Etiket arşivi: Eğitim

Birşey Olmaz ki…

Az önce dipdibe komşu binamızın bahçesinden sesler duyduk. Haliyle aşina olmadığımız bu  insanların orada ne yaptıklarını merak etmiştik. Bir iki  gencin bahçedeki ağaçtan bir şeyler koparıp yediklerini balkondan bakınca anladık. Gözleri iyi seçemeyen annem bana soruyordu:

“Bu binada mı oturuyor kızım bu gençler?”

Öyle bir devirdeyiz ki karşı dairende oturandan bile emin olamıyorsun. Ne diyeyim ben şimdi anneme, öylesine bir cevaptı benimkisi:

“Ne bileyim anne.. Binadakilerdense helal, yok değillerse haram yemiş oluyorlar işte.”

Annem dayanamayıp bu kez onlara sordu:

“Oğlum! Ne ağacı bu?”

“Fındık teyze!”

45 senedir oturduğumuz sokakta demek fındık ağacı varmış. Şehirde büyümek ağaçları sadece ağaç ve yeşillik olarak tanımakmış.. İki tane kargocu çocuk dalmışlar fındık ağacına, kırıp kırıp yerlere atıyorlardı, bu olmuş bu olmamış diyerek  hem de.. İçim acıdı..

Başka bir şey demeden annem dönüp girdi içeri. Aklıma geliverdi birden. Geçen gün çok sevdiğim bir ablamla telefonda konuşurken öğrenmiştim.

“Anne dedim, biliyor musun geçen gün öğrendim, koskoca bir mahalle ya da şehirde bile bir haram yiyen varsa dualar kabul olmazmış..”

“Aaa dedi annem, biz yakınlarımızdan sorumluyuz, akrabalarımızdan.. Koskoca 5 milyonluk Ankara’da ne bileceksin kim ne yemiş..?”

“O zaman dedim çevremizden ve sokağındaki insanından sorumluyuz demektir. Sosyal sorumluluğun gereği de sanırım budur. Sen bir şey demedin ya yok ben duramayacağım, bu gençlerle  ben de konuşacağım, dedim.

Aklımın bir köşesinde nasılsa kalmıştı.Samiha Ayverdi annemizin bir kitabında okumuştum, balkonunu dağınık tutan bir gence mektup yazıyordu ve o mektup sayesinde pis görünümden kurtuluyorlardı. Bu kurtuluş her iki taraf için de fayda sağlıyordu. . Ben de alt katta bekar oturan bir gencimize aynı ihmalkarlığı yüzünden aynı şeyi yapıp mektup yazmıştım. O balkon o gün bu gündür bir daha hiç dağılmadı. Neden bu gençlere de duyarlı bir teyzeleri olarak doğru bildiğimi söylemeyeyimdi ki?   Başkasının malını onun izni olmadan yemek olmazdı, yaptıkları iş haramdı.

“Bakar mısınız? Sizce bu binadakilerin o fındıkları yemeğe hakları yok mu?”

Utanarak güldüler ama yemeğe devam ediyorlardı..

“Biz kargocuyuz teyze, zaten gideceğiz şimdi”dedi bir tanesi.

“Ama helal paranıza haram kattınız evladım, bari yöneticiden veya komşulardan izin alın helalleşin bence..”

“Birşey olmaz teyze!”

“Peki ama öbür dünya?”

“Olmaz olmaz.. Birşey olmaz.”

“Kul hakkı, hak hukuk adalet?”

“…….. ”

“Benden söylemesi, bundan sonrası sizin bileceğiniz iş.”

Annem dedi, “aferin kızım. Sen gerekeni yaptın.” Asıl ben sana minnattarım anacığım.. Bu değerleri nasıl verdiysen bizlere , bizler aktarabildik miydi acaba gelecek nesillerimize?

Pek çok sebep, zincirlemesine geri giden bu sonuçları hazırladı. Anlaması çok uzun sürdü, anlatması kim bilir ne kadar sürer?

Hasılı alın teri ile kazanılmayan her lokmanın hesabını vereceğimiz günler belki çok uzaktaydı ama az evvel yapılan konuşmanın izleri kırık fındık kabukları ile dalları yerlerde kaldı… 

Hepimizin yetişmiş evladı var, bizleri yetiştiren anaların üzerimizde büyük hakları var. Yere düşen dutları bile yemeyip paramızla ancak satın alarak tadına bakarak zevkine erdiğimiz o şahane lezzetleri oh Allahım ne güzel yaratmışsın diyerek sağlıkla yiyebilmeyi ve de vicdan muhasebesi ile öbür dünya fikrini belleğimize kazıyan büyüklerimizin haklılıkları her yerden aşikar olmakta. Helal olsun onlara, bizlere haramı öğrettikleri için.

