Kazan Tatarları arasında bilim adamları, siyasetçiler ve yazarlar vardır. Tarihçi İndus Tahirov (1936) Kazan Tatarlarına özgü olan vasıfları şöyle sıralamıştır: “Tatarların ululuğu onların bağımsızlık ruhunda, savaşlarda kahramanlıklarında, her hangi bir işte becerikli ve hevesli olmalarında saklıdır.” (Tahirov 1994: 26–27).[1] Çarlık Rusya’sı, SSCB döneminde Türkiye’ye kaçmak zorunda kalanların en büyük hayali ve umudu bir gün vatana dönmek olmuştur. Ancak ne yazık ki bu insanların çoğunluğu vatanına dönememiştir. Dönem ne olursa olsun yurt dışına kaçıp başka ülkelere sığınan insanlar sorgusuz sualsiz “vatan haini”, “casus” ilan edilmiştir. SSCB Dönemi’nde kaçanlar da “vatan haini”, “halk düşmanı” ilan edilmiş ve adlarının dahi dile getirilmesi yasaklanmıştır. 1980’lı yılların sonlarında meydana gelen değişimler sonrasında yurt dışına kaçanların adları birer birer konuşulmaya, onlarla ilgili yazılar kaleme alınmaya ve eserleri yayımlanmaya başlanmıştır. 2000’lı yıllardan sonra “dönüş” Putin’in kontrolü altına alınmış ve ancak sansürden geçen projeler hayata geçirilmektedir. 1990’lı yıllardan sonra isimleri vatanına ve milletine dönenlerden bazı örnekler verecek olursak:

  1. 1991 yılında Gayaz İshakıy’nın (Ayaz İshaki) (1878–1954) “Zindan” adlı kitabı yayımlandı. 1992 yılından itibaren Tataristan Yazarlar Birliği “İshakıy Ödülü” vermeye başladı. Akabinde İshakıy ile ilgili araştırmalar yapıldı, İshakıy’nın eserleri 15 cilt olarak yayımlandı.
  2. Yusuf Akçura (1876–1935) ile ilgili konferanslar yapıldı, tebliğler kitap olarak yayımlandı.
  3. Dr. Akdes Nimet Kurat’ın (1903–1971) iki kitabı Ş.Mercani Enstitüsü’nce Rusçaya çevrilip yayımlandı.
  4. 7 Aralık 2016 tarihinde Kazan’daki İstanbul Parkı’nda Sadri Maksudi Arsal’ın (1878–1957) heykeli açıldı.

 

2017 yılı, Ahmet Temir’in doğumunun 105. yılıdır. Bu bağlamda Ahmet Temir’in vatanına ve milletine dönüşü ile ilgili konulardan söz edeceğiz. Ahmet Temir, denince sizin aklınıza ilk ne geliyor? Ahmet Temir her şeyden önce bir “Kazan Tatarı”dır. Temir hayatının başından sonuna kadar Tatar kalmış birisidir. Kazan Tatarı Ahmet Temir, dünyaca tanınmış bir Türkolog, Mongolist, akademisyen, bir evlat, bir kardeş, mesai arkadaşı, bir dost, bir eş ve babadır. Bu listeyi daha da uzatabiliriz. Ahmet Temir bir akademisyen olarak arkasında yüzlerce makale ve kitaplardan oluşan dev bir miras bırakmıştır. Bazı eserleri defalarca yayımlanmış büyük ilgi görmüştür.

 

1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılması ile başlayan değişimler SSCB’de “demir perdenin” kalkmasına neden olmuştur. Demir perdenin kalkması, Kazan Tatarlarının yurt dışına çıkmasına, yurt dışına kaçmak zorunda kalanların vatana gitmesine yol açmıştır. 1990’lı yıllar Ahmet Temir’in hayatında duygu yüklü, heyecanlı bir dönem olmuştur. Temir sevinç, mutluluk ve hüznü bir arada yaşamıştır. Vatandan gelen haberlerden Ahmet Temir, 1938 yılında babasının ve bazı yakınlarının idam edildiğini, ailesinin memleketinden uzaklarda olan başka bir yere gitmek zorunda kaldığını, İkinci Dünya Savaşı sırasında ağabeyi Muhammed’in, 1955 yılında kardeşi Beşir’in, 1978 yılında annesinin vefatını öğrenmiştir. Bu kadar acı haberler karşısında ayakta kalmak zor olmuş olsa gerek. Ahmet Temir teselliyi diğer kardeşlerine kavuşmakta bulmuştur. Aynı zamanda çeşitli toplantılar için Türkiye’ye gelen akademisyenlerle görüşmeyi, onlarla bilgi alışverişinde olmayı da ihmal etmemiştir. Her görüşme onun için memleket özlemini, vatan hasretini bir nebze olsun gidermek için bir fırsat yaratmıştır. Hoca Ahmet Yesevi’nin 900.yılı dolayısıyla 26–29 Mart 1993 tarihinde Kayseri’de gerçekleşen sempozyuma katılan Tatar tarihçi, bibliyograf Ebrar Kerimullin (1925–2000) Kayseri dönüşü Ankara’ya uğradıklarından söz etmiştir: “Biz Kayseri’den dönüşümüzde Ankara’da bulunduğumuz gün de birçok bilim adamı, sıradan Türkler, aynı zamanda Ankara’da ikamet eden âlimimiz Ahmet Temir ile de görüştük. Bunlar ayrı bir konudur.” (Kerimullin 1996: 162). Ebrar Kerimullin Ahmet Temir ile görüşene kadar onun hayatı ve eserlerinden haberdar olmuştur. Tataristan Gençleri (Tatarstan Yeşlere) Gazetesi’nin 1991 yılının 30 Mayıs tarihinde yayımlanan “Tarihteki Beyaz Lekeler” başlıklı makalesinde Kerimullin, Türk Kültürü Araştırmaları Enstitüsü (TKAE), enstitünün çıkardığı Türk Kültürü Dergisi ve Ahmet Temir’in hayatından kısaca söz etmiştir. Ebrar Kerimullin, Ahmet Temir’i “dünya çapında tanınmış bir bilim adamı” şeklinde nitelendirmiş ve sözlerine şöyle devam etmiştir: “Ahmet Temir’in eserleri Türk halklarının dilini, edebiyatını, tarihini öğrenmeye yöneliktir. O Türk (Tatar) halkının günümüzdeki durumu ile ilgili de birçok eserin yazarıdır. Türkiye ve başka ülkelerdeki çeşitli bilimsel kuruluşların üyesidir. Sırf “Türk Kültürü” dergisinde yayımlanan eserleri Ahmet Temir’in geniş bilgi sahibi bir bilim adamı olduğunu göstermektedir. O yurt dışında ilimin durumu, bilimsel kurumların faaliyetleri ile ilgili de yazılar yazmaktadır. “Türk Kültürü” dergisinde Ahmet Temir “Birlik”, “Emel”, “Azerbaycan”, “Dergi”, “Mücahit” gibi dergiler ile ilgili değerlendirme yazılarını kaleme alıyor. Avrupa’da milli konular üzerine yayımlanan kitaplarla ilgili tanıtım yazıları yazıyor. Bize göre, Ahmet Temir bu dergiye can veren, onun yönünü belirleyen âlim ve büyük bir yönetici olarak da büyük emek harcayan aydınlardan en önemlisidir.” (Kerimullin 1996: 97).

 

Tataristan basınında Ahmet Temir ile ilgili yazılar, genç Kazan Tatar araştırmacı ve gazetecileri tarafından da kaleme alınmıştır. Günümüzde Kazan Federal Üniversitesi’nin Uluslararası İlişkiler, Tarih ve Doğuyu Araştırma Enstitüsü’nde doçent olarak görev yapan Azat Ahunov 2002 yılında Ahmet Temir’le Ankara’daki evinde görüşüp söyleşi yapmıştır. Ahunov, bu görüşme sonrasında farklı gazete, dergi ve kitaplarda Ahmet Temir ile ilgili yazılar kaleme almıştır. Ahmet Temir’le ilgili ilk yazısı “1 numaralı Demir” (Железный No1) başlığı altında Kazan’da yayımlanan “Doğu Ekspressi” gazetesinin 5–11 Eylül 2002 tarihli 27.–28. sayılarında basılmıştır. Daha sonra “Özgürlüğü Seçti, Fakat Vatanını Kaybetti” (Rusça) başlıklı yazısı 2003 yılında Kazan’da yayımlanan “Elmet” kitabında yer almıştır. Aynı yazı 2004 yılında  “Özgürlüğü Seçti, Fakat Vatanını Kaybetti. Tatar Âlimi Ahmet Temir’in Muhaceretteki Kaderi” adı altında Rusça ve Tatarca Tataristan (Tatarstan) Dergisi’nin 2004 yılının 9. sayısında yayımlanmıştır. Azat Ahunov, Ahmet Temir’in vefatından sonra “Ahmet Temir. Vatan Özlemi İle” başlıklı bir yazı kaleme almış, söz konusu yazı İdil (İdel) Dergisi’nin 2009 yılının 2. sayısında Rusça ve Tatarca yayımlanmıştır. 2012 yılında ise bölge tarihçisi, Tataristan Gazeteciler Birliği Üyesi Roza Abzalova-Salmanova tarafından yayına hazırlanan “Ahmet Temir: Dönüş” kitabında Azat Ahunov’un “Özgürlüğü Seçti, Fakat Vatanını Kaybetti” yazısına yer verilmiştir. Ahmet Temir’le yaptığı söyleşiye dayanarak kaleme alınan yazıda, ‘Ahmet Temir’in Şeceresi’, ‘SSCB’den Kaçış’, ‘Yeni Vatanındaki Başarıları’, ‘Almanya’daki Eğitimi ve Hayatı, Tatar Esirleri ile Çalışması’, ‘Ahmet Temir ve Musa Celil’, ‘İkinci Dünya Savaşından Sonraki Hayatı ve Bilimsel Çalışmaları’, ‘Ahmet Temir’in Hayatının Son Yıllarındaki Çalışmaları’ gibi bölümler bulunmaktadır. Azat Ahunov yazısında sadece Ahmet Temir’in hayatı ve başarılarına değinmemiş onun heyecan ve özleminden de söz etmiştir: “Ahmet Bey’in vefatından bir yıl önce onun Ankara’daki dairesinde gerçekleştirdiğimiz söyleşi, onun doğduğu köyü Elmet hakkında sorularıyla başladı. O her şeyi merak ediyordu: çevrenin nasıl değiştiğini, köyün civarındaki ormanlar, nehirlerin durumunu. Bilgin heyecanını gizleyemiyordu, onun nefesi daralıyor, konuşurken Tatarcadan Türkçeye geçiveriyordu; biraz soluklanmak ve ilaç almak için zaman zaman yatak odasına gidiyordu. Daha o zaman, Ahmet Temir’in hasta olduğu belliydi. Denilecek bir söz yoktu, yıllar yılları kovalamış, Ahmet Temir yaşlanmış (o sırada ona 90 yaştı) ve bu ünlü Tatar ömrünün sonuna doğru yaklaşıyordu. Yeni vatanında büyük başarılar elde eden Ahmet Bey, doğup büyüdüğü toprakları bir daha asla göremeyeceği, çocukluğunda duyduğu nehrin çağıltısını hiçbir zaman duyamayacağı için acı çekiyordu…” (Ahmet Timer 2012: 120).

 

Milliyetperver gazetecimiz Ruşaniya Altay’ın “Sıla Özlemi ile Geçen Bir Ömür” başlıklı yazısı Asırlar Avazı (Gasırlar Avazı) Dergisi’nin 2007 yılının 2.sayısında yayımlanmıştır. Söz konusu yazı, aslında Tataristan’daki televizyon kanalı için Ahmet Temir ile ilgili bir belgesel çekimi projesinin senaryosu olarak kaleme alınmıştır. Belgesel çeşitli nedenlerden dolayı çekilememiştir. Altay belgesel projesinin yarı yolda kalmasına üzüldüğünü dile getirmiş ve şöyle demiştir: “Hemşehrimizin vefatının 4. yılında, onu saygı ile anarak, söz konusu projenin senaryosunu bu yazıda kaydetmeyi uygun buldum.” (Altay 2007: 118). Altay’ın yazısı Ahmet Temir’in çocukluk yılları ile başlamış, “Vatandan Sonsuza Dek Ayrılma”, “Merhaba, Türkiye”, “60 Yıl Almanya’da”, “İlkbaharlardan – Sonbaharlara, Sonbaharlardan – Ebediyete” başlıkları altında toplanmış bölümlerle devam etmiştir. Ahmet Temir’in hayatı, eserleri ve çalışmaları ile ilgili detayların bulunduğu bu yazısında Ruşaniya Altay, değerlere sahip çıkılmadığı konusundaki fikirlerini de paylaşmıştır: “Halkımızda çok güzel, derin anlam barındıran bir deyim vardır: Esenlerin – değerini, ölenlerin mezarını bil. Ancak zannedersem millet olarak biz buna sadık kalamadık. Yazgımızın maruz kaldığı totaliter rejimi bunun önemli sebeplerinden birisi diyebiliriz.” (Altay 2007: 118).

 

Ahmet Temir’in adı, Tataristan’da Türkiye ile ilgili yazılan kitaplarda satır aralarında, paragraflarda çıkıyor karşımıza. Prof. Dr. Hatıyp Miñnegulov da toplantılar için sıkça Türkiye’ye gelenlerdendir. Edebiyat profesörü olan Miñnegulov’un incelemelerinin büyük çoğunluğunun Gayaz İshakıy ile ilgili olduğunu söylemek gerek. Türkiye’deki Kazan Tatarları ile ilgili yazılarının içinde “Tatar-Türk Manevi İlişkileri Kontekstinde ‘Kazan’ Dergisi” başlıklı yazı bulunmaktadır. Yazıda, 1970–1980 yılları arasında Türkiye’de yayımlanan dergiden söz edilmiştir. Bilindiği üzere Ahmet Temir, Kazan Dergisi’nin yayımlandığı süre içerisinde derginin redaksiyon kurulu üyesi olmakla kalmamış aynı zamanda yazılarıyla da katkıda bulunmuştur. Söz konusu yazıda satır aralarında Ahmet Temir’den “millettaşımız, muhacir Tatar yazar” şeklinde söz edilmiştir. Miñnegulov, Kazan Dergisi’nin önemini şu sözlerle dile getirmiştir: “Özetle, ‘Kazan’ – sırf Tatarların manevi hayatını değil, Türk-Tatar bağlantılarını pekiştirmekte, iki millet arasındaki anlaşmayı sağlamakta da önemli katkılarda bulunan bir mecmuadır.” (Miñnegulov 2010: 190). Ayrıca Ahmet Temir’in adı “Tatar Kaderinde İstanbul” başlıklı yazıda da “bilim adamı”, “tanınmış Tatarlar” diye nitelendirdiği isimler arasında geçmektedir.

Yukarıda Ahmet Temir ile ilgili yazılan makalelerin bazılarını inceledik. 2012 yılında doğumunun 100. yılında “Ahmet Temir: Dönüş”[2] kitabı Kazan’da yayımlanmıştır. Böylelikle Ahmet Temir, vatanına ve milletine kısmen de olsa dönmüştür. 1992 yılında Ankara’da Türk Kültürü Araştırmaları tarafından yayımlanan “Ahmet Temir’in kendi kaleminden hayatı ve eserleri” Rusçaya çevrilip söz konusu kitabın içinde yer almıştır. Ahmet Temir’in Türkiye’ye kaçışı ile son bulan bu kitap Ahmet Temir’i tanımak, anlamak ve incelemek için yeterli değildir. Ancak burada önemli olan şu ki, bu bir başlangıçtır, devamının da gelmesini temenni ediyoruz. Yukarıda gördüğümüz üzere, Tataristan’da Ahmet Temir ile ilgili bir tane kitap, Ahat Ahunov ve Ruşaniya Altay’ın makaleleri ve Tatar aydınlarınca kaleme alınan Türkiye konulu yazılarda TKAE, Türk Kültürü ve Kazan Dergisi’nden söz edilirken yazılan paragraflar ve satırlar… 91 yıllık ömür ve yüzlerce bilimsel çalışmanın bu denli kısa tutulması kabul edilir bir durum değildir.

