Etiket arşivi: İklil Kurban

Terör (Suikast) ve İsyan


                                                                                                                  İklil KURBAN

          Amerika’da meydana gelen 11 Eylül 2001 tarihli korkunç terör olayından sonra, terör ile isyanı daha açık bir şekilde ayırt etmenin gereksinimi doğmuştur. Bu iki sözcüğün anlamında güç kullanmak ile kan dökmek gibi ortaklıkların bulunduğu açıktır. Oysa, bu ortaklıklara rağmen, bu iki kavramın içeriğinde birbirine taban tabana zıt olan iki olgu söz konusudur.

         Terör bireyseldir, isyan toplumsaldır. Terörün gücü gizliliktedir, isyanın gücü meşruluktadır. Farkların en önemlisi, terörün failine irade ve kıskançlık egemendir; isyanın failine akıl ve mertlik egemendir. Terörün faili teröristtir-suikastçıdır; isyanın faili özgürlük savaşçısıdır. Terörün amacı sadece öldürmek ve zarar vermek olduğu için yürüyecek yolu dardır, olanakları kıt, geleceği karanlıktır; isyanın amacı özgürlük-kurtuluş olduğu için yürüyecek yolu geniştir, olanakları sonsuz, geleceği aydınlıktır.

         Terör iki türlüdür: Bireysel terör ve devlet terörü. İsyanın türü çoktur: Silahlı isyan, yürüyüş, protesto, söz düellosu, kalem gücüyle karşı koymak, tıpkı “UYGURLAR” kitabının yazarı Turgun Almas’ın yaptığı gibi…

         İşte, dünyamız bir savaş alanıdır. Bu savaş iyilerle kötülerin, mazlumlarla zalimlerin savaşıdır. İnsanlığın geçmişinin büyük kısmı savaş, işgal, isyan, terör, suikast ve katliamdan ibaret kanlı olaylarla doludur. İnsanlık tarihinin her devrinden, her ülke veya ulustan bu kanlı olayların örneklerini bulmak mümkündür.

         Eski çağlara değinsek:

         Köle Spartacus’un (ölümü M.Ö.71) tüm Roma’yı titreten isyanı. Roma devletinin başında bulunan ve Spartakuc’a, “Eylemlerinin boş uğraş” olacağını söyleye bilen, Ünlü devlet adamı Julius Sezar’ın (M.Ö.101-M.Ö.44), 15 Mart 44 yılında bir suikast sonucu öldürülmesi.

         Orta çağlara değinsek:

         Rudbar, İran’ın başkenti Tahran’ın kuzey-doğusunda Hazar denizine yakın bir vadi… Bir zamanlar dört bir yana terör korkusu yayan Alamut Kalesi buraya yerleşmiştir. Bu terör kale devletinin başında Hasan Sabbah (1050-1124) bulunuyordu. Hasan Sabbah’a göre, kendinden olmayan herkesin sadık fedailer eliyle öldürülmesi dinî vazife olarak algılanıyordu.  Sonuçta, bu katil ordusunu ortadan kaldırmaya karar veren Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah ve Onun buyruğunu yerine getirmeye azmeden komutan Yorumtaş ardı ardına fedailer tarafından öldürülmüştü. Ünlü başvezir Nizamülmülk de hançer darbeleri altında can vermişti.

         Ünlü Türk bilgini Ebu Reyhan Biruni (973-1048) Türkistan’a yönelik Arap işgali sırasında zalimliğiyle ün kazanmış Arap komutanı Kuteybe hakkında : “Kuteybe, Harezm yazısını mükemmel bilen, Harezm’in gelenek-rivayetlerini iyi bilen ve halkı bilgilendiren bilginleri yok etti. Şimdi bu rivayetler yok olduğuna göre, İslamiyetten önce ne olduğunu da bilmenin imkanı yoktur”, diye yazmıştır. Horasan valisi Kuteybe (670-715) komşu Türklere karşı acımasız saldırılar yaparken, Beykenti yerle bir etti. Şehiri savunan erkeklerin hepsini öldürttü.  Fergane’deki bir isyan sırasında kendisi de öldürülmüştür.

         Yakın çağımıza değinsek:

         Stalin tarafından yönlendirilen Troçki’ye (1879-1940) ve Kirov’a (1886-1934) yapılan suikast. Arhipélag Gulag’da (Adalardaki Kampların Merkezî Yönetimi) 1 Mart 1940 tarihli belgeye göre, cezalandırılan insan sayısı 1 668 200 kişidir. Bunların çoğu öldürülmüştür. İşte bu devlet terörüdür. ABD devlet başkanı Kennedy’in (1917-1963) bir suikast sonucu öldürülmesi. İsveçli devlet adamı Palme’nin (1927-1986) bir suikast sonucu öldürülmesi. Türkiye’deki siyasî İslamcıların Aydınlara yönelik suikast eylemleri.

         Yukarıda kısaca sıraladığım örneklerin çeşitliliği ve çokluğu bakımından bu konuda Çin’in ayrı bir yeri vardır. Değişik bir değişle, dünyamızda terör ile isyan olaylarına en zengin ülke Çin’dir. Çin’de Terör ne kadar çeşitli ve çoksa, isyan da o kadar çeşitli ve çoktur. Sömürgeleri olan Doğu Türkistan, Tibet, İç Moğolistan ve Mançurya’dan bölünmüş bir Çin’i göz önümüze getirelim. Burası haritada göründüğü gibi yuvarlak göl şeklindeki sazlık bir ülkedir. Bu ülkede yılan, kurbağa, pirinç ve kalabalık sarı ırk topluluğundan başka hiçbir şey yoktur.

         Başkalarının hesabına ayakta kalabilmek için batı ile kuzeye genişleyen (doğu ile güneye genişleyemezdi, çünkü bu yön denizlerle çevrilidir) bu sarı ırk ve onun devletine tarih boyunca irade gücüyle çıkar kaygısı egemen olmuş; çıkar uğruna yapacağın her şey mubah, onların yaşam felsefesi olmuştur. Bu sebeple bu ırk ve onun devleti mantık ve ahlaktan yoksun olarak gelişmiş ve bunun içindir ki, bu ırk ve onun devleti her zaman terör ve isyana gebe yaşamıştır.            

         Çin devletinin düşüncesine göre, “Doğu Türkistan” diye bir şey yoktur, burası Şin Cañ’dır, yani kazanılmış topraktır. Uygurların yaptığı tüm eylemler ise terör eylemidir. Bin Ladin eyleminde nasıl İslam’ı kullandıysa, Uygurlar da İslam’ı kullanıyor, yani Bin Ladin’in eylemiyle benzerlik taşır.  

         Çin’in Doğu Türkistan’ı işgal etmeye kalktığı 1755 yılından Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşu olan 1949 yılına kadar Doğu Türkistan’da olup biten tarihe mal olmuş büyük isyanların sayısı 15’tir. Her isyan kanlı terör ve katliamlarla bastırılmıştır. Öldürülen insan sayısı 10 binler, 100 binlerle tahmin edilir. Bu isyanlar sonucu 3 defa Uygur ulusal devleti kurulmuştu. 1949’dan sonra komünist Çin yönetimine karşı irili-ufaklı isyanlar ister Doğu Türkistan’da ister Çin’in içinde kesintisiz devam etmiştir. Bu isyanları bastırmada sadece Çin’in kendine özgü devlet terörü kullanılmıştır.

         Örnekler:

         Mao, 40 yıllık silah arkadaşı Li Şao Çi’yi Keyfıñ şehrindeki özel hapishanede kendi elbisesini yiyerek ölmesi için aç bırakıp, acımasız bir şekilde, karşı söylemenin intikamını almıştır. Kültür Devrimi’nde (1966-1976) Mao’nun Kızıl Muhafızları tarafından rast gele öldürülen insan sayısı milyonlarla tahmin edilmektedir. 1976 ve 1989 yıllarında Tan En Mın alanında tanklarla ezerek öldürülen gençlerin sayısı on binlerle tahmin edilmektedir. Taklamakan çölündeki ceza kamplarında tutulan ve öldürülen insan sayısını şimdilik bilmemize imkân yoktur. Resmî rakamlara göre, Pekin 2001’de infaz rekoru kırarak 2000’den fazla insan idam etmiştir. Bu rakamın aslında 5000’i bulduğu söylenir. Çin tek başına dünyanın geri kalanından fazla idama imza atıyor. Bu idamlar içinde Uygurlar “gözde idamlık”tır. Bu olgulara devlet terörü demekten başka ne denilir ?!

         11 Eylül her şeyden önce Araplar ile Çinlilerin işine gelmiştir. Araplar, bu olaya karşı Amerika’nın sert tepkisini istismar ederek, dünyada Amerika düşmanlığını körüklemeye çalıştılar. Çinliler ise, Uygurların İslamî inançlarını istismar ederek, Uygurların özgürlük savaşını terör eylemi olarak tanımlayıp bastırmaya çalıştı. Dünyaya Uygurları terörist olarak ilan etti, tıpkı Rusların Çeçenleri terörist ilan ettikleri gibi.

         Kendi topraklarında azınlık durumuna düşürülmüş, insan gibi yaşayabilmenin tüm olanakları elinden alınmış yoksul ve yorgun Uygurların Çinlilerle barış içinde beraber yaşamasının asla olasılığı yoktur. Ancak yalan ve haksızlıklara dayanabilen insan Çinlilerle beraber yaşayabilir. Çinlilerle beraber yaşarken dürüstlüğü ve yiğitliği seçmek ölümü seçmek demektir. Uygurların bugünkü savaşı hayatta kalabilme savaşıdır. Çinlilerin, Türk komünistlerini yani vatan hainlerini kullanarak, ister siyasî bakımdan olsun, ister maddî ve manevî bakımdan olsun, Doğu Türkistan’da yürüttüğü bütün eylemleri, bazen sinsi, bazen açık olarak, Doğu Türkistan Türklüğünü top yekûn yok etmeye yöneliktir. Çin’in bu eylemleri Orta Çağ’daki Kuteybe’nin, Hasan Sabbah’ın eylemlerini aratmayacak kadar kötülükte mükemmeldir. Bu yüzden Doğu Türkistan Türklerinin Çinlilere karşı duyduğu kin ve nefret sonsuzdur. Durum böyleyken, Uygurları dincilikle, İslamî terörle suçlamak, onlara yapılan en büyük haksızlık, en büyük hakarettir. Uygurlar ne yaptıysa, ne yapabildiyse bu isyandır. Uygurların Mustafa Kemal’i yok, Nelson Mandela’sı yok, olması da imkânsızdır. Çünkü bu kişiler gibi kurtuluş-özgürlük yıldızlarını ancak az çok Batı değerlerinin etkisi olan, az çok ulusal ve bilimsel eğitime açık olan uluslar yetiştirir. Uygurların çocukluğunda anne babasından öğrendiği yarım yamalak dinî bilgileri ve canlarından başka kurtuluş-özgürlük için kullanabilecek hiçbir şeyleri yoktur. Evet, Çin devleti onları bilimden, ulusal eğitimden yoksun tutmuştur.

          Esir ulusların özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi önce kendini tanımaktan yani tarihini ve kültürünü bilmekten geçer. Bilhassa Uygurlar gibi uzun bir siyasî tarihe ve köklü bir kültüre sahip ulus kendini tam anlamıyla tanıdığı an, o ulusun kurtuluş savaşını hiçbir kara güç durduramaz. Ulusa mal olan bu manevî güç hemen maddî güce dönüşür.

         Çin Uygurları 11 Eylül’le eziyor.

         Yakalanma tehlikesiyle karşı karşıya kalan kurnaz hırsızı göz önüne getirelim, bu hırsız kaçarken bağırıyormuş:

         “Hırsız kaçtı, yakalayın! “ İşte Çin’in Uygurlar hakkındaki bugünkü tutumu budur.

         Çin’in bu iğrenç tutumu karşısında kayıtsız kalan devlet ve topluluklara, şahıslara, Arhipélag Gulag’da işkence görmüş Polonyalı yazar Bruno Yasensky’in şu seslenişini sunuyorum:

          “Düşmanlarınızdan korkmayın, en fazla sizi öldürürler. Dostlarınızdan korkmayın, en fazla size ihanet ederler. Kayıtsızlardan korkun, çünkü cinayetler ve ihanetler onların sessiz onayıyla işlenir” .

Orta Asya’daki “Laiklik”in Tarihi Seyri

İklil KURBAN

            Atatürk ilkelerinden milliyetçilik, cumhuriyetçilik ve laiklik ilkelerinin Fransız Devrimi’nden kaynaklandığı söylenir. Bilhassa laiklik ilkesinin Avrupa kökenli olup, biz Türkler için bu ilkenin uygulanmasını taklitçilik diyenler, hatta “laik Kültür Devrimi’nin Türkiye’de 100 yıllık çöküntüye yol açtığını” yazan profesör bile olmuştur (GÜVENÇ 1994 : 261). Oysa laikliğin biz Türkler için hiç de yeni ve yabancı unsur olmadığı, Avrupa’dan da alınmadığı, belki tarihimizin derinliklerinden günümüze kadar sürüp gelen geleneklerimiz içinde bulunan kendi malımız olduğu bilinmektedir. Uzak geçmişimizdeki başarılarımızın kaynağı ulusal gücümüz ve akılcı yönetimimiz olduğu elbette inkâr edilemez.

          İslamiyet’ten önceki Türk devletlerinde hanlar dinî reis sıfatını taşımamışlardır. Orta Asya Türklerinin İslamiyet’ten önceki dini olan “Şamanizm” Evrenin yaratıcısı olarak bir Tanrı’nın varlığını kabul eden dinlerdendir. Bu dinin ruhanî liderine “kam” deniliyordu. Kamlar devlet işlerine karışmıyordu. Eski devlet yönetimimizdeki bu serbestlik, karşılaştığı her dine, her inanca hoşgörüyle bakmak gibi geleneğimizin oluşmasına sebep olmuştur. Böylece Moğollar ve Türkler inançlarından dolayı insanları cezalandırmamışlardır (LİGETİ 1986: 298-306).

          Örneğin, öğrenmeyi çok seven, geniş fikirli, ünlü devlet adamı Kubilay’ın (1214-1294), hemen hemen bütün Asya’yı kapsayan Büyük Moğol İmparatorluğunu bir elden yönettiği 35 yıllık hükümdarlık devri, Moğol tarihinin en şanlı devridir (HOWORTH 1876: 251-252). Kubilay 80 yıllık ömrünün sonuna kadar Çin’de yaşasa bile, babası Tuluy ve dedesi Cengiz gibi bütünüyle ulusuna bağlı kalır. Atalarının hatırasını anmak üzere Cengiz’in babası Yesukey’den başlayarak, bunların adına tapınaklar yaptırır. Bir ekip kurarak, Moğol İmparatorluğun tarihini yazdırır (HOWORTH 1876: 223-224). Onun bu bilginliğinden, ulusçuluğundan kaynaklanmış dinler hakkındaki tutumu da dikkate değerdir. O, bütün dinlere eşit muamele ederken, her dinin büyük törenlerine katılırmış. İsa, Muhammed, Musa, Şakyamoni veya Buda’dan ibaret dünyanın bu dört büyük peygamberlerinin hepsi için dua edermiş. Kubilay büyük dinlere böyle saygı göstermekle beraber, dünyevilikten uzaklaşmayı, zevklerden el çekmeyi teşebbüs eden bir tarikatın bütün kitaplarının yakılmasını 1281 yılında emretmiştir (HOWORTH 1876: 213). Kubilay’ın dinler hakkındaki bu tutumu, Timur oğullarından Hindistan padişahı Ekber tarafından geliştirilmiş bir şekilde devam ettirilecektir.

          Ünlü Uygur tarihçisi Turgun Almas (1924-2001) Arapların Orta Asya işgali hakkında şunları yazıyor: “Arapların Orta Asya halklarını diz çöktürme ve bölgeyi işgal eylemi tam 100 yıl (651-751) sürdü. Türkî halkların yenilgisi Arapların güçlülüğünden değil, belki Orta Asya halklarının sınır komşularının güvensizliğinden ve kendi aralarındaki ittifaksızlıktan ileri geldi. Daha açık söylemek gerekirse, Araplar Orta Asya’ya saldırdığında, Doğu ve Batı Türk Hakanlığı zor durumda idi. Ülke içinde cereyan eden huzursuzluklar dışarıdan Tang sülalesi tarafından sürekli körüklenmekteydi. Çinlilerin Türkî halklara karşı yüz yıllar boyunca yürüttüğü eylemleri sonucunu vermekteydi. Böylece iki cephe arasında kalan Doğu ve Batı Türklüğü Araplara karşı ciddi çaba gösteremediler.” (ALMAS 1989 : 411).

            İslamiyet’ten sonra İslam dininin yapısından kaynaklanmış birçok sorunlar devlet yönetimimizde kendini ağır bir şekilde hissettirmiştir. İslamiyet son din olarak doğmuş, Şamanizm’e de Hıristiyanlığa da benzemeyen değişik yapıya sahiptir. İslam dini, sadece gönül huzurunu temin etmekten ibaret ahrete özgü basit bir inanç değildi. Bu din, Tanrı bilimi ve ahlak dışında, devlet idaresi, hukuk, siyaset ve toplumla ilgili bütün konulara müdahale ettiği için, Türk tarihinde her zaman çağdaşlaşmak için girişilen yeniliklerin karşısında güçlü bir engel oluşturabilmiştir. (ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE 1992: 157). Bu engelleri aşmak için neler yapılmıştı? İşte bu soruyu yanıtlamak için Orta Asya’daki “laiklik”in tarihi seyrine kısaca bir göz atalım:

            Büyük Timur (1336-1405) döneminde ortaya çıkan, akıl ve bilimin üstünlüğüne özgü fikirler hakkında Zeki Velidi Togan şunları yazmaktadır: “XIV. yüzyılda tarih felsefesi ve içtimaiyat ile uğraşan bilginlerin yalnız Akdeniz ve İspanya sahasında yetişen İbni Haldun gibi Batılı İslam bilginlerine özgü olarak kalmadığını, bu fikrin aynı Timur zamanında Semerkant’a gelmiş olduğunu, 1913 kışın Buhara kütüphanelerindeki yazma eserleri araştırırken öğrenmiştim. Bu eser, İbni Haldun’un çağdaşı olduğu halde, onu görmeden aynı felsefî fikirlere vasıl olan Şems İçi’nin eseri idi. Timur zamanında ve onun emriyle tarih felsefesine, Türk kanun ve devlet yönetimi sistemlerine tahsis edilerek yazılan ve Timur’a takdim olunan “Tuhfa” (hediye) adındaki bu büyük eseri, ben ancak İstanbul’a geldikten sonra, Yeni Cami Kütüphanesinde buldum. “Şeriat” yerine “Yasa”ya ve “din” karşısında “Riyazi bilimlerin sonuçlarına” ön verilmek gerektiğinden bahseden bu eserden, bu sohbet esnasında Atatürk’e de bahsetmiştim. O da, “Yaman bir Türk bu Timur” dedi” (TOGAN 1969: 125). Evet, Timur yalnız bilime önem veren bir hükümdar değil, O aynı zamanda kendisi de iyi bir tarihçi idi (BARTHOLD 1930: 29).