 

 

 

HAYATIN PROJESİ

Roza KURBAN

 İnsanoğlu doğar, yaşar ve ölür. İnsan nerede, ne zaman, hangi ailede ve ülkede doğacağını seçemez. Ne zaman, nerede ve nasıl öleceğini bilemez. Ancak nasıl yaşayacağı insanın kendi ellerindedir. İnsan ömrünün değeri yıllarla ölçülmez. Uzun ya da kısa yaşamak önemli değildir. Önemli olan hayattayken yaptıkları işler ve geride bıraktıklarıdır. Uzun yaşayıp da hiçbir iz bırakmadan aramızdan ayrılanlar da, kısacık ömürlerinde hayatımızda derin iz bırakanlar da vardır. İnsanoğlu ne için yaşar ya da hayatının anlamı nedir, sorusuna farklı yanıtlar alabiliriz. Bu insana bağlı bir olgudur. Her insanın hayatta bir hayali ve amacı vardır. İnsanoğlu ulaşmak istediği sonuca varmak için amacı doğrultusunda hareket eder.

Her insanın hayattaki amacı ve hayalleri farklıdır. Hayatının amacı nedir sorusuna, insanlar başlangıçta ev, araba, para, kariyer sahibi olmak, ünlü olmak gibi yanıtlar vermesi olasıdır. Saydığımız tüm bu hayaller maddiyata dayalıdır. Burada insan için maddiyat mı, yoksa maneviyat mı daha önemlidir sorusunu sormak yerindedir. Maddiyat belli bir yere kadar önemlidir, ancak mal, mülk, para pul hayatta amaç değil sadece bir araç olmalıdır. Maneviyatı olmayan maddiyatın hiçbir anlamı ve önemi yoktur. Kadın-erkek, hayatta bir aile kurma hayali ile yaşar. Aile kurduktan sonra çocuklar dünyaya gelir. İnsanoğlunun en kutsal amacı, nesil, uruğu eğitmektir. Eğer bu amaç yerine getirilmezse millet Atlantis kıtası gibi yok olup gider. Vatanın, milletin, neslin bekası için insanoğlunun hayatının anlamı, nihai amacı – vatana millete hayırlı evlat yetiştirmek ve soyu yaşatacak, yüceltecek olan bireyler bırakmaktır.

 

Değişik alanlarda önceden plan ve programa alınmış, maliyeti hesaplanmış, kurum ve kuruluşların yönetim organları tarafından onaylanmış, kısa ve uzun vadeye bağlanarak özel kurum veya devlet adına gerçekleştirilmesi kabul edilmiş bilimsel çalışma tasarısına proje denir. Proje kelimesinin anlamını aile düzeyinde değerlendirirsek anne-babanın hayattaki en büyük projesi çocuklarıdır. Bugünün çocukları yarının büyükleri olduğundan iyi çocuklar yetiştirmek yalnız ailenin değil milletin ve devletin de geleceğinin temelini atmak anlamına gelmektedir.

Hayatın projesini gerçekleştirmek için eğitim ilk koşuldur. Çocuk eğitimi uzun bir süreçtir. Eğitim sanıldığı gibi okulda değil beşikte başlar. Çocuk eğitimi sabır gerektiren zor bir iştir. Bilgi, emek, ilgi ve sevgi ister. Tüm anne-babalar çocukları için elinden geleni yapar. Ailelerin “yemedik yedirdik, giymedik giydirdik”, babaların “ceketimi satar yine de çocuğumu okuturum” şeklindeki sözleri ile sıkça karşılaşırız. “Ceket satarak” çocuk okutmanın olanaksız olduğunu herkes bilir. Sembolik olarak söylenen bu sözler, ailenin çocuğa verdiği değer, emek, çaba, gayret ve kararlılığın ifadesidir. Herkes çocuğunun doktor, mühendis, avukat olmasını ister. Ancak burada unutulmaması gereken şey şudur ki, her çocuğun ilgi alanı ve yetenekleri farklıdır. Onun için herkes doktor, mühendis veya avukat olamaz, olmamalıdır. Hayatta yeteneksiz çocuk yoktur,  yeteneği ortaya çıkarılmamış çocuklar vardır. Çocuğun yeteneklerini ortaya çıkarmak ve yetenekleri doğrultusunda yönlendirmek ailenin ve öğretmenin görevidir. Anne-babalar çocuklarını her ne kadar iyi tanısalar da eğitimci olmadıklarından genelde çocuğun yeteneğini ortaya çıkaramazlar, burada öğretmene büyük görev düşmektedir. Deneyimli bilgi sahibi öğretmenler çocukların yeteneklerini fark eder ve bu durumu anne-babaya bildirir. Yetenekleri doğrultusunda yönlendirilen çocuk ilerleyen yaşlarında başarılı ve mutlu olur. Elde ettiği her başarı onu yeni bir başarıya götürür.