Ahmet Temir çocukluğundan itibaren gerçek bir milliyetçi olmuş, yıllar sonra Rusların çektirdiklerini, Türk-Tatar Dünyası’nı şöyle anlatmıştır: “İlk gittiğim Rus okulunda çok eziyet çektim. Tatar diye çok tahrik ederler, sıradan itip düşürürlerdi. Üstelik dertleşecek kimse de yoktu, sınıfta Tatar olarak yalnızdım… Fakat bütün bunlara rağmen biz yine de bir ‘Türk-Tatar’ idik. Okullardaki komünist propaganda, dersler ve kurslardaki telkinlere rağmen koyu bir milliyetçi idik. Kim olduğumuzu, niçin böyle olduğumuzu biliyorduk. Resmî okullar dışında Tatar dünyasının kendi görüşü, kendi kültürü ve şuuru vardı. Devletin Ruslaştırma ve Hıristiyanlaştırma politikasına karşı başarı ile mücadele ediyorduk. (Temir 2011: 48–49). İnsan yedisinde ne ise yetmişinde de odur, derler. Bu sözler Ahmet Temir için de geçerlidir. Ahmet Temir’e daha çocukluk yıllarında aldığı aile terbiyesiyle aşılanan milliyetçilik, millet sevgisi onun hayatının ilkelerinden birisi olmuştur. Temir Türkiye’ye gelişinin maksat ve sebeplerini açıklarken şunları sıralamıştır: “Esaret diyarından kurtulup, bir insan gibi en tabii hakkımız olan hürriyete kavuşarak Türk kültürü alanında ilmî ihtisas yapmak, elimizden geldiği kadar Türkiye’nin ve Türklüğün yaşaması ve güçlenmesi için gerekli hizmetlerde bulunmak, işte bunlar Türkiye’ye gelişimizin esas maksat ve sebeplerini teşkil ediyordu.” (Temir 2011: 55). Temir maksadına ulaşmıştır. İster bilimsel çalışmalarında, ister gündelik hayatta her daim Kazan Tatarlarını ilk planda tutmuş ve elinden geldiği kadar millettaşlarının eğitimine katkıda bulunmaya gayret göstermiştir. Temir, vatanından ayrılmak zorunda kalsa da milletinden asla kopmamış, milletine bağlı kalmıştır. Kazan Tatar dili, edebiyatı, tarihi ve medeniyetini tanıtmak için birçok yazılar yazan, kitaplar yayımlayan, toplantılarda sunumlar yapan Ahmet Temir, Kazan Tatar Derneklerinin faaliyetlerine katılmaya çalışmıştır. Kazan Tatarları arasında gizli bir dayanışma olduğu da bir gerçektir. Örneğin Ahmet Temir Türkiye’ye geldiğinde Yusuf Akçura’nın desteği ve yardımıyla sorunsuz bir şekilde Trabzon Muallim Mektebi’ne kaydını yaptırmıştır. Almanya’da Prof. Dr. Reşit Rahmeti Arat’ın (1900–1964), Türkiye’de Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürü Dr. Hamit Zübeyr Koşay’ın (1897–1984) yardımlarını da Ahmet Temir elbette unutmamıştır. İleriki yıllarda, bilhassa İkinci Dünya Savaşı yıllarında kendisi de Tatar-Başkurt gençlerinin hayatta kalması ve eğitim alması ile ilgili çalışmalarda bulunmuştur. Azatlık Radyosu Tatar-Başkurt Redaksiyonu’nun (1953–1989)  kurucusu ve başkanı olan millettaşımız Garif Soltan (1923–2011) 2011 yılında Ahmet Temir’i Mezarı başında anma törenine gönderdiği mesajda şu satılar vardı: “Ahmet Temir, birçok Türk-Tatar gencinin eğitim alması için büyük çaba harcadı. Ben de onlardan birisiyim. O beni 1942 yılının Ağustos ayında esirler kampından çıkardı. Doktor Temir, Tatar milletinin geleceğini düşünen, Tatarlar için tasalanan birisiydi.(Kurban 2011:9).

Ahmet Temir’i anlamak da anlatmak da kolay değildir. Temir’i anlamak için vatandan ayrılmış olmak gerek, vatan toprakları dışında dünyaya gelenler Temir’in yaşadıklarını anlayamaz. Ahmet Temir’i anlatmak için ise kelimelerin özenle seçilmesi gerek. Erbar Kerimullin’in “Türkiye’ye gitti”, Azat Ahunov’un “özgürlüğü seçti” şeklindeki tabirleri gerçekleri yansıtmamaktadır. Temir’in eğitimini devam ettirmek için Türkiye’ye kaçması bir tercih değil mecburiyettir. Onun için konuşma ve yazılarımızda sözlerimize dikkat etmeliyiz.

 

Ahmet Temir’e bir Kazan Tatarı, bir bilim insanı olarak hak ettiği önem ve değer verildi mi? Bence, hayır. Ünlü Tatar bilgini ve yazar Rizaeddin Fehreddin (1858–1936), “Yazar ve âlimleri olmayan millet bahtsız; tanınmış kişilerini unutan millet yaşamaz, edebiyatı olmayan millet ruhsuzdur. Onun için milletimizin ünlü şahıslarını tanıtmalıyız…” demiştir. (Abzalova-Salmanova 2012: 144) Ahmet Temir’in adını yaşatmak Kazan Tatarlarının önemli görevlerinden birisidir. Mutlu olmak, milleti yaşatmak ve milli şuurumuzu korumak için elimizden geleni yapmaya gayret göstermeliyiz. Ahmet Temir’in adını yaşatmak ve geleceğe taşımak için neler yapılmalı veya yapılabilir:

  1. Ahmet Temir’in belgeseli çekilmeli;
  2. Ahmet Temir’in yayımlanmamış eserleri yayına hazırlanmalı ve baskıya verilmeli; Temir ile yazılan makaleler, anılar toplanıp kitap haline getirilmeli;
  3. Üniversitelerde Ahmet Temir’in hayatı ve eserleri yüksek lisans ve doktora tezi konusu yapılmalı;
  4. Ahmet Temir’in adını taşıyan bir dernek oluşturulmalı;
  5. Ankara Üniversitesi DTCF, TKAE başta olmak üzere üniversitelerde toplantılar düzenlenmeli;
  6. Türkiye’de Ahmet Temir’in adı sokağa, vatanı Tataristan’da okula verilmeli;
  7. “Ahmet Temir Ödülü” tesis edilmeli;
  8. Ahmet Temir’in yaşadığı ev müze yapılmalıdır;

 

Ahmet Temir bilim dünyasında derin iz bırakan bir isim olmasının yanı sıra Tatar milletinin vefakâr evladıdır. Kazan Tatarları olarak Ahmet Temir’e vefa borcumuz vardır. Temir’in bıraktığı izlerin kumsaldaki izler gibi kaybolmaması için Kazan Tatarları başta olmak üzere tüm ilgililerin ellerinden geleni yapmasını temenni ediyorum.

Yapanda-yalanda ezlerem kalır,

Üzem kitsem de süzlerem kalır.             

(Bozkırda-vadide izlerim kalır,

Kendim gitsem de sözlerim kalır.)

 

Kaynakça:

 

  1. Abzalova-Salmanova, Roza, Axmet Timer: Vozvraşçeniye (Ahmet Temir: Dönüş), Kazan 2012.
  2. Altay, Ruşaniya, Cirsep Ütken Gomer (Sıla Özlemi ile Geçen Bir Ömür), Gasırlar Avazı Dergisi, Kazan, 2007, sayı: 2, s: 118–122.
  3. Kerimullin, Ebrar, Yazmış, Yazmış… (Kader, Kader…), Kazan 1996.
  4. Kurban, Roza, Biz İdil’den, Ural’dan…, İstanbul 2014.
  5. Kurban, Roza, Prof.Dr. Ahmet Temir’in Vatanına ve Milletine Dönüşü, Önce Vatan Gazetesi, İstanbul, 19.04.12 sayısı, s: 8.
  6. Kurban, Roza, Prof. Dr. Ahmet Temir Ankara’da Anıldı, Önce Vatan Gazetesi, İstanbul, 24.04.11 sayısı, s: 9.
  7. Miñnegulov, Hatıyp, Gasırlar Arasında Uylanular (Asırlar Arasında Düşünceler), Kazan 2010.
  8. Tahirov, İndus, Beysezlek Baskıçları (Bağımsızlığın Basamakları), Kazan 1994.
  9. Temir, Ahmet, Vatanım Türkiye: Rusya-Almanya-Türkiye Üçgeninde Memleket Sevgisi ve Hasretle Şekillenmiş Bir Hayat Hikâyesi, Ankara 2011.

 

 

 

[1] Metindeki tüm çevriler tarafımdan yapılmıştır.

[2] Konuyla ilgili daha geniş bilgi için, Roza Kurban “Prof. Dr. Ahmet Temir’in Vatanına ve Milletine Dönüşü” 2012, s:8.

 

TANIDIĞIM LENİN’İN GERÇEK YÜZÜ.

 

Roza KURBAN

             1917 Ekim Devrimi’nin 100.yılı dolayısıyla son günlerde devrim kelimesiyle birlikte Vladimir İlyiç Ulyanov-Lenin’in (1870–1924) adı da sıkça dillendirilmektedir. 1917 Ekim Devrimi ile ilgili uzmanlar da ikiye ayrılmış durumdadır. 1917 yılının Ekim ayında gerçekleşen bu olayı kimisi “devrim”, kimisi “darbe” diyor… Olayın adının ne olduğunun pek fazla önemi yok, ister devrim olsun ister darbe, önemli olan bu olayın perde arkasında yatan gerçeklerdir. Bilindiği üzere bu kanlı girişimin lideri Lenin’dir. İnsanlar öldükten sonra cenaze namazında “bu insanı nasıl bilirdiniz? diye sorarlar. Lenin ile ilgili bana sorsalar, çocukluk samimiyetim ve gençlik heyecanımla “iyi bilirdim” derdim. Ne de olsa ömrümün 26 yılını Sovyet rejimi altına geçiren birisiyim. Sovyetlerde büyüyen çocuklar Lenin’i kendilerini bildikleri andan itibaren tanırlar. Dürüst, çalışkan, zeki, dâhi gibi birçok güzel ve özel vasıfları bir bünyede barındıran kusursuz bir insan, kusursuz bir liderdi Lenin bizim gözümüzde. Lenin’i sorgulamak, kusursuz insan olur mu sorusunu sormak aklımızın ucundan bile geçmezdi. Sorgusuz, sualsiz kabul edilen veya ettirilen bir şahıstı Lenin. Kreş ve anaokulundan itibaren Lenin’i öven, göklere çıkartan şiirleri ezberler, ilkokul-ortaokul yıllarında Lenin’in hayatı ile ilgili hikâyeler okur, rivayetler dinlerdik. Lisede Lenin’in yaptıkları, başarıları (!) ve eselerini tarih kitaplarından okurduk. Üniversitede ise Lenin’in eserlerinin büyük bir kısmını bilmeden sınavlardan geçmek imkânsızdı. Sovyet Dönemi’nde Lenin’in olmadığı bir alan yoktu. Her okulda mutlaka Lenin’in portresi bulunuyordu. Bazen Lenin’in resmi halıya işlenmiş olarak, bazen yağlı boya şeklinde çıkardı karşımıza. Öğretmen olarak çalıştığım kreşte de Lenin resminin halıya işlenmişi vardı, alt kısmına 1870–1970 tarihleri yazılıydı. Belli ki Lenin’in doğumunun 100. yılı için özel yapılmıştı. Her gün duvardaki bu halıya baka baka tarihler unutulmayacak bir şekilde aklıma yazılmıştı. Her şehirde, her kazada, her kasabada, her köyde, hatta en ücra köşelerde bile bir Lenin heykeli vardı. Onun için Sovyet Dönemi’nde yetişen çocuklar Lenin’i “iyi bilir”…

 

Bilindiği üzere 1917 Şubat ve Ekim Devrimleri koşulların oluşması sonucunda ortaya çıkan bir olgudur. Devrimin halka ne getireceğini yaşamadan kimse bilemezdi. Ekim Devrimi, Rus olamayan milletler için bir umuttu. Rusya’da Bolşevikler iktidara geldikten sonra milletler konusundaki Lenin’in fikirleri merak konusuydu. Bu bağlamda Pantürkizm’ın babası olarak nitelendirilen siyasetçi Yusuf Akçura (1876–1935) Lenin’in milletler konusundaki fikirlerini öğrenmek üzere 1916 yılında Lenin’le İsviçre’nin Zürich kentinde 4 saatlik bir görüşme yapmıştır. Görüşmeye Aziz Meker (1877–1941) de katılmış, görüşmenin detaylarını 20 Aralık 1917 tarihinde “Lenin ile Bir Mülakat” başlığı altında Tasviri Efkâr gazetesinde yayımlamıştır. Yusuf Akçura ile Lenin’in milletler konusundaki fikirleri uyuşmamıştır. (Kerimullin 1996: 155) Çarlık Rusya’sı Dönemi’nde başta Kazan Tatarları olmak üzere Rus olmayanlara yapılan zulüm, İdil-Ural bölgesi aydınlarının Lenin’in yanında yer almasına neden olmuştur. Bilhassa, “adil düzen” vaadi, “milletlerin kendi kaderlerini kendilerinin tayın etme” sözleri Tatar devrimci Mirseyet Sultan Galiyev (1892–1940), Başkurt Türklerinden tarihçi ve devlet adamı Zeki Velidi Togan (1890–1970) gibi önemli isimlerin Lenin ile çalışmalarına zemin sağlamıştır.

 

1991 yılında Sovyetlerin çökmesiyle birlikte hiçbir yerde ne bir Lenin resmi ne de bir Lenin heykeli kaldı. Resimler yırtılarak çöpe, heykeller kırılarak çöplüğe atıldı. Çeyrek asırlık ömrüm Sovyetler Dönemi’nde geçmiş birisi olarak günümüz gözüyle baktığımda her şeyin ne kadar yapay, aldatıcı olduğunu şimdi daha iyi anlıyor, yorumlayabiliyorum. Sovyet Dönemi’nde olayları olduğu gibi kabul ediyor, anlatıldığı gibi algılıyorduk. Gözlerimize takılan “at gözlükleri” etrafımızı görmememizi sağlamak içinmiş meğer… Ekim Devrimi’nin Rus olmayan milletlere getirdikleri ve götürdükleri teraziye konulduğunda götürdüklerinin getirdiklerden çok daha fazla olduğunu görürüz.

 

Lenin bizim tanıdığımız gibi kusursuz bir insan mıydı? 1991 yılının sonunda Sovyetlerin çöküşünden sonra arşivlerin bir kısmının kullanıma açılmasıyla birlikte Sovyetlerin acımasız yüzü tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır. Arşiv belgelerine bakıldığında Lenin’in adının “terör” kelimesiyle yan yana durduğunu söylemek mümkündür. Lenin’in çeşitli kararlar çıkartarak halka terör uyguladığı belgelerle kanıtlanmıştır. Bolşevikler iktidara gelir gelmez “Sovyetlerde fahişeler olmamalı” gerekçesiyle binlerce kadının idam ettirmesi terörden başka bir şey değildir. Lenin verdiği birçok yazılı emirlerinde “dehşetli ve acımasız olun”, “terörün güç kazanmasını ve yayılmasını sağlamalıyız”, “gizli bir şekilde terör eylemleri hazırlamalıyız! Bu çok önemli ve son derece gereklidir” şeklindeki ifadeler bulunmaktadır. Lenin’in 11 Ağustos 1918 tarihinde Penza komünistlerine yazdığı mektupta şu başlıklar bulunmaktadır:

“Beş bölgedeki köylülerin ayaklanmasından yararlanarak, kulakları[1]yok etmeliyiz. Bu devrimin bir gereğidir. Şimdi kulakları silip-süpürmeyi esas görev olarak belirliyoruz. Başkalarına ibret olsun!

  1. Kulaklardan, zenginlerden ve kan emicilerden en az 100 kişi asılmalı. Halk arasında asılmalı ki: görsünler!
  2. Asılanların isimleri gazetede yayımlanmalı!
  3. Asılanların bir tane tahılları dahi bırakılmadan müsadere edilmeli!
  4. Dünkü telgrafa esasen rehin alınmalı!
  5. Öyle yapılmalı ki, yüz çarkım[2]civardaki halk dehşetten korkarak titresin, ödü patlasın ve yüksek sesle bağırsın: kan emici kulakları boğazlıyorlar ve boğazlayacaklar.

Söz konusu işlerin yapılışını telgrafla bildiriniz.

Sağlam, eli sert olan insanları bulunuz!”[3] (Gıylecev 1997: 43–44).

Lenin’in Penza’ya gönderdiği mektuplar bununla da sınırlı kalmamış, o telgraf yoluyla “gevşemeyin!”, “yumuşaklık – cinayettir!”, “kimseye şefkat göstermeyin!” şeklinde emirler yağdırmıştır. Lenin’in acımasızlığı sınır tanımamış: 3 Haziran 1918 tarihinde, eğer İngiltere ve Türk askerlerinin işgal etme tehlikesi ortaya çıkarsa Bakû şehrinin ateşe verilmesini emretmiştir.

 

Lenin’in gaddarlığı milletin aydın tabakasını da etkilemiştir. O, fikir sahibi olan eğitimli insanları ülkeden kovma kararı almıştır. Lenin 1922 yılının 19 Mayıs tarihinde, “Hepsini çeşitli taraftan değerlendirip, profesörlerin, yazarların çalışma yılları ile ilgili belgeler toplandıktan sonra ülkeden kovma ile ilgili karar alınmalıdır” demiştir. 17 Temmuz 1922 tarihinde konuyla ilgili Stalin’e yazdığı mektupta şu satırlar bulunmaktadır: “Hiç acımadan yurt dışına sürmeliyiz! Hiçbirisini bırakmadan Rusya’dan kovmalıyız! Yüzer-yüzer tutuklamalı ve nedenini bildirmeden: ‘Kaçınız, efendiler, kaçınız! Tabanları yağlayınız! Biz Rusya’yı uzun süreliğine sizden arındırıyoruz!- denmelidir!” (Gıylecev 1997: 45). Bu bağlamda iki buçuk milyon aydın (!) ülkeden ayrılmak zorunda kalmıştır. Ayrıca 1921–1922 yıllarındaki İdil-Ural Bölgesi’nde yaşanan kuraklık[4] sonucunda ortaya çıkan kıtlık sırasında depolar tahılla dolu olduğu halde hükümet bölge halkına yardım elini uzatmamıştır. Nüfusun büyük çoğunluğu Türklerden oluşan bu bölgede halkın açlıktan ölmesine hükümetin seyirci kalması Lenin’in emri üzerine yapılan bir girişimdir. 1921–1922 yıllarında sadece Tataristan’da açlıktan ölenlerin resmi sayısı 123.111’dir.