          Timur’un Şam’da iken, imamlık için Mutezileleri tercih etmesi dikkat çekicidir. Çünkü Mutezile “kader” tanımaz, cenneti, cehennemi, vahiyi kabul etmez. Bu yüzden Şamlılar, Timur gittikten sonra Onu “kâfir” ilan ederler (TOGAN 1969: 98). Bilhassa Timur+un Anadolu’dayken, gelenekleri Türk kültüründen kaynaklanmış, Şeriatin değişmez sert hükümlerine karşı, inanç ve ibadetleri daha millî, daha esnek olan Alevileri desteklemesi, Aleviliğin Aleviliğin canlanmasına yol açması, Türklük açısından önemli bir olaydır (ŞAYLAN: Cumhuriyet Gazetesi: 9.5.1990). Atatürk Devrimlerine Alevilerin candan destek olması elbette boşuna değildir (OZANKAYA 1995: 247). Burada, ulusal şuur ile laik düşün yapısının birbirini tamamlayıcı bir bütünlüğün ikiz unsuru olduğunu vurgulamak isterim.

          Müspet bilimlerin hükmünün devamlı kalıcılığına inanan ve İslam dünyasında tek bilgin hükümdar olan Ulug Bey, devlet yönetiminde dedesi Timur’u taklit etmiş olup, onun yasayı iyi bilen Moğol beylerinden Duglat Hudaydat’ı getirerek, kendisinden yasanın kaidelerini öğrenmek istediği bilinmektedir (AKA 1991: 106). Ulug Bey zamanında gözlemevine bağlı olarak kurulmuş Semerkant Medresesinde matematik ve astronomi sahalarına özgü birçok müderrisin çalıştığı bilinmektedir (SOYALI 1960: 21). İşte Ulug Bey’in bu bilim aşkı, sonunda onun başına büyük felaketler getirecek olan hocaları ağır derecede öfkelendirir. Tarih boyunca ve her zaman, akla dayanan bilimin karşısına çıkan, imana dayanan, imanı akıldan üstün tutan dinci görüşler, Ulug Bey döneminde de görevini yapar. Din adamlarının yoğun eylemi ile Ulug Bey’e karşı cephe hazırlanır ve öldürülür. Ulug Bey’in öğrencisi Ali Kuşçu, efendisinin bu feci sonundan üzülerek,  İstanbul’a gider ve Ayasofya Medresesinin müderrisliğini yapar.

          Ulug Bey’in öldürülmesi, geçici de olsa, dinin bilim üstündeki galebesini sağlar. Ulug Bey’in yerine geçen büyük oğlu Abdullatif, bu zaferden hemen sonra, “Şeriat hükümlerinin gerektiğini yapacağım, Şeriat kaidelerine babam ile oğlum hilaflık ederse, onlara bile acımam” (SAYRAMİ 1986: 106. İzah). diye, kendisinin din ve hocalar önündeki tutumunu açıklar. Ulug Bey’in öldürülmesiyle beraber, Timurlu Rönesans’ı olarak bilinen akılcılık da, Timurluların şevketi de çöker. Büyük Timur’un yasaya bağlılığının yerine, oğlu Şahruh’un dindarlığı (AKA 1994: 118) yerleşir. Ulug Bey’in bilime düşkünlüğünün yerine, oğlu Abdullatif’in Şeriatçılığı yerleşir. Böylece Türkistan’ın karanlık geleceğinin habercisi olan Hocalar, toplumun her sahasında ve siyasi iktidarda kendilerini hissettirmeye başlarlar.

          İslam dini Türk ulusunun ulusal bağlarını gevşetir, ulusal duygularını, ulusal heyecanını uyuşturur (OZANKAYA 1995: 323). Timurluların başına gelen bu gerileme olayı, zaman zaman tarihin tekerrür edebileceğinin işaretini vermektedir. Bugün Türkiye’mizde cereyan eden laiklik ilkesi üzerindeki oyunlar Ulug Bey dönemini hatırlatmaktadır. Tarihimizde çöküntüye yol açan o acı olayları, bilimsel zihniyetten yoksun sözde tarihçiler, İslam’ın doğru uygulanmamasının sonucu olarak değerlendirip, İslam gerçeğini örtbas etmeye çalışmışlardır. Bu konuda Büyük Atatürk bir tarih feylesofu gibi şu ünlü sözünü söylemiştir:

          “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar önemlidir. Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen gerçek insanlığı şaşırtıcı bir nitelik alır” (OZANKAYA 1995: 22). Evet, Atatürk’ün dediği gibi, kendi çöküntülerinin sırrını bilmedikleri için İslam dünyası şaşkındır.

          Avrupa’da Engizisyon’un “Dünya Dönüyor” dediği için Bruno’yu (1548-1600) ateşe vermiş olduğu olay ile, Müspet bilimlere ve Türk yasalarına önem verdiği için Hocalar tarafından öldürülen Ulug Bey (1394-1449) faciası arasındaki benzerlik düşünüldüğünde, O zaman Türkistan’ın Avrupa’dan 150 yıl ileride olduğu anlaşılmaktadır. Türkistan’da Timurluların çökmesi, zaman, mekân ve şartların, bilim ve sanat ile uğraşan Timurlular için uygunsuz, din ve Tasavvuf ile uğraşan hocalar için uygun olmasından ileri gelmektedir.

          Büyük Timur’un yedinci kuşaktan torunu olan Hindistan padişahı Ekber’in (1542-1605), Hocalara atıfta bulunarak, “Allah’a tapmak iddiasında bulunanların, ekserisi kendi emellerine taparlar” (BAYUR 1938: 147) demesi boşuna değildir. Ekber atalarından kalmış Hindistan’daki Türk devletini ayakta tutabilmek için giriştiği ıslahatlarında en büyük zorluğu bu hırslı Hocalardan görmüştür. Türklüğün yetiştirdiği en yüksek uz kişilerden olan Ekber, din ve Hocaları doğru anlayan ve onlara karşı devrim girişiminde bulunan ilk Türk padişahıdır. Onun amacı, dinî temellere dayanan ve dolaysıyla türlü dinlerden, onlar için başka başka olan birkaç kanunlar yerine, herkesçe uyulması gereken ve dini esaslardan ayrılan laik özde kanunlar yapıp, halk arasında eşitliği sağlamaktır (BAYUR 1987 a: 75-76).

          Burada Misyonerlerin Ekber hakkındaki bir yazısını sunuyorum:

          “Ekber bir Müslüman değildir ve her inan şekli hakkında şüphelidir: kuvvetle iddia ediyor ki, Allah tarafından tespit edilmiş bir inan şekli yoktur. Zira bunların her birinde akıl ve mantığına mugayir bir şey buluyor ve öyle zannediyor ki, akıl ve mantık her şeyi kavrayabilir. Mamafih bazı zamanlar hiçbir inan İncil kadar üzerinde tesir bırakmadığını kabul ediyor ve bir adamın bunu hakiki ve diğer inanlara faik addedecek kadar ileri gittiği vakit onu kabule hazır olduğunu söylüyor. Sarayda bazıları O bir Putperesttir ve güneşe tapar, diğerleri Hıristiyan’dır, daha başkaları yeni din kurmak niyetindedir, diyorlar. Halk içinde de imparator hakkında muhtelif fikirler vardır: Bazıları Onu Hıristiyan, bazıları putperest, ve bazıları Müslüman addediyorlar. Mamafih en akıllıları Onun ne Hıristiyan, ne putperest, ne de Müslüman olduğunu iddia ediyorlar ve işin en doğrusunun bu olduğuna kanidirler; veya zannediyorlar ki, O halkın teveccühünü kazanmak için zahiren her dine uyan bir Müslüman’dır” (BAYUR 1938: 160).

          Ekber’in ortaya koyduğu bazı yeniliklerden örnekler:

  1. Bir kadından fazla evlilik yasaklanır.
  2. Akraba evliliği yasaklanır.
  3. Herkesin beğendiği dine girmesine ve her din mensuplarının istedikleri gibi ibadet evi yaptırmalarına izin verilir.
  4. Eğitimde ahlak ve bilime önem verilir.
  5. Faizle borç para verilmesine müsaade edilir.
  6. Şarap satma ve içmeye müsaade edilir (BAYUR 1938: 177-179).

Büyük Timur’un onuncu kuşaktan, Ekber’in üçüncü kuşaktan torunu olan ve Hindistan’da bir yüzyıl kadar yaşayıp, yarım yüz yıl saltanat sürmüş Alemgir’in (1618-1658-1707) Seyitler hakkındaki şu vasiyeti dikkate değerdir:

          “Barha Seyitlerine karşı, peygamber soyundan olmaları dolaysıyla, Kuran ayetleri gereğince saygı gösterilmesi, ancak onlara ihtiyatlı davranılması, içten onlarla sevişilmesi, fakat durumlarının yükseltilmemesi, çünkü üstün ortak olurlar, hatta ülkeyi isterler. Azıcık dizgin bırakılırsa pişman olunur” (BAYUR 1987a: 317).

          XVI. Yüzyıl başlarında çağ değişir, müspet bilimler gelişir. Moğol’u ve Türk’ü coşturan atın hızı deniz kıyılarında kesilir. Avrupalılar gemi ve pusula ile okyanus ötesindeki bilinmeyen karalara gider. Karalar Çağı (Orta Çağ) kapanır, Deniz Çağı (Yeni Çağ) başlar. Karalar Çağı kapanınca, Türkistan da Karalar Okyanusundaki rolünü kaybetmeye başlar. Artık Türk’ün de karadaki fatihlik çağı yavaş yavaş kapanır. Dünyamız, denizci yeni fatihler tarafından işgal edilir. Hem coğrafî, hem dinî nedenlerden dolayı çağa ayak uydurmada zorlanan Türkistan Türklüğünün ağır bir şekilde sarsılmasından sonra, Türk hükümdarlarında Hocaların manevî liderliğine sığınma, onlara mürit olma gibi bir tutum, genel bir olay olarak Türk tarihinde karşımıza çıkmaktadır (DUGHLAT 1972: 213). Bu durum deprem sırasında ne yapacağını bilemeden şaşıran ve depremin sırrını da bilemeyen zavallı insanların korkunç halini hatırlatmaktadır. Devlet yönetimimizdeki dinin ve mürşitlerin egemenliği, işte bu değişim sırasında hem bilgisiz, hem çaresiz zayıf düştüğümüz döneme rastlanmaktadır. Timur’dan sonraki dönemlerde, ister Çağatay oğulları hanları olsun, ister Timur oğulları hanları olsun (Ulug Bey ve Ekber’den başkaları), Timur’un tutumunu tersine uygularlar. Yani din adamları hanların iktidarı için değil, Hocalara mürit olan hanlar, din adamlarının isteğine göre fetva ile hanlığı yönetirler. Böylece iktidar hırsı içindeki Seyitlerin ve Hocaların, önce hanların zihnini ele geçirmekten ibaret sinsi-yavaş ve uzun süren, fakat kalıcı ve etkili girişimleri gitgide meyvesini verir. Türkistan Türklüğü işgale uğrar ve devletsiz kalır. Bu bir ulusal facia idi.

          Doğu Türkistan’da yaşanan 77 yıllık (1678-1755) “HOCALAR DEVRİ” bu facianın en çarpıcı örneğini vermektedir. Kendi aralarında Aktaglıklar ve Karataglıklar adı altında birbirine aşırı derecede zıt, fakat aralarında hiçbir inanç farkı bulunmayan iki partiye bölünmüş din Hocaları, kıyasıya taht kavgasına girişirler. Böyle anlamsız dinî kavgalar hakkında ünlü şair Cami: “Bana hangi mezheptesin diye soruyorlar, yüzlerce şükür ki, Sünni köpeği ve Şii eşeği değilim” demektedir (AKA 1994: 221).

          Çin sınırında cereyan eden bu anlamsız kavgalar, “Başkalarını birbirine karşı kışkırt ve parçala yut” (BARTHOLD 1990: 405) anlayışını devlet geleneği yapan Çinliler için bulunmaz bir fırsat yaratır. Sonuçta, 1755 yılında tüm Doğu Türkistan boyunca Birinci Çin İstilası gerçekleşir (KURBAN 1995: IX).

          Son olarak İsmail Gaspıralı’nın (1851-1914) Usulu Cedid (Eğitimde Yenilenme) girişimi,  Yusuf Akçura’nın (1876-1935) Türk Birliği tezi, Rus komünizmi karşısında, esir Türk illerinin kaderini değiştirmede yetersiz kalır. Şeriat ile yönetilen ve Rusya’nın küçük vassalı haline gelmiş Buhara Hanlığı öcünü Ceditçilerden alır.

          “Biz hayatta özgürlük, eşitlik ve kardeşlik istiyoruz” (ZENKOVSKİY 1971: 216) diye haykıran Ceditçiler, hem komünistlerin, hem Şeriatçıların saldırısına duçar olur. Rus işgaline karşı bağımsızlık savaşı vermekte olan Basmacılar da, bu Ceditçi ve Kadimci (Şeriatçı) mücadelesi içine çekilir. Basmacıların Kadimci cephesinin komutanı Şir Mehmet Bek’in cellâdı olan Saki, Basmacıların Ceditçiler cephesinin komutanı Mehmet Emin Bek’i, Halhoca Hoca’nın fetvasıyla “Besmele” okuyarak, boğazına bıçak sürüp koyun gibi keser (KERİM 1993: 64). Bu uygun ortamdan yararlanan Rus komünistleri, kurtarıcı görünümü altında önce Kadimcileri, sonra Ceditçileri temizleyerek, Türkistan’ı ele geçirirler.

          Sonuç şu ki, güce muhtaç olduğumuz devir, laikliğe ve barışa muhtaç olduğumuz devirdir. En güçlü devrimiz, devleti ve toplumu barış içinde laik ilke ile yönettiğimiz devirdir. Laiklik tarihimizin derinliklerinden günümüze kadar sürüp gelen ulus olarak yaşama mücadelemizdeki, devlet yönetimimizdeki hayatî ihtiyaçtan, akılcılığın zorunluluğundan kaynaklanmaktadır. Ulus varlığı için ulusal dil ne kadar önemli ise, ulusal devletin varlığı için de laiklik o kadar önemlidir.

KAYNAKÇA

          AKA, İSMAİL

          1991          Timur ve Devleti          Ankara

          1994          Mirza Şahruh ve Zamanı (1405-1447)          Ankara

ALMAS, TURGUN

          1989          Uygurlar          Ürümçi

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE (TOPLU BİLİM)          Ankara

          1992

BARTHOLD, W.W.

          1927          Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler          İstanbul

          1930          Ulug Bey ve Zamanı          İstanbul

          1990          Moğol İstilasına Kadar Türkistan          Ankara

BAYUR, Y. HİKMET

          1938          “XVI. Yüzyılda Dinî ve Sosyal Bir İnkılap Teşebbüsü 1556-1605”

                             Belleten II. Cilt: 133-182

          1987a           Hindistan Tarihi II. (Gurkanlı Devletinin Büyüklük Devri    Ankara

DUGHLAT, MİRZA MUHAMMED HAYDAR

         1972          A Histori of th Moghuls of Central Asia

         (1895)         (Tarih-i Rashidi)          Londra

GÜVENÇ, BOZKURT

          1994          Türk Kimliği (Kültür Tarihinin Kaynakları)         Ankara,

HOWORTH, H. H.

         1876          History of the Mongols from the 9th to 19th Century Parth I. Th

                           Mongol Proper and the Kalmuks           Londra

KERİM, İBRAHİM

          1993         Medeminbek (İçtimai-Felsefi Oçerik)          Taşkent

KURBAN, İKLİL

          1995          Doğu Türkistan İçin Savaş           Ankara

LİGETİ, L

          1986          Bilinmeyen İç Asya          Ankara

OZANKAYA, ÖZER         

          1995          Cumhuriyet Çınarı          Ankara

SAYRAMİ, MUSA

          1986          Tarih-i Hamidi          Pekin

SOYALI, AYDIN

          1960          Ulug Bey ve Semerkant’taki İlim faaliyeti Hakkında

                            Gıyasüddi-i Kaşi’nin Mektubu          Ankara

SAYLAN, GENCAY

          1990          “İslam Anadolu Potasında”  Cumhuriyet Gazetesi 09.05.1990

                                                                                                   İstanbul

TOGAN, ZEKİ VELİDİ

          1969          Hatıralar                                                   İstanbul

ZENKOVSKY, SERGE A.

          1971          Rusya’da Pantürkizm ve Müslümanlık        Ankara

Türk Dünyasının Başkenti-TAŞKENT


İklil KURBAN

          Türk dünyası söz konusu olduğunda, en çok konuşulan şehir kuşkusuz Taşkent’tir. Çünkü Taşkent, doğanın en soylu varlığı olan taştan yaratılmış kolay kolay düşmanına teslim olmayan dik başlı-kahraman, fakat sevgiyle donanmış güzel bir şehirdir. Asillik taşta, akıl baştadır. Bütün değerlerin içinde en ulu değer insan şahsiyetidir ki, Taşkent ise, tarihi bağrında barındıran Türk şahsiyetinin ürünüdür.

           Türk tarihine dayanarak yakından ve uzaktan tanıdığım için, 1990’lı yıllardaki değişimden yararlanıp, 1992-1993-1994 ve 1998 yıllarında Taşkent’te bulunmuştum. Taşkent Doğu Bilimleri Enstitüsü’nde Türkî Diller ve Türk Tarihi hakkında bir yıl ders vermiştim. Artık bir Taşkentli kadar Taşkent’i sevme şansına sahip olmuştum. Taşkent beni unutur mu-unutmaz mı bilemem, fakat ben Taşkent’i unutmam.

          Yıl 1219 yaz ayları, Moğol-Türk ordusu Orta Asya’nın İslam merkezi Buhara şehrini işgal etmiş, Buhara imamıyla Cengiz Han (1155-1227) arasında bir diyalog kurulmuş, İmam Cengiz Han’a Mekke’deki Tanrı’nın evinden bahsederken, Cengiz Han da imama şu yanıtı vermiştir:

          “Evrenin tamamı Tanrı’nın evidir. Gitmek için özel bir yer belirlemeye ne gerek var?!”

          İşte Evrenin tamamını “Tanrı’nın evi” diye, evrene eşitlik hakkı tanıyan Cengiz Han, Batı seferinden dönerken, dinlenmek-yol üstü kurultayını açmak için Taşkent şehrini ve Taşkent yöresindeki Çirçik Sahilini seçmiş, Çirçik’in kımızını doya doya içmiştir… Cengiz Han’ın bu azimli askeri seferinden sonra Türkistan’daki Arap egemenliğine son verilmiş, bir çok İslam mücahitleri öldürülmüştür.

          Orta Asya’daki Arap-Türk ve Çinli çatışmasını anlatan ünlü tarihçi Turgun Almas’tan (1924-2001) bir alıntı:

          “Arapların Orta Asya halklarını diz çöktürme ve bölgeyi işgal eylemi tam 100 yıl (651-751) sürdü. Türkî halkların yenilgisi Arapların güçlülüğünden değil, belki Orta Asya halklarının sınır komşularının güvensizliğinden ve kendi aralarındaki ittifaksızlıktan ileri geldi. Daha açık söylemek gerekirse, Araplar Orta Asya’ya saldırdığında, Doğu ve Batı Türk Hakanlığı zor durumdaydı. Ülke içinde cereyan eden huzursuzluklar dışarıdan Tang Sülalesi tarafından sürekli körüklenmekteydi. Çinlilerin Türkî halklara karşı yüzyıllar boyunca yürüttüğü eylemleri sonucunu vermekteydi. Böylece iki cephe arasında kalan Doğu ve Batı Türklüğü Araplara karşı çaba gösteremediler”.