Çocuklarla konuşurken onlara her zaman gerçekleri söylemeliyiz. Yapılan yanlışlarını öğrenmesi çocuğun aynı hatayı bir daha yapmamasını sağlar. Bazen ebeveynler, çocuklarını gereğinden fazla pohpohlar, bazen aşırı baskı uygularlar. Bunların her ikisi de yanlıştır. Fazla pohpohlanan çocuk ileride “ben neymişim” şeklideki fikre kapılırken, baskı uygulanan çocuk ise tek başına bir şey yapamaz, özgüven problemi yaşar. Önemli olan çocuğun sevildiğini, aile için değerli olduğunu hissetmesidir. Çocuklarını başkaları ile kıyaslamak da ebeveynlerin yaptığı hatalardan birisidir. Her çocuğun ister ailede, istek okuldaki sınıfında, ister hayatta farklı bir yeri vardır. Çocuk başkalarıyla değil ancak kendi kendiyle yarış halinde ve yaptıklarının daha iyisini yapma çabasında olmalıdır. Aksi halde çocuk kendine olan güvenini kaybeder ve bunun tekrar yerine getirilmesi çok zordur.

Çocukların, büyüklerin aklı eremeyecek kadar geniş bir hayal gücü vardır. Kız ve erkek çocuklarının hayal dünyası farklıdır. Kız çocuklarının hayal dünyası daha renklidir. Bazı kızlar meslek seçme konusunda da değişik fikirler ortaya atar. Küçük kız çocuklarının bazıları hayalleri zorlar ve büyüdüklerinde “prenses” olmak isterler. Bazı kızlar ise daha gerçekçidirler, doktor, öğretmen olmak isterler. Erkek çocuklar ise küçükken dinozor ve uzaylılarla ilgilenirler. İlerleyen yaşlarda ise araba, uçak vs girer ilgi alanlarının içine. Çocuklar büyüdükçe gelecekte seçecekleri meslek konusundaki fikirleri değişir, lise dönemine geldiklerinde artık hangi mesleği seçeceklerini, hayatta ne yapacaklarını bilirler. Ancak çocukların hayal ettikleri meslek bazen anne-baba tarafından engelleniyor ve çocuklar genelde anne-babanın önerisi ile başka bir meslek seçmek zorunda kalıyor. İstekler ile hayaller karşı karşıya geliyor. Çocuklar açısından bakıldığında bu bir seçim değil, çocuklara yapılan bir dayatmadır. Çocuklar ebeveynlerinin dayattığı mesleği bir ömür boyu yapmaya zorlanılıyor. Yaşanan bu durum hoş bir durum değildir. İnsan hayatta mutlu olmak istiyorsa sevdiği işi yapmalıdır. Sevdiği iş insana başarının kapılarını aralar.

Çocuklar, anne-babanın hayatının merkezinde yer alır. Anne-baba çocuklarının üzerine titrer, iyi olmasını arzu eder, kötülüklerden korumaya çalışır. Çocuklar, ailelerin hayattaki en büyük projesidir. Bu proje uğrunda harcanan paraların, verilen emeğin haddi hesabı yoktur. Anne-baba maddi ve manevi desteğin asla karşılığını beklemez. Çocukları iyi olsun, bu onlara yeter. Anne-baba, “çocuklar için yaşıyoruz” ya da “çocuklar için yaşadık” derler. Bazen veliler iyilik yapayım derken, çocuklarına meslek konusunda yaptıkları dayatmalarla kötülük ettiklerinin farkında bile değiller. Bu bağlamda yapılması gereken, çocuklara daha yakın olmak, onları dinlemek ve hayallerine ortak olmaktır. Çocuğunu iyi tanıyan aile, çocuğunun hayalinin hayata geçirmesinde yardımcı olmalıdır. İleride, “hayaller-hayatlar” dememek, çocuğun içinde ukde bırakmamak için hayaller hayata geçirilmelidir.