 

Ünlü Tatar yazar Ayaz Gıylecev (1928–2002), Lenin’in kanlı eylemleri ile ilgili şunları yazmıştı: “Tarihin bizim dönemdeki kanlı sayfalarının ilk cümlelerini hiç kuşkusuz Lenin yazmış ve çizdiği yoldan sapmadan ilerlemeye davet etmiştir.” (Gıylecev 1997: 45). Sovyetlerin amacı, adil düzen, milletlere özgürlük getirmek değildi. Sovyetler, Rus dilli “tek tip insan” yaratma yoluyla Ruslaştırma siyasetini seçen bir rejimdi. Ne Lenin’in yaptığı terör, ne sürgün, ne de idamlar Sovyetlerin ayakta kalmasını sağlayamadı. Demek ki, korkutmak, sürgüne göndermek, idam etmekle rejimi korumak imkânsızmış. Yaşanan tarih de bunu kanıtlamıştır.

 

Çocukluk yıllarımda hayranlık beslediğim, okul yıllarında ona layık olmaya çalıştığım, üniversite yıllarında onun eğitim aldığı bilim yuvasında okumanın gururunu yaşadığım Lenin’in gerçek yüzünü görmek, her şeyin göründüğü gibi olmadığının açık bir göstergesidir. Acıma duygusu nedir bilmeyen, gaddar, zalim bir insanı kusursuz bir dahi olarak sunmak da Sovyet yöntemlerinden birisi olsa gerek…

 

Kaynakça:

 

  1. Gıylecev, Ayaz, Yegez, Ber Doğa! (Haydi, Dua Edelim!), Kazan 1997
  2. Kerimullin, Ebrar, Yazmış, Yazmış… (Kader, Kader…), Kazan 1996.
  3. Kurban, Roza, Biz İdil’den, Ural’dan…, İstanbul 2014.

 

[1] Kulak, varlıklı Rus köylüsü anlamındadır.

[2] Çarkım, 1,06 kilometreye eşit olan uzunluk ölçü birimidir.

[3] Metindeki tüm çevriler tarafımdan yapılmıştır.

[4] 1921–1922 yıllarındaki İdil-Ural bölgesindeki açlıkla ilgili daha geniş bilgi için, Roza Kurban “Biz İdil’den, Ural’dan… 2014, s: 319–328.

DİL YARASI…

 

Roza KURBAN

             Tataristan’da son günlerde yaşananlar, Kazan Tatar Dili konusunu ilk gündem maddesi haline getirmiştir. Dil konusu, kanayan bir yara gibi Kazan Tatarlarını derin üzüntü içinde bırakan bir acı, yani gönül yarası olmuştur. Tataristan’da okullarda Tatar Dili’nin yasaklanacağı haberi, Kazan Tatarlarının derin uykudan uyanmasına, birlikte direniş göstermesine neden olmuştur. Bilindiği üzere 1992 yılında kabul edilen Tataristan Anayasası’nda Rus ve Tatar Dilleri resmi dillerdir. Ancak Tatar Dili resmi dairelerde kullanılmamakla birlikte bugüne kadar okullarda zorunlu olarak okutuluyordu. Tatar Dili’nin resmi dil olması gereği, Tataristan’da yaşayanlar için zorunlu okutulması – olması gereken bir olgudur. 2000 yılında Putin iktidara geldikten sonra Kazan Tatarları başta olmak üzere Rus olmayan milletlere uygulanan baskılar arttı. Putin çeşitli kararlar çıkartarak baskıları resmiyete döktü, baskılar yasak haline getirildi. 2002 yılında Rus olmayan milletlerin Latin Alfabesi’ne geçişi yasaklandı; 2007 yılında 309 nolu kanun gereği ana dilde eğitim yasaklandı; 2009 yılında lise mezuniyet ve üniversiteye giriş sınavları Rus dilinde yapılmaya başlandı. Tüm bunlara rağmen 1992 yılında kabul edilen ve 2017 yılına kadar 17 defa değiştirilen Tataristan Anayasası’nda Rus ve Tatar Dillerinin resmi dil olduğu maddesi yerini korumuştu. 20 Temmuz 2017 tarihinde Yoşkar-Ola şehrinde gerçekleşen Uluslararası İlişkiler Şura’sında Putin “Rus dili dışındaki başka dilleri zorunlu okutmak – yaramaz bir durumdur” şeklinde bir konuşma yapmıştır. O günden sonra Rus olmayan milletler için Ana Dil Eğitimi konusu gündemin ilk maddesi olmuştur. Putin’in konuşmasından sonra okullara talimat gönderilmiş, dil konusu velilerin takdirine bırakılmıştır. Okullarda velilere önceden hazırlanmış dilekçeler imzalanmak üzere verilmiştir. Bu durum Tatar Dili’nin okullardan kovulması anlamına gelmektedir. Tatar Dili dersinin okullardan kaldırılacağı haberi tüm Kazan Tatarlarını birleştirmiştir. Tatar aydınları başta olmak üzere, yazarlar, sanatçılar, üniversite öğrencileri çeşitli protesto gösterileri düzenlemiş, imza kampanyaları başlatılmıştır. Yazar ve aydınlar, Tataristan ve Rusya cumhurbaşkanlarına mektup göndermiştir. Tatar sanatçıları Kazan’ın Bauman Caddesi’nde toplanıp ünlü Tatar şairi Tukay’ın sözlerine bestelenen ve Kazan Tatarları arasında milli marş olarak kabul edilen “Ana Dili” şarkısını okumuştur. Üniversite öğrencilerinden oluşan bir grup 25 Ekim 2017 tarihinde milletvekillerinin geleceği saatlerde Tataristan Hükümet binası önüne toplanıp milletvekillerine Tatarca Alfabe dağıtmış ve “Ana Dili” şarkısını söylemiştir. Milletvekilleri “Ana Dili” şarkısını duymuştur duymasına da ancak kalplerine dokunmuş mudur? Bilinmez… Kazan Tatarlarının her fırsatta toplanıp Tatar Dili’ni savunmaları yetkililerin dikkatinden kaçmamış olmalı ki, konuyla ilgili bazı kararlar alınmıştır. Tataristan Halklar Dostluğu Yurdu’nda “Tataristan’da dil siyasetini geliştirme, Rus ve Tatar dilleri eğitimini yoluna koyma” konulu bir toplantı yapılmıştır. Tataristan Eğitim Bakanlığı Devlet Şura’sı ve Eğitim Kurumlarının temsilcilerinin katıldığı toplantıdan sonra Tataristan Devlet Şura’sı Başkan Yardımcı Rimma Ratnikova toplantıyla ilgili bir açıklama yapmıştır. Toplantıda alınan kararlara göre, Tatar Dili bir resmi dil olarak ilk (1.–4. sınıflar) ve orta (5.–9. sınıflar) okullarda zorunlu, 10. – 11. sınıflarda ise isteğe bağlı seçmeli ders olarak okutulacakmış. Ratnikova’nın “Bu bizim tavizimiz, biz bugün geri adım atıyoruz, belki bunun böyle olması gereklidir” şeklindeki açıklaması da düşündürücüdür. Toplantıda alınan kararlara dair çeşitli fikirler beyan edildi. Bazı insanlar kararları başarı olarak değerlendirirken, büyük çoğunluk bunu geri adım atma olarak değerlendirdi. “Bu yıl Tatar dilinden 2 yıl alındı, sonraki yıllarda 2 yıl daha, sonra 2 yıl daha böylece Tatar Dili okullardan kovulacaktır”, şeklinde fikirler beyan edildi. Toplantıda alınan kararlar henüz resmiyet kazanmadı, zira 26 Ekim 2017 tarihinde gerçekleşen Tataristan Devlet Şurası’nın 33. oturumunda gündeme alınmadı. Oturumda, Tataristan Cumhurbaşkanı “dil konusunun siyasallaştırılmaması gerektiğini” söyledi. Bunun kasıtlı yapılan bir durum olduğunu düşünüyorum. Bir taraftan, acilen gündeme alınması gereken konunun gündem dışı bırakılması, diğer taraftan okullardaki Tatar Dili öğretmenlerinin işlerine son verilmesi…

 

Sanatçıları “5–10 yıldan sonra Tatar seyirci bulamayız”, öğretmenler “işsiz kalacağız”, Kazan Tatarları ise “dilsiz kalacağız” endişesiyle Tatar Dili’nin okullardan kovulmasına tepki göstermiştir. Gerçekleşen protesto gösterileri tutuklama, soruşturma ve yasaklamaları beraberinde getirmiştir. Elinde “Yarın Dilim Yok Olursa – Bugün Ölmeye Hazırım! Cumhurbaşkanı! Tatar Dilini Koru!” pankartı ile tek kişilik protesto gösterisi yapan bir genç tutuklanmış, polis tarafından götürülüp sorgulanmıştır. Tataristan Hükümet binası önünde eylem yapan üniversiteliler, bölüm başkanı tarafından “bu gibi eylemlere katılarak geleceğinizi karartıyorsunuz” şeklinde uyarılmış, sosyal medyada kurulan Tatar Dili’ni savunan gruplardan ayrılmaları talep edilmiştir. Ayrıca öğrencilerden, üniversite rektörü adına “eylemi kim düzenledi, protesto mitingine kim ya da kimler çağırdı, mitinge kimler katıldı” gibi soruların yanıtlarını içeren yazılı açıklama yapmaları istenmiştir. Üniversiteli öğrencileri baskı altına alarak Tatar Dilini savunmasını engellemek isteyenlerin, geleceğini düşünmeyen adında Tatar kelimesi olan bölüm başkanı olması daha da üzücü bir durumdur. Yasaklar üniversite öğrencileri ile sınırlı değildir. 3 Kasım 2017 tarihinde 2000 kişinin katılacağı “Tataristan okullarında Tatar Dili’nin resmi dil olarak okutulmasını savunma” mitingi yapmak isteyenlerin dilekçesi “güvenlik” gerekçesiyle reddedilmiştir. Mitingi reddi için gösterilen “güvenlik” (!) gerekçesi bahaneden başka bir şey değildir.

 

Tatar Dili’nin okullardan kovulması, yüzyıllardan beri süregelen Ruslaştırma siyasetinin bir parçasıdır. Rus siyasetinin iki temel amacı vardır: “İŞGAL” ve “RUSLAŞTIRMA”. 1552’den beri sürdürülen bu siyaset günümüzde farklı yöntemler uygulanarak hayata geçirilmeye çalışılmaktadır. 1552 Kazan Hanlığı’nın Ruslar tarafından işgali sonrası zorla Hıristiyanlaştırma yoluyla Ruslaştırma siyaseti yürütülmüştür. Ruslar, işgal ettikleri topraklara bir ellerinde haç diğer ellerinde kılıçla gelmiştir. Hıristiyanlığı kabul edenler bolca ödüllendirilmiş, imtiyaz sahibi olmuştur. Hıristiyanlığa karşı direnenler ise kılıçtan geçirilmiştir. Zorla Hıristiyanlaştırma bilhassa XVIII. yüzyılda doruk noktasına ulaşmıştır. 1740 yılında Rusya tahtına gelen Deli Petro’nun kızı Yelizaveta Petrovna (1709–1762), Hıristiyanlığı kabul etmek istemeyenlere uygulanan idam cezasını kaldırmış, yerine dil ve burunlarının kesilmesini emretmiştir. Yelizaveta Petrovna’nın idare ettiği 20 yıllık süre içerisinde Rusya nüfusunun yarısı “dilsiz” kalmıştır. Çarlık Rusya’sı yıkılıp yerine Sovyetler geldiğinde bu sefer Rus dilli “tek tip insan” yaratma siyaseti yürütülmüştür. Siyasette makam sahibi olmanın yolu “medeniyet dili olan” Rusça konuşmaktan, Rus kadın veya erkekle evlenmekten, yani “Ruslaşmak”tan geçmiştir. Şunu da belirtmekte yarar var, milyonların katili diktatör Stalin bile Tatar okullarını yasaklamamıştır. O dönem Tatar okullarının sayısı %8’e kadar inmiştir. Günümüzde Ana Dil’de eğitim yasaklandı, şimdi ise Ana Dil eğitimi yasaklanmaya çalışılıyor. Bunun tek bir amacı vardır, Kazan Tatarlarını “dilsiz” bırakarak Ruslaştırmak. Şimdi eski dönemlerdeki gibi dil keserek “dilsiz” bırakmak olmaz, onun için farklı yollar denenmektedir. Onlardan birisi de Tataristan’ın resmi dillerinden birisi olan Tatar Dili’ni okullardan sürmektir. Bu durum Tataristan Anayasası dışında, Rusya Anayasası’na da aykırıdır. Rusya Anayasası’nın 68. madde 3.fıkrasında, “Rusya Federasyonu, ülkede yaşayan tüm halkların ana dilini koruma, dillerini öğrenme ve geliştirme hakkının garantörüdür.”, denmiştir. Ancak bu sadece sözde kalmaktadır, gerçekler ise bugün Tataristan’da yaşananlardır. Rusya’da yaşayan Rus olmayan tüm milletlerin dili, kültürü, milli benliği yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır.

 

Milletleri millet yapan tarihleri ve kültürleridir, derler. Kültürü yaratan, milleti birleştiren ise dildir. Dilini koruyamayan milletler kimliğini koruyamaz. Dil bağımsızlığı, yurt bağımsızlığıdır. Dilimizi korumak için sonuna kadar mücadele etmeliyiz. Bugün dilimizi savunmazsak yarın elimizde savunulacak bir şey kalmayacaktır. Tüm tehdit, baskı, yasak ve Putin’e rağmen yaşasın Tatar Dili!            

 

YAROVAYA KANUNLARINA GÖRE 1552 KAZAN ŞEHİTLERİNİ ANMA.

Roza KURBAN

            2 Ekim (15 Ekim)[1] 1552 tarihinde Kazan Hanlığı Ruslar tarafından işgal edilmiştir. 2 Ekim 1552 tarihi, devletini ve bağımsızlığını kaybeden Kazan Tatarları için matem günüdür.   Kazan Tatarları 1980’lı yılların sonlarından başlayarak her yıl 2 Ekim’de Kazan Kalesi’nin savunmasında şehit düşen ecdatlarımızı anmaktadır. 1552 Kazan Şehitlerini Anma etkinlikleri Tataristan’ın başkenti Kazan başta olmak üzere Kazan Tatarları yaşayan bölgelerde ve ülkelerde düzenlenmektedir. 1990’lı yılların başında demokrasi rüzgârlarının estiği dönemlerde Kazan’da gerçekleşen 1552 Kazan Şehitlerini Anma etkinliklerine binlerce insan katılırken, son yıllarda bu sayı gittikçe azalmakta ve artık yüzlerle sayılmaktadır. Bu durum milletin Kazan şehitlerine olan ilgisizliğinden değil, korkunun yarattığı ortamdan kaynaklanmaktadır. Bilhassa 2000 yılında Putin iktidara geldikten sonra Kazan Tatarları başta olmak üzere Rus olmayan milletleri yok etme siyaseti doruk noktasına ulaşmıştır. Rusya Anayasası’na çeşitli maddeler eklenerek Ruslaştırma siyaseti resmiyet kazanmıştır.