          Yıl 1710, çetin çekişmeler-çatışmalar sonucu Hokand Hanlığı Fergane Havzasında kurulur. İslam’ı ilke edinmiş Buhara Hanlığı ile Türkçülüğü ilke edinmiş Hokand hanlığı arasındaki bu çatışmada, Taşkent’e kimin egemen olabilmesi konusu hayatî rol oynar. Bu çatışmayı fırsat bilen Ruslar da Taşkent savaşında cephe alır. Hokand Hanlığının ayakta kalması uğruna çalışan Narbutabek ve onun soyundan gelen Narbutabekov direnmeye devam eder, Taşkent elden ele geçer.

          Yıl 1865, Mayıs ayı. Ruslar savaş şiddetiyle Taşkent’in kapısına dayanır. Taşkent gidecekse tüm Türkistan gidecekti… Hokand askerî komutanı Alimkul (1831-1865) kendisi, Ruslara karşı Taşkent savunmasının ön cephesinde savaşırken ağır yaralanır ve çok geçmeden ölür. Alimkul’un cesedi Şayhantahor mazarlığında 10 Mayıs günü gömülür.

          Yıl 1917, Bolşevik Devriminden sonra Ruslar, tüm Türkistan’ı Taşkent’ten, aldatmacı-yalan devrim ilkeleriyle yönetmeye çalışırken, Taşkent’teki Türkçüler de tüm Türkistan’ı Pantürkzm ile yönetmeye çalışmıştır. Bu kez Pantürkizmin merkezi Kazan değil Taşkent olacaktır.

          Yıl 1920, Eylül ayının 01-09 günleri arasında açılan Baku Kurultayında Türkçü liderlerden olan Narbutabekov şunları söyler: “Türkistan halkı iki cephede savaşmaktadır. Bir eliyle kendi aralarındaki siyah cübbeli mollalarla, öteki eliyle mahallî Avrupalıların dar milliyetçi taraftarlarıyla…  Biz hayatta özgürlük-eşitlik ve kardeşlik prensiplerini kağıt üzerinde değil, gerçek manada gerçekleşmesini istiyoruz” demektedir. Bu kurultaya Enver Paşa da (1880-1922) katılmıştı.

          Taşkent’te bulunduğum yıllarda, Taşkent şehrinin orta kısmından yer alan, Cengiz Han’ın soyundan Taşkent’te 6 yıl valilik yapmış Yunus Han’ın (1414-1487) mezarını ziyaret ettim, Türbe eskimiş fakat bozulmamış ayaktadır. Yunus Han’ın dedesi sayılan Tugluk Timur’un (1329-1365) Gulca’da veya Aksu’da ölmüş olduğu bilinir, fakat mezarı-türbesi yoktur. Evet insanlar sadece diriliğinde değil, öldükten sonra da kendi devletlerine muhtaçtır.

          Altışehir’de bir Türk devleti kurup (1865-1878),  Çin işgaline karşı azimle direndiği için, Çinliler Yakup Beg’in (1820-1878) mezarını bozup cesedini ateşe vermişlerdi. Evet sadece alçaklar ve güçsüzler mezar ile uğraşırlar.

          Çinli kalabalık olduğu kadar güçsüz, zalim olduğu kadar korkaktır.

         Coğrafya Tarihin Anayurdudur.

          Fergane Havzası:

          Bu günkü Özbekistan’ın en doğu bölgesi olan Fergane Havzası, Kırgızistan ve Tacikistan ile sınırlanmaktadır. Bu havza sanki bir avuç içi gibi, birbirinden pek de uzak olmayan beş parmağa benzer aralıklarla yerleşen beş şehri içine almaktadır: Fergane, Mergilan, Hokand, Endican, Namengen. “Fergane” sözcüğü hem bu havzanın, hem bu havzanın en güneyine yerleşen bir şehrin adıdır. Yaşam zevki veren adı geçen bu şehirlere, Orta Asya’nın Maveraünnehir gibi verimli ovalarına, Tanrı Dağı gibi zengin dağlarına gözü düşen Türk düşmanları yıllar geçtikçe büyümüş ve çoğalmıştır-Araplar, Farslar, Ruslar ve Çinliler…

          Araplar yakın geçmişte de Ruslarla-Çinlilerle omuz omuza vererek Türklere karşı Türkistan’da durmadan savaştılar. Altışehir’de kurulan 77 yıllık (1678-1755) Hocalar Devri,  bu savaşın ürünüdür. Büyük Timur’un (1336-1405) Türkistan’da kurduğu ünlü saltanatı-Timurlu Rönesansı Hocaların saldırısı sonucu Türkistan’da tutunamaz Hindistan’a sığınır. Bu ölüm-kalım savaşında Yunus Han’ın torunları olan Babur (1483-1530) ve Taşkent’te doğup büyümüş, ünlü tarihçi Haydar Mirza Duglat (1499-1551) ikilisi, sadece Türk ulusunu değil, Türk tarihini kurtaracak seviyede olağanüstü rol oynar. Babur’un yazdığı VEKAYİ’si Duglat’ın yazdığı TARİHÎ REŞİDİ’si Türk tarihini kurtaran müstesna eserlerdi…

          Babur Hindistan yolculuğundan önce tüm olasılıklardan yararlanıp, hatta hiç sevmediği Şii Şah İsmail’in yardımına dayanarak Taşkent’i kurtarmaya çalışır, tutunamaz. Sonunda önce Afganistan’a sonra Hindistan’a doğru yol alır, çaresizdi…  

          Uzak geçmişten bu yana “İki Nehir Arası” (Sır Derya ile Amu Derya Arası) anlamında Arapların diliyle “Maveraünnehir”, Avrupalıların diliyle “Transaxiane” diye adlandırılan ve tarih boyunca çok kanlı savaşlara sahne olan bu cennet yurdun bir parçası, işte bu Fergane havzasıdır. Fergane şehrinin 30-60 km güneyine doğru Vadil kasabası ve bu kasabaya bağlı Şahimerdan ilçesi, daha güneyde ise, yüksek Alay Sıradağları bulunmaktadır. İşte yukarıda bahsettiğim coğrafya, bir zamanların ünlü hükümdarı ve yazarı olan Hindistan fatihi Babur’un (1483-1530) yurdudur. Ayrıca burası, dağ eteğine yerleşen Şahimerden ilçesindeki, ünlü Ceditçi (Yenilikçi) Şair Hemze Hakimzade Niyazi’nin (1889-1929) mezarı ile Ona ait müzeyi bağrına basarak, yakın çağımızdaki bir faciaya tanıklık etmektedir-Hemze’nin Ceditçi olduğu için, şeriatçılar tarafından taşlanarak öldürülmesi…

         TAŞKENT diye başlık yaptığım yazımın sonuna doğru, az ve öz olsun dileğiyle, uygun bir sonuç kavramları aradım. 1992 yılında Taşkent’te basılmış “TAŞKENT ANSEKLOPEDİSİ”ni taradım. Taşkent’i bağrına basan ünlü Maveraünnehir’i gizdim. Sonunda Özbek ulusuna göbeğiyle bağlı bulunan ulu edip Ali Şir Nevaî’ni (1441-1501), ulu bilgin Ulug Bey’i (1394-1449) düşündüm. Sırada gururla söylenmesi gereken söz, olması gereken olgu-TAŞKENT PANTÜRKİZMİN BAŞKENTİDİR. Benim bu bireysel isteğimi, yakında Taşkent’te alınmış aşağıdaki olgusal karar onaylamaktadır:

            “13 Mayıs 2016 tarihinde Özbekistan Cumhurbaşkanı İslam Karimov “Ali Şir Nevaî Özbek Dili ve Edebiyatı Taşkent Devlet Üniversitesi kurulması hakkında karar imzalamıştır. 10 Şubat 2019’da Ali Şir Nevaî Özbek Dili ve Edebiyatı Taşkent Devlet Üniversitesi’nde Türkiye’nin Taşkent Büyükelçiliği tarafından donatılan Türk Dili ve Kültürü Merkezi açılmıştır. Açılışa,Türkiye’nin Taşkent Büyükelçisi Mehmet Süreyya Er, TİKA Taşkent Program Koordinatörü Ali İhsan Çağlar ve Özbek Dili ve Edebiyatı Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Şuhrat Siraciddinov katılmıştır. Merkezin donatılmasından dolayı Türk tarafına teşekkür eden Siraciddinov, “Bu merkez, bu tür çalışmalar için sağlam bir altyapı olacaktır. Her zaman Türk bilim adamı ve öğretmenlerini burada görmek isteriz. Burası Türkiye’nin bir parçası olacaktır.” diye konuşmuştur”.

          Taşkent’in coğrafyalık konumu ve bu geçen 100 yıl içindeki gelişmeler bu 2000 yıllık tarihî şehri Orta Asya’nın merkezi haline getirmiştir. 1860’lı yıllardaki Rus istilasından sonra, Ruslar “Türkistan Valiliği” adlı bir kurum aracılığıyla bütün Türkistan’ı buradan idare etmiştir. Sovyetler döneminde de Taşkent bu rolünü bir dereceye kadar korumuştur. Güzel iklimi, her şeyi verebilen cömert doğası ile Rusların dikkatini her zaman özerine çeken bu şehir, istila eylemlerinde ödüllendirilen Rus generallerinin yerleşim sahası olmuştur.

          Bir tarafı geniş açık alan, yine bir tarafı her tür ağaçlarla gölgelendirilmiş dinlenme parkını içine alan Lenin Meydanı, bugün Müstakillik Meydanı’na çevrilmiştir. Lenin heykelinin yerine Özbekistan haritasını gösteren yer küresi yerleştirilmiştir. Bakanlıkların bulunduğu heybetli gökdelen de bu meydandadır. Meydanın önünden geçen büyük caddenin öbür yanında Taşkent metrosunun Müstakillik Meydanı durağı bulunmaktadır. Meydanın öbür park tarafı büyük bir su kanalı ile sınırlanmış olup, su kanalı üzerinden Nevaî caddesi geçmektedir.

          Taşkent’i bütün Orta Asya’nın merkezi gibi gösteren SAGU (Orta Asya Devlet Üniversitesi), bugün bu isim TAŞGU yani Taşkent Devlet Üniversitesi olarak değiştirilmiştir. Ali Şir Nevaî Tiyatrosu, Rus padişahı Romanovların yaptırdığı görkemli saray ve Orta Asya Türklüğüne dehşet salan dev KGB binası da bu meydana yakın yörededir.

          Taşkent hakkında genellemek gerekirse, geniş caddeler, koyu ağaçlı parklar ve 7-10 kilo ağırlığındaki tatlı kavunlar bu şehre özgü özelliklerdir.

          Kuruluşu 1980’li yıllarda tamamlanmış 375 metre yüksekliğindeki Taşkent Teleminaresi, şehre ayrı bir görünüm vermektedir. Turistlere açık olan bu minarenin yemekhanesinden, dümdüz alana yerleşen 2,5 milyonluk şehrin tamamı rahat bir şekilde seyredilebilir. Bu teleminarenin yanından geçen Taşkent’in en büyük caddesine Emir Timur adı verilmiştir. Şehrin merkezi kısmındaki bir cadde de, Mustafa Kemal ATATÜRK adını almıştır.

          Özbekistan bağımsızlığının yıl dönümü olan 01.09.1992 günü Taşkent’te idim. Adı geçen meydan, park ve caddeler tıklım tıklım coşkulu insan kitlesiyle dolu idi. Cumhur Başkanı İslam Kerimov meydan kürsüsünden:

          “Bizi Emir Timur, Ulug Bek ve Nevaî gibi atalarımızın ruhu kurtardı, Onların ruhuna sadık kalalım”, diye sesleniyordu. Büyük binalara ve büyük caddelerin dönüşümüne yerleştirilen: “Gülle ve Yaşna Müstekil Özbekistan” (Geliş ve parla bağımsız Özbekistan!) cümlesi yazılı levhalar göze çarpıyordu.

          Türklüğün Taşkent sevgisi-Türklüğe özgü hakikat sevgisidir-vatan sevgisidir.

“Gülen Başkalarıdır, Ağlayan Benim”

İklil  KURBAN

(Yukarıda başlık yaptığım cümle, Stalin Devri kurbanı şair Çolpan’a aittir)

(Bu yazı, İstiklal Gazetesinin Şubat 2007 Tarihli, 31. Sayısında basılmıştır)

         1990’lı yılların başı, baskıcı Sovyet İmparatorluğu çökmüş, Türk dünyasında yüzyıllar boyu özlemi çekilen rahat bir nefes alma ortamı meydana gelmiş, Türkî Cumhuriyetler doğmuştu. Bu oluşumdan, zulmün en derinliklerinde olmalarının gereğidir ki, en çok sevinen Türk boyu Tatarlar ile Uygurlar olmuştu. Onlar bu oluşumdan istediği gibi yararlanabilmeseler de, kardeşlerinin kurtuluşunu gelecekte bir gün kendilerinin de kurtuluşu olacağını ummuşlardı. Aradan 15 yıl geçtiği şu günlerde Tatarların ve Uygurların bu umudunun gittikçe başkaları tarafından baltalanmaya başladığını, günümüzdeki gelişmelerden seyretmekteyiz. Ezelî ve ebedî düşmanımız olan Rusya ile Çin’in yine de eskisi gibi aramıza kardeş kavgası sokup, Türkü-Türklüğü tekrar yutmaya çalıştığına şahit olmaktayız.

         Tatarlar 1552’den beri 450 yıldır, Uygurlar 1755’ten beri 250 yıldır durmaksızın devamedegelen isyanlardan-sonu soykırımlar ile sonuçlanagelen ölüm kalım savaşlarından geçerek bugüne kadar gelebilmiş ve bu durum bugün de eskisi gibi devam etmektedir. Bu insanlık trajedisinin baş sorumlusu işgalci Ruslar ile işgalci Çinlilerdir.

         Yıl 2005, Özbekistan Cumhurbaşkanı İslam Kerimov’un kimliği-kişiliği, Endican Kanlı olaylarıyla beraber tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştı. O, bugüne kadar gelmiş geçmiş hainlerin en namussuzu olarak, Moskova’da ve Pekin’de diz çöküp, makamının düşmanlarından korunmasını gözyaşlarıyla dilenmiştir. Yıl 2006, Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nezarbayev’in de kimliği ve kişiliğinin tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmasını sağlayan bir yıl olmuştur. Evet zaman her şeye muktedirdir. Nursultan Nezarbayev, ABD ziyaretinden döner dönmez, “Batı’nın akıl ve öğüdüne ihtiyacımız yok, onlar bir çöp” demiştir (Azatlık Radyosu). Aradan çok geçmeden Çin ziyaretinde bulunan Nezarbayev, Çin üst düzey makamlarının, “Tayvan ve Tibet meselesinde yanı sıra Şarkî Türkistan güçlerine karşı savaşımda bize yardım ettiği için Kazakistan’a teşekkür ederiz” şeklindeki övgülerine layık olmuştur. Çin zulmünden kaçıp, kardeş ülke diye, Kazakistan’a sığınan Uygur özgürlük savaşçıları, Nezarbayev’in eliyle Çin’e teslim edilmektedir (RFA-Uygur Şubesi). Doğrudur, tüm ömrü Ruslaşmaya zorlanmış-komünizm ideolojisine tapındırılmış, makam ile satın alınmış bu kukla yaratıklardan, ulusu için, insanlık için elbette hayır beklenemez.   

         Nezarbayev’in, Kazakistan ve Kazak ulusu adına uyguladığı Rus yanlısı-Çin yanlısı siyaseti, uluslararası alanda, Rus-Çin yalanlarına bir dereceye kadar geçerlilik kazandırmakta, Çin’in Şarkî Türkistan davasına karşı bu alanda cephe açmasına olanak sağlamaktadır. Çin’in Kazakistan’daki Büyük Elçiliği, bir kısım Çin yanlısı Uygurlardan ekip oluşturup, onları Ürümçi’de parasız otellerde yatırıp, parasız yemekhanelerde konuk etmiş ve gezdirmiştir. Onlar Almatı’ya döndükten sonra, Çin’in gelişmişliği, insancıllığı hakkındaki yalanlarının propagandasını yaparak, Şarkî Türkistan davasını baltalamaya çalışmışlardır. İstanbul’daki Çin Konsolosluğu da, İstanbul’daki Kazaklar arasından kendi yandaşlarını bulup, onlara para dağıtıp, Şarkî Türkistan davasına karşı cephe açmaya çalışmıştır. Almatı’daki Çin yanlısı Uygurlar da, İstanbul’daki Çin yanlısı Kazaklar da, gizlenme gereksinimini hissettikleri için, Şarkî Türkistan davasıyla karşılaştıklarında “Biz siyasete karışmayız” söyleminin arkasına sığınıyorlarmış. Bu bozuk niyetli insanlar gerçekten siyasetin dışında mıdır? Hayır, bu örtülü yalandır.

         Aslındaki Kazak-Çin gerçeği nasıl? Bu gerçekler, Çin’i dost olarak algılayan ve kendi kardeşini (Uygurları) arkadan vuran Nezarbayev’in zihniyetine uyuyor mu? Ben, bu sorulara en doğru yanıtı verebileceğine inananlardan, yanı sıra bu gerçeklerin uzak geçmişinden günümüze kadar olanını-olup bitenini en iyi bilenlerden biriyim ve bu gerçeklerin canlı şahidiyim:

         Adını Tanrı’dan almış Tanrı Dağının bağrında-İli nehrinin kaynağına doğru yükselen engin yaylalarda barınan Kazak göçebeler arasında geçirdiğim yaz aylarının zevki, ömrüm boyu biriktirdiğim tüm anılarımın en tatlısıdır. Çubuktan at binip yarış yaptığım çocukluk, kunan (üç yaşındaki yarış atı) binip yarış yaptığım ilk gençlik Kazak arkadaşlarımı unutmuş olsam da, Gulca İlk-Orta Tatar Okulundan (1945-51) sınıf arkadaşım Kazak İsetöreoğlu Batır’ı hiç unutacak değilim, sınıfımızın öncü ve etkili öğrencisiydi. Arslan, Batır, Tölev adlı bu 3 kardeş sadece anne (anaları Tatardı) şefkatine sığınarak, yoksulluk içinde büyümüşlerdi. Çünkü onların babası İsetöre, Şın Şisey hapishanesinde “hain” suçuyla öldürülmüştü (1938). Batır’ın kız kardeşi Tölev, babası yakalandığında anne karnında kalmış olup, öldürülen babasının karşılığı olarak “ödeme” anlamına gelen Kazakça “Tölev” sözcüğüyle adlandırılmıştır. Batır ailece, Çin Komünist işgalinden sonra Gulca’dan akın halinde Sovyetlere göç edenlerin sırasında (1955) Almatı’ya gelip yerleşmiş ve 1980’li yıllarda kalp hastalığıyla ölmüştür. Almatı’da bulunduğum günlerde (1992), Batır’ın ağabeyi Arslan’ın evinde Konuk olmuştum. Çocukluk-gençlik yıllarımın özlemini duyduğum şu günlerde, bugün elimde bulunan Tatar Okulunu bitirme anısına çekilen 13 öğrencinin resmine bakıyorum, aramızda Batır yoktur. O günlerde de, cana yakın bir arkadaşımızın aramızda bulunmaması üzücü olmuştu; onun resme çekilecek parası yoktu.    

         Ürümçi Darülfununu Tarih Bölümünde geçirdiğim gençlik yıllarıma (1952-54) denk gelen Makatan, Alimcan Katbay gibi Kazak sınıf arkadaşlarımı da unutmadım. Makatan, Altay Kazaklarının lideri, Şın Şisey hapishanesinde “hain” suçuyla öldürülen Şeriphan’ın oğluydu; iri yapılı, edebiyat meraklısıydı. Ağustos 1954 yılında ben Kaşgar’a giderken, o Ürümçi’deki Kazak neşriyatında görevli olarak kalmıştı. Biz vedalaşırken, onun “Sen unutulacak insanlardan değilsin” sözleri halen aklımda. Ben Türkiye’ye gelip (1980), Ankara’daki deri ticaretiyle uğraşan bir Kazak amcanın dükkânında, daha yeni Altay’dan gelen bir Kazak gezgin ile karşılaştığımda, Makatan söz konusu olmuştu. Gezgin Makatan’ın hastalanarak öldüğünü-kısa ömürlü olduğunu söylüyordu.     