Geçen yıllarda oğlumun ortaokuldaki fen öğretmeni Gülbanu Ağbaba, TÜBİTAK ve Milli Eğitim Bakanlığı’nca ortaokullar için düzenlenen “Bu Benim Eserim” Matematik ve Fen Bilimleri proje yarışmasından söz ederken, “Hayatımız zaten projelerden ibarettir. Okul bitirmek, üniversite kazanmak, işe girmek vs. bunlar hepsi birer projedir. Onun için çocuklar küçük yaştan proje hazırlamayı öğrenmelidirler” şeklinde bir konuşma yapmıştı. Gerçekten de hayatımız projelerden ibarettir. Her bilinçli insan hayatını planlar ve o doğrultuda hareket eder. Ailelerin hayatlarının projesi ise çocuklarıdır. Hayatın projesini planlamak, şekillendirmek, onaylamak ve yönetmek ebeveynlerin en önemli görevidir. Ülkenin ve milletin yarınları olan çocuklarımızın geleceği anne-babaların elindedir. Ünlü Tatar yazar Möhemmet Mehdiyev (1930–1995), “Her insan çocukluğunun ürünüdür” demiştir. Aydınlık ve mutlu bir gelecek için çocuklarımızı yetenekleri ve hayalleri doğrultusunda doğru yönlendirelim…

 

 

Yeni Dönem Dayanışmasına Davet

2016-2017 Ders zilinin çalmasıyla daha ilk gününden girilecek sınavlarının, masraflı kitaplarının, alım gücü olmayanların tasası da başlamış oldu.  Bir kitap deyip geçmeyin, eski test kitaplarının bile beşe ona satıldığı günümüzde yardımcı olacak arkadaşlarımızın hummalı arayışları da hemen başlamış oldu.

Siz bu yazıyı okuduğunuz sırada Genç Kalemler Derneği’nin desteği ile üniversiteyi kazanmış arkadaşlarımızdan geçen sene kullandıkları test kitaplarını böyle manalı bir dayanışma için toplama kampanyası başlattıklarına şahit olacaksınız.

Maalesef kitabi bilginin, test çözme kapasitesinin yerine konduğu, dershane ve kursların saat başına göre fiyatlandırıldığı nitelikli öğretmenin ikinci sıralara düştüğü yılları da görmedik değil.  Az da olsa böylesine yardımsever kampanyaları duymak ümit veriyor.  Vatanbirhaber ailesi olarak bu dayanışma kampanyamızı siz sevgili okuyucularımza seve seve duyurmakla iftihar ediyoruz.

images-1

Ankara’da olanlardan bizzat, şehir dışındaki kardeşlerimizden ise kargo ile topladığımız kullanılmış test kitaplarını temizleyip seçerek ihtiyaç sahibi gençlerimize ulaşmasını sağlayacağımız için çok mutluyuz.

Etrafınızda bu kitaplarını verebilecek arkadaşlarınız ve komşularınız varsa bizlerle irtibata geçmesini sağlayınız. Sosyal medyada da sayfamız vardır. https://www.facebook.com/vatanbirhaber Yahut kitap alamayacak durumda olan tanıdıklarınızı bizlere bildiriniz ki, onları da listemize ekleyip gelen kitaplardan faydalandıralım.

Kpss lys, vs. sonunda sınav olan ne varsa tüm test kitaplarınıza talibiz. Yaşasın yeni dönem dayanışması. Bir elin nesi var iki elin sesi var. Gencecik pırıl pırıl ülkemizin gençleri için, geleceğimiz için haydi Türkiyem bizim güzel ülkemiz için en güzeli kitaplarını paylaşması….

images-8

 

 

 

“Kitap En İyi Arkadaştır.”