 

Kazan Hanlığı işgalinin 465.yılında 1552 Kazan Şehitlerini Anma Mitingi “Yarovaya” kanunlarına takılmıştır.  Tatar İçtimai Merkezi Başkan Yardımcısı Galişan Nuriahmet Kazan Tatar İçtimai Merkezi adına, “Kazan’ın işgali sırasında şehit düşen atalarımızı anma” mitingi yapmak için yetkililere bir dilekçe vermiştir. Dilekçeye yanıt gecikmemiş, Kazan Şehitlerini Anma Mitingi’nin yapılmasına izin verilmiş, ama… Bir dizi yasaklarla. Mitingde, Kazan Tatar Dili, Kazan Tatarlarının bugünkü durumu ile ilgili konuşmak, Süyümbike Minaresi yanında dua etmek yasak. Yani bu dediklerine göre etkinliği yap, ancak haddini bil anlamı çıkıyor. Yasaklara gerekçe olarak “Yarovaya” kanunlarına uygun olmaması gösterilmiştir. Peki nedir bu “Yarovaya” kanunları? Rusya parlamentosu milletvekili İrina Yarovaya tarafından teklif edilmiş ve “terörle mücadele” kapsamında 24 Haziran 2016 tarihinde kabul edilmiş bir kanundur.  “Yarovaya” kanunlarına göre, din adamları faaliyetlerini sadece ibadethanede yapmalıdır; evlerde – iftar vermek, dini nikâh kıydırmak, merhumları anma günleri yasaklanmıştır. “Terörle mücadele” bahanesiyle çıkartılan bu kanun, Türklere yasakları artırmak, bu vesileyle susturmak, sindirmek, akabinde yok etmek için çıkartılmıştır. Zira tüm bu yasaklar sadece Müslüman Türklere uygulanmaktadır. Hıristiyan dini Rusya’nın bir nevi resmi dini statüsünde olduğundan Ruslar istediklerini yapmakta özgürdürler. Kazan şehrinde yapılan “Haçlı Yürüyüşler” bu yasaklardan etkilenmemektedir. Tataristan topraklarında Kazan Tatarlarına uygulanan yasaklar Ruslara uygulamamaktadır. Rusların Tataristan’da yaptıkları etkinlikler Kazan Tatarlarına saygısızlık derecesine varmıştır. 9 Ekim 2017 tarihinde Kazan Hanlığının işgal simgesi olan Zöye şehrinin Uspeniye Katedrali (Uspenskiy Katedrali) UNESCO’nun dünya kültürel miras listesine alınmıştı. 1552 Kazan şehitlerinin kemiklerini sızlatan bu olay yetmiyormuş gibi 23 Eylül 2017’de Zöye’de “Yıl 1551. Rusya Devletinin Kuruluşu” adı altında askeri-tarihi festivalin yapılması Kazan Tatarlarının yarasını tazelemiştir. Tarihi askeri oyunları bahane edilerek Kazan’ın işgalini onaylayan bu festivalin Tataristan sınırları içinde yapılması ve Tataristan Turizm Komitesi tarafından desteklenmesi kadar acı verici bir şey yoktur.

14 Ekim 2017 tarihinde Kazan’da gerçekleşen 1552 Kazan Şehitlerini Anma Mitingi öncesi,  savcılıktan iki görevli gelip mitingin düzenleyicisi Tatar İçtimai Merkezi Başkan Yardımcısı Galişan Nuriahmet’i tehdit etmiştir. Nuriahmet, “Tehditler hiçbir zaman bitmiyor. 80 yaşıma geldiğim şu günlerde çocukluktan başladığımız milli işleri asla durdurmayacağız”, şeklinde yanıtlamıştır. Bu gibi tehditlere alışık olan Kazan Tatar milliyetçileri yasaklara ve tehditlere boyun eğmemiş, mitingi düzenlemiştir. Mitinge Tataristan’ın ve Rusya’nın çeşitli bölgelerinden 300 civarında insan katılmıştır. Tataristan’ın milliyetçiler şehri olarak bilinen Çallı’dan mitinge katılmak için kendi araçları veya otobüsle yola çıkanlar tek tek durdurulmuş, aranmış ve sorgulanmak üzere polis merkezine götürülmüşlerdir. Böylece Çallı’dan yola çıkanlar mitinge katılamamıştır. 1552 Kazan Şehitlerini Anma Mitingi öncesi polis ile katılımcılar arasında tartışma yaşanmış. Polis, “1552 – TATAR! UNUTMA! UNUTTURMA!!!” şeklinde yazılı  pankartların indirilmesini istemiş, katılımcılar buna itiraz etmiştir. Demir bariyerlerle çevrili alanda gerçekleşen miting 1552 Kazan Şehitleri’ne dua ile başlamış ve katılımcıların konuşmalarıyla devam etmiştir. Sanatçılar, yazarlar, eski siyasetçiler, Tatar, Çuvaş, Başkurt, Umdurt, Mari milletlerinin sivil toplum kuruluşu temsilcileri – Kazan Tatarlarının dünü, bugünü ve geleceğine dair fikirlerini beyan etmiştir. 3 saat süren miting sonrasında bir bildiri kabul edilmiştir. Bildiride, 15 Ekim tarihinin resmi günler takvimine dâhil edilmesi, 1552 Kazan Şehitlerine heykel dikilmesi gibi maddeler bulunmaktadır. Gazeteci İskender Siraci’nin, “Biz bugün kendi gölgemizden, kendi tarihimizden korkuyoruz. Biz bugün Kazan işgal edildi demeye korkuyor”, şeklindeki sözleri Kazan Tatarlarının bugünkü durumunu özetlemektedir.

 

Kazan Tatarları, 465 yıldır Rus esareti altında Rusya kanunlarına göre yaşamak zorunda kalmıştır. 1992 yılında kabul edilen, Tatar ve Rus dillerinin resmi dil olduğu yazılan Tataristan Anayasası hiçe sayılmaktadır. Son günlerde Rus yetkililerin açıklamalarına göre, “Rusya Anayasası esas” imiş. Tüm kanunlar Rusların lehine, Türklerin aleyhinedir. Kanunlar bahane edilerek Kazan Tatarlarına yasaklar konulmaktadır. Kazan Tatarları, uyduruk suçlamalarla takip edilmekte, yargılanmakta, cezalandırılmakta ve hapsedilmektedir. Mahkemeler tarafından çıkarılan kararlar gereği para cezasına çarptırılanların sayısı her geçen gün artmaktadır. Para cezasının miktarı 200–300 bin Ruble civarındadır.

Ödeyemeyecekleri miktarda para cezası karşısında çaresiz kalanların susmaktan başka yolu yoktur. Rusya’da Rus olmayanlara her şey yasak, en temel hak olan ana dilde eğitim bile. Yas tutmanın, 1552 Kazan Şehitlerinin ruhuna dua etmenin, dil-milletle ilgili konuşmanın yasak olduğu bir ülkede millet nasıl ayakta kalabilir? Ancak şu da unutulamamalı ki, Kazan Tatarları derin kökleri olan bir ağaç gibidir, dalları, ağacın kendisi kesilse bile köklerinden yeniden doğacak ve büyüyecektir…

[1] Tarih, yeni ve eski takvimlere göre verilmiştir.

 

Dağ Fare Doğurdu…

Roza KURBAN

             2–6 Ağustos 2017 tarihinde Tataristan’ın başkenti Kazan’da Dünya Tatar Kongresi’nin (DTK) VI. Kurultayı gerçekleştirildi. Kurultay hazırlıkları çok daha öncesinden yapılmaya başladı. Dünya Tatar Kongresi 1992 yılında Tataristan’ın ilk Cumhurbaşkanı Mintimer Şeymiyev’in himayesi altında kurulmuştu. 19–23 Haziran 1992’de yapılan Dünya Tatar Kongresi’nin I.Kurultayı tüm dünyaya dağılmış olan 7 milyon Kazan Tatarı’nı heyecanlandırmış, Tatarlar Kongre’ye büyük umutlar bağlamıştı. Ancak aradan geçen 25 yıl içerisinde DTK’nin boş çıktığı, Kazan Tatarlarının umudunu gerçekleştirmediği, sonuç vermediği çoktan belli olmuştur. Kazan Tatarlarının umutlarını gerçekleştirmek bir yana DTK, Rus yanlısı Tataristan Hükümeti ve Rus Hükümeti’nin emrinde olduğu bir kurum haline gelmiştir. Onun için milliyetçi Kazan Tatarları arasında Tatar adını taşıyan bu kurumun ne itibarı ne de bir değeri vardır. Sözde DTK ve onun sözde yöneticisi R.Zakirov bu durumdan haberdar oldukları için VI. Kurultay öncesi büyük bir aklanma propagandası içerisine girdiler. Yazarlar, bilim insanları DTK’nin kirli propagandasına alet oldular. Medyada, “yurt dışındaki Kazan Tatarlarını birleştiren”, “Saban Toyu yaptığı için olsa dahi Kongre’ye teşekkür etmeliyiz”, “Kazan Tatar dilinin gelişmesinde katkıda bulunan” gibi ifadeler barındıran yazılar kaleme alındı. Yazılanların hepsinin sipariş üzerine yazıldığı aşikârdı. 25 yıl içerisinde Kazan Tatarlarının milli bayramı Saban Toyu yapmaktan ve konser düzenlemekten öteye gidemeyen bu kurum, Tatar dili okullarda yasaklanırken, Tatar okulları, gazete ve dergileri kapatılırken, tarihi eserler yok edilirken ses çıkarmayarak kime ve niye hizmet ettiğini açıkça ortaya koymuştur. Aradan geçen yıllar Dünya Tatar Kongresi’nin amacının Kazan Tatarlarını birleştirmek, Tatar dilinin geliştirmesinde katkıda bulunmak değil, aksine Rusların Kazan Tatarlarını yok etme siyasetine hizmet etmek, sözde Rus “demokrasisini” sergilemek olmuştur.

 

Dünya Tatar Kongresi’nin VI. Kurultayı’nda yapılanlara ve Kurultay’ın sonuç bildirgesine bakıldığında söz konusu kurumun amaç ve niyetini açıkça görmek mümkündür. Kurultay’a Tataristan başta olmak üzere, Rusya ve yurt dışından toplam 708 delege ve 186 davetli misafir; 132 gazeteci olmak üzere toplam 1000 civarında insan katılmıştır. Amerika, Avustralya, Finlandiya, Türkiye vs. ülkelerden katılan delege ve misafirlerin büyük çoğunluğunun Kazan’a Tatarların problemlerini dile getirmek ya da çözüm üretmek için değil, sadece Kazan’ı görmek, gezmek, yiyip içip eğlenmek için geldikleri bir gerçektir. Bu büyük çoğunluk için Kurultay eğlence, gezi ve şenlik yeridir. Ayrıca yurt dışından katılanların bazıları Kazan Tatar dilini ne anlıyor, ne de konuşabiliyor. Kiril harflerini ve Tatarca, Rusça bilmemeleri de Kazan Tatarlarının yaşadıkları sıkıntılarından bihaber olmalarının nedenlerindendir. Gezmek, eğlenmek için gelen insanlardan millete hayır gelmeyeceği aşikârdır. Şunu da belirtmekte yarar var, Kurultay’a katılacak isimler Kongre tarafından itina ile seçiliyor, elekten geçiriliyor. Ruslara “dokunmayan”, “ağzı olup da dili olmayanlar” davet ediliyor. Genel oturumda konuşacak olan isimler de önceden belirleniyor. VI. Kurultay’da da aynı insanlar aynı konular üzerinde durmuştur. Tataristan’ın ilk Cumhurbaşkanı Şeymiyev, şimdiki sözde Cumhurbaşkanı Miñnehanov, Meclis Başkanı Möhemmetşin gibi isimler Kurultay’ın konuşmacı listesindeki değişmeyen isimlerindendir. Rus yanlısı bu şahıslar Rusların ekmeğine yağ süren ve Rusları yücelten konuşmalar yapmışlardır. Şeymiyev’in, “Ana dili ailede korunmalıdır. Tatarlar bu işi kendileri başlatmalıdır. Ana dilini öğrenmeme siyaseti yoktur”, şeklindeki konuşması Kazan Tatar diline yapılan bir saygısızlıktır. Kazan Tatar dilini, sadece ailede kullanılan “mutfak dili”, “kurs” seviyesine indirgeyen bu konuşma Kazan Tatar dilini yok etmek isteyen Ruslardan başka hiçbir milliyetçinin kabul edebileceği bir fikir değildir. Cumhurbaşkanı Miñnehanov ise konuşmasında Rus Dışişleri Bakanlığını övmüş ve sözlerine “Biz Rusya’nın güçlü olmasını istiyoruz. Putin – milli liderdir” şeklinde devam etmiştir. “Putin – milli lider (!)” sözleri, Putin’in kime göre ve niye göre “milli lider” olduğunu gündeme getirmektedir. Putin, Miñnehanov’un “milli lideri” olabilir, ancak Kazan Tatarları nezdinde ne milli, ne de liderdir. Putin iktidara geldikten sonra Kazan Tatarlarına verdiği zararı göz ardı ederek “milli lider” olarak tanıtılması kadar trajikomik başka bir şey olamaz. Ya Miñnehanov’un bu konuşmasına alkış tutanlara ne demeliyiz? Vicdanı, namusu olan bir Tatar bu konuşmayı alkışlamaz, alkışladıysa da demek ki o Tatar, Tatar olmaktan çıkmış, ulusal kimlikten uzaklaşmış, içinde bulunduğu topluma yabancılaşmış, yani mankurtlaşmıştır.

 

Kurultay’a yasaklar da damgasını vurmuştur. Genel oturuma gazetecilerin alınmaması Rus “demokrasisinin” (!) bir göstergesidir. Avustralya’dan delege olarak davet edilen Röstem Sadri’nin “ben uzaklardan geldim” diye söz alma isteği, Tataristan Devlet Şurası Başkanı F. Möhemmetşin tarafından “Cehennem’den gelseniz dahi konuşturmam” şeklindeki sert yanıtı ile reddedilmiştir. Yani her Kurultay’da olduğu gibi bu sefer de başkanlar “kendileri çalıp, kendileri oynamış”, katılımcılar ise onların Rus yanlısı konuşmalarına alkış tutmuştur. Dünya Tatar Kongresi’nin VI. Kurultayı’nda 75 kişiden oluşan Milli Şura seçilmiştir. Delegelere önceden bildirilmeyen bu değişim, öğleden önce dağıtılan bir metinle öğleden sonraki oturumda apar torap yangından mal kaçırır gibi oylamaya sunulmuştur. Ne ilginçtir ki, Milli Şura ile ilgili tanıtım metni Tatar dilinde (!) ve Kiril harfleriyle (!) yazılmıştır. Bilindiği üzere yurt dışından gelen delegelerin büyük bir kısmı ne Tatar dilini ne de Kiril alfabesini biliyor. Onun için yapılan oylamada delegeler niçin oylama yapıldığını anlamadan oy vermiştir.

 

Dünya Tatar Kongresi’nin VI. Kurultayı’nın sonuç bildirgesi ve alınan kararlar incelendiğinde Kongre’nin millet yararına değil de Rusların yararına olduğunu bir kez daha görmek mümkündür. Sonuç bildirgesinde, “destekliyoruz”, “güveniyoruz”, “halklar dostluğu” kelimeleri sıkça kullanılmıştır. “Siyasete karışmadığını” iddia eden DTK’nin sonuç bildirgesine bakıldığında Rusların söylemek istediği fikirlerle doldurulmuş olduğu göze çarpmaktadır. Kurultay’ın 15 maddelik sonuç bildirgesinde şu maddeler vardır:

Rusya Federasyonu’nun, Rusya’da yaşayan milletlerin, medeniyetlerini, geleneklerini koruma ve geliştirme, genel Rusya vatandaşlık özelliklerini geliştirme ile ilgili programını destekliyoruz;  

Amerika’nın Rusya’ya yaptığı yaptırımları şiddetle kınıyoruz;

Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın yurt dışında yaşayan Tatarları birleştirmedeki büyük yardımını belirtiyoruz;

Bir de Kurultay’da alınan 10 maddelik kararlardan birisi çok ilginçtir:

“Rusya Federasyonu Federal Toplantısı Devlet Duması’na Rusya halklarının kültürel ve tarihi mirasını yansıtan Tatarların milli bayramı “Saban Toyu”nu ve Rus halk bayramı “Karavon”u… UNESCO’nun tarihi olmayan kültürel miras listesine alınması için başvuruda bulunma.” Kazan Tatarlarının milli bayramı Saban Toyu tamam da Rusların bayramı neden Dünya Tatar Kongresi’ni ilgilendiriyor, Rusların derdi Tatarlara mı kaldı, Rusların kendi ağzı, dili yok mu? Tatar dili yok olurken, bize ne Rusların bayramından. Bu kadar abes başka bir şey olamaz. Kurultay kararları arasında Tatar Muhacirleri Müzesi açma projesi de karara bağlanmıştır. Kurultay’da Kazan Tatarlarının ilk gündem maddesi dil olması gerekirken saçma sapan projelerle gündem değiştirilmesi alışılagelmiş bir şeydir. Her Kurultay’da 5 yılda yapılan işlerin hesabı verilirken hep “DTK’nin başarılı (!) çalışmalarından” söz edilir, Kazan Tatarlarının öncelikli sorunları gündemin dışında kalır. Dil, milleti bir arada tutan en önemli etkendir. Dil olmazsa ne milli bayramların, ne de açılan ya da açılacak olan müzelerin bir anlamı olur…

 

Dünya Tatar Kongresi’nin VI. Kurultayı’ndan sonra bazı sözde milliyetçiler “Kurultay beklentileri karşılamadı”, “umutları aklamadı”, “Kazan Tatarlarının cenazesi kaldırıldı” şeklinde açıklamalarda bulundular. Kurultay’a katılıp daha sonra bu şekil açıklamalarda bulunmalarının nedenini anlamak mümkün değildir. Zira Dünya Tatar Kongresi’ne umut bağlayan, bir beklenti içinde olanların aklından şüphe etmek gerek. Ağzına kemik atarak susturulanların yönettiği DTK Kazan Tatarlarını yok etmek için hazırlanan Rus projesinden başka bir şey değildir. Mankurtlaşmış Kazan Tatarlarını bir araya toplayan sözde Dünya Tatar Kongresi’nin Kazan Tatarları adına karar alma yetkisi yoktur, olamaz. Onun için Kurultay’da alınan kararlar milliyetçi Kazan Tatarları için yok hükmündedir. DTK gibi sözde kurumlar ve satılık hainler tarihin her döneminde olmuş ve olacaktır. Ancak doğruyu yanlıştan, gerçeği sahteden, kahramanları hainlerden ayırt etmek ve zamanında müdahale etmek gerek. Hiçbir ihanet milletin gücüne karşı duramaz… Dünya Tatar Kongresi’nin VI. Kurultayı’nı özetlemek gerekirse, “Dağ doğura doğura bir fare doğurdu”…

Kazan Tatarlarının Milli Bayramı Saban Toyu’nun Dünü ve Bugünü

Roza KURBAN

Saban Toyu, Kazan Tatarlarının yüzyıllar ötesinden gelen geleneği, milli bayramıdır. Saban Toyu nedir ve ne zaman yapılır sorusuna yanıtı sözlüklerden aradığımızda şu ibarelerle karşılaşıyoruz:

SABAN TOYU Gelenek. Eskiden ekim işlerine başlamadan, günümüzde ilkbaharda ekim işleri tamamlandıktan sonra yapılan milli bayramdır. (İsenbet 1990: 61)[1]

Saban toyu – Geleneksel milli bayram (ilkbaharda ekim işleri tamamlandığında yapılır). (Tatar Teleneñ Añlatmalı Süzlege 1979: 610).