         Osman Batır’ın Çin işgaline karşı vatanı Şarkî Türkistan uğruna verdiği 10 yıllık (1933-1943) ölüm kalım savaşı, destansı bir kahramanlığın öyküsüdür. Bu büyük insan 29.04.1951 günü Ürümçi’de Çinli cellatlar tarafından idam edilmiştir. Gulca’daki Şarkî Türkistan Cumhuriyetinin kuruluşu arifesinde, Çin Askerî Karargahının alınması için verilen savaşta (kasım 1944) iki kardeş Ekber ile Seyit şehit düşmüştü. Uygur, Kazak, Özbek, Tatar, Kırgız ve Moğollar da dahil olmak üzere binlerce şehit kanı pahasına 12.11.1944 günü Şarkî Türkistan Cumhuriyeti kurulmuştu. Bu cumhuriyet, Türk birliğinin neler yapabileceğinin en somut örneği idi. Fakat bu cumhuriyet Rus-Çin iş birliğiyle yok edilmişti (1949). İşte bizim bu hayatî birliğimiz karşısında, her zaman tarih boyunca, Rus-Çin iş birliği dikilmiştir; bu hayatî gerçek, hiçbir zaman unutulmamalıdır. Bizi ilgilendiren bu hayatî gerçeği, İslam Kerimov gibi, Nursultan Nezarbayev gibi Rus-Çin sömürge siyasetiyle zehirlenmiş hainler, algılamaktan-anlamaktan yoksundur.   

         İşgalci Komünist Çin ordusuna karşı ilk ayaklanmayı Şarkî Türkistan Cumhuriyetinin Binbaşı olan Kazak Melik Acı ailesi gerçekleştirmişti. Tukkuztarav (İli ovasındaki bir kasaba) isyanı olarak bilinen bu olay, Komünist Azatlık Ordusu tarafından kana batırılmış ve Melik Acı, babası, kardeşleri kurşuna dizilmişti (1950). Melik Acı’yı yetiştiren cumhuriyetin subaylarından biri olan Kazak Tursun Kaldıbay şöyle diyordu: “Biz geliyoruz, hazırlıklı olun demişlerdi; aldatıldık, Sovyet ihanetinin kurbanı olduk. Tüm hapis yaşamım öldürülme beklentisi içinde geçti.” Türkiye’ye gitmek üzere yol hazırlığıyla uğraştığım günlerde (1980), Kültür Devriminden beri (1966) hapishanede bulunan Tursun Kaldıbay’ın salıverildiğini duyup, Onun evine gittim. Tüm bedeni şişmiş hasta döşeğinde yatıyordu. Güçsüz-acılı ise de, Onun halen ezik düşmemiş ruhundan, yine eski askerlik döneminin cesareti yansıyor ve benim yolculuğuma ümit bağlıyordu. Sönmek bilmeyen bir ulusal ruh… Şarkî Türkistan Cumhuriyeti dönemindeki okul ve orduya verilen ulusal eğitiminin izleri, Çinli eliyle kolay kolay silinecek gibi değildi…  

         Ben bulunduğum hapishane, çalışma kampı ve beyin yıkama toplantılarında “milliyetçi” olarak suçlanmış birçok Kazak gençleriyle kader birliği yapmıştım, onların bazılarının adlarını yazayım: Şirtiman (Osman Batır’ın büyük oğlu-Gulca hapishanesinde ölü bulunmuştur), Törekan, Kıyatbek, Melik, Adil, Cumabay, Abdulla, Abdulhak ve başkaları. Kazakların kendi diliyle söylemek gerekirse, yukarıda adı geçen insanlarla, “Tar col taygak keşu”vü (Dar yol kaygan geçit)’i omuz omza geçmiştik; Kazak olduğu kadar yiğit insanlardı onlar. Adil bir gecede, çalışma kampının başkanı Çing Çancang’ın bindiği seçkin siyah ata binip, Çin-Sovyet sınırını geçerek Almatı’da boy göstermiş-Çin zulmünden kendini kurtarmıştı (1961). İki kardeş Abdulla ile Abdulhak Kültür Devriminin (1966-76) başlamasıyla başlarına gelebilecek tehlikeyi ön sezgileriyle fark etmiş ve yolda ölecek olan yaşlı babasını yanlarına alıp, son derece tehlikeli olan Çin-Sovyet sınırını geçmiş, şu anda Almatı’da yaşıyorlar.

         Bugün Uygur Bağımsızlık Hareketi, Tatar Bağımsızlık Hareketi denilen olgular gündemdedir. Kazakistan denilen bir devlet ortada olduğu için, Kazak Bağımsızlık Hareketi denilen bir olgu henüz yoktur. Eğer Nezarbayev’in yoğun Rus-Çin yanlısı çabası tutup, bu devlet Çin’in veya Rusya’nın sömürgesi haline gelecekse (zaten şu anda sömürge halindedir), o zaman bu olgu doğacak, Kazakların yiğit insanları yine ön cephede vatanı-ulusu uğruna göğüslerini düşman kurşununa karşı siper edeceklerdir. Ben buna inanan Kazak hayranlarındanım.      

         Nursultan Nezarbayev, tıpkı Sefermurat Niyazov gibi ölene dek, Çinlinin ve Urusun övgü ve desteğini arkasına alarak padişahlık tutkusuyla bir hükümdar gibi saltanat sürebilir. Fakat onu ulusu ve tarih asla affetmeyecektir. Saltanat zevki sarhoşluğunda arkasına dönüp bakmadığı veya bakmak-bilmek istemediği hainlere, yeri iken burada, inkar edilemez-atlayıp geçilemez bazı gerçekleri anımsatayım: Şarkî Türkistan denilen bu ülke, tüm Türkî halkların aslî yurdu konumundaki, Türkün ezelî ve ebedî varolagelişinin izlerini taşıyan bir kutsal topraktır. Nezarbayev gibi ulusal tarih bilincinden yoksun insanlar, tarihin derinliklerinde yatan-uzakta kalan gerçekleri göremeyebilir. Şimdi yakın geçmişe döneceksek, Nezarbayev’i bağımsız bir devletin başkanı yapan olgu, onun “çöp” diye küfrettiği Batı değerleri değil midir!? Onun bu sözü, Batı’nın nimetlerine karın doyurup-güç kazandıktan sonra, Batı’nın kendisine saldırmak anlamına gelmez mi!? Müstemlekeci Sovyet İmparatorluğu idaresi altında inleyen halklar, kurtuluş umudunu, Batı’nın “Ulusal devlet ilkesi”, “Demokratik yönetim biçimi”, “Birey hukuku devlet hukukundan üstündür” denilen evrensel değerlerine bağlamamış mıydı!? NATO ve ABD’nin Soğuk Savaş dönemindeki siyasî, askerî, iktisadî rekabeti karşısında çaresiz kalan Sovyet İmparatorluğunu, ne Rus Komünistleri, ne de Rus Şovenistleri kurtarabildi, Sovyetler çökmüş, ulusal devletler doğmuştu. Aklıselim-vicdanı temiz insanlar bu gerçekleri asla unutmayacaktır. İslam Kerimov, Nursultan Nezarbayev gibi makam düşkünü, çöken sistem ile suç ortaklığı bulunan hainler, geçmişi unutmaya-unutturmaya çalışabilirler. Almatı’da özgürlük uğruna cereyan eden öğrenci eylemlerini, Sovyetler 17 Aralık 1986 günü askerî güç kullanarak kana batırdıklarında, cesetleri ve çığlıkları zevkle seyreden Sovyet başkanlarından biri olan Nezarbayev, bu olayı unutabilir (!), ama İnsanlık ve tarih asla unutmayacaktır.

         1990’lı yılların olumlu gelişmelerinden daha çok fırsat düşkünleri yararlanıp-onlar gülüp, Uygurlar ve Tatarlar yine eskisi gibi zulmün pençesinde kalıp ağlasalar da, tarih rayından çıkmamış-yönünü değiştirmemiş eskisi gibi yoluna devam etmektedir. Bilindiği gibi ulusal uyanışın, bilimsel aydınlanmanın sonucu olarak Avrupa’da gelişme gösteren ulusal devlet ilkesi ve demokratik yönetim biçimi, tarihin bir hükmü olarak, imparatorlukların ömrünün tükenmekte olduğu haberini vermişti. Böylece XX. yüzyılın başında Osmanlı İmparatorluğu, XX. yüzyılın ortalarında İngiliz İmparatorluğu dağılıp tarihe karışmıştı. Yine dağılması gereken iki imparatorluk vardı: Dışarıda “devrimlere karşı Avrupa’nın jandarması”; içeride “halklar zindanı” olarak tanımlanan Çarlık Rusya’sı ve Doğu Türkistan, Tibet, Mançurya, İç Moğolistan gibi ulusal bölgeleri içine alan Doğunun en tipik feodal imparatorluğu Çin. Bugün başında bulunduğu Putin ve Ho Cintao’nun yönetimindeki Rusya ile Çin, işte bu tarihin ölüme hükmettiği dünyamızda kalan son imparatorluklardır.

         1990’lı yılların başında meydana gelen siyasî-toplumsal sarsıntıların sonucu, komünizm, Stalin, Mao Zedung gibi sözcükler, insanlığın bilincinde bir nefret belirtisi haline gelse de, komünizm denilen düşünce sistemi, imparatorluk denilen siyasî yapı dünyamızda halen varlığını korumaktadır. Demek ki, tarih görevini halen tam olarak yerine getirememiş, anlaşılan zamana gereksinim var-zaman her şeye muktedirdir. Tüm Türk dünyasının gülmesi, yani bugün zulmün derinliklerinde yatan Uygurların ve Tatarların gülmesi, tarihin ölüme hükmettiği dünyamızda kalan bu son iki imparatorluğun (Rusya ve Çin’in) büsbütün dağılmasına bağlıdır-imparatorluklar mutlaka çökecek, ulusal devletler doğacaktır.  Tarihin-bilimin hükmü şu ki, er geç bu iki imparatorluk mutlaka dağılacaktır. Tarihin akışı engelleri aşar-sonsuzluğa gider, durdurulamaz. Her şeyden önce özgür olan insanoğlunun mutluluğu, tarihin engelsiz daha sakin akışında yansır. Bir gün gelecek hainliği arkasına alıp gülenler sorgulanacak; bir gün gelecek zulmün derinliklerinde varolma mücadelesi verenler-ağlayanlar mutlaka ödüllendirilecektir. Bugün ise, “Gülen Başkalarıdır, Ağlayan Benim.”

ŞİHABETDİN MERCANİ (1818-1889)

İklil KURBAN

20 Kasım 2018 tarihinde Kazan’ın Kaban Gölü boyunda, Mercani Camii’nin karşısında doğumunun 200.yılı dolayısıyla Tatar aydını, tarihçi Şihabetdin Mercani’ye heykel açılmıştır.

Mercani kimdir? Bilinmesi gereken, Onu doğuran ortam ile Ona heykel yapılacak kadar saygınlığın sebebi nedir?  Bu sorulara cevap bulabilmek için önce ünlü bilgin Zeki Velidi Togan (1890-1970) ile giriş yapayım. Çünkü Togan’ı Togan yapan ortam ve saygınlık ne ise, Mercani’yi Mercani yapan ortam da, saygınlık da odur.

ZEKİ VELİDİ TOGAN, ŞİHABETDİN MERCANİ’NİN DEVAMIDIR ki, Togan anlaşıldıktan sonra ancak Mercani anlaşılır. Onun için Mercani’yi anlatmadan önce Togan’ı anlatmaya çalışacağım. Togan’ın Mercani’ye olan sevgi ve hayranlığını “HATIRALAR” adlı dev eserinden öğrenmekteyiz. Togan ilk gençlik yıllarından başlayarak Mercani’yi dayısı aracılığıyla tanıyordu. Dayısı ise zamanının aydın bir kişisi olarak Mercani’nin öğrencilerindendi. Togan Kazan’a gitmesinin ilk sebebini, Mercani’nin basılmış eserlerini okumak olarak açıklıyor. Togan ilk olarak Mercani’nin “BÜYÜK YOL” eserini okuyor ve bu eser hakkında EDİL gazetesine yazdığı yazısını, “ilk bilimsel eserim” olarak tanımlıyor. Togan Mercani eserlerini okumakla yetinmez, Mercani’ye karşı görüşleri eleştirir, Mercani’yi savunur.

Toprağını karış karış gezerek, insanlarını birer birer kucaklayarak, tarihini ilk kaynaklarından okuyarak, düşmanlarıyla yüz yüze çarpışarak Türkistan’ı öğrenmiş ve onu çok sevmiş olan Zeki Velidi Togan’ın (1890-1970), yıllar önce İdil-Ural Türklerinin kurtuluşu için söylediği sözler-yaptığı işler bugün de geçerlidir:  “Türkistan davasının milletlerarası bir mesele olacağına inanarak hazırlanmak, İdil ve Ural mıntıkası Türkleri için ancak Türkistan’a katılarak hareket etmenin lüzumuna inanmak lazımdır.” diyor (Togan 1969: 398).

Zeki Velidi Togan Atatürk’le olan sohbetinde Türkistan’la ilgili şunları söylemiştir:    “XIV. yüzyılda tarih felsefesi ve içtimaiyat ile meşgul âlimlerin yalnız Akdeniz ve İspanya sahasında yetişen İbni Haldun gibi Batılı İslam âlimlerine mahsus kalmadığını, bu fikrin aynı Timur zamanında Semerkant’a gelmiş olduğunu, 1913 kışın Buhara kütüphanelerindeki yazma eserleri tetkik ederek öğrenmiştim. Bu eser, İbni Haldun’un çağdaşı olduğu halde, onu görmeden aynı felsefi fikirlere vasıl olan Şems İçi’nin eseri idi. Timur zamanında ve onun emriyle tarih felsefesine ve Türk kanun ve devlet idare sistemlerine tahsis edilerek yazılan ve Timur’a takdim olunan “Tuhfa” adındaki bu büyük eseri, ben ancak İstanbul’a geldikten sonra, Yeni Cami Kütüphanesinde buldum. “Şeriat” yerine “yasa”ya ve “din” karşısında “riyazî bilimlerin neticelerine” ön verilmek gerektiğinden bahseden bu eserden, bu sohbet esnasında Atatürk’e de bahsettim, o da “yaman bir Türk bu Timur” dedi” (Togan 1969: 125). Timur, sadece bilime önem veren bir hükümdar değil, aynı zamanda kendisi de iyi bir tarihçidir (Bartold 1930: 20)” (Kurban 1995: 20).

Şihabetdin Mercani Tatarıstan’ın bilginleri doğuran Kazan Artı bölgesinin insanıdır. Mercani’yi Mercani yapan doğuran coğrafyasının ötesindeki asli sebep-asli etken Türkistan sevgisi ve Türkistan’dan edindiği asli bilgilerdir. Zeki ve bilime çok meraklı olan Mercani, 20 yaşında bilimini yükseltmek için Buhara’ya gider. Buhara’da 5 yıl kaldıktan sonra, Semerkant’a Serdar Medresesine yerleşir. 2 yıldan sonra tekrar Buhara’ya döner ve Mir Garep Medresesinde öğrenimine devam eder. Buhara ve Semerkant’ta geçirdiği yıllarda Arap ve Fars dillerini öğrenmenin dışında felsefe, tarih, matematik, geometri, astronomi bilimleriyle uğraşır. Farabi, Biruni, İbni Sina ve İbni Haldun gibi ünlü bilginlerin fikirleriyle tanışır. Doğunun ünlü şahsiyetleri Firdevsi, Hayyam ve Nevayi’nin eserlerini inceler.

Yıl 1849, geleceğin ünlü bilgini vatanına-Kazan’a döner. Burada, yine medresede bilim ve eğitim işleri ile uğraşır. Kazan’daki bilim ortamı Mercani’nin düşünce yapısının daha da gelişmesine yardım eder. Mercani burada geniş bilgili filozof, edebiyatçı, dilci, tarihçi olarak kendini kanıtlar. 30’dan fazla büyük bilimsel eser yazar. Bilhassa o, tarih bilimine ayrıca önem vermiş bir bilgin olarak şu ifadeyi kullanmıştır: “Bil, o (tarih),hikmetler denizine dalmış gerçek bir bilim ve başka bilimlerle de kesiştiği noktaları bulunan değerli bir bilim dalıdır” (Mercani 1989: 42).

Mercani’nin, o zamanın şartlarına göre, ulusçuluk fikri de çok çarpıcıdır. O, “Tatar” adından iğrenen, kendilerini “Müslümanlar” diye adlandıran ümmetçileri eleştirir, onlarla alay eder: “Ne gülünç bir durum. Bu adlar arasında (Tatar ile Müslüman) Nil ile Fırat nehirleri arasındaki uzaklık kadar büyük bir fark vardır!.. Tatar değilsin, o zaman Arap, Tacik, Nogay da değilsin. Çin, Rus, Fransız ve Alman da değilsin. Öyle olunca, sen kimsin?” dedikten sonra Mercani, “Tatar adını bize tarih verdi, bu addan utanacak bir şey yok, herkes bize Tatar diyor,” demektedir. (Mercani 1989: 27).

 Mercani hakkında, bilgin Galimcan İbrahimov’un ifadesiyle, bu “Tatar ulusunun tan yıldızı” 1889 yılında Kazan’da söner, kabri Kazan’ın Yaña Biste mezarlığındadır. (Tatar Edebiyatı Tarihi 1985: 236). (Kurban 2014: 121-122).      

Atilla’dan (400-453) günümüze kadar geçen 1500 yıllık “Türk-Tatar Tarihi ve 1000 yıllık İdil-Ural Devletçilik İlkesi” karşısında Ruslar çaresiz ve suskundur; tarih ve bilim yok edilemez… Moskova’nın, Kazan’da Mercani’nin heykelinin boy göstermesi karşısında sessiz kalması, bu çaresizliğin sonucudur. Zamanında Mercani’nin öğrencileri konumunda olan Sultangaliev’in (1892-1940) öldürülmesini, Togan’ın vatansız-devletsiz kalarak yurt dışına kaçmasını gülerek seyreden bugünkü Moskova’nın, Mercani heykeli karşısındaki suskunluğunun başlıca sebebi, “BİLİM VE TARİH KORKUSUDUR”.

Kaynakça:

  1. Kurban, İklil, Doğu Türkistan İçin Savaş, Ankara 1995.
  2. Kurban, İklil, Yaşlı Tarihin Yankısı (Bulgar-Tatar Tarihi ve Medeniyeti), İstanbul 2014.
  3. Mercani, Şihabetdin, Möstefadel-Ehber Fi Ehvali Kazan ve Bolgar ( Kazan ve Bulgarların Durumu Hakkında Yararlanılan Bilgiler), Kazan 1989.
  4. Togan, Zeki Velidi, Hatıralar, Ankara 1999.