Ülkemizde 31 Mart ile 6 Nisan tarihleri arası her yıl Kütüphane Haftası olarak kutlanır. Bu sene 50.sini kutlayacağımız kütüphanelerin tarihçesini merak edenler için bakın neler bulduk:

“Türkiye’de 900 yıllık bir kütüphane geleneği vardır. Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk dönemlerinde kütüphaneler; camii, türbe, medrese ve imarethane gibi kurumlar içinde yer almıştır. Daha sonraları yönetim olarak her ne kadar vakıflar bünyesinde yer alıyor olsalar da ayrı birer kuruluş olarak kütüphaneler ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu nitelikteki ilk kütüphane, 1678 yılında Köprülü Fazıl Ahmet Paşa tarafından İstanbul’da kurulan “Köprülü Kütüphanesi”dir. İmparatorluğun büyümesi ile birlikte Anadolu’nun bir çok yerinde de kütüphaneler kurulmuştur. Dönemin devlet ve din büyükleri tarafından kurulan vakıflar yoluyla yaşatılan bu kütüphanelerden bazıları, koleksiyonları ile günümüzde de varlığını sürdürmektedir. 1884 yılında kurulan ve bugün de “Beyazıt Devlet Kütüphanesi” adıyla hizmet veren “Kütüphane-i Osmaniye” ise Osmanlı döneminde devlet eliyle kurulmuş olan ilk kütüphanedir.

1920 yılında TBMM Hükümeti’nin kurulmasından sonra Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde bir “Kültür Dairesi” oluşturulmuş ve kütüphaneler bu daireye bağlanmıştır. 3 Mart 1924 tarihinde Tevhid-i Tedrisat (Öğretimin Birleştirilmesi) Kanunu ile bütün vakıf kütüphaneleri MEB bünyesinde toplanmıştır. 1946 yılında, halen Ankara’da hizmet vermekte olan “Milli Kütüphane” kurulmuştur. 1954’ten itibaren üç üniversitede kütüphanecilik bölümleri açılmış ve kütüphanecilik konusunda lisans ve yüksek lisans düzeyinde eğitim verilmeye başlanmıştır.

1970440_1410579752541386_457561971_n

Toplam 1.434 kütüphanemiz var!!

Türkiye’deki kütüphanelerde bulunan kitap sayısı Avrupa ülkeleriyle kıyaslandığında çok düşük kalıyor. 80 milyon nüfuslu Almanya’nın kütüphanelerinde 150 milyon kitap bulunurken, 70 milyonluk ülkemizde sadece 13 milyon kitap var. Uluslararası Kütüphane Dernekleri Federasyonu (IFLA) standartlarına göre; Türkiye’deki halk kütüphanelerinde 123 milyonu aşkın kitabın bulunması gerekiyor. 5 milyon nüfuslu Finlandiya’da bin 202 kütüphane bulunurken Türkiye’de bu rakam sadece bin 434.

Yine IFLA standartlarına göre, bir ülkede ortalama 10 bin kişiye bir kütüphanecinin hizmet vermesi gerekirken, Türkiye’de bu rakam 70 bin kişiye bir kütüphaneci şeklinde. Finlandiya’da kütüphaneci sayısı bin 500 iken Türkiye’de bu sayı 295. Halk kütüphanesi rakamlarında da Avrupa’nın gerisindeyiz. 2000 yılı verilerine göre Almanya’da 11 bin 332, Fransa’da 4 bin sekiz, İngiltere’de 4 bin 937 ve İspanya’da 5 bin 209 halk kütüphanesi var.

1993—2000 yılları arasında alınan bazı istatistikler, kütüphaneyi kullananların sayısında bir azalma olduğunu gösteriyor. 1993 yılında 21 milyon kişi kütüphanenin yolunu tutarken, bu rakam 1998’de 20 milyon, 2000’de de 19 milyon kişiye düştü. Yetkililer bu durumun nedeni olarak kütüphanelerinin değişen dünyada toplumun isteklerini karşılamaktan uzaklaşmasını, yeni teknolojilerden faydalanılmamasını, bilgiye ulaşmada mesai saatinin uygulanmasını gösteriyor.

Kütüphaneler Mesaiye Takılıyor

Öğrenci, akademisyen ya da bir kitap kurdusunuz; aynı zamanda devam etmek zorunda olduğunuz bir okulunuz, çalışmak zorunda kaldığınız bir işiniz var. Bu durumda kitap tutkunuzdan vazgeçmeniz gerekiyor; çünkü kütüphaneler sadece mesai saatlerinde açık.