Saban Toyu bayramının ne zaman ortaya çıktığı net olarak bilinmemektedir. Bilim adamları arasında Saban Toyu’nun ortaya çıkması ile ilgili farklı fikirler bulunmaktadır. Eskiden gelen yazılı kaynaklarda Saban Toyu yazılı olan yegâne bir mezar taşı mevcuttur: “Günümüzde Bulgar döneminden kalan ‘Saban Toyu Günü’ ibaresi yazılı yegâne mezar taşı olduğu bilinmektedir. Onu filoloji bilimleri doktoru F.Hekimcanov Elki ilinin Eski Salman köyünde 1979 yılının Temmuz’unda bulmuş-açmıştı. Söz konusu mezar taşı 1292 yılının 15 Temmuz tarihinde ortaya çıkmış olma olasılığı muhtemeldir, diye tahmin ediyor bilgin. Aynı anlamda XVI. yüzyıla ait edebi yadigâr, “Kazan Hanlığı Tarihi veya Kazan Vakanüvisi” başlıklı yıllık bir nevi enteresan olabilir, yıllıkta Kazan Tatarlarının “Svay Bayramı” adlı bayramından söz edilmiştir. 1505 yılının yazında Arça kırında, o dönemin Kazan’ının yakınında gerçekleşen bayram şöleni tasvir edilmiştir.” (Şerefetdinov 1997: 103).  Saban Toy’unun ortaya çıkışı hakkında F.Nuretdinov “Saban Toyu – Bin Yıla Uzanan Yol” başlıklı makalesinde, bayramın VII-IX. yüzyıllarda kutlandığı fikrini savunmuştur. Nuretdinov’a göre, bu bayram Bulgarlara Saban kabilesinden miras kalmış, daha sonra toy (düğün) öncesi bayrama dönüşmüştür. (Şerefetdinov 1997: 106). Saban Toyu’nun kesin olarak ne zaman ortaya çıktığı belli olmamasına rağmen eski bir Türk geleneği olduğu aşikârdır. Yunanların Olimpiyat Oyunlarını da Türklerin Saban Toyu’ndan benimsediği söylenmektedir. Bunun gerçeklik payı ne kadardır bilmem, ancak Saban Toyu ve Olimpiyat Oyunlarında yapılan müsabakalar, oyunlar neredeyse aynıdır. Sovyet bilim adamlarından N.Semenov, Yunan Olimpiyat oyunlarını Kazan Tatarlarının milli bayramı Saban Toyu ile kıyaslamış ve şu sonuca varmıştır: “Geçmişi ile Saban Toyu eski Yunan Olimpiyat oyunlarını anımsatıyor. Belki bazılarına tuhaf gelebilir, ancak bayramın içeriğine detaylı bir şekilde bakarsak, yakın bir benzerlik görürüz.” (Şerefetdinov 1997: 120).   

Kazan Tatarları için Saban Toyu önemli bir bayramdır. Tataristan’ın köy ve şehirlerinde yaşayan her Kazan Tatarı mutlaka Saban Toyu bayramına katılmıştır. Saban Toyu bayramı Kazan Tatarları için bir kavuşma günüdür. Akraba, komşu, sınıf, okul arkadaşları bir araya toplanıp hasret giderirler. Şehirden, memleket dışından tatil için köye dönecek olanlar tatillerini Saban Toyu’na göre ayarlarlar. Saban Toyu Kazan Tatarların bulunduğu her yerde büyük bir coşkuyla kutlanır. Tataristan başta olmak üzere, Başkurdistan, Çuvaş, Mari, Mordova şehirlerinde, Moskova, Sankt-Petersburg, Magnitogorsk, Astrahan, Samara, Penza, Perm, Tömen, Simbir ve diğer şehirlerde de bu bayram düzenlenmektedir. Ayrıca diasporadaki Tatarlar da Saban Toyu bayramı geleneklerini gittikleri yere götürmüş ve hala bu geleneği devam ettirmektedirler. “Tatar’ın toprağı yok, Tatarsız toprak yok” sözünü kanıtlarcasına, Saban Toyu bayramı, Türkiye, Polonya, Finlandiya, Amerika, Kanada, Fransa, İspanya, Avustralya gibi ülkelerde ve Orta Asya’da da kutlanmaktadır. Dönem, rejimler değişse de Saban Toyu bayramı Kazan Tatarlarının yaşadığı yerlerde yapılmaya devam etmiştir. Zamanla bayramın içeriği, oyun kazananlara verilen hediyeler değişmiştir. Örneğin eskiden Saban Toyu pehlivanına koç hediye edilirdi, bugünlerde ise koçun yerini araba, beyaz eşya gibi hediyeler aldı.

 

 Saban Toyu, Mayıs ayının son veya Haziran ayının ilk haftalarında yapılsa da hazırlıklar çok daha öncesinden başlar. Evlerde bu hazırlık tüm yıl boyu devam eder, gelecek misafirler için hazırlıklar yapılır. Köyde ise hazırlık 3–4 hafta öncesinde başlar. Önce aksakallar Saban Toyu’nun yapılacağı yeri ve tarihi belirlerler. Aslında bayram her yıl aynı yerde yapılır. Bu yerin suya yakın ve gelenlerin izlemesi için uygun bir yer olmasına özen gösterilir. Yer ve günü belli olduktan sonra “hediye toplama” işi başlar. Hediye toplama görevi askere gidecek olan genç delikanlılara verilir. Onlar tüm köyü dolaşır şarkılar, türküler söyleyerek hediye toplar. Bu sırada köyü büyük bir coşku ve heyecan sarar. Herkes bu delikanlıların kapısını çalmasını bekler, çünkü hediyeler çoktan hazırdır. Yeni gelin gelen evlerde hediyeyi gelin verir. Gelinin hediyesi işlemeli havlu veya başörtüsüdür. Bu hediyeler bir sırığa bağlanır, en düzel işlemeli havlular sırığın en üst kısmında yerini alır. Bu da el becerisine olan saygıdandır. Genelde hediye toplama işi akşam saatlerinde yapılır, çünkü akşamları herkes evdedir. Hediyeler toplanmaya başlandığı andan itibaren Saban Toyu etkinliği başlamıştır. Köydekiler bir taraftan hediyeleri verirken diğer taraftan gelecek misafirlerin yolunu gözlemektedirler. Saban Toyu aynı zamanda bir buluşma-kavuşma simgesidir. Eğitim almak ya da iş için şehre gidenler mutlaka bu bayram dolayısıyla baba ocağına dönecektir. Anneler çocuklarına ikram etmek için tüm yıl boyu hazırladıklarını artık sofraya dizmiş ve gözleri yollardadır. Saban Toyu için bir günlüğüne de olsa köye dönmek bir gelenek haline gelmiştir. Bu gelenek her yıl uygulanmaktadır. Yurt dışından gelecek olanlar da ne yapar eder Saban Toyu gününe denk getirirler dönüşlerini. Anne-babalar çocukları, çocuklar da arkadaşlarıyla Saban Toyu’nda buluşurlar. Saban Toyu gününün son saatine kadar bu bekleyiş devam eder. Çocukları dönmeyen anne-babalar: “Bu sene kısmet değilmiş, seneye dönerler inşallah” umuduyla Saban Toyu’nun yolunu tutarlar. Her zaman ve her yerde olduğu gibi bayramlar çocuklar içindir. Saban Toyu da öğledir. Tüm anne-babalar maddi imkânları ne olursa olsun, çocukları için yeni ayakkabı ve yeni elbise alırlar. Onun içindir ki, çocuklar bu bayramın gelmesini büyük bir sabırsızlıkla bekler ve tüm ömürleri boyunca unutmazlar. Saban Toyu gününün sabahında büyük-küçük herkes en güzel kıyafetlerini giymiştir. Saban Toyu alanı bir defileyi andırır, zira herkes şıktır.

 

Saban Toyu, at yarışı ile sabah saatlerinde başlar. At, Türklerde sayılan ve sevilen bir hayvandır.[2] Atlar hem barışta hem savaşta insanoğlunun en sadık dostu ve yardımcısıdır. Onun için olsa gerek, Kazan Tatar Edebiyatı’nda atlar birçok esere konu olmuştur. Ayrıca Tatar yazar Nurihan Fettah (1928–2004), İkinci Dünya Savaşı’nın tüm yükünü taşıyan At’a heykel dikilmesi fikrini ileri sürmüştür. (Şerefetdinov 1997: 106). Atın Saban Toyu bayramındaki önemini vurgulayan, “Atsız Saban Toyu, Saban Toyu değildir” deyimi ortaya çıkmıştır. At yarışı ile başlayan bayram Tatar güreşi ile son bulur. At yarışı ve güreş, Saban Toyu bayramının yüzük kaşı olarak nitelendirilen en önemli müsabakalarındandır. At yarışı için komşu köylerden en iyi atlar gelir, yarışta ilk gelen ata büyük hediye verilir, fakat en son gelen at da unutulmaz, çünkü Saban Toyu’nda herkese bir hediye verilir, bu bir gelenektir. En son gelen ata nineler işlemeli havlu bağlar ve bağlarken dilek tutarlar. At yarışıyla başlayan Saban Toyu, koşu, bisiklet yarışı ile devam eder. Tüm bu yarışlar köy kenarındaki yolda yapılır. Yarışlar bitince herkes Saban Toyu alanına gider. Saban Toyu alanı olarak genelde amfiteatrı andıran çukurlu bir yer seçilir. İnsanlar çukurun etrafına oturur, yarış ve oyunlar ise altta yapılır. Önce çocuklar yarışır. Halat çekme, ağırlık kaldırma, direğe tırmanma, çuvalla koşma, kaşıkla yumurta taşıma, su dolu kovalarla koşma, gözleri bağlı halde ipteki hediyeleri kesme, gözleri bağlayıp sopa ile çömlek kırma vs Saban Toyu’nda yapılan yarışların bazılarıdır. Diğer tarafta sahne kurulur ve burada dans, şarkı yeteneği olan herkes kendi marifetini sergileyebilir. Saban Toyu güreş ile son bulur. Güreşe isteyen ve kendine güvenen herkes katılabilir. Önce güreşçiler arasında iyiler seçilir, daha sonra onlar kendi aralarında güreş yapar, böylece son iki kişi belli olur. Onlardan birisi batır (başpehlivan) olacaktır.  Kazanana koç hediye edilir, aynı zamanda en güzel işlemeli havlu da verilir. İşlemeli havlu Saban Toyu’nun hatırası olduğu için batır onu bir ömür boyu saklar. Saban Toyu batırı – gerçek bir halk kahramanıdır. Bu kahraman birçok roman, şiire ilham kaynağı olmuştur. Saban Toyu batırını gençler omuzlarına alır ve tüm alanı böylece gezdirirler. Batır da halkı selamlar. Saban Toyu batırı – halkın medarıiftiharıdır. Saban Toyu batırları, sadece köyünde, il merkezinde veya başkentte başpehlivan olmakla kalmamış, onlardan bazıları dünya çapında da çeşitli başarılara imza atarak milletimizi gururlandırmıştır. Örneğin,

1952 yılında Helsinki’de gerçekleşen XV. Olimpiyat Oyunlarında Şezam Safin Yunan-Roma güreşi dalında şampiyon olmuştur.

Minzele Saban Toyu batırı Vitaliy Kuznetsov, XX. Olimpiyat Oyunlarında silahsız kendini savunma güreşi olarak bilinen “sambo” dalında gümüş madalya almış, ayrıca judo dalında Avrupa, dünya ve SSCB şampiyonluğu bulunmaktadır.

Ünlü tarihçi, yazar, Stalin Devri kurbanı Hadi Atlasi (1876–1938) da defalarca Saban Toyu batırı olmuştur. (Şerefetdinov 1997: 195, 197, 217).

Saban Toyu akşamüstü saat 17.00–18.00 gibi son bulur. Herkes akşam tekrar buluşma dileğiyle evlerine dağılır. Saban Toyu için köyün ortasına büyük bir salıncak kurulur ve akşamleyin saat 20.00 gibi tüm misafirler ve köy halkı burada toplanır. Akşam olmasına rağmen hale karanlık çökmez, saat 23.00’a kadar. Çünkü Temmuz ayında Tataristan’da en uzun geceler dönemidir. Bu dönem gece sadece 4 saattir. Doğanın eşsiz hediyesi olan beyaz geceler, akraba, hısım, arkadaş, kardeş, eş-dostu buluşturur. Şarkı, türküler, danslar hiç ara vermeden devam eder. Gençler çifter-çifter salıncakta sallanır. Bazıları kenarda sohbete dalar. Bir yıllık özlemi bir güne sığdırma telaşı içerisindedir herkes. Söylenmeyen söz, konuşulmayan konu ukde kalmasın… Gecenin geç saatlerine kadar devam eder şarkı, dans ve sohbetler. Sonra yavaş yavaş evlere dağılırlar. Evlerde sofralar hazırdır, misafirleri bekler. Artık evde hasret giderme zamanıdır. Sohbetler sabaha kadar sürer, kimse uyumaz çocuklar dışında. Çocuklarsa günün yorgun ve yoğunluğundan olsa gerek derin uykuya dalarlar. Neyse onlar uyusun şimdilik, çünkü büyüyünce onlar da anne-babalarının geleneğini devam eder ve sabaha kadar sohbetleri bitmez nasılsa…

 

Yukarıda görüldüğü gibi Saban Toyu Kazan Tatarları için önemli ve değerli bir bayramdır. Saban Toyu’nun orijinali köylerde yapılır. İl merkezi ve şehirlerde gerçekleştirilen Saban Toyu’nda bu bayramın tüm geleneklerini yerine getirmek olanaksızdır. Örneğin köy sokaklarını dolaşarak hediye toplamak şehir koşullarından imkânsızdır. Ayrıca köy halkı birbirini tanır şehirlerde ise insanların birbirini tanıması mümkün değildir. Şehirlerde gerçekleşen Saban Toyu bayramı Kazan Tatarlarının buluşma, kaynaşma yeridir. 1990’lı yıllardan sonra anaokulu, ilk ve ortaokul, lise, meslek yüksek okulu, üniversite gibi eğitim kurumlarında da “Küçük Saban Toyu” etkinlikleri gerçekleştirilmiştir. Eğitim için yurt dışına çıkan gençler de eğitim aldıkları üniversitelerde temsili Saban Toyu etkinlikleri düzenlemişlerdir. 1990 yılında Tataristan’ın başkenti Kazan yakınlarında bulunan Kuğu Gölü’nde (Akkoş Küle) engelliler için Saban Toyu bayramı yapıldığı ve bu etkinliğe 250’den fazla katılımcının iştirak ettiği bilinmektedir. Yani anlaşılan o ki, Saban Toyu Kazan Tatarları olan her yerde var olduğu gibi her çeşidi de bulunmaktadır.

Kazan Tatarlarınca çok sevilen ve önemsenen Saban Toyu bayramı, çeşitli dönemlerde siyasi amaçlar doğrultusunda kullanıldığı ve günümüzde de siyasi amaçlara alet edildiği bir gerçektir.