ELVEDA, AZİZ ÜLKEM…

Bu yıl, 12 Kasım 2018 günü, 12 Kasım 1944 tarihinde kurulan Şarki Türkistan Cumhuriyeti’ne yaşasaydı 74 yaş olacaktı… Fakat Rus-Çin İşbirliği ile bu cumhuriyetin ömrüne, Eylül 1949’da “Uçak Kazası” süsü ile son verildi. Ben bu cumhuriyeti iyi hatırlıyorum, Onun doğumuna da, ölümüne de şahit oldum. Bu cumhuriyet beni “OĞLUM” diye bağrına basmıştı. Elveda bahtı kara devletim Şarki Türkistan Cumhuriyeti…

Vatan ve devlet birbirini tamamlayan eş değer kavramlardır. Doğa beni vatansız yaratmadığına göre, nerde benim doğup büyüdüğüm vatanım? Her vatan onu koruyan devletsiz olmadığına göre, nerde benim devletim? Bir zamanlar vatanım da, devletim de vardı, şimdi yok, onları ejderha Çin yutmuştur.

Şarki Türkistan bu, benim doğup büyüdüğüm vatanımın adıdır. Her karış toprağını, sesi duyulan her akarsuyunu bildiğim-tanıdığım bu aziz ülke-dünyada benzeri olmayan benim ülkemdir. Bundan 42 yıl önce-1980 yılında ayrılmak zorunda kaldığım-ana yurdum olan bu kutsal toprağımı çok özlüyorum ve er geç döneceğime de inanarak yaşıyorum. Uluslardan oluşan insanlık-doğanın en yüce ürünüdür. Bu yüce yaradılış gereği, ulus olarak, vatan-devlet sahibi olarak yaşamak, doğanın insanlığa verdiği dokunulmaz-kutsal hakkıdır-benim de hakkımdır. Bir ulusun ulusal varlığı ancak ulusal devletiyle temin edilebilir. Devleti yok ulus, er geç yok olmaya mahkûm ulustur. Vatanım-ulusum senin için uğraştım, bunun için Çin’in hapishane ve çalışma kamplarında 24 yıl yaşam mücadelesi verdim. Fakat seni kurtaramadım bağışla beni.

Şarki Türkistan, bulut ile boy ölçüşen zirvesi ebedî karlı Tanrı Dağı gibi, Afrika’nın Sahra Çölünü andıran Teklamakan Çölü gibi, işgalcilere kolay kolay yaşama olanağı tanımayan engin ve olağanüstü koşullarıyla ta ezelden ta ebediyete kadar benim toprağım – Türk’ün toprağı olarak var olmaya-tanınmaya devam ede gelmiş müstesna bir topraktır. Şarki Türkistan’ın kuzeyini sulayan Tanrı Dağı’nın ebedi karla kaplanmış Han Tanrı Zirvesi 8000 metre yüksekliktedir. Şarki Türkistan’ın güneyini sulamış Himalaya Dağı’nın dünyanın doruğu olarak bilinen Everest Zirvesi 8878 metredir. Evet, bunların hepsi benim vatanımın doğa harikalarıdır.

SİMGESİ AY YILDIZ, ADI ŞARKİ TÜRKİSTAN CUMHURİYETİ OLAN BU TÜRK DEVLETİ, Eylül ayının 1949 günü Rus-Çin işbirliği ile hazırlanmış facialar-yalanlar sonucu olarak yaşamını yitirdi. Bu yıl, 12 Kasım 2018 günü, 12 Kasım 1944 tarihinde kurulan Şarkı Türkistan Cumhuriyeti’ne yaşasaydı 74 yaş olacaktı. Bu, Rus-Çin İşbirliği ile hazırlanmış Şarki Türkistan düşmanlığının ilki değildi. Yakup Beg’in (1820-1878) olağanüstü girişimleriyle kurulan 13 yıllık Kaşgar Devleti’nin(1865-1878)  de sonunu hazırlayan düşmanlık-bu düşmanlık idi.

Şarki Türkistan Cumhuriyeti kurulduğunda ben henüz 9 yaşındaki çocuktum. Fakat Tatar İlk Orta Okulu’nun eğitimi ve daha yeni kurulan Ulusal Cumhuriyetin gayesi gereği bana çocuk gözüyle bakmıyordu. Çünkü yapılacak işler o kadar çok ki, ömür kısa, istikbal uzaktı. Ben de çocuk olmama rağmen bu gidişatın farkındaydım. Çünkü düşmanımız büyük, tek değil çiftti.

Yıl 1947-48 öğretim yılı, Şarki Türkistan Cumhuriyeti’nin kurucusu Ahmetcan Kasimi (1914-1949) bizim okulda idi. O, kısa süren açık hava toplantısında öğretmen ve öğrencilere şöyle sesleniyordu:

“Dünyadaki mesleklerin en şereflisi öğretmenliktir. Çünkü gelmiş geçmiş büyük zatlar, bilginler, yazarlar, doktorlar, generaller, mühendisler ve bunlar gibi meslek sahiplerinin hepsi öğretmenlerin emeğinin meyvesidir” diyordu. Biz öğrencilere hitaben : “Bir binayı-gökdeleni kurmak için önce onun temelini iyi işlemek lazım.  Temeli iyi işlenmemiş bina, gökdelen yıkılır. Aynı onun gibi sizler de bugün gelecekteki yüksek bilimlerinizin temelini işlemektesiniz.  İlk ve ortaokulu iyi neticeler ile bitirebilseniz gelecekte bilim sahasında daha çok başarılı olursunuz. İyi okuyun, size başarılar dilerim” diyordu. Bu ulu zat da, Rus-Çin işbirliğiyle öldürülmüştü.

Tanımı geçen bahtı kara devletimin : “ULUSUMUZ TÜRK-VATANIMIZ TÜRKİSTAN-ECDADIMIZ CENGİZ ve TİMUR” diye seslenerek, beni “OĞLUM” diye bağrına bastığı günler, ömrüm süresince beni yönlendiren anılar olarak kalbimin en derinliklerinde saklana gelmiştir. Beni “PANTÜRKİST” yapan kutsal sesleniş, bu sesleniştir.

1990’lı yıllar, bu benim 50’li yaşlarım, bundan 50 yıl önceki Tatar Okulu’nda geçirdiğim 1940’lı yılları nasıl bir özlem duygularımla anımsasam, bu 1990’lı yılları da öyle anımsıyorum. Artık Türklük bilimi, Türk Birliği uğruna çalışmanın; Rus-Çin İşbirliğine karşı savaşmanın ortamı doğmuştu. Tüm Türk dünyasını gezdim, ünlü Türk şehirlerinde bulundum, Taşkent’te 2 yıl kadar kaldım, Enstitülerde Türklük dersi verdim. Gazetelere “Bizim İstikbalimiz” uğruna yazılar yazdım. İleride dünyamız Türk Birliğine doğru yol alırken, Taşkent şehrini Türk dünyasının başkenti yapacağız. 1865 yılındaki Rus işgaline karşı direnişin destansı örneğini yaratmış olan-Hokant Hanlığı’nın ünlü komutanı Alimkul’un (1831-1865) şehit düştüğü bu Taşkent Savaşı uğruna-Taşkent’i başkent yapacağız. Türk’ün bu şanlı şehrinde, Cengiz Han’ın (1155-1227), Büyük Timur’un (1336-1405), Ulug Bey’in (1394-1449) bıraktığı ayak izleri vardır. Aziz ülkem Şarki Türkistan’ı ve sadece Türkistan’a özgü olan “KIMIZ” denilen şu içkini çok çok özledim. Türkistan uğruna oraya gitmeyi düşünüyorum. Bu benim vatan kaygısından kaynaklanmış kutsal hakkımdır. Eğer bu isteğime ezelî ve ebedî düşmanım olan Rus-Çin ve onların işbirliği engel olacaksa, Birleşmiş Milletlere müracaat edeceğim. Şu evrensel “KURAM” gereği Birleşmiş Milletler diyor ki : “EGEMENLİK, KENDİ YURTTAŞLARININ  İNSAN HAKLARINI KİTLESEL BİR BİÇİMDE İHLAL EDEN HÜKÜMETLER (DEVLETLER) İÇİN ARTIK BİR KORUYUCU KALKAN OLAMAZ !!!”

ELVEDA, KURTULUŞU BEKLEYEN-VATANIM ŞARKİ TÜRKİSTAN!…

KURGUYUM UŞTİ KOLUMDİN,

NERDE MİHMANDUR BUGÜN.

DEHLİ BERMENGLAR YARİMGA

KÖNGLİ PERİŞANDUR BUGÜN!

(ŞAHİNİM UÇTU ELİMDEN,

NERDE KONAKLAR BUGÜN.

ÜZMEYİN NAZLI YARI,

GÖNLÜ KIRIKTIR BUGÜN)

 İklil KURBAN

Bundan 60 Yıl Önce Doğu Türkistan’da Yaşananlar.

30 Ekim 1958 eşim İklil Kurban’ın ikinci kez tutuklanıp çalışma kampına gönderildiği gündür. Konuyla ilgili çalışma kampı anıları İklil Kurban’ın “GERÇEKLER VE YALANLAR” başlıklı kitabından:

30 Ekim 1958 – 13 Temmuz 1962 tarihleri arasında, 4 yıla yakın süren çalışma kampındaki yaşamım, yaz aylarında tarlalarda, kışın kömür madenlerinde geçti. Kömür madenlerinde mahkumların en mutsuzları çalışır. Orta Çağın ilkel yöntemleriyle çalıştırılan bu madenlerde çalışan kişilerin Orta Çağ kölelerinden tek farkı, 20.yüzyıl zihniyetiyle yaşayan kişiler olmalarıdır. Bugünkü bilinç ile 1000 yıl geriye gidip yaşamanın olasılığı ile zorluğunu düşünün! … Her kış yaklaşınca, o kömür madenlerindeki ölüm kokan korkunç yaşamı düşünüp tüylerim diken diken olurdu:

İli nehrinin hemen kuzeyine yerleşen Gulca şehrine doğa hiçbir şeyini esirgememiştir. Merkezinde Gulca şehrinin bulunduğu İli ovası İli nehrinin suyu ile sulandığı gibi, Gulca şehrinin kuzeyinde, batı ile doğu arasında uzanan tepelikler yağmur suyuyla sulanıp, “binem” dediğimiz doğal buğday tarlalarını meydana getiriyordu. Bu doğal buğday tarlalarının yer altı kalın kömür yatakları olarak, şehrin enerji gereksinimini karşılıyordu. Bu kömür yatakları üzerinde batıdan doğuya sıralanan Lenteyze, Ganggol, Pilikçi olarak adlandırılan kömür maden kampları ve kuyuları bulunuyordu. Lenteyze ve Pilikçi kampında mahkumlara özgü kuyular vardı. Ben Lenteyzi kampında çalıştım. Çapı 1-2 metre, derinliği 200-300 metre olarak dikey kazılan kuyu. İşte bu kuyudan su değil kömür çıkarılıyor. Kuyu dibinde özel sepetlere doldurulan 100-200 kilo ağırlığındaki kömür, kalın halatla bağlanıp yukarıya doğru çekilir. Kuyu üstünde kurulmuş, dikey ve yatay dönen tekerleklerden oluşan aygıt, birkaç atın kuyu çevresinde dönerek çekmesiyle harekete geçer ve böylece kömür kuyu üstüne çıkar.

Kişilerin kuyu dibine inmesi ve oradaki çalışma koşulu ve tekniği, kölelik düzeninin hemen hemen günümüze taşınmasıdır: Kuyudan 20-30 metre mesafeden, kuyuyu çevreleyip bir kişi sığacak genişlikteki basamaklı delik yarı dikey-yarı yatay olarak kuyunun dibine doğru kazılır. Bu delik sonunda kuyunun tabanıyla birleşir. Hava akınını sağlamak amacıyla, bu yürüme deliğini kuyu deliğine aralıklarla birbirine bağlayan yatay daha dar delikler açılır. İşte aşağıda çalışacak kişiler bu yürüme deliğiyle kuyunun dibine inerler. Değişik bir ifadeyle, bu basamaklı deliğin iki görevi vardır: Biri ulaşım hattı, diğeri havalandırma. Kömür yatağı olan kuyunun tabanından her tarafa insan için yarı dikey yürüyebilecek yollar açılır. Bu yollar, daha ileride kazma kürekle indirilen ve parçalanan kömürün kuyu tabanına taşınmasında hizmet eder. Kömür, arkalı-önlü iki kişi tarafından kaldırılan dört kollu sepetlerle taşınır. Aralıklarla kömür çukurlarına konulan ilkel sıvı yağ şamdanları çalışma alanlarını aydınlatır. Şamdan için gaz yağı kullanılmaz, çünkü gaz yağı dumanı nefesi boğduğu için bitki yağı kullanılır. Bitki yağını mahkumlar içmesin diye, şamdana biraz gaz yağı da karıştırılır. Dışarıda-kuyu üstünde ısı eksi 20-30 olmasına rağmen kuyu dibi çok sıcaktır; kişiler çıplak, sadece kısa don giymiş vaziyette çalışırlar.
Yer altındaki çalışma süresi hep gece gibi duygu yaratan 24 saattir, yani bir gece-bir gündüzdür. Akşam yemeğinden hemen sonra, yukarıda bahsettiğim kuyuya inme deliğinden geçerek kuyu tabanına ulaşan mahkumlar, buradaki iş taksimatına göre harekete geçerler. Kimileri kömür yataklarını kazıyarak kömür indirir, kimileri kömür taşır, kimileri kömür sepetini çekme halatına bağlar. Gece yarısı yemek molası verilir, özel büyük ağaç kaplarda halatla indirilen yemek, mahkumlara dağıtılır.
Burada-yer altı çalışmasında yaşama hakim olan iki olgu vardır: uyku ve bit. Buranın uykusu kadar tatlı uykuyu ben hiçbir zaman görmedim. İşten elini çekebildiğin her dakika seni uykuya sürükler. Yaslandığın kömür kayası, başını koyduğun kömür parçası tüy yumuşaklığıyla seni uykuya çeker. Şu eşsiz tatlı uykunun ebedî olmasını dilediğin an, alıştığın gürültü ve tekme tokatlarla hiçbir şey olmamış gibi yine harekete geçersin, çalışmaya devam …. Tecrübeli madenciler, kuyu dibindeki bu ölümcül uykunun sebebini, kömür yataklarından sızan zehirli, fakat tatlı gazların etkisine bağlıyor ve bu gazların belli bir seviyenin üstüne çıktığında, toplu ölümlere yol açacağını söylüyorlardı.
Kuyunun tabana dayandığı yere yakın bir köşede, 20-30 kişinin oturabileceği-uzanabileceği genişlikte bir boşluk bulunmaktadır, buraya bazar-pazar diyorlar. Pazar yerinin güvenliği için, tavanıyla tabanı arasına aralıklarla çam ağacı direkleri koyulur. Böyle direkler kömür hazırlanan boşluklarda da kullanılır. Mahkumların yemesi-içmesi bu pazar yerinde yapılır. Pazarın ortasındaki korlu kömür ateşi hiç sönmeden devamlı yanar, fırsat bulan ve idarecilerle arası iyi olan tek tük mahkumlar bu ateş yanında oturup çay demleyip içerler. Bu korlu ateşin en önemli görevi mahkumları bitten arındırmaktır. Elbiselerindeki çoğalan bitten rahatsız olan mahkum, önce elbisesini ateş üzerinde kızdırır ve sonra ateşe doğru silkeler, ateşe dökülen bit pıtır pıtır ses çıkartıp yanar. Bu işi sık sık herkes yapmak zorundadır, çünkü kişilerin oturup kalktığı her yer bittir. Bu bitler belki yemeğe de karışabilir, fakat bu olgu kimsenin umurunda değil, böyle bir olasılığı kimse aklına getirmez, yeter ki bu yemekten biraz daha olsaydı; buranın yemeği kadar doyumsuz lezzetli yemeği ben hiçbir zaman yemedim. Bu yemekler çoğu zaman lahana haşlaması ilave edilmiş mısır unu çorbasıdır. Mahkumların yaşamında bulaşık yıkama denilen bir olgu bulunmuyor, yemekten boşalan kap kacağa dilediği miktarda su dökülür ve varsa biraz da tuz ilave edilip, bu bulaşık suyu zevkle içilir. Böylece hem bulaşık yıkanmış, hem doymamış olan mide boşluğu doldurulmuş olur. Buradayken kişi ruhunun, kişi vücudunun olağanüstü esnekliğine hayret ettim, koşullar ne kadar zorlarsa, o kadar zorlanmaya meyil dayanma gücü….. Bu bitler neden hastalık çağırmıyor?….
Yıl 1956, Khruşçov Sovyet Komünist Partisinin XX. Kurultayı’nda, diktatör Stalin’in hastalık derecesine varan kuşkuculuğu yüzünden yaptığı yanlışları bir bir sayarak, Sovyet siyasî düzenine esneklik ve yeni bir yön vermiş gibiydi. Bu haberi hapishanedeyken sadece gerektiğinde resmî elden dağıtılan gazeteden öğrenmiştim.
Yıl 1961 Nisan ayı, Sovyet astronotu Yuri Gagarin uzayda ilk insanlı füze uçuşunu yapmıştı. Bu haberi çalışma kampındayken duymuştum. İnsanlığın kaderini etkileyecek bu gelişmeleri duyunca çok heyecanlanmıştım. Sanki yakın bir gelecekte benim de bu kara kaderim değişecekti … Fakat beklentilerim olmadı, Çin rejimi hiç değişecek gibi değildi, bir kötülüğü ikinci bir kötülük izliyordu. “Ümitsiz Şeytan”, yine de kendimi şu bir düşünceyle avutuyordum: “Diktatörlüklerin ömrü, diktatörlerin ömründen öteye gitmez. Diktatörler ölüyor, diktatörlükler çöküyor.”
1961 yılını 1962 yılına bağlayan kış günleri, tarla-harman işleri bitmiş, kömür maden işine götürülebileceğimin kaygısını yaşıyordum…… Bir sabah benim gibi siyasî suçlulardan oluşan 20 kadar mahkumun yoklaması yapılarak, eşyalarımızın toplanıp yola hazırlanmamız emredildi. Eşyalarımız omuzda şehir tarafına doğru yola çıktık; aramızda bizi salıvereceklermiş, gibi söylentiler vardı, kömür kuyularına götürmeyecekleri belli olmuştu, hepimize olağanüstü bir sevinç hakimdi. Çok özlemini duyduğum şehrime-anne babama biraz daha yakın yere gelip yerleştik. Burası, Gulca şehrinin hemen bitişik batı kıyısı, anayol üzerindeki halen tam olarak bitmemiş bir inşaat alanıydı. Bizim gibi mahkumların yatıp kalkması için, olmaz denilebilecek bir eksikliği yoktu. Kişi başına yarım metre yer taksim edilen eski bulunduğumuz kamp yatak odalarına oranla burası daha geniş ve havalıydı. Kısacası özgürlüğümüze yarım kavuşmuş gibi rahatladık.
Buraya Gulca şehri etrafındaki çeşitli kamplardan 80 kadar benim gibi siyasî mahkum toplanmıştı, yarısı Çinliydi. Biz 40 kişi kadar bir grup, Çinliler ayrı bir gruptu. Daha önce tanımı yapılmış “öğreniş” toplantılarına hemen başlanıverdi. Kim ne kadar değişti veya değişmedi, kafalarda saklanmış sorunlar nedir, bu sorunların çözümü ve öneriler düşünülecek, herkes kendisi ve başkaları hakkında fikir beyan edecekmiş. Değişik bir değişle yine bir tuzaklı geçitten geçmemiz gerekecekmiş ….. Bu geçitten geçememek yine kampta kalmak anlamına geliyordu. Herkes kendi sezgisine göre hem dikkatli, hem ümitli idi. Kamptan kurtuluşumuza sayılı aylar veya günler kaldığına inanıyorduk. Burada kitap okumaya da, kendi aramızda konuşmaya da fırsat vardı.