Saat 17.30’a yaklaşıyor. Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nde bir gün daha bitmek üzere. Araştırmacı Turhan Feyizoğlu’nun çalışması yine yarım kalıyor. Ertesi gün de hafta sonu. Pazartesiye kadar beklemek zorunda artık. Zira, 120’nci yaşını bu sene dolduran kadim kütüphane, cumartesi ve pazar günleri kapalı.

Bu durumdan rahatsız olan sadece Feyizoğlu değil. Kurumun kendi çalışanları da kütüphanenin hafta sonu ve tatillerde açık tutulması gerektiğini söylüyor. Neden çalışmadığı konusunda ise herkesin sunduğu bahane farklı. Kimi yetişmiş personel azlığından bahsediyor kimi de teknik yetersizlik ve ekonomik sıkıntılardan…

Türkiye’de kütüphaneler ihtisas, halk, üniversite ve çocuk kütüphaneleri şeklinde sınıflandırılıyor. Hepsinin kendine has bir sistemi var ve çalışma saatleri kurumların bizzat kendisi tarafından belirleniyor. Ancak, bu zaman tespiti konusunda hangi kriterlerin esas alındığı belli değil.

İstanbul Kültür ve Turizm İl Müdürü Doç. Dr. Ahmet Bilgili’ye göre, kütüphanelerin çalışma saatleri okura göre belirlenmeli. Sebebi ise gayet basit: “Kütüphanelerin kültürel kalkınmaya çok büyük etkisi var.” Bu etkiyi en üst seviyeye çıkarabilmek için eldeki malzemeyi iyi kullanmak gerekiyor. Kültür Müdürü, bu mekanların toplumun gözünde cazibe merkezi olmasını yegane hedef olarak ortaya koyuyor: “Personelimiz, görevli olduğu kütüphaneye okuyucu geldiği zaman sevinebiliyorsa biz bu işi halletmişiz demektir.”

Açılış kapanış saatleri 
Aslında iş sadece açılış ve kapanış saatlerini düzenlemekle bitmiyor. Çünkü söz konusu işlemin yapılabilmesi için başka faktörleri de harekete geçirmek gerekiyor. Binaların mimarisinden temizliğine, çalışanların iletişim kurabilme kabiliyetinden kütüphaneleri sosyal hayatın bir parçası haline getirmeye kadar bir dizi çalışmayı kapsıyor. Kütüphanelerin eksikliklerinin “Buraların birçok problemi var, tamam ama vatandaş da okumuyor ki” düşüncesinden hareketle giderilemeyeceğine dikkat çeken Bilgili, “Bize düşen görev, buraları fonksiyonel hale getirmektir” diyor.

Ahmet Bilgili; Beyazıt, Süleymaniye, Milli Kütüphane gibi akademisyen, üniversite öğrencisi ya da araştırmacılara yönelik ihtisas kütüphanelerini geliştirmekten yana. Toplumun şekillenmesinde diğerlerine nazaran daha aktif olan halk kütüphanelerinde ise bir dönüşümü gerekli görüyor. “Hatta ihtisas kütüphanelerinin kendilerine has amblemi, çalışma şeması olmalı” diyen Kültür Müdürü, halk kütüphanelerini ise konferans salonu, kafeterya gibi sosyal mekanlarla destekleme düşüncesinde.

Eğitimsiz İnsanlar Çalışıyor İddiası 

Türk Kütüphaneciler Derneği İstanbul Şubesi Başkanı Didar Bayır, problemin en önemli unsuru olarak kütüphanecilik eğitimi almayan kişilerin buralarda görevlendirilmesiyle yaşandığı fikrinde. Kütüphaneci olmayan birine işin vasfını anlatabilmenin çok zor olduğunu söyleyen Bayır’a göre, kütüphanelerde fonksiyonel olarak bir kargaşa yaşanıyor. Orta öğretim kurumlarının birçoğunda —bazı özel okullar hariç— kütüphane olmadığına vurgu yapan Bayır, “Böyle olunca bu çocuklar halk kütüphanesine girmek istiyor, buralardan da üniversite kütüphanelerine, ihtisas kütüphanelerine yönelme oluyor. Oysa ihtisas kütüphaneleri araştırmacıların, üniversite kütüphaneleri öğrencilerin, halk kütüphaneleri ise genel olarak toplumun ihtiyaçlarına cevap vermek üzere tasarlanmıştır” diyor.

Didar Bayır, kütüphanelerin, özellikle halk kütüphanelerinin insanların yoğun yaşadığı yerlerde akşam geç saatlere kadar açık kalması gerektiğini söylüyor