Çarlık Rusya’sı Dönemi’nde – Ruslaştırma;

Sovyetler Dönemi’nde – tek tip insan yaratma;

Günümüz Rusya’sında – tekrar Ruslaştırma propagandası yapılmaktadır Saban Toyu bayramlarında. Ruslar her daim Saban Toyu bayramını istismar etmiş ve kendi lehlerine çevirmek için ellerinden geleni yapmışlardır. Kazan Tatarlarını geleneklerinden koparmak için yapılan girişimler bazen Saban Toyu’nun yapılmasına engel, bazen ise bayramın Tatar milli bayramı yerine Rus bayramına dönüşmesine neden olmuştur. Kendilerini dindar bilgili Müslüman olarak tanıtan şarlatanlar, Çarlık Rusya’sı Dönemi’nde Rusların Ruslaştırma siyasetine yardımcı olmuşlardır. Onlardan birisi Orenburg mollası Ebu Segıyt Eş Şodavi Saban Toyu ile ilgili şunları yazmıştır: “Müslümanların Saban Toyu ve Cıyın (yığın) gibi milli bayramları vardır. Eğer bu bayramların ilkini şeytan toyu, diğerini ise şeytanların çocuklarını dünyaya getirme günleri, diye adlandırırsak, büyük bir yanlış olmaz. Ahlaksızlığa hizmet eden bu bayramları yasaklamak millet atalarının görevidir.” (Şerefetdinov 1997: 252). Kazan Tatarlarının milli bayramı Saban Toyu’nu “şeytan toyu” ilan eden bu mollanın Ruslara hizmet ettiği aşikârdır. Tarihte, Saban Toyu’nu karalamaya yönelik söylentiler ve yazılar sıkça ortaya çıkmıştır. Bilhassa “at yarışları” ile ilgili “atların yakılması”, “atlara işkence yapılması” gibi gerçek dışı söylentiler sonucunda “Genel olarak “Saban” Tatarları ahlaksızlaştırıyor ve bu kansızlık Ruslara da, başkalarına da bulaşabilir” (Şerefetdinov 1997: 253), şeklindeki yazılara neden olmuştur. Söylentilerin amacı hiç kuşkusuz Kazan Tatarlarını itibarsızlaştırma, medeniyetsiz vahşi bir millet olarak göstermeye yönelik bir girişimdir. “Sovyet Dönemi’nde Saban Toyu yasaklanmamış, ancak bazı yerlerde yapılması “uygun” bulunmamıştır. Yapılan yerlerde de Sovyet propagandasının yapıldığı bayramlar millilikten uzaklaştırılıp “bürokrasi” kuralları çerçevesine uydurulmuştur. “Yenileme” bahanesiyle Saban Toyu bayramından yararlanarak festival, 1 Mayıs toplantısı gibi farklı etkinlikler yapılmıştır. Ancak tüm bu uyduruk etkinliklerin ömrü uzun olmamıştır. Kazan Tatarları şartlar ne olursa olsun geleneklerinden birisi olan Saban Toyu’nu yaşatmak için çaba göstermişlerdir.

Saban Toyu bayramı Türkiye’de 1960’lı yıllardan itibaren kutlanmış, ancak kutlamalar elde olmayan nedenlerden dolayı bazı yıllar yapılamamıştır. 1991 yılında Sovyetlerin çöküşünden sonra “demir perde” kalkmış ve Türkiye başta olmak üzere yurt dışındaki Kazan Tatarlarının Tataristan’daki yakınlarıyla buluşma fırsatı doğmuştur. 1990’lardan sonra yapılan Saban Toyu bayramları Tataristan’dan gelen sanatçılar sayesinde daha da canlı ve daha da neşeli hale gelmiştir. Uzun yıllar beklenen vuslat bir nebze de olsa giderilmiştir. Milli duygular tekrar pekişmiş, vatan özlemi çeken Kazan Tatarları Saban Toyu vasıtasıyla anılarını tazelemiş, geleneklerini yeniden canlı canlı yaşamıştır. Türkiye’de gerçekleştirilen Saban Toyu bayramını genellikle Kazan Tatar dernekleri üstlenmiştir. 2004 yılından itibaren Saban Toyu düzenleme işini Tataristan’ın Türkiye’deki yetkili temsilciliği eline almıştır. O günden itibaren Saban Toyu artık Tatar milli bayramı olma vasfını yitirmiş, siyasi amaçlarda kullanılmıştır. Daha sonra TÜRKSOY (Türk Kültür ve Sanat Ortak Yönetimi) adı altında faaliyet gösteren kuruluş da Saban Toyu etkinliklerinin düzenlenmesine dahil olmuştur. Tataristan’ın Türkiye temsilciliği ve TÜRKSOY’un ortaklaşa yaptığı Saban Toyu artık Kazan Tatar milli bayramı olmaktan çıkmış Rus bayramı oluvermiştir. Saban Toyu yapılan alana asılan Rusya bayrakları, Rusya elçileri için kurulan içkili masalar, misafir sanatçıların konseri Rusça sunması ve Rus şarkılarının çalınması – milli bayram olan Saban Toyu’nun hem siyasileştiğinin hem Ruslaştığının açık göstergesidir. Tüm bunlar Kazan Tatarlarına yapılan bir hakaret ve saygısızlıktır. Bazı Kazan Tatarları yapılanlara sözlü tepkisini göstermiş olsa dahi hiçbir şey değişmemiş, mankurtlaşmış Kazan Tatarları “etkinlik yaptık”(!) bahanesiyle Rusça konuşmalara alkış tutmaya, Rus şarkıları eşliğinde oynamaya devam etmiştir.

Saban Toyu, Kazan Tatarlarının milli geleneğidir. Saban Toyu bayramı, geleneklerin yaşatılması açısından bakıldığında olumlu bir olgudur. Ancak Saban Toyu’nun siyasi amaçlarda kullanılması kabul edilemez. Milli bayramın siyasete alet edilmesi hem Kazan Tatarlarının geleneklerine hem de millete saygısızlıktır. Son yıllarda Tataristan’da ve yurt dışında gerçekleştirilen Saban Toyu bayramları, tamamen Rus siyasetine hizmet etmektedir. Buradaki amaç Rus “demokrasisini” vurgulamak ve Kazan Tatarlarının mutlu-mesut, kaygısız-tasasız yaşadıklarını göstermektir. Bilindiği üzere Rusya’da demokrasinin “d”si yoktur, varsa dahi Ruslar için vardır. Bu bağlamda dünyanın gözüne “demokrat” görünmeyi hedefleyen Rusya, Kazan Tatarlarının milli bayramı Saban Toyu’nu bir araç olarak kullanmakta, istismar etmektedir. Bir taraftan okulların kapatılması yoluyla Kazan Tatar dili yok edilirken diğer taraftan Kazan Tatarları “mutlu-mesut” yaşıyorlar algısı yaratmak – uygulanan bir ters psikolojidir. Dil yok olurken millet neden ve nasıl mutlu olsun ki? “Mutlu-mesut” algısını ön plana çıkartan Saban Toyu etkinlikleri Kazan Tatarlarına yarar değil zarar vermektedir.

Kazan Tatarlarının en önemli amacı dilimizi korumak ve yaşatmak olmalıdır. Zira dil olmazsa millet, millet olmazsa da geleneklerin bir anlamı kalmaz. Günümüzde Tatar dilinin cenazesi kaldırılmak üzereyken bayram yapmak (buna Saban Toyu da dahildir), şenlik düzenlemek anlamsız ve gereksiz bir girişimdir. Cenaze kaldırılan evde düğün yapmak ne kadar abes ise, bugünlerde Saban Toyu yapmak da o kadar gereksiz, yersiz, lüzumsuz ve boş bir iştir. Günümüzde Tataristan’ın dışında gerçekleşen Saban Toyu bayramına yapılan harcamalar Kazan Tatar dilini geliştirmek için harcanırsa daha yerinde olur düşüncesindeyim. Aksi halde yapılan Saban Toyu bayramları Rusların değirmenine su taşımaktan başka bir şey değildir.

 

Köklü bir geçmişi olan Saban Toyu – emek, spor ve sağlığı bir arada barındıran bayram olmanın yanı sıra Kazan Tatarlarının geleneklerinin, kültürlerinin yaşatılmasında önemli katkıları bulunmaktadır. Geleneklerimizi yaşatmak ve geleceğe taşımak milletin her bireyinin milli görevidir. Ancak milli değerleri başkalarının siyasi amaçlarına alet etmek, istismar edilmesine göz yummak millete ihanettir. Dikkatli olalım ki, kaş yapayım derken, gözümüz çımasın…  

 

Kaynakça:

 

  1. İsenbet, Nekıy, Tatar Teleneñ Frazeologik Süzlege (Tatar Dilinin Deyimler Sözlüğü), 2.cilt, Kazan 1990.
  2. Kurban, Roza, Biz İdil’den, Ural’dan…, İstanbul 2014.
  3. Tatar Teleneñ Añlatmalı Süzlege (Tatar Dilinin İzahlı Sözlüğü), 2.cilt, Kazan 1979.
  4. Şerefetdinov, Damir, Saban Tuye (Saban Toyu), Kazan 1997.

 

[1] Metindeki tüm çevriler tarafımdan yapılmıştır.

[2] Atlarla ilgili daha geniş bilgi için, Roza Kurban “Biz İdil’den, Ural’dan…” 2014, s: 336–360.

UTANÇ VERİCİ ESER UNESCO LİSTESİNDE

Roza KURBAN

 1552 Kazan şehitlerinin kemiklerini sızlatan, Kazan Tatarlarını derinden üzen haber UNESCO’dan geldi. 9 Temmuz 2017 tarihinde Zöye şehrinin Uspeniye Katedrali (Uspenskiy Katedrali) UNESCO’nun dünya kültürel miras listesine alınmıştır. Böylece, 17 kültürel ve 11 doğal miras olmak üzere Rusya’nın toplam 28 eseri UNESCO listesine girmiş oldu. Listeye göz attığımızda eserlerin büyük çoğunluğu Rus tarihini ve Hıristiyanlığı yansıtan manastırlar oluşturmaktadır. Özetle Rusya sınırları içinde bulunan diğer milletlere fazla yer verilmemiştir. Söz konusu listede 28 eserin 3 tanesi Tataristan topraklarındandır. 2000 yılında Kazan Kremlini, 2014 yılında Bulgar şehri ve son olarak 2017 yılında Uspeniye Katedrali. Zöye Kalesi ve içinde bulunan yapılar tümü Rus işgalciliğinin, zulmün ve zorla Hıristiyanlaştırmanın simgesidir.

UNESCO’nun dünya kültürel miras listesine aldığı Zöye şehrinin Uspeniye Katedrali’nin ne zaman ve hangi amaçla inşa edildiğini bilmek için tarihe bir göz atmak gerekir. 1446 yılında kurulan Kazan Hanlığı her daim Rusların iştahını kabartmış ve Ruslar hanlığı işgal etmek için 1460–1552 yılları arasında Kazan’a 25 defa saldırmıştır. Bilindiği üzere saldırıların büyük çoğunluğu başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Kazan Hanlığı topraklarında şehir inşa etme fikri Rusların Kazan’a yaptığı başarısız seferlerden sonra ortaya konmuş ve 1547 yılında Çar bu konuda ikna edilmiştir. 1549 yılında Korkunç İvan’ın (1533–1584) Kazan seferi yine fiyasko vermiştir.  Kazan’ı almakta kararlı olan Korkunç İvan Moskova’ya dönüş yolunda, Zöye Nehri’nin[1] İdil’e döküldüğü yerdeki tepeyi incelemiştir. Korkunç İvan, Kazan’a 30 km uzaklıkta olan bu tepeden Kazan’ın rahatlıkla görülebildiğinin farkına varmıştır. Beraberindeki Şah Ali, Rus knyazları ve Tatar mirzaları da manzaraya hayran kalmıştır. Korkunç İvan, “Buraya bir kale yapacağız, burada bir Hıristiyan şehri doğacaktır” demiştir. (Kurban 2014: 88). Şehrin yapımı için gereken kereste ve diğer malzemeler Rus topraklarında hazırlanmış ve nehir yoluyla Zöye’ye ulaştırılmıştır. Şehrin inşası sırasında Korkunç İvan’a en büyük destek yine Kazan tahtına oturmak isteyen Şah Ali’den gelmiştir. Kazanlıların dikkatini başka yöne çekmek ve Kazan’a giriş çıkışları kontrol altına almak için Rus askerleri İdil, Çulman ve Nokrat Nehirlerinden geçiş yolarını kapatmışlardır. Diğer tarafta ise şehrin yapımı tüm hızıyla sürmüştür. 24 Mayıs 1551 tarihinde tamamlanan kale, 1 ay gibi kısa bir süre içerisinde yapılıvermiştir. Ani düşman saldırısından korunmak amaçlı kale İdil Nehri’nden 3 km kadar içeride inşa edilmiştir. İki buçuk km çapında Elips şeklinde olan bu kalede 18 gözetleme kulesi, Troitskiy Katedrali ve Rojdestvenskiy Kilisesi bulunmuştur. Başlangıçta İvan-şehir olarak adlandırılan bu kale Rus ordusunun karargâhı olmuştur. Daha sonra şehrin adı Yeni Şehir Sviyajsk (Tatarca adı Zöye’dir) olarak adlandırılmaya başlanmış ve resmi kayıtlarda da bu şekilde yazılmıştır. Sonraki yıllarda ise sadece Sviyajsk olarak adlandırılmıştır. Bu kale şehrin yapılması Kazan Hanlığı’nın işgalinde önemli rol oynadığı gibi, ondan sonraki yıllarda da Ruslar için önemini yitirmemiştir. XVI. yüzyılın ikinci yarısından XVII. yüzyıl sonlarına kadar idari ve ticaret merkezi olmuştur. Rusların zorla Hıristiyanlaştırma siyasetini yürüttüğü dönemlerde ise Sviyajsk bir manastır şehri haline gelmiştir. (Fehner 1978: 217–221). Kalenin inşası sırasında Korkunç İvan, İdil’in sağ kıyısında ikamet eden “dağ tarafı” halkları Çuvaş, Mari ve bir kısım Mordva’yı kendi tarafına çekerek güvenilir bir arka hazırlamıştır.

1552 Kazan Hanlığı’nın işgalinden sonra da Zöye Kalesi’nde inşaat işleri sürmüş, manastır ve katedraller yapılmaya devam etmiştir. Bu yapılardan birisi de söz konusu Uspeniye Katedrali’dir. Katedralin yapımına 1556 yılında başlanmış ve 12 Eylül 1560 tarihinde Uspeniye Katedrali faaliyete başlamıştır. Uspeniye Katedrali’nin kuruluş amacı, “İdil boyu halkları arasında Hıristiyanlığı yerleştirme vasıtasıyla Rus Devletini kuvvetlendirme” olmuştur. (Fehner 1978: 235). Fehner, Uspeniye Katedrali’ni “Korkunç İvan Dönemi’nin en değerli yapıtı” olarak nitelendirmiştir. Uspeniye Katedrali ve yanı başında inşa edilen Uspeniye Manastırı, Kazan Tatarları başta olmak üzere İdil boyunda yaşayan Türkleri zorla Hıristiyanlaştırma yoluyla Ruslaştırma siyasetinin merkezi olmuştur. Böylece bu yapı, zulüm ve gözyaşının simgesidir. Bilindiği üzere Sovyetler Dönemi’nde din yasak olduğundan camilerin minareleri sökülüp, camiler yakıp-yıkılırken, manastır ve katedrallere fazla dokunulmamış, olduğu gibi bırakılmıştır. Sovyetler Dönemi’nde unutulmuş olan Zöye Kalesi 2000’lı yıllarda tekrar gündeme gelmiştir. Zöye Kalesi’ni gündeme taşıyan isim ise Tataristan’ın eski cumhurbaşkanı Mintimer Şeymiyev’tir. 2010 yılında Tataristan’da “Yañarış Fondı” (Yeniden Doğuş Vakfı) kurulmuş, vakfın başına Şeymiyev getirilmiştir. Vakfın ilk görevlerinden birisi Zöye Kalesi’ni restore etmek olmuştur. Kazan Hanlığı’nın işgalinin simgesi olan Zöye Kalesi’nin bir Tatar tarafından gündeme getirilmesi tam bir trajedidir. Ruslar her zaman olduğu gibi bugün de kendi gizli ve kirli işlerini Kazan Tatarlarına yaptırmaktadırlar. Şeymiyev’in talimatıyla Zöye Kalesi restore edildikten sonra 15 Temmuz 2015 tarihinde Kazan’da “Zöye’nin Tarihi-Medeni ve Ruhi Mirası” başlıklı uluslararası bir kongre yapılmıştır. Kongreye 100 bilim adamı katılmıştır. Kongre’nin amacı: mirası öğrenmek, incelemek, UNESCO’nun Dünya Mirası listesine aldırmaktır. Vakıf başkanı Şeymiyev kongrenin açılış konuşmasında katılımcılara hitaben şunları söylemiştir: “Zöye, yalnız Rusya için değil uluslararası önemi olan medeni mirastır… Biz sizinle birlikte gezegende kendi izimizi bırakıyoruz.” Bu sözleri vicdanı olan bir Tatar söyler mi? Ne yazık ki söylemiş. Tarih tekrarlanıyor, derler. Bugün Tataristan’da da tarih tekrarlanmaktadır. Günümüzde Tataristan’da Kazan Hanlığı’nın Şah Ali Han dönemi yaşanmaktadır ki, Rus yanlısı Tataristan Hükümeti Putin’in bir dediğini iki etmiyor, hatta daha fazlasını yapıyor. Ruslar Tataristan’da hiçbir şeyi kendileri yapmıyor, her işi Tataristan Hükümeti’ne yaptırıyorlar. 2015 yılında gerçekleşen kongre, 2017 yılının 9 Temmuz tarihinde Zöye’nin Uspeniye Katedrali’nin UNESCO dünya kültürel mirasının listesine girmesiyle birlikte “meyvesini” almış oldu.