Kader arkadaşlarımdan Medi Abdurahman adlı bir Kazak gazetecinin bana hediye olarak verdiği, Kazakça olarak Almatı’da basılmış Rafaello.Covanyoli’nin tarihî romanı “Spartak” (Spartacus) adlı 400 sayfalık kitabı, işte o zaman okumuştum. Kitabın etkisini, kitabın son sayfasındaki boşluğa şu satırlarla yazmışım:

“Spartak’ın şahsiyetini ölene dek aklında tutan bir birey, eşsiz kahramanlık ve sedakatin, benzeri olmayan güçlü ve saf sevginin, çok az sayıdaki kişilerin erişebileceği ruhî lezzetini duyabilir. İklil, 14.04.1962.”
Baş tarafındaki 20 sayfası yırtılıp kaybolmuş ve epey yıpranmış bu kitabı, o günlerin tanığı olarak halen saklıyorum.
(Kurban, İklil, Gerçekler ve Yalanlar (Anılar-Yansımalar: 1943-2007), s: 109-113, Ankara 2007.

“ÇAĞIMIZA AYAK UYDURAMAYAN DİL”(!)

 

Nerede sömürgecilik, nerede zulüm, orada yalan…

Yakın zamandan beri, 50-60 yıldır süregelen Çin bunalımının biraz daha yükselmiş olduğunu öğrenmekteyiz. Bu bunalımın dış siyasetteki belirtisi, “İkinci Dünya Savaşı’nda ölenlerin mezarını ziyaret ettin” diye, Japon Başbakanı ile yaşanan gerginliktir. Bu bunalımın iç siyasetteki belirtisi, “Uygurca çağımıza ayak uyduramayan dil” diye, Uygurları topyekûn Çinlileştirmenin eylemini başlatarak, Uygurlar ile yaşanan gerginliktir.

Bilindiği gibi 1990’lı yılların başı, Sovyet İmparatorluğu çökmüş, uluslararası komünizm-sömürgecilik sarsılmış; bilhassa Çin, ileride yine nelerin olabileceğinin kaygısıyla tutunacak bir dal arıyor konumundadır. Böyle bir vaziyette, uzun yıllardan beri varlığını sürdüregelen Doğu Türkistan’ın bağımsızlığı davasının daha da alevleneceği kaçınılmaz bir olgu idi; öyle de oldu.

Yıl 1992, Haziran ve Temmuz ayları, Almatı’da ve Bişkek’te, Uyguristan Azatlık Teşkilatı’nın kuruluş kurultayları açılıp, Doğu Türkistan’ın kurtuluşu gündeme getirilmişti. Aynı yılın Kasım ayında İstanbul’da da geniş katılımlı Doğu Türkistan sorunu ile ilgili bir toplantı gerçekleşmişti. Yanılmıyorsam, bu tarihlere denk getirilmiş, biraz erken veya biraz geç, Pekin’de Uluslararası Türkoloji Konferansı açılıp, esas konu olarak, Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lûgat-it-Türk adlı kitabı ve Yusuf Hashacib’in Kutadgu Bilig adlı kitabı konuşulup, bu şahıs ve bu eserlere yüksek değer verilmişti. Ev sahibi olarak bu konferans aracılığıyla Çin, uluslararası alanda, hem bu bilim dalına olan saygısını (!) sergilemiş, hem bu bilimin kaynağı olan Uygurlara sevecenliğini (!) belirtmiş görünmekte idi.

Evet biliyoruz, Türklüğe ilgi duyan herkes biliyor; Türklük biliminin kaynaklarının kökü, 5.yüzyıldaki Yenisey Yazıtlarına; 8.yüzyıldaki Orhun Abidelerine; 11.yüzyıl Karahanlı Medeniyetine; 14.yüzyıldaki Avrupalıların Kıpçak dilini öğrenmek için yazdığı Codex Cumanicux (Kodeks Kumanikus) sözlüğüne kadar uzanıp gidiyor…  Orhun ve Yenisey anıtlarından evvelki devirleri bilmiyoruz, fakat, bu anıtlardan o çağlarda Türk dilinin oldukça gelişmiş, olgun bir durum almış bulunduğunu öğreniyoruz. O devirlerde Ruslar henüz dünyamızda yoktu. Dünyada Türklük bilimiyle (Türkoloji ile) uğraşan bilim adamlarının sayıca ne kadar olduğunu bilmiyoruz. Fakat bu konuda bilinen gerçek şu ki, bu sahaya ilgi duyan Türk kökenli bilim adamlarının yanında bulunup, bu sahadaki çalışmalarıyla ün kazanmış yabancı bilim adamlarını biliyoruz, örneğin: Radlov (Alman), Barthold (Alman) vs.

Türkçemiz (tüm lehçeleri), konuşulması kolay ses uyumuyla; algılanması kolay mantıklı grameriyle; sözcük türetilmesi kolay son ekli yapısıyla; her zaman dil bilginlerinin, dil meraklılarının ilgisini çekmiş bir dildir. Örnek için bir karşılaştırma: Türkçemizin diğer dillerden üstün olduğunu kanıtlayan en önemli meziyetlerinden biri, ek alırken sözcük kökü sabit kalır değişmez; öğrenilmesini kolaylaştırır, öğrencinin aklını şaşırtmaz. Rusçanın böyle bir özelliği yoktur, ekten dolayı sözcük kökü değişip tanınmaz hale gelir; böyle dilleri öğrenmek zordur, öğrencinin aklını şaşırtır. Ben, meziyetlerle türemiş Türkçe (Uygurca, Tatarca, Özbekçe, Kazakça, Kırgızca) denilen bu dili konuşan anadan doğduğum için mutluyum. Dünyayı titreten ulu hükümdarlarımız Atilla, Timur, Fatih bu dil ile konuşmuş; ulu bilgin Uluğbey ve ulu şair Alişir Nevayi bu dil ile düşünüp-bu dil ile yazmış; Kaşgarlı Mahmut bu dilin Arapçadan hiç eksik olmadığını savunmuş; Alişir Nevayi bu dilin Farsçadan çok daha üstün olduğunu kanıtlamıştır.

Eğer Çin, birileri için, “çağımıza ayak uyduramayan dil” yakıştırmasını kullanmak istiyorsa, bu birileri Çin, bu dil ise, Çin dilinden başkası değildir. Çünkü Çin dili tek heceli olma özelliğiyle konuşulması-öğrenilmesi zor olduğu kadar, yüz binleri bulan resim yazısından (sinogram-hiyeroglif) oluşan yazı dilinin ezberi söz konusu olduğunda, bu işin peşinden sonuna kadar koşmaya cesaret eden Çinlinin ömrü yetmez. Evet, milâttan önceki Eski Mısırlıların resim yazısını Çinliler halen kullanmaktadır; tek heceli olmanın gereği benzer sesli sözcükler çok olduğu için, dünya dillerinde kullanılan alfabe Çin diline uymamaktadır. İşte “Çağ dışı dil”, diye buna denilir. Yeri iken, Çin’e, buradan sesleniyorum: “Hodri meydan, Uygur dilinin çağ dışı olduğunu kanıtla!!!” Kanıtlanamayan sözleri ancak, namussuzlar-alçaklar söyler. Çinli kültürünün ve dilinin böyle kullanışsız olmasından dolayıdır ki, Cengiz Han’ın yasalarında Çinli yaşamı eşek ile eş değer sayılmıştır. Bir Çinliyi öldüren kişi, bir eşek karşılığında cezadan kurtulmuştur. Doğanın nitelik (değer) ile niceliğin (sayının) zıt orantılı olma (nitelik inerse nicelik yükselir) yasasının gereğidir ki, Çinli nüfusu olağanüstü çoğalıp, günümüzde bir buçuk milyara yaklaşmıştır. Kalitesiz, gereksiz bu, sözde insan topluluğu günbegün dünyamızı kirletmekte, başkalarının yaşam ortamına zorla sokulmaktadır. Yakın bir gelecekte bu atık insan akınına dur denilmezse, dünyamız yaşanmaz hale gelecektir. Bu ulusun besini de çok ilkel ve bayağıdır: yılan, kurbağa ve pirinç. Karakter olarak bu ulus, önünden elini öper, arkandan hançerini saplar. Dil olarak Çin dili, atık insan dili olduğu için, böyle bir dil ile bilim yapmanın asla olasılığı yoktur. Bu sebeptendir ki, Çin’in yüksek üniversitelerinin dili İngilizcedir. Çin dilinin böyle sakat, çağ dışı olmasına rağmen, dünyada hiç kimse, Çinliye dilini değiştir, demez. Çünkü böyle bir davranış her şeyden önce insanî ahlaka, bireysel hak ve hukuka aykırıdır. Çin anlayışında ve geleneğinde ise, ahlak, hak ve hukuk denilen ilke ve kavram yoktur; en temel insanî duygu olan ana diline saygı ve sevgi hiç yoktur; tüm insanî manevî değerler Çin için hiçe bedeldir. Çin’in Doğu Türkistan’da yaptığı manevî tahribatı anlatabilmek için kitapların yazılması yetmez.

Türkçemize övgüler söylenmiş, Pekin’de açılan Uluslararası Türkoloji Konferansı’ndan aşağı yukarı 10 yıl zaman geçtiği şu günlerde, Çin yönetimi hiç utanmadan, Uygurcayı “çağımıza ayak uyduramayan dil” olarak nitelendirip, ön planı 2002’de yapılmış “çift dilli eğitim” denilen bir uygulamayı tüm Doğu Türkistan çapında yürürlüğe koymuş bulunmaktadır. Bu uygulamaya göre, Çin okulları ile Uygur okulları birleştirilmiş, ana okuldan başlayarak tüm Uygur çocukları Çince öğrenip, bu dil ile eğitimlerini sürdürecekmiş. Aksi halde Uygurlar zengin olamayacakmış(!); çağın gerisinde kalacakmış(!). Çünkü Uygur dili çağımıza ayak uyduramayan gerici bir dilmiş(!). Çin neden böyle, Uygurlara yönelik tutumunda 180 derece döneklik yapıp, övgü yönteminden kınama yöntemine geçmiştir? Samimiyetsiz art niyetli övgü, işe yaramamış-Uygurların bağımsızlık savaşını durduramamıştır, ondan. Bakalım, bu yalan uydurma kınamalar ne sonuç verecek?! Şu olacağı şimdiden kestirip söylemenin hiç sakıncası yoktur: Yalanlar er geç yok olup gidecek; gerçekler ise enkazların altından yeniden doğacaktır.

Komünist Çin’in bu asimilâsyon ırkçı doktrini aniden ortaya çıkmış yeni bir olgu değildir. Bu olgunun kökü, Doğu Türkistan’ın işgal edildiği 1755 yılına dek; Doğu Türkistan’a “Şin Cang” adının verildiği 1884 yılına dek; Doğu Türkistan’ı Milliyetçi Çin’in yönettiği 1949 yılına dek; son olarak Komünist Çin’in Doğu Türkistan’ı işgal ettiği bugüne dek uzanmaktadır. Devirler farklı olsa da amaç aynıdır: Doğu Türkistan denilen bu toprağın sahibi olan Uygurları Çinlileştirip-yok edip, bu toprağı ebedî Çin toprağı yapmaktır. Doğu Türkistan’ın işgale uğradığı günden bugüne dek, “Şarkî Türkistan” adının dile getirilmesi kesinlikle yasaklanmış olup, Milliyetçi Çin döneminde Doğu Türkistan’da yaşayan Türk kökenli halkların hepsi “soydaş” olarak adlandırılmıştır. Ayrıca o dönemde iddialarının sanki bilimsel olduğunu kanıtlamak için, “Türk sözcüğü yalnız dil bilimine aittir ve bunun hiç ırk manası yoktur” şeklindeki bir sahte tez ileri sürülmüştür. Mao Zedung ise, “Azınlıklar tek başına medeniyet yaratamaz, ancak ulu ağabey Çin ulusunun yarattığı medeniyetten yararlanabilirler” denilen saçmalığı söylemiştir.

Çin siyasetinin zehirleme gücü çok yüksek, zulmü derin kalıcı olduğu için, içimizde hainlerimiz-düşmanlarımız çoktur. Çin siyaseti öyle ikiyüzlü, öyle zehirli ki, birbirine zıt iki kutuplu gibi algılanan ırkçılık ile Marksizm yoğrulup, bu melez düşünce, Çinli olmayan ulusları (Uygur-Tibet-Moğol ve başka ulusları) yok etmenin felsefî esası olarak ustalıkla kullanılagelmektedir. Çin’in ırkçı tezi, “Yaşasın ulu ağabey Çin ulusu!” sloganına dayanmakta; Marksizm tezi, “Tüm ulus ve ulusallık yok olacaktır!” hükmüne dayanmaktadır. Bana göre, Doğu Türkistan davası sadece Uygurlar adına değil, tüm Türklük adına yürütülse, var olma-kazanma şansı daha yüksek olacaktır. Çin, bugünkü gidişatıyla, karşısına çıkan bir güç tarafından dur, denilmezse, Uygurları yok edip, Uygur elini yutabilir; fakat, tüm Türklüğü yok edemez, tüm Türk elini yutamaz. Biz, ezelî ve ebedî düşmanımız Çin’e ve Rus’a karşı ölüm kalım savaşında, bütün tarihimizde, hiçbir zaman düşmanlarımızın kuvvetli oluşu nedeniyle yenilmedik. Biz her zaman kendi hatalarımız nedeniyle ve içimizde bulunan hainler-düşmanlar tarafından mağlûp edildik. Halkımız bu işgal karşısında hiçbir zaman boyun eğmemiştir. 1755 işgalin başlama tarihinden Yakup Bey’in Kaşgar’ı kurtardığı 1865 tarihine dek geçen 100 yıldan aşkın bir devir, tarihte “İsyanlar Yüzyılı” olarak adlandırılmıştır. Genel olarak bugüne dek büyük küçük olarak 400’den aşkın isyan, Doğu Türkistan topraklarında cereyan etmiştir.

Şin Cang Uygur Özerk Bölgesi denilen sahte kuruluşun kukla başkan yardımcısı olan Cappar Hebibulla, “Uygurlar Çince konuşsa ne olmuş, Döngenler de (Çin Müslümanları) Çince konuşuyor…. “ diye, ulusal dilini ve ulusunu, oturduğu makamının bedeline satmıştır. Ne acıdır ki, sözde Uygur adını taşıyan bu kişiler, Uygurların akan kanını, dökülen gözyaşını şerbet olarak içmektedirler. Çin, “Bak! Her şeyi Uygurlar kendileri isteyerek yapıyor; biz onların hiçbir işine karışmayız; onun içindir ki, Uygurlar bizi çok seviyor!” diye, bu işin rahat propagandasını yapmaktadır. İşte, ölümcül, zehirli olduğu kadar tatlı, başkalarını yok etmenin Çin usulü.

Ünlü yazar, eserleri 150 dile çevrilmiş Cengiz Aytmatov’a, Türkiye’ye geldiği sırada, gazeteci Neslihan Savaş’ın, “Kırgızca ve Rusça yazan bir yazarsınız. İki dille yazmanın etkileri nedir?” şeklindeki sorusuna verilen yanıt ilgimi çekmişti:

“Rus olmayan topluluklar açısından iki dilli olmak bana avantaj sağlıyor. Bizim dilimiz büyük uygar ülkelerce bilinmiyor. Ama Rusça son derece gelişmiş bir dil, onunla yazıyor olmam bana daha geniş açılımlar yapma olanağı veriyor. Daha çok kişiye kolayca ulaşabiliyorum. Rus dili Rusların dışındaki yerli halkların dışarıya açılmasına yardımcı oluyor.”

Cengiz Aytmatov’un yukarıda geçen, Rus dili ve kendi dili hakkındaki düşüncesi, kendinden olmayanları hor gören zehirli sömürge siyasetinin ürünü olarak, zehirlenmişliğin yalın bir örneğidir-kanıtıdır. Yeri iken burada, yazara ben yine şu soruları sormak içimden geldi:

-Diliniz neden uygar ülkelerce bilinmiyor?

-Rusça son derece gelişmiş bir dil, diyorsunuz, sizin diliniz neden gelişememiştir?

-Veya Çin’in Uygur dili hakkında söylediği gibi, diliniz çağımıza ayak uyduramayan bir dil midir?

-Dilinizin gelişememiş olmasında yapısı mı kusurludur, yoksa başka bir sebebi mi var?

-“Rus dili Rusların dışındaki yerli halkların dışarıya açılmasına yardımcı oluyor”, diyorsunuz. Bu, durup dururken başkalarının yardımına muhtaç olma durumu, “yerli halkların” sömürülen-horlanan bir halk olduğundan kaynaklanmıyor mu?

Tüm ömrü Sovyet eğitiminin elemesinden geçmiş, Sovyet rejiminin baskısı altında yaşamış ve koyu Rus tesirinde büyümüş, Türklük bilimi ve Türklük bilinci zayıf olan Cengiz Aytmatov’un, yukarıdaki sorularıma gerçekçi ve net cevaplar verebileceğini sanmam. Çünkü, Çin yanlısı, Rus yanlısı insanlardan dürüstlük beklemek, şeytandan iman beklemek kadar ahmaklık olur.

Bugünkü Rusya Federasyonu sınırları içinde bulunan Türkî halkların en uygarı ve bağımsızlık savaşının önderi konumundaki Tatarlar, sömürge siyasetinin zehirleyici etkisine karşı, kendilerini korumak için dil mücadelesi vermektedirler. Tatarlar çoktandır Latin alfabesine geçiş kararını almış olup, Tatar yazı dili bu doğrultuda adım atarken, Devlet Başkanı Putin başta olmak üzere Rus şovenistlerinin engeline takılmıştır. Öfkeli Ruslar-Rus basını, bu nedenle, alfabe değişikliği ötesinde anlamlar taşıdığını öne sürmüştür. Tataristan’ın Türkiye’ye yaklaşmaya çalıştığını savunan Nezavisimaya (Bağımsız) gazetesi, bu cumhuriyetin Rusya topraklarında yaşayan diğer Türk asıllı halkların önderi olmak isteğini de yazmıştır. Gazete, Tataristan’ın Rus kültürünü dinamitlediğini, gelecekte diğer Türk asıllı halkların da aynı adımı atabileceğini bildirmiştir.

Evet öyle, milletçe var olma savaşı veya milletçe yok etme savaşı, her şeyden önce dil ve kültür savaşıdır. Türk dilli olma veya Türkçülük, Türk devletinin var olma felsefesidir. Bu felsefeyi dışlayan devlet, Türk devleti olamaz. Bu felsefeye bugün en çok muhtaç olan Türk boyu Uygurlardır. Uygurların Çin zulmünden kurtulabilmeleri ve devlet sahibi olabilmeleri, önce bu felsefeyi benimsemelerinden geçer. Bu sebeple düşmanlarımızın korkulu düşü-Türkçülüktür.

Çinceden çevrilmiş “Pantürkizm Medeniyeti Hakkında Araştırmalar” adlı, 181 sayfalık Uygurca bir kitap, 2000 yılında Ürümçi’de basılmıştır. Çin neden, özel uzmanların hazırladığı böyle bir yayına gereksinim duymuştur? Elbette Pantürkizm’den korktuğu için, Pantürkizm’i karalamak için. Çin Pantürkizm’den neden korkuyor? İleride Doğu Türkistan’da kurulacak devletin felsefesi Pantürkizm-Türkçülük olduğu için. Bu kitabın sonuç olarak sunduğu aşağıdaki ifadeler, düşman diliyle Pantürkizm’in tanımını yapar niteliktedir:

“Medeniyet Pantürkizm’i, siyasî Pantürkizm’in esasıdır. Bu esas, siyasî Pantürkizm’in yaşamı-gelişimi için kaynak ve Şin Cang’daki (Doğu Türkistan’daki) bölücülüğü nazarî esasla-medeniyet arka görünümüyle besler. Aynı zamanda Batılı düşmanlarımızın devletimizi parçalamasına kolaylık doğurur. Bu sebeple, Pantürkizm’e karşı savaş ve onun medeniyet alanındaki derin etkisini temizlemek, ideoloji sahamızdaki uzun vadeli vazifemizdir.”

İşte Çin’in, “çağımıza ayak uyduramayan dil” diye, Uygur dilini yok etmeye çalışmasının sebebi, yukarıdaki kendi ifadelerinden yalın bir şekilde anlaşılmaktadır. Çin’in, Uygur diline yönelik “çağımıza ayak uyduramayan dil” tanımlaması, Uygurlar diline ve kültürüne dayanıp, kendi devletlerini kuracaktır, Şin Cang (Doğu Türkistan) elden gidecektir korkusundan kaynaklanmış çıplak bir yalandır.

Kendi kendine sahip, kendi diline de, devletine de sahip olan Uygurlar, çağımıza daha kolay-daha iyi ayak uydurabilen Uygurlar olmaz mı idi?! Çağımıza ayak uydurmanın yolu, yok etmek değil, geliştirmek değil midir?! Ne yazık ki, sömürgeciler hiçbir zaman böyle yalın mantıktan hoşlanmazlar, anlamazlar. İsyandan başka çare yoktur. İsyan, mazlumların son çaresidir. Zalim ve mazlum var olduğu sürece, isyan da var olacaktır. Sanırım, haksızlığa karşı bu savaş Uygurlar ile sınırlı kalmayacak, büyüyerek evrensel boyutta sürüp gidecektir. Çünkü insanlığın doğası, dürüstlük, hak ve özgürlükten yanadır.

İklil KURBAN 

Mart 2006

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAŞGAR OLAYI

 

Yıl 1980, ben bir göçmen soydan geliyorum. Vatanımın değerini de çok iyi anlıyorum. Göçmenlik insanlara yalnız güç değil akıl da veriyormuş. Ağırlaştığım-tembelleştiğim şu anılarımı yazmakta olduğum günlerde, uçan kuş gibi benden çok çok uzaklaşıp giden ve bir daha geri dönmeyecek olan o, göçmenlik günlerimi çok çok özlüyorum. O günlerde işsiz güçsüzdüm, gecekonduda yaşıyordum, tutunabilecek bir dal bulabilir miyim kaygısı tüm benliğimi sarmıştı. Fakat idealler peşinde koştuğum-koşabildiğim için mutluydum. Ah o günleri bir daha yaşasaydım… Yaşımın 45’te olmasına rağmen o günleri rüzgar gibi geçip giden gençliğim olarak anımsıyorum. Çünkü ben geçmişte özlemi duyulacak normal bir gençlik yaşamadım ki; benim gençliğimi haksızlıklar, mahkumiyetler, yoksulluklar yutmuştu. Gençliğim de, güç-kuvvet ile dolup taşan olgunluğum da, idealler peşinde koştuğum özgür atılımlarım da, işte o ilk göçmenlik günlerim-işte o ilk göçmenlik yıllarımın koynunda, mutlu anılar olarak uzakta- çok uzaklarda kaldı bugün (KURBAN 2007: 172-173)

Yıl 2008, Ağustos ayının 04.Günü, Kaşgar’da yaşanan olağanüstü bir olayı, anılarımın arkasında çok uzaklarda kalmış, vatan özlemimin gereği tekrar yayımlıyorum:

Esir ulusların özgürlük ve bağımsızlık savaşı, önce kendini tanımaktan yani tarihini ve kültürünü bilmekten geçer. Bilhassa Uygurlar gibi uzun bir siyasî tarihe ve köklü bir kültüre sahip olan ulus, kendini tam anlamıyla tanıdığı an, o ulusun kurtuluş savaşını hiçbir kara güç durduramaz. Ulusa mal olan manevî güç, hemen maddî güce dönüşür (KURBAN 1994: 170). Son zamanlarda kurulup ancak 5 yıl yaşayan ve 1992 yılında kitap olarak da yazılan Şarki Türkistan Cumhuriyeti (1944-1949), bu Uygur kimliğinin en yalın özetidir. Bu cumhuriyet uğruna yapılan savaşta, Uygur kızı Rizvangül Haşim (1926-1945) şehit düşmüştü.

Aradan 10 yıl geçti, 100 yıl geçse bile unutulmayacak olay idi bu. Konuyu çok önemsediğim için, kısmen eklemeler ile tekrar kaleme alıyorum

Ulus, vatan, devlet, tarih ve kahramanlar-birbirini tamamlayan tanımı çok zor olan siyasî kavramlardır bunlar. Bu kavramlar kimi zaman destansı olaylarla iç içe geçer. Ulus, vatan ve devlet olmazsa, tarih ve kahramanlar da olmaz. Tarihi kahramanlar yaratır. İşte yukarıda başlık yaptığım “KAŞGAR OLAYI” bu kahramanların yarattığı bir tarihin öyküsüdür. Bu kahramanlar gücünü ulusçuluktan almıştır.

Bütün manevî güçlerin en güçlüsü ve en hakikisi ulusçuluktur. Çünkü bu gücün temelinde bir ırk ve o ırkı barındıran bir vatan yatmaktadır. Vatan sevgisiyle yoğrulan kültür ve tarih bilinci, o ırkın ulusçuluğudur (KURBAN 1992: 15). En etkili ulusçuluk destanlarda saklıdır. İşte yukarıda başlık yaptığım “KAŞGAR OLAYI” bu kahramanların yarattığı bir destanın adıdır.

Yıl 2008, Ağustos ayının 04. Günü, Çin Olimpik şenliğinden 4 gün önce-Pazartesi, Kaşgar’ın Semen Yolu’nda ansızın bir olay oluvermiş. Ben bu olayı öğrenince, “Kaşgar Olayı” olarak kavradım. Çünkü bu olay, ancak Kaşgar’a-Kaşgarlıya yakışır bir olay idi. Azizane Kaşgar! Sende ömrümün iki yıllık izleri saklı (1953-55), ömre ömür katan havandan soluk aldım, suyunu yudumladım. Seni tanıyorum, doğanı-insanlarını-tarihini biliyorum ve bildiğim için seni çok seviyorum. Kaşgar demek Uygur demektir. Sen neleri yaşamadın ki, ne mucizeler sende yaşanmadı ki… Uzun tarihinin bağrında barındırdığı ulu zatlarını bildiğim için, bu olay kahramanlarının adını da, senin adın eşliğinde senin tarihine yazılmasını, gelecek kuşakların da senin adın eşliğinde senin tarihinden okumasını isterim. Onun içindir ki, bu yazımı “KAŞGAR OLAYI” diye adlandırdım.

Yıl 1953, Eylül ayının 13. Günü. “Tarihî Kalıntıları İnceleme Grubu” ile Ürümçi’den Doğu Türkistan’ın güneyine doğru yola çıktım. İşte Kaşgar hakkındaki ilk izlenimlerim:

Selam sana Uygur ulusunun “Azizane” diye değer verdiği tarihî şehir Kaşgar! Heyecanla önüme uzaklara bakıyordum, ufukta koyu bir yeşillik. Şehir kıyısından akan çamurlu Tümen nehrinin köprüsünden geçerek, Heyidgah alanındaki valiliğin dev kapısı  önüne gelip durakladık. Yine şu Heyidgah alanını çevreleyen binaların birinde Medeniyet idaresinin konuk evine yerleştik. Sabah kahvaltısından sonra Heyidgah alanını gezdim. Uygurlar bayrama “heyid” diyorlar. “Heyidgah” bayramın yapılacağı yer-alan anlamını verir. Heyidgah alanının bir yönü Yakup Beg’in (1820-1877) yaptırdığı Heyidgah Camii ve bu camiye özgü avlu ile çevrelenmiştir, avlu içinde büyük bir göl var. Ekibimizle beraber Heyidgah Camiyini ve Appak Hoca Mezarı başta olmak üzere şehrin birçok yerlerini, Orta Çağa özgü üstü kapalı dar sokaklarını gezdik. Bu şehirde mescit çokmuş. Halka ait olan evlerin pencereleri genelde sokağa değil avlu içine bakıyormuş. Kaşgar tam bir Uygur şehriydi. Kaşgar demek Uygur demekle eş değerdir. Çinliler hemen hemen yok gibiydi. Kaşgar’ın her şeyden önce havasını beğendim. Kuru cana yakın hoş kukulu bir hava. Bu sebepledir ki, halkının sömürülmüş-yoksullaşmış olmasına rağmen, burada akciğer hastalığı olmuyurmuş. “Kaşgar insan fabrikası” deyimi elbette boşuna çıkmamıştır.

Kaşgar’da 15 gün kadar kaldıktan sonra, Teklamakan Çölünü güneyden çevreleyen Yenihisar, Yarkent, Karakaş, Hoten ve Lop şehirlerine gitmek için, Doğu Türkistan’ın en güney yöresine doğru uzun yolculuğa çıktık. Arada sırada yolu kum fırtınalarından korumak için yapılan tahta duvarların yanından geçiyorduk. Teklamakan Çölü’nün tozlu sıcak esintileri kendini hissettiriyordu. “Teklamakan” “tekti” (aslı) ve “makan” (yurt) sözcüklerinden oluşan “aslı yurt” anlamını veren bir addır. Bu çölün ortasından akarak, sonunda bu çölde kaybolan Tarim nehri kıyılarının eskiden yerleşim alanı olduğu, buralarda bugüne kadar saklanmış, fakat gizemi henüz çözülmemiş eski şehir kalıntılarından anlaşılmaktadır. Adı Türkçemizdeki tarım-ziraat anlamına gelen, “Tarim” denilen bu gizemli nehrin kaynağını, kuzeyden Tanrı Dağı silsilelerinden gelip, Kuçar-Aksu şehirlerini sulayıp geçen nehirler; güneyden Himalaya dağ silsilelerinden gelip, Kaşgar, Yarkent, Hoten şehirlerini sulayıp geçen nehirler oluşturmaktadır. Tanrı Dağı’nın ebedî karla kaplanmış Han Tanrı Zirvesi 8000 metre yüksekliktedir. Himalaya Dağı’nın dünyamızın doruğu olarak bilinen Everest zirvesi 8878 metredir. Teklamakan Çölü 270 000 kilometre karadir. Evet, çöllere özgü özelliğiyle, Afrika’nın ünlü Büyük Sahra çölünü aratmayacak nitelikteki çölüyle, karlı dağ silsileleriyle halen bağrında birçok gizemi barındıran bu vatan-tam anlamıyla bir Uyguristan’dır. Karşılaştığımız tüm insanlar Uygurdur (KURBAN 2007: 46-47).

Kaşgar-Teklamakan Çölü ve Tarım Ovası olarak da bilinen, Doğu Türkistan’ın Güney Batı kısmına yani Orta Asya’nın da Güney Batısına yerleşmiş, tarihi 1000 yıllara dayanan en ünlü şehirlerinden biridir. Orta Asya denildiğinde şu tarihî hakikat akla geliyor: “Orta Asya’ya hakim olan güç, bütün Asya’ya hakim olacaktır”. Bu şehre Küçük Buhara da denilmektedir. IX-XII. Yüz yılarının ünlü Türk Devleti Karahanlı’nın başkenti olan bu şehir, doğurduğu Kaşgarlı Mahmut, Yusuf Hashacip gibi ünlü şahısları ile de tarih sayfalarında sık sık dile getirilen bir şehirdir.

Maalesef uzun tarihi cereyanında bu şehir zaman zaman Çin işgaline duçar olmuştur. Bu yazgı da onun coğrafî konumundan, Türklük uğrunda oynadığı rolünden ve zenginliğinden kaynaklanmış bahtsız bir kaderdir. Bu kadere bugün Abdurahman Azat ile Kurbancan Hemit de ortaklaştı. Onları Kaşgar’ın şanlı tarihi mutlaka bağrına basacaktır. İnanıyorum ve içim rahat, “Kaşgar Olayı” yaşandığı müddetçe, düşman ne kadar çok ve ne kadar zalim olursa olsun, bir gün gelecek Kaşgar mutlaka kurtulacaktır, Kaşgar sonsuza dek Kaşgar olarak kalacaktır! İsyan mazlumların son çaresidir.

Türkî halklara yönelik Arap-Çin saldırısı ve Türkî halkların yenilme sebebini, ünlü Uygur tarihçisi Turgun Almas (1924-2001) “UYGURLAR” adlı kitabında şu ifadelerle anlatmaktadır:

“Arapların Orta Asya halklarını diz çöktürme ve bölgeyi işgal eylemi tam 100 yıl (651-751) sürdü. Türkî halkların yenilgisi Arapların güçlülüğünden değil, belki Orta Asya halklarının sınır komşularının güvensizliğinden ve kendi aralarındaki ittifaksızlıktan ileri geldi. Daha açık söylemek gerekirse, Araplar Orta Asya’ya saldırdığında, Doğu ve Batı Türk Hakanlığı zor durumdaydı. Ülke içinde cereyan eden huzursuzluklar dışarıdan Tang Sülalesi tarafından sürekli körüklenmekteydi. Çinlilerin Türkî halklara karşı yüzyıllar boyunca yürüttüğü eylemleri sonucunu vermekteydi. Böylece iki cephe arasında kalan Doğu ve Batı Türklüğü Araplara karşı ciddi çaba gösteremediler (KURBAN 2014: 47).

          Yıl 751, Çin-Arap ve Türk kuvvetlerini bir araya getiren Büyük Talas Savaşı’nda-bugünkü Kırgızistan topraklarında cereyan eden savaşta, Çinli ağır yenilgiye uğramış-çekilmiş ve 1755 yılına kadar 1000 yıl Türkistan’a el uzatamamıştır (KURBAN 1992: 9). Çin askerlerinin Doğu Türkistan’a tekrar girdiği 1755 yılından Yakup Beg’ın iktidara geldiği 1865 yılına kadar süren 110 yıllık zaman Birinci Çin İstilası Devridir. Fakat Çinliler bu kadar uzun zaman içinde istilayı tam olarak gerçekleştirememişlerdir. Çünkü bu yüzyıl Doğu Türkistan için, tam anlamıyla İsyanlar Yüzyılı olmuştur (KURBAN 1996: 71).

Yıllar sonra, 1865-1878 yılları arasında Kaşgar’da Yakup Beg (1820-1878) devleti kuruldu. Bu Türk devletine karşı Rus-Çin işbirliği gündeme geldi. Türkistan Türklüğü eskiden olduğu gibi yine iki cephede savaşmak zorunda kaldı… Biz Türkler 6 000 000 kilometre kare büyüklüğündeki Türkistan denilen engin ve zengin vatana sahip ulu bir ulus idik. Bu mutluluğumuzu çekemeyen kıskanç düşmanımız da az değildi.

Abdurahman Azat (34 yaşında) ve Kurbancan Hemit (29 yaşında) adlı iki Uygur genci, birlikte kollandıkları arabayı, konvoy halinde gitmekte olan silahlı Çin Askerî Bölüğü’nün üzerine sürmüş ve olabildiği kadar çiğnetmiştir. Bu ani araba saldırısında 17 Çinli asker ölmüş, 16 Çinli asker de yaralanmıştır.

Gerekçe, Türkistan denilen benim bu aziz ülkemde Çin işgaline yer yoktur

Yıl 2008, Ağustos ayının 08. Günü, ben bu haberi Washington’dan seslenen Uygur Azatlık Radyosu’ndan duyduğum gün, not defterime, “İşte Şarki Türkistan’da Azatlık Savaşı başlanmıştır; Abdurahman Azat’a, Kurbancan Hemit’e şan ve şerefler olsun!” cümlesini yazmıştım.

Ellerinde makineli tüfek veya güçlü bir patlayıcı bomba bulunmadığı halde-Çin’de Uygurların böyle bir çağdaş silaha sahip olabilmesi imkânsızdır-bir anda silahlı düşmanının 33’ünü saf dışı bırakmak ve düşmanından kaçıp kurtulmak-hayatta kalmak için faaliyete geçmek…

Bu eylemlerin hepsini bir anda bir arada yapmak mümkün mü? Mümkünmüş! Onlar, büyük bir patlayıcı eşliğinde cennet yolunu seçen sapık inanç sahibi intiharcı değil, yaşamı ve özgürlüğü kutsal bilen yüce ruhlu insanlardır. Onlar bir kere yapalım da sonrası ne olursa olsun, diye geleceğinden umudu olmayan karamsar insanlardan da değildir. Yanı sıra Onlar, ne yapıp yapıp öç alalım diyen intikamcılardan da değildir. Onlar sadece öç alma niyetinde olsalardı, kalabalık Çinli sivilin üzerine saldırır ve kaçıp kurtulmak da kolay olurdu. Onlar bu Azatlık Savaşını düşündüklerinde, arabayla yapılmasını ve arabayla kurtulmayı da planlamışlardır ki, savaşı devam ettirebilmek için elbette esen kalmak zorundaydılar; maalesef plan yetersiz kalmış-yakalanmışlardır.

Onlar, bu eylemleriyle, mümkün görünmeyen nice işlerin, can ve gönülden yapıldığında mümkün olduğunu kanıtlamış olan fedakâr-büyük şahsiyetlerdir. Onlar, iyi düşünülmüş, olağanüstü cesaret ve son derece çeviklik gerektiren bu örnek eylemleriyle, Şarki Türkistan Azatlık Savaşının yolunu açmıştır. Çünkü bu savaş, Çinli zihninde, Türkistan topraklarında kendilerine karşı her zaman patlamaya hazır bir bombanın bulunduğu fikrini-korkusunu yine bir daha canlandırmıştır ki, korku, kaçmanın-yenilginin ön koşuludur. Onlar, Azatlık Savaşının bu “ön koşulu” nu canı ve kanları pahasına hazırlamıştır; kalan iş arkadan gelenlere emanet edilmiştir. Türkün Pantürkizmden başka yolu yoktur.

Herkesin kolay kolay yapamayacağı-destanlara konu olacak bu olayın failleri olan Abdurahman Azat ve Kurbancan Hemit ikilisinin ataları-yakın akrabaları-dostları araştırılıp kimlikleri tespit edilmeli ve olayın ayrıntıları olduğu gibi bilinmeli diye düşünüyorum. Olay ve Onlar hakkındaki bilgiler bilindikçe, derinleştikçe daha çok ve ilginç bilgiler akla gelebilir-yazılabilir. Uygurlar ile ilgilenen-Doğu Türkistan’a gidip gelebilen Uygur dostlarının dikkatini bu konuya çekmek isterim. Zamanla bu konu manevi bir güce dönüşür, tarih olur, bilim olur; bu güç-bu bilim karşısında Çinli çaresiz kalır.