İkinci Dünya Savaşı sonrası barış ve güvenliği korumak, barışın korunmasına yardımcı olmak, dünya insanlarını birbirine yaklaştırmak amacıyla 1946 yılında kurulan,  UNESCO (Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı) dünya miras listesini niye göre düzenlediğini merak ediyorum. Uspeniye Katedrali gibi, işgal ve zulmün simgesi olan yapılar ne zamandan beri tarihi miras oldu? Söz konusu “tarihi mirasın” ne zaman ve hangi amaçla yapıldığına bakılmış mıdır? Bakıldıysa, dünya insanlarını birbirine yaklaştırmayı, dostluk köprüsü kurmayı ve barışı amaç edinen bu kurum neden zulmün simgesini listesine almıştır? Bilindiği üzere “barış” ve “işgal” taban tabana zıt anlam ifade eden kelimelerdir. Yoksa bu yapının bir Tatar yönetici tarafından yapılması etkin olmuş mudur? Sorulacak çok soru var, ancak bunların yanıtını almak neredeyse imkânsızdır. Bir de ilginç bir detay, Usneniye Katedrali’nin listeye alınmasını Libya, Kuveyt, Tunus, Vietnam, Tanzanya gibi ülkelerin dışında Azerbaycan, Kazakistan ve Türkiye gibi ülkelerin desteklemesi, durumu daha da vahimleştiriyor. Kuveyt, Tanzanya vs ülkelerden bir beklentim yok, ancak Türk Dünyası’nın da “zorla Hıristiyanlaştırmanın, işgal ve zulmün simgesi” olan bu yapıya onay vermesi, orada bulunan ülke temsilcilerinin tarih biliminden, milli şuurdan yoksun oldukları aşikârdır.  UNESCO, kime, hangi akla hizmet etmektedir?  Hizmeti karşılığının getirileri nelerdir bilinmez, ancak bu olay en çok Rusların lehine olmuştur. Korkunç İvan’ın “kahraman” olarak nitelendirildiği, heykellerinin dikildiği, yalanlar üzerine kurulu yeni Rus tarihinin yazıldığı günümüz Rusya’sının elinin UNESCO’ya kadar uzandığının işaretidir bu olay. Günümüzde Ruslar, kendi işgal tarihlerini örtmek, gizlemek için ellerinden geleni yapmaktadır. Tarih kitaplarına, “Kazan Hanlığı kendi isteğiyle Rusya’ya dâhil oldu” şeklideki akıl almaz yalanlarla dünyayı kandırarak kendilerini aklamaya çalışıyorlar. UNESCO’nun tarihi miras listesi de bu Rus oyununun bir parçasıdır. Tarih ve dünya bunu affeder mi bilmem, ancak milli şuuru olan Kazan Tatarları ve Türk Dünyası için UNESCO’nun dünya mirası listesine alınan Uspeniye Katedrali yok hükmündedir…

Kaynakça:

  1. Fehner, Margarita Vasilyevna, Velikiye Bulgarı, Kazan, Sviyajsk (Büyük Bulgar, Kazan, Zöye), Moskova 1978.
  2.  Garipova, Firdeüs, Elgalar Dönyasına Seyexet (Nehirler Dünyasına Seyahat), Kazan 1992.
  3. Garipova, Firdeüs, İsemnerde İl Tarixı (Adlarda İl Tarihi), Kazan 1994.
  4. Hudyakov, Mihail Georgieviç, Kazan Hanlığı Tarihine Özgü Araştırmalar, Çev. Roza Kurban-İklil Kurban, Berlin 2009.
  5. Kurban, İklil, Yaşlı Tarihin Yankısı: Bulgar-Tatar Tarihi ve Medeniyeti, İstanbul 2014.
  6. Kurban, Roza, Biz İdil’den, Ural’dan…, İstanbul 2014.

 

 

[1] Zöye, İdil Nehrinin sağ koludur. Zöye kelimesinin sözcük anlamı Türkologların fikrine göre şöyledir: H.V. Yosıpov’un say~tay – “nehir” fikrine dayanarak, G.F.Sattarov Zöyene zey (“nehir”)+ ye parçalarına ayırarak incelemiştir. M.Z.Zekiyev “Tatar Halk Dilinin Ortaya Çıkışı” adlı eserinde: “…cay, çay, zey, zöye – eski Türk dilinde “nehir” anlamını taşıyan kelimenin şivesinin varyantlarındandır. Böylece, İdil, Nil, Don vs adlar gibi Zöye de “nehir anlamına gelmektedir. Zöye’nin Rusça adı Sviyaga. Rus şivesinde sviyaga – “yabani ördeğin bir çeşididir” ve nehrin adı da bu kelimeden ileri geldiği düşünülmektedir. “Ördek” sözcüğü Rusça svit’ (“yuva yapmak”) fiilinden türediği varsayılmaktadır. Böylece, Sviyaga – “yabani ördekli nehir” anlamına gelmektedir. Diğer varsayıma göre, Sviyaga – Rusça svit’ (“örmek”) sözcüğünden, “dönemeçli nehir” demektir. (Garipova 1992: 52–53; Garipova 1994:104–106)

GERİ KALMIŞLIK

Roza KURBAN

  Kazan Tatarları, Türk Dünyası’nın önemli bir parçasıdır. 1552 yılından beri Rus işgali altında ezilen Kazan Tatarları bu süreç içerisinde Ruslara karşı büyük mücadele vermiş kahraman bir millettir. Yüzyıllardır devam eden Rus zulmüne, Ruslaştırma siyasetine karşı kararlı ve onurlu bir duruş sergileyen Kazan Tatarları milli mücadelenin simgesi haline gelmiştir. Millet olarak ayakta kalmak, dili ve milli gelenekleri korumak elbette kolay olmamış, Kazan Tatarları bunun bedelini yeri geldiğinde hayatlarıyla ödemiş, ağır kayıplar verilmiştir. Geçen süreçte Çarlık Rusya’sının yerini SSCB almış, 1991 yılında Sovyetlerin çöküşünden sonra Rusya Federasyonu ortaya çıkmıştır. Rejim ve yöneticiler değişmiş, ancak Rus siyaseti hiç değişmemiştir. Rusların, Rus olmayan milletleri Ruslaştırma siyasetinin hiç değişmediğini Başkurt asıllı tarihçi ve devlet adamı Zeki Velidi Togan (1890–1970) şöyle ifade etmiştir: “Sovyetlerin Çarlıktan miras aldıkları siyaset aynı istikamette gelişecek ve Marksizm esasında perçinleşecektir.” (Togan 1999: 426). Başlangıç döneminde Sovyetlerle çalışan Togan o devirin canlı şahidi olmuş, yaşananları ve yaşanacakları şu şekilde açıklamıştır: “Artık milletimiz (Başkurtlar-R.K) kurdun pençesine düşmüş koyun halindedir… Rusya’da Sovyet hakimiyeti meselesi, şimdi iç mücadeleler sona erdikten sonra artık devletler arası bir mesele olmuştur. Onunla bundan sonra büyük devletler meşgul olacaktır. O bir gün büyük devletler meselesi olmaktan da çıkıp bütün dünya meselesi olacaktır. Sovyetlerin milletleri ve müstemlekeleri kurtaracağız sözlerinin yalanlığı, zahmetkeşlerin hak ve hukuku meselesi olması gereken sosyalizmi, bir egoist milletin emperyalist idesine hizmet eden bir hareket şekline sokmuştur… Lenin, Stalin ve arkadaşlarının şimdiden sonra takip edecekleri siyasetin programı yalnız Rus mahkûmu değil, Rusya’ya Avrupa ve Asya kıtalarında komşu olan ülkelerde Rus’un dil ve kültür hakimiyetini temin etmektir. Uğrunda dünya milletlerini çalıştırdıkları cihan sosyalizmi ancak bu maksada ermek için bir vasıtadır. Dünyayı Rus yapmak da olacak iş değildir. Yalnız bu hakikatleri dünyanın anlaması çabuk olamıyor. Çünkü Ruslara tâbi olmayan müstakil milletlere Rus meselesinin hakiki emperyalist mahiyetini anlatmak güçtür… Hakikati anlamak için her milletin evvelâ bir defa Rus mahkûmiyetinde olması şarttır.” (Togan 1999: 397). Ateş düştüğü yeri yakar, derler, onun için Rus zulmünü yaşamadan, Rusların sinsi amaçlarını anlamak güçtür. Zeki Velidi Togan Sovyetlerin yalanlarını çabucak anlamış ve Moskova’dan ayrılmıştır. Togan milli mücadele için çetin olan yolu seçmiş ve ayrılış nedenini“eğer millete Moskova’da oturup faydalı olmak mümkün olsaydı böyle bozkırlara ve dağlara çekilmek yolunu tutmazdım” şeklinde açıklamıştır. Zeki Velidi, adı gibi zeki ve ileri görüşlü bir siyasetçidir ki, yaşanacakları o günden tahmin etmiştir. Rejim ne olursa olsun, Rusların ilk amacı işgal, sonraki amacı ise bölge halkını Ruslaştırmaktır. Bunun hem tarihte hem günümüzde birçok örnekleri bulunmaktadır. 2014 yılında Kırım’ın Ruslar tarafından işgali, sonrasında bölgedeki Kırım Tatarlarına uygulanan zulüm, baskı, sindirme, susturma ve Ruslaştırma siyaseti bunun bir örneğidir.              

 

1990’lı yıllarda başlayan olumlu değişimlerden Kazan Tatarları da yararlanmış, 1990 yılının 30 Ağustos tarihinde Tataristan bağımsızlığını ilan etmiştir. 1991 yılının sonunda Sovyetlerin çöküşünden sonra Rusya Tataristan’ın bağımsızlığını tanımamış ve Tataristan 21 Mart 1992 tarihinde referanduma gitmiştir. Halkın %62’si Tataristan’ın bağımsız olmasından yana oy kullanmıştır. Halkoylamasından sonra Tataristan Anayasası hazırlanmıştır. Anayasa hazırlıkları sırasında “resmi dil” konusu büyük karşılıklara ve tartışmalara yol açmış, komisyon ikiye bölünmüştür. Bir tarafta “resmi dil Tatar dili olsun” diyenler, diğer tarafta ise “Rus ve Tatar dilleri resmi dil olsun” diyenler. Sonuçta “Rus ve Tatar dilleri resmi dil olsun” diyenler ağır basmıştır. 6 Kasım 1992 tarihinde kabul edilen Tataristan Anayasası’nın 4.maddesinde resmi dil konusu şu şekilde belirtilmiştir: “Tataristan Cumhuriyetinde Tatar ve Rus dilleri eşit hukuklu resmi dillerdir”(Tataristan Cumhuriyeti Anayasası 1995: 6). Tatar tarihçi, bibliyograf Ebrar Kerimullin (1925–2000) 18 Kasım 1992 tarihinde kaleme aldığı “Tataristan Anayasasına Dair Düşünceler” başlıklı yazısında Tataristan’da Tatar ve Rus dillerinin resmi dil olarak kabul edilmesini şu şekilde değerlendirmiştir: “Tataristan’da Tatar dili ile Rus dilinin resmi dil olarak onaylanması – Tatar diline karşı kabul edilen bir ölüm fermanıdır, demek ki, Tatar milletini yok etmenin bir yoludur.” (Kerimullin 1996: 349). Kerimullin’in resmi dil ile ilgili yazısını yazalı aradan 25 yıl geçmiş ve zaman onun haklı olduğunu kanıtlamıştır. Gerçekten de 1992 Tataristan Anayasası’nın 4.maddesi Tatar dilini yok etmek için kurulan bir tuzak olduğu aşikârdır. Tatar dili göz göre göre gün be gün kullanımdan çıkarıldı. Siyasilerin konuşmalarını her daim Rus dilinde yapması çevreyi de etkiledi. Daha sonra Putin’in iktidara gelmesiyle birlikte Tatar okulları kapatıldı, lise mezuniyet ve üniversiteye giriş sınavları Rus dilinde yapılmaya başladı. Bu durum karşısında çaresiz kalan velilerin tepkileri hiçe sayıldı. Gün geçtikçe Tatar dilinin kullanım alanı daha da daraldı. Bugün Tataristan’ın başkenti Kazan’da sadece 2 tane Tatar Okulu bulunmaktadır; bu okullarda da Tatar dili-edebiyatı dışındaki dersler Rus dilinde okutulmaktadır. Tatar dilinde yayın yapan radyo-televizyonların sayısı ve yayın saatleri her geçen gün kısıtlanmakta, bazı kanallar kapatılmakta, yani Tatar medyası susturulmaktadır. En son Tatar dilinde yayın yapan “Tertip” radyo kanalının yayını sonlandırılmıştır. Tatar dilinde yayımlanan gazete-dergilerin durumu da parlak değildir. Genelde abonelik sistemi ile çalışan gazete ve dergiler kan kaybetmektedir. Tataristan’da Tatmedya’ya bağlı gazete-dergilerin 2017 yılı için toplam baskı sayısı 557 719’dur. Bu sayı Kazan Tatarlarının nüfusuna oranla çok azdır. Gazete-dergilerin baskı sayısının azalması, Tatarca bilenlerin sayısının azalması ile açıklanabilir. Zira son 8 yılda Tatarca bilenlerin sayısı 1 milyon eksilmiştir. Tataristan, Rusya’da en çok kitap okuyan bölge sayılmaktadır. Ancak buna rağmen Tataristan’da 2016 yılında 31, son 5 yılda toplam 301 kütüphanenin kapatılması eğitime vurulan başka bir darbedir. Tatar dilindeki okurların azalmasını bahane ederek Tataristan Kültür Bakanı “Tatar edebiyatını Rusça okutma” fikrini ileri sürmüştür. Bakan’ın iddiasına göre, Tatar edebiyatı Rusçaya çevrilirse Ruslar da bundan yararlanacak ve dolayısıyla Tatar edebiyatını okuyanların sayısı artacakmış. Bu da bir nevi algı operasyonu ve Ruslaştırmanın modern yollarından birisidir. Devir değişti, artık eskisi gibi zorla Hıristiyanlaştırma yoluyla Ruslaştırmak imkânsız hale geldi. Onun için günümüze uygun yöntemlerle Ruslaştırmanın modern yolları denenmektedir. 2000 yılında Putin iktidara geldikten sonra Rus olmayanlara birçok yasak getirdi, bunun aksine kanunlar Rusların lehine çalıştırıldı, akabinde Rusları yücelten uydurma bayramlar eklendi takvime. Söz konusu uydurma bayramlar, ya Hıristiyan dini ya da Rus tarihi ile ilgili olduğundan bayramların Rusya’daki diğer milletler ile yakından uzaktan alakası yoktur. Buna rağmen takvime sonradan eklenen bu bayramlar Rusya’daki herkes tarafından kutlanmakta, anılmaktadır. Tüm bu etkinlikler Ruslaştırmanın modern yöntemleridir. Bu bayramların ilki, 2005 yılından itibaren 25 Ocak tarihinde “Rusya Üniversite Öğrencileri Günü” adı altında kutlanan “Tatyana Günü”dür. Öğrenciler ile bir alakası olmayan bu gün, Tatyana Rimskaya adındaki bir Hıristiyan kadını anma günüdür. İkinci bayram ise, 2005 yılından itibaren her yıl 4 Kasım’da kutlanan “Halklar Birliği Günü”dür. Bu gün de 1612 yılındaki Kuzma Minin ve Dmitriy Pojarskiy’in Moskova’yı Polonyalılardan geri alması ile ilgilidir ve Rusya’da “halklar dostluğu” algısını yaratmak için takvime eklenen bir bayramdır. Tataristan yöneticileri de ha bire “Ruslarla Tatarlar yüzyıllardır bir arada dostane ilişkiler içerisinde yaşıyor” cümlesini kullanmaktadır. Bu sözlerin Kazan Tatarları üzerinde nasıl bir etki yarattığının farkına varmadan. İşgalci ile dost olunur mu? Hayır. O zaman yöneticilerin bu sözleri kocaman bir yalan, uydurmadır. 4 Kasım 2016 tarihinde  “Halklar Birliği Günü” dolayısıyla Kazan’da miting-konser düzenlenmiş, etkinliğe 7500 civarında kişi katılmıştır. Aynı gün Kazan’da “Haçlı Yürüyüş” yapılmış, yürüyüşe 3 bin civarında kişi katılmıştır. Burada ilginç olan şudur, Kazan Tatarlarının tarihinde acı bir gün olan 15 Ekim “Kazan Şehitlerini Anma Günü”ne 300–500 civarında kişi toplanırken, “Halklar Birliği Günü”, “Haçlı Yürüyüş” gibi uydurma etkinliklere halkın katılımının yüksek olmasıdır. Bunun nedeni, Tataristan’ın, Kazan Tatarlarının gün be gün daha da Ruslaşması, Tatarlıktan uzaklaşmasıdır.

 

Dil, bir milleti millet yapan en önemli unsurdur. Dil olmadan ne millet olur, ne de kültür. Ana dilde eğitimin yasaklanması, milleti yok etmek için atılan adımdır ki, Rusların istediği de budur. Günümüzde Rusya sınırları içerisinde yaşayan Kazan Tatarları başta olmak üzere Başkurtlar, Çuvaşlar vs. milletlerin dili yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. 1990’lı yıllarda başlayan milli yükseliş, resmi yasaklardan, siyasetçilerin yaptığı hatalı adımlardan dolayı 2000’li yıllarda gerilemeye bugün de neredeyse susma aşamasına gelmiştir. Kazan Tatar dilinin “mutfak dili” haline gelmesi, milliyetçileri harekete geçirmiş ve Tatar İçtimaî Merkezi 17 Ocak 2017 tarihinde “Tataristan’da sırf Tatar dili resmi dil olsun” başlıklı bir bildiri hazırlamıştır. Bildiri, Tataristan Parlamento’su milletvekillerine, Tataristan’dan Rusya Duma’sına seçilen milletvekillerine, Kazan Şehir Duma’sı milletvekillerine gönderilmiştir. Çok zaman geçmeden 23 Ocak 2017’de Tataristan’dan Rusya Duma’sına seçilen Birlik Rusya Parti’si milletvekili İldar Gıylmetdinov’tan yanıt gelmiştir. Gıylmetdinov, Tatar İçtimaî Merkezi’nin bu girişimini desteklemek bir yana, Tatar İçtimaî Merkezi üyelerini “hayattan geri kalmış insanlar”, “beş tane ihtiyar” şeklinde aşağılayıcı ifadeler kullanarak üyeler nezdinde tüm Kazan Tatarlarını horlamış, küçük düşürmüştür. Kazan Tatarlarının yine Kazan Tatarı tarafından aşağılanması kabul edilir bir davranış değildir. Ruslara ruhlarını satmış, ulusal kimliğinden uzaklaşan, içinde bulunduğu topluma yabancılaşan mankurtlar dün de olmuş, bugün de vardır. Kraldan daha çok kralcı olanlar tarihin her döneminde hayatın her alanında varlık göstermiştir. Çarlık Rusya’sı Dönemi’nde Tatar mirzaları sorgusuz sualsiz Rus Çarı’na hizmet etmiş, milletine yaptıkları ihanetin karşılığı olarak toprak, pahalı hediyeler, makamlar onların olmuştur. Sovyetler Dönemi’nde ise Tatar komünistleri bu “göreve” soyunmuş, Rus kadınlarla evlenen, çocuklarını Rus okullarında okutan, Rus dilini, medeniyetini övenler unvan, makam ve para sahibi olmuştur. Rus emperyalizminin sadık köleleri günümüzde de iş başındadır. Bugünlerde Tataristan yöneticileri, Tatar milletvekilleri Putin ve takımına kusursuz itaat ve biat etmektedir. Söz konusu mankurtların dil, millet umurlarında değildir, yeter ki makam, unvan gelsin, cepler parayla dolsun. Ruslar bu konuda cömert davranıyorlar, zira amaçlarına ulaşmak için her şey mubahtır. Kazan Tatarlarına kendi çocuklarını kendi elleriyle boğduruyor Ruslar. Mankurt Tatarlar da Rusların tüm isteklerini harfiyen yerine getiriyor. Rusya Duma’sı milletvekili İldar Gıylmetdinov da bunun bir örneğidir. Tatar dilini hor gören bu insanlara göre, Rusça konuşmak “ilericilik”, Tatarca konuşmak “geri kalmışlık” veya “az gelişmişlik”tir. “İlericilik”, “geri kalmışlık” tabirleri kime göre ve niye göre değerlendirildiğine, nereden ve nasıl bakıldığına bağlıdır. Ruslar henüz tarih sayfasında yokken, Türkler vardı. Bir dönemler devletler kurmuş, büyük medeniyetler yaratmış, köklü bir edebiyata sahip olan Kazan Tatarlarına “geri kalmışlık” sözünü sarf etmek cahillikten başka bir şey değildir. Körü körüne Rusların dediklerini tekrarlayan milli şuurdan yoksun olan bu insanların geçmiş tarihe bakmalarında yarar vardır. Ancak o zaman kimin kimden ne öğrendiğini, kimin kime ne öğrettiğini, kimin dost, kimin düşman, neyin gerçek, neyin yalan olduğunu ayırt edebileceklerini düşünüyorum.

Kaynakça: 

  1. Kerimullin, Ebrar, Yazmış, Yazmış…(Kader, Kader…), Kazan 1996.
  2. Kurban, Roza, “Öksüz-Yetim Tatar Dili–1”, Önce Vatan Gazetesi, İstanbul, 29.04.16, s:6.
  3. Kurban, Roza, “Öksüz-Yetim Tatar Dili–2”, Önce Vatan Gazetesi, İstanbul, 30.04.16, s:6.
  4. Tatarstan Respublikası Konstitutsiyese (Tataristan Cumhuriyeti Anayasası), Kazan 1995.
  5. Togan, Zeki Velidi, Hatıralar, Ankara 1999.

 

 

BABALAR GÜNÜ DENİNCE…

Roza KURBAN-Babalar Günü denince, bundan 30 yılı aşkın bir süre önce yaşanan bir olay geliyor aklıma. Aradan uzun yıllar geçmesine, o günden sonra hayatımızda büyük değişimler olmasına rağmen bu olay hiç aklımdan çıkmadı, aksine zaman geçtikçe olayı sorgulamaya, anlamaya çalıştım. Ben SSCB döneminde Sovyet okullarında eğitim gören bir Kazan Tatar’ıyım. Bilindiği üzere İdil boyunda hayatlarını sürdüren Kazan Tatarları, Türk Dünyası’nın bir parçasıdır. Birçok ortak değerler, ortak paydamız olmasına karşın yaşadığımız rejim, ortam, aldığımız eğitim, kutladığımız bayramlar farklıydı… 1995 yılında evlilik nedeniyle Türkiye’ye geldiğimde burada kutlanan bayramların başka olduğunu görüp çok şaşırmıştım. “Anneler Günü”, “Babalar Günü”, “Sevgililer Günü” gibi hayatımda hiç duymadığım günler, bayramlar kutlanıyordu. Oysa bu günlerin Türklerle yakından uzaktan alakası yoktu. Buna karşın adı geçen günlerin bir Türk toplumunca benimsenmesi ve her sene büyük bir coşkuyla kutlanarak, alışveriş çılgınlığının doruk noktalara ulaşmasını sağlaması kapitalizmin bir getirisi olsa gerek. Bu günlerin aksine Yılbaşı’nın bir Hıristiyan bayramı olarak algılanması daha da ilginçti. Türkiye’de Yılbaşı, Hıristiyanların her yıl 25 Aralıkta Hz. İsa’nın doğum gününü kutladıkları yortu Noel ile karıştırılıyordu. Çocukluğumdan beri yılbaşı coşkusunu ve heyecanını kalbimde taşıyan birisi olarak Yılbaşı’nın bu şekilde algılanması beni çok üzmüştü. Çünkü çocukken yılbaşı demek, bir yaşına daha girmek, bir üst sınıfa geçmek, yani büyümek demekti. Bizim çocukluğumda okulun spor salonunun ortasında ormandan getirilen gerçek çam ağacı oyuncaklar ve ışıklarla süslenirdi. Çam ağacının etrafında daire oluşturur şarkılar söyler, oynardık. Dışarıdaki soğuk havaya, kar fırtınasına, buz tutan camlara aldırış etmeden gönlümüzce eğlenirdik. Bir de her yıl bizim için hediye paketleri hazırlanırdı. Paketin içinde şeker, bisküvi, gofret, ceviz, elma, mandalina gibi şeyler konurdu. Biz kuzey insanları olduğumuzdan mandalina gibi meyveler bizim topraklarda yetişmiyordu, ondan olsa gerek güneyde yetişen meyvelerin bizim için ayrı önemi vardı. Yılbaşı kutlandığı gün tüm spor salonunu mandalina kokusu sardığından, yılbaşı denildiğinde burnuma o mandalinanın kokusu geliyor. Bu şimdi de öyle, bir mandalina konusu aldığımda ister istemez çocukluğumda yaşadığım yılbaşı geliyor aklıma.

Neyse konudan fazla uzaklaşmadan Sovyet döneminde kutladığımız bayramlardan bahsedelim. “23 Şubat Sovyet Ordu’su Günü”, “8 Mart Dünya Kadınlar Günü”, “1 Mayıs İşçi Bayramı”, “9 Mayıs Zafer Bayramı”, “7 Kasım Ekim Devrimi Bayramı” kutladığımız resmi bayramlardandı. Resmi bayram olduğundan o günler tatildi. Sovyetler döneminde din yasaktı, ama inanan herkes namazını kılar, orucunu tutar, bayramını kutlar, kurbanını keserdi. Bunlar için tatil verilmezdi. Ayrıca Kazan Tatar Türklerinin milli bayramı olan ve ekim işleri tamamlandıktan sonra gerçekleşen “Saban Tuye” (Karasaban Düğünü) etkinliği vardı. Büyük bir neşe içinde gerçekleşen bu bayram için insanlar varını yoğunu ortaya koyar, çocuklarına yeni ayakkabı, yeni kıyafet almaktan geri kalmazlardı. Bu yenilikler için olsa gerek biz çocuklar Saban Tuye bayramını büyük bir sabırsızlıkla bekler, sabah erken kalkarak yeni kıyafetlerimizi giyer ve bayram yerine koşardık. Bayramlar çocuklar içindir, derler. Bizde de bayramlar çocuklar içindi. Türkiye’deki Ramazan, Kurban Bayramları bana bizim Saban Tuye’nı anımsattı. “Anneler Günü”, “Babalar Günü”, “Sevgililer Günü” gibi bayramlar yoktu, onun yerine 8 Mart Dünya Kadınlar Günü anneler günü, 23 Şubat Sovyet Ordu’su Günü ise babalar günü olarak kutlanıyordu. Geçmişte yaşadığım olay 23 Şubat ile ilgiliydi. Zaman içerisinde adı Kızıl Ordu Günü, Sovyet Ordu’su Günü olarak kutlanan bu bayram, 1991 yılının sonunda Sovyetlerin çökmesinden sonra adı değiştirilerek Silahlı Kuvvetler Günü olarak kutlanmaya devam etti. Sovyetlerin çökmesi kutlanan bayramları değiştirmedi, sadece bazılarının adı gündeme uygun şekilde değiştirilmişti. Zaten Sovyetlerin çöküşü ile ancak rejimin adı değişti, yani SSCB gitti yerine Rusya geldi o kadar. Zihniyet de, yöneticiler de, bayramlar da aynıydı, değişen pek bir şey yoktu…

Takvimler 1981 yılının Şubat ayını gösteriyordu… Sovyet okullarında, ilkokul 3 yıl, ortaokul 5 yıl, lise 2 yıl olmak üzere eğitim süresi toplam 10 yıldı. 1980–1981 eğitim yılının I.Dönemini geride bırakmıştık. Çevre köylerde sadece ilk ve ortaokul olduğundan, lise eğitimimizi eskiden il merkezi olan kasabadaki Rus-Tatar Lise’sinde alıyorduk. Farklı köylerden gelen öğrenciler aynı sınıftaydık, I.Dönem içerisinde birbirimizi tanıma fırsatı bulmuş, kendimize yakın olan insanlarla arkadaşlık kurmuştuk. Sınıf arkadaşlarımızın, tabiri caizse “kimin nesi” olduğunu öğrenmiştik. Derste başarılı öğrenciler olduğu kadar haylaz, yaramaz öğrenciler de az değildi. Zira Sovyet Dönemi’nde 10 yıllık eğitim zorunluydu. Şubat ayının ortalarıydı. Sınıfa Edebiyat Öğretmenimiz girdi ve “23 Şubat yaklaşıyor, bu vesileyle bugün ‘Benim Babam’ adlı kompozisyon yazacaksınız. Babanızın örnek davranışlarından söz edecek, babalarınızı tanıtacaksınız” dedi. Sonra, “Babası olmayanlar annelerini anlatsın” diye ekledi. İşte tam o sırada Ferit adında bir arkadaşımız sırasından ayağa kalktı, “Benim babam yok, ben yazmayacağım” dedikten sonra kitap defterlerini topladı, çantasını aldı ve kapıya doğru gitti. Ferit’in bu sözleri sınıfta soğuk duş etkisi yaratmıştı. Ne öğretmen ne de biz arkadaşları bir şey söyleyebildik, sadece şaşkın gözlerimizle onu sınıfın kapısına kadar uğurladık. Ferit, sessiz, sakin, kendi halinde bir arkadaşımızdı, öğretmen başta olmak üzere kimse ondan böyle bir çıkış beklemiyordu. Arkadaşımızın babasının hayatta olmadığını biliyor, fakat ölüm nedenini bilmiyorduk. Ferit’in babasını çok sevdiği belliydi. Bu dışa vuruş, onun babasının yokluğunu kabullenemediğinin isyanı, delikanlılık gururuna dokunduğundan ileri gelen bir öfke patlamasıydı. Sevginin isyana dönüşmesinin, babasız geçen yılların zorluluğunun sahnesiydi bu olay. Sınıfça Ferit’in içinde kopan fırtınanın şahidi olmuştuk ister istemez. Ferit sınıftan çıkınca biz önümüze eğilerek kompozisyonumuzu yazmaya başladık, öğretmenimiz de yerine oturdu, sınıfa ölüm sessizliği çökmüştü…45 dakikanın nasıl geçtiğini fark etmedik, zil çaldı. Genelde zil çalınca şen şakrak, hızlı bir şekilde sınıftan koşarak çıkardık. Bu sefer kimse acele etmiyordu, sınıfta ses soluk yoktu. Yavaşça toplanıp koridora çıktık, adımlarımız ağır, yüzümüz gülmüyordu. Okulumuz iki katlı “U” şeklindeki bir binaydı, edebiyat sınıfı okulun birinci katında “U” şeklinin bir ucundaydı. Edebiyat dersinden sonra matematik dersimiz vardı, o da “U” şeklindeki okulun aynı katında, fakat edebiyat sınıfının tam karşısında diğer ucundaydı. Topluca matematik dersinin olacağı sınıfa ilerledik, kimsenin ağzını bıçak açmıyor, herkes derin bir düşünce içindeydi. Zaten sözün bittiği yerdi, Ferit arkadaşımızın yaptıkları. Onun dedikleri karşısında kim ne diyebilirdi ki? Matematik sınıfına geldiğimizde sınıftan henüz çıkmamışlardı. Ferit, çantasını pencerenin dibine koymuş, kendisi kalorifere yaslanmış bizi bekliyordu. Bir ders boyunca orada durmuş olsa gerek… Her sınıfta olduğu gibi bizim sınıfımızda da haylaz, yaramaz arkadaşlarımız vardı. Her durumdan vazife çıkarıp, her şeyle dalga geçen, arkadaşlarıyla alay etmeyi alışkanlık haline getiren bu arkadaşlar dahi sessizdi. Söz konusu “baba” olduğunda herkes kendine çeki düzen vermiş, arkadaşlarını kırmak, üzmek, kanayan yarasına tuz biber ekmek istemiyorlardı. Bir çocuk kaç yaşında olursa olsun babaya ihtiyaç duyar. Baba çocuk için güvenli bir liman, sırtını verebileceği dayanaktır. Babalarımızın hayatımızdaki yeri başkadır, bunu hepimiz biliyorduk. “Babalar çınar gibidir, gölgesi yeter” derler. Ferit arkadaşımızın ilkbahar ve sonbaharda yağan yağmurdan, esen rüzgârdan, kışın kar fırtınasından, yazın ise sıcaktan koruyan ‘çınarı’ yoktu. Onun kalbinde kimsenin tamir edemeyeceği bir burukluk, kimsenin telafi edemeyeceği bir eksiklik vardı. Derdine derman olmak isterdik, ama nasıl? Bu olay hepimizin kalbinde derin bir iz bırakmıştı. Ferit hepimize bir hayat dersi vermiş, hayatın acımasız, merhametsiz yüzünü hatırlatmıştı bize. Bazen öğretmenlerin yapamadığını öğrenciler yapıyorlar. Bu olaydan sonra arkadaşımıza farklı bir gözle bakmaya başladık, sessiz sakin yapısının arkasında saklı olan duygularını ortaya döken ve bir nevi babasına, babasının hatıralarına sahip çıkan Ferit sınıfta saygı uyandırmıştı.

O günden sonra günler, haftalar, aylar, yıllar geçti… Geçip giden yıllar hayatımızdan birçok şeyi alıp götürmekle birlikte bize birçok şey ekledi. Hayat kaldığı yerden devam etti. O günden sonra lise yıllarında bir daha baba ile ilgili kompozisyon yazmadık, bu konu o gün kapanmıştı hem öğretmen hem de bizim için. Fakat yetim arkadaşımızın kalbindeki yara, yaşanmışlıklar asla hafızalardan silinmeyecekti… Bizi geçmişe götüren anılarımız, geleceğe götüren hayallerimizdir, derler. Babalar Günü denince anılarım beni hep o güne ve Ferit arkadaşıma götürüyor. Umarım arkadaşım Ferit de hayalleri doğrultusunda geleceğe gitmiş ve hayallerine ulaşmıştır. Bugün arkadaşımın nerede olduğunu, ne yaptığını bilmiyorum. Umut ediyorum ki, arkadaşım ailesi ve çocuklarıyla birlikte mutlu bir hayat sürüyordur… Bu yazım Ferit arkadaşıma selam olsun!

1352448892_roza-kurban