Zan ediyorum Çin hükümeti de, korktuğu, gerçekler karşısında savunmasız kalma endişesi gereği, bu konuyu çoktan ele almış olabilir-elinden geldiği kadar bilgi toplamaya çalışmış olabilir. Çünkü Çin, daha da gizli-sinsi-suikast yollarıyla, arkada kalanlarını da yok etmek-temizlemek amacıyla her tür kirli eylemlere başvurabilir. Çin’in böyle yapacağını ben, Ahmetcan Kasimi önderliğinde, 1944-1949 yılları arasında kurulup yaşatılan Şarki Türkistan Cumhuriyeti döneminden kalma anılarımdan çok iyi hatırlıyorum. Çin Doğu Türkistan’ı işgal edince, sadece bu cumhuriyeti kuranları değil, onların yakınlarını da her tür bahaneyle birer birer yok etmiştir. İşgale karşı isyan ettiği için, Osman Batır (1889-1951) ve Yakup Rahmanoğlu (1924-1951) 1951 yılında Çinli cellâtlar tarafından idam edilirken, Onların yakınları da hapsedilip, çoğu öldürülmüştü.

Örneğin: İli Siyasî Danışma Kurulu’nda bulunduğum 1964-1965 yıllarında, Osman Batır’ın büyük oğlu Şirtiman ile tanışmıştım. Onu Altay’dan kendi toprağından-kendi toplumundan koparıp İli bölgesindeki Siyasî Danışma Kurulu’na getirmişler. Kültür Devrimi sırasında (1966-1976) hapsedilen Şirtiman çok geçmeden hapishanede ölü bulunmuştur (KURBAN 2007: 129)

Orhun Abidelerinde izahı geçen, şu, ileriye dönük kuşku ve hile dolu bir yaşam tarzı, Çin ulusunu ve devletini ayakta tutan asli etken olagelmiştir: ”Çin ulusunun sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, yumuşak ipek kumaşla aldatıp uzak ulusu öylece yaklaştırırmış. Yaklaştırıp konduktan sonra, kötü şeyleri o zaman düşünürmüş. İyi bilgili insanı, iyi cesur insanı yürütmezmiş. Bir insan yanılsa, kabilesi, ulusu, akrabasına kadar barındırmazmış.” (KURBAN 1995: 89).

Yıl 2009, Nisan ayının 08. Günü, Kaşgar Olayı’nın bu iki yaratıcısı, Çinli cellatlar tarafından sıkı güvenlik çemberi altında kurşunlanarak öldürülmüş, cesetleri ailelerine verilmemiş, demek yok edilmiştir. Bu uygulama Çin ulus-devlet geleneğinin gereğidir ki, Çin ulusu ve devleti kalıcı belgelerden-tarihten-bilimden ecelden korkmuş gibi korkar, tıpkı aydınlıktan korkan hırsız gibi. Bu iki müstesna şahsiyetin cesedi mezar haline gelecekse, bu mezarların Uygur ulusunu azatlık savaşına çağıran bir simge olacağından Çinli elbette korkacaktır. Zaten Çin, bu olayın etkisinden kurtulamayacak, her adımını-her sözünü bu olayın yarattığı korku eşliğinde yapacaktır. Bundan sonra Çin’in Doğu Türkistan’daki tüm uygulamalarına, bu “Kaşgar Olayı”nın yarattığı korku, gizli veya açık mutlaka damgasını vuracaktır. Yakında Çin Merkezi Hükümetince, yalan da olsa, dile getirilen “insan haklarına saygı” sözcüğü, hiç kuşkusuz bu korkunun yankısıdır.

Düşmanımızın gönlüne bu kadar bitmez tükenmez korku salan, ey benim aziz kardeşlerim! Sizin bu, ulu ruhunuz karşısında ulusumuzun adına saygıyla eğiliyorum! Size şan ve şerefler olsun! Evet, Uygurları Uygur yapan, Uygurların bağrından doğan sizin gibi ulusal bilinç sahibi büyük Uygurlardır.

Yıl 1877 Mayıs ayı, Yakup Beg hayata gözlerini kaparken, uzak Çin’den gelen Zo Zungtang komutasındaki 90 000’lik Çin ordusunun üç alma hırsı sürer gider. Yakup Beg’in mezarı açılıp cesedi ateşe verilir. 60 000’lik Türk ordusundan sadece 10 asker Hokand Hanlığı’na kaçabilmiş, kalanları Çin katliamından hayata veda etmiştir.

Bugünden başlayarak gelecek kuşaklarımız, Abdurahman Azat, Kurbancan Hemit adına, “Azatlık Kahramanı”, “Azatlık Habercisi” başlıklı şiirler-methiyeler-destanlar-romanlar yazacaklardır. Bu kahramanlarımız, Kaşgar adı ve Doğu Türkistan tarihi ile ölümsüzlüğe kavuşacaktır. Zaten ulusumuz böyle ölümsüz kahramanlarımızın omzunda yaşamış ve var olagelmiştir.

Dünya çapında ve insanlık tarihi boyunca Çin gibi kötü güçler her zaman büyük ve ürkütücü olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple halkın olağanüstü akıl ve sezgi gücünün ürünü olan destanlardaki ve masallardaki tüm kötü güçler ne kadar büyük ve korkutucu olsalar bile, adalet karşısında hep yenilmişlerdir. Adalet ve insan hakları kavramlarının en çok yalınlaştığı-keskinleştiği günümüz dünyasında adaleti ve özgürlüğü savunan evrensel güçler, eğer Doğu Türkistan’ın Çin tarafından yutulup yok olup gideceğine seyirci kalacaksa, insanlık aleminde, insanlık tarihinde günümüze kadar varlığını sürdüre gelen destanların, masalların ve “adalet” denilen kavramın hiçbir anlamı ve hiçbir değeri kalmaz (KURBAN 2007: 239).

Bu “Kaşgar Olayı”, kurtuluş savaşlarının seyrek rastlanan ender bir örneğidir; bıçak kemiğe dayandığının çarpıcı bir belirtisidir; yanı sıra bu olay, insanlık-dünya duysun diye, cihanşümul bir haykırıştır ki: Bitsin şu zulüm! Çinliye ölüm!!!

KAŞGAR OLAYI, zaman geçtikçe anlaşılan-değeri yükselen, son zaman tarihimizin-son zaman kahramanlarımızın yarattığı ölümsüz bir Türk destandır.

“Yaşam acımasız, tarih kirlidir”. Öyle de olsa, bir tarihçi olarak, Çin’in geleceğine özgü bildiğim tek gerçek şu ki, Çin mutlaka bölünüp-parçalanacaktır. Çünkü özgürlük-demokrasi ve ulusal devlet kavramlarıyla çağımıza damgasını vuran evrensel değerler, Çin’in bugünkü gidişatının önünde geçilmez bir set oluşturmuş, artık Çin’e dur demenin zamanı gelip çatmıştır. Değişik bir değişle, Çin’in ölüm fermanı çıkmış ve er geç uygulanacaktır (KURBAN 2007: 251).

          Çin’in-Çin ulusunun en belirgin özelliği-aynı zamanda en zayıf noktası, akıl yerine iradeye öncülük tanıyan ön yargılı karakter yapısıdır ki, bu yapı gereği Çin yönetimi, her zaman-her an büyük hatalara gebedir. Çin zalim olduğu kadar korkak, kalabalık olduğu kadar güçsüzdür. Rusların-Rus yönetiminin en belirgin özelliği, yalancılık-ikiyüzlülüktür. Şu Türkistan atasözü Rusların bu özelliğinden kaynaklanmıştır : “Urus ile yoldaş olsan ay baltan yanında olsun” (KURBAN 2007: 228). 

 İklil KURBAN

          KAYNAKÇA

1.Washington’dan seslenen Uygur Azatlık Radyosu’nun 08.08.2008 günkü haberi.

2.KURBAN, Şarki Türkistan Cumhuriyeti, Ankara 1992.

3.KURBAN, “Turgun Almas ve Uygurlar” Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Konya 1994.

4.KURBAN, Doğu Türkistan İçin Savaş, Ankara 1995.

5.KURBAN, Gerçekler ve Yalanlar (Anılar-Yansımalar : (1943-2007), Ankara 2007.

6.KURBAN, Yaşlı Tarihin Yankısı, İstanbul 2014.

 

 

 

 

 

 

Terör (Suikast) ve İsyan

İklil KURBAN

 Amerika’da meydana gelen 11 Eylül 2001 tarihli korkunç terör olayından sonra, terör ile isyanı daha açık bir şekilde ayırt etmenin gereksinimi doğmuştur. Bu iki sözcüğün anlamında güç kullanmak ile kan dökmek gibi ortaklıkların bulunduğu aşikârdır. Oysa bu ortaklıklara rağmen, bu iki kavramın içeriğinde birbirine taban tabana zıt olan iki olgu söz konusudur.

Terör bireyseldir; isyan toplumsaldır. Terörün gücü gizliliktedir; isyanın gücü meşruluktadır. Farkların en önemlisi, terörün failine irade ve kıskançlık egemendir; isyanın failine akıl ve mertlik egemendir. Terörün faili teröristtir-suikastçıdır; isyanın faili özgürlük savaşçısıdır. Terörün amacı sadece öldürmek ve zarar vermek olduğu için yürüyecek yolu dardır, olanakları kıt, geleceği karanlıktır; isyanın amacı özgürlük-kurtuluş olduğu için yürüyecek yolu geniştir, olanakları sonsuz, geleceği aydınlıktır.

Terör iki türlüdür: Bireysel terör ve devlet terörü. İsyanın türü çoktur: Silahlı isyan, yürüyüş, protesto, söz düellosu, kalem gücüyle karşı koymak, tıpkı “Uygurlar” kitabının yazarı Turgun Almas’ın yaptığı gibi ve başkaları.

İşte, dünyamız bir savaş alanıdır. Bu savaş iyilerle kötülerin, mazlumlarla zalimlerin savaşıdır. İnsanlığın geçmişinin büyük kısmı savaş, işgal, isyan, terör, suikast ve katliamdan ibaret kanlı olaylarla doludur. İnsanlık tarihinin her devrinden, her ülke veya ulustan bu kanlı olayların örneklerini bulmak mümkündür.

Eski çağlara değinsek:

Köle Spartacus’un (ölümü M.Ö.71) tüm Roma’yı titreten isyanı. Roma devletinin başında bulunan Sezar’ın M.Ö. 15 Mart 44 yılında bir suikast sonucu öldürülmesi.

Orta çağlara değinsek:

Rudbar , İran’ın başkenti Tahran’ın kuzey-doğusunda Hazar denizine yakın bir vadi…. Bir zamanlar dört bir yana terör korkusu yayan Alamut Kalesi buraya yerleşmiştir. Bu terör kale devletinin başında Hasan Sabbah (1050-1124) bulunuyordu. Hasan Sabbah’a göre, kendinden olmayan herkesin sadık fedailer eliyle öldürülmesi dinî vazife olarak algılanıyordu. Sonuçta, bu katil ordusunu ortadan kaldırmaya karar veren Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah, Onun buyruğunu yerine getirmeye azmeden komutan Yorumtaş ardı ardına fedailer tarafından öldürülmüştü. Ünlü başvezir Nizamülmülk de hançer darbeleri altında can vermişti.

Ünlü Türk bilgini Ebu Reyhan Biruni (973-1048) Türkistan’a yönelik Arap işgali sırasında zalimliğiyle ün kazanmış Arap komutanı Kuteybe hakkında : “Kuteybe , Harezm yazısını mükemmel bilen , Harezm’in gelenek-rivayetlerini iyi bilen ve halkı bilgilendiren bilginleri yok etti . Şimdi bu rivayetler yok olduğuna göre, İslamiyetten önce ne olduğunu da bilmenin imkânı yoktur” , diye yazmıştır. İşte bu Kuteybe , Fergane’deki bir isyan sırasında öldürülmüştür .

Yakın çağımıza değinsek:

Stalin tarafından yönlendirilen Troçki’ye (1879-1940) ve Kirov’a (1886-1934) yapılan suikast. Arhipélag Gulag’da (Adalardaki Kampların Merkezî Yönetimi) 1 Mart 1940 tarihli belgeye göre, cezalandırılan insan sayısı 1 668 200 kişidir. Bunların çoğu öldürülmüştür. İşte bu devlet terörüdür. ABD devlet başkanı Kennedy’in (1917-1963) bir suikast sonucu öldürülmesi. İsveçli devlet adamı Palme’nin (1927-1986) bir suikast sonucu öldürülmesi. Türkiye’deki siyasî İslamcıların Aydınlara yönelik suikast eylemleri.

Yukarıda kısaca sıraladığım örneklerin çeşitliliği ve çokluğu bakımından bu konuda Çin’in ayrı bir yeri vardır. Değişik bir değişle, dünyamızda terör ile isyan olaylarına en zengin ülke Çin’dir. Çin’de Terör ne kadar çeşitli ve çoksa, isyan da o kadar çeşitli ve çoktur. Sömürgeleri olan Doğu Türkistan, Tibet, İç Moğolistan ve Mançurya’dan bölünmüş bir Çin’i göz önümüze getirelim. Burası haritada göründüğü gibi yuvarlak göl şeklindeki sazlık bir ülkedir. Bu ülkede yılan, kurbağa, pirinç ve kalabalık sarı ırk topluluğundan başka hiçbir şey yoktur.

Başkalarının hesabına ayakta kalabilmek için batı ile kuzeye genişleyen (doğu ile güneye genişleyemezdi, çünkü bu yön denizlerle çevrilidir) bu sarı ırk ve onun devletine tarih boyunca irade gücüyle çıkar kaygısı egemen olmuş; çıkar uğruna yapacağın her şey mubah, onların yaşam felsefesi olmuştur.  Bu sebeple bu ırk ve onun devleti mantık ve ahlaktan yoksun olarak gelişmiş ve bunun içindir ki, bu ırk ve onun devleti her zaman terör ve isyana gebe yaşamıştır.

Çin devletinin düşüncesine göre , “Doğu Türkistan” diye bir şey yoktur, burası Şin Cañ’dır, yani kazanılmış topraktır. Uygurların yaptığı tüm eylemler ise terör eylemidir. Bin Ladin eyleminde nasıl İslam’ı kullandıysa, Uygurlar da İslam’ı kullanıyor, yani Bin Ladin’in eylemiyle benzerlik taşır.

Çin’in Doğu Türkistan’ı işgal etmeye kalktığı 1760’lı yıllardan Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşu olan 1949 yılına kadar Doğu Türkistan’da olup biten tarihe mal olmuş büyük isyanların sayısı 15’tir. Her isyan kanlı terör ve katliamlarla bastırılmıştır. Öldürülen insan sayısı 10 binler, 100 binlerle tahmin edilir. Bu isyanlar sonucu 3 defa Uygur ulusal devleti kurulmuştu. 1949’dan sonra komünist Çin yönetimine karşı irili-ufaklı isyanlar ister Doğu Türkistan’da ister Çin’in içinde kesintisiz devam etmiştir. Bu isyanları bastırmada sadece Çin’in kendine özgü devlet terörü kullanılmıştır.

Örnekler:

Mao, 40 yıllık silah arkadaşı Li Şao Çi’yi Keyfıñ şehrindeki özel hapishanede kendi elbisesini yiyerek ölmesi için aç bırakıp, acımasız bir şekilde, karşı söylemenin intikamını almıştır . Kültür Devrimi’nde (1966-1976) Mao’nun Kızıl Muhafızları tarafından rast gele öldürülen insan sayısı milyonlarla tahmin edilmektedir. 1976 ve 1989 yıllarında Tan En Mın alanında tanklarla ezerek öldürülen gençlerin sayısı onbinlerle tahmin edilmektedir. Taklamakan çölündeki ceza kamplarında tutulan ve öldürülen insan sayısını şimdilik bilmemize imkân yoktur. Resmî rakamlara göre, Pekin 2001’de infaz rekoru kırarak 2000’den fazla insan idam etmiştir. Bu rakamın aslında 5000’i bulduğu söylenir. Çin tek başına dünyanın geri kalanından fazla idama imza atıyor. Bu idamlar içinde Uygurlar “gözde idamlık”tır. Bu olgulara devlet terörü demekten başka ne denilir ?!

11 Eylül her şeyden önce Araplar ile Çinlilerin işine gelmiştir. Araplar, bu olaya karşı Amerika’nın sert tepkisini istismar ederek, dünyada Amerika düşmanlığını körüklemeye çalıştılar. Çinliler ise, Uygurların İslamî inançlarını istismar ederek, Uygurların özgürlük savaşını terör eylemi olarak tanımlayıp bastırmaya çalıştı. Dünyaya Uygurları terörist olarak ilan etti, tıpkı Rusların Çeçenleri terörist ilan ettikleri gibi .

Kendi topraklarında azınlık durumuna düşürülmüş, insan gibi yaşayabilmenin tüm olanakları elinden alınmış yoksul ve yorgun Uygurların Çinlilerle barış içinde beraber yaşamasının asla olasılığı yoktur. Ancak yalan ve haksızlıklara dayanabilen insan Çinlilerle beraber yaşayabilir. Çinlilerle beraber yaşarken dürüstlüğü ve yiğitliği seçmek ölümü seçmek demektir. Uygurların bugünkü savaşı hayatta kalabilme savaşıdır. Çinlilerin, Türk komünistlerini yani vatan hainlerini kullanarak, ister siyasî bakımdan olsun, ister maddî ve manevî bakımdan olsun, Doğu Türkistan’da yürüttüğü bütün eylemleri, bazen sinsi, bazen açık olarak, Doğu Türkistan Türklüğünü top yekûn yok etmeye yöneliktir. Çin’in bu eylemleri Orta Çağ’daki Kuteybe’nin, Hasan Sabbah’ın eylemlerini aratmayacak kadar kötülükte mükemmeldir. Bu yüzden Doğu Türkistan Türklerinin Çinlilere karşı duyduğu kin ve nefret sonsuzdur. Durum böyleyken, Uygurları dincilikle, İslamî terörle suçlamak, onlara yapılan en büyük haksızlık, en büyük hakarettir. Uygurlar ne yaptıysa, ne yapabildiyse bu isyandır. Uygurların Mustafa Kemal’ı yok, Nelson Mandela’sı yok, olması da imkânsızdır. Çünkü bu kişiler gibi kurtuluş-özgürlük yıldızlarını ancak az çok Batı değerlerinin etkisi olan, az çok ulusal ve bilimsel eğitime açık olan uluslar yetiştirir. Uygurların çocukluğunda anne babasından öğrendiği yarım yamalak dinî bilgileri ve canlarından başka kurtuluş-özgürlük için kullanabilecek hiçbir şeyleri yoktur. Evet, Çin devleti onları bilimden, ulusal eğitimden yoksun tutmuştur; Çin çıkarı açısından Uygurlar elbette böyle olmalıdır. Çünkü esir ulusların özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi önce kendini tanımaktan yani tarihini ve kültürünü bilmekten geçer. Bilhassa Uygurlar gibi uzun bir siyasî tarihe ve köklü bir kültüre sahip ulus kendini tam anlamıyla tanıdığı an, o ulusun kurtuluş mücadelesini hiçbir kara güç durduramaz. Ulusa mal olan bu manevî güç hemen maddî güce dönüşür.

Çin Uygurları 11 Eylül’le eziyor.

Yakalanma tehlikesiyle karşı karşıya kalan kurnaz hırsızı göz önüne getirelim, bu hırsız kaçarken bağırıyormuş:

“Hırsız kaçtı, yakalayın!” İşte Çin’in Uygurlar hakkındaki bugünkü tutumu budur.

Çin’in bu iğrenç tutumu karşısında kayıtsız kalan devlet ve topluluklara, şahıslara, Arhipélag Gulag’da işkence görmüş Polonyalı yazar Bruno Yasensky’in şu seslenişini sunuyorum:

“Düşmanlarınızdan korkmayın, en fazla sizi öldürürler. Dostlarınızdan korkmayın, en fazla size ihanet ederler. Kayıtsızlardan korkun, çünkü cinayetler ve ihanetler onların sessiz onayıyla işlenir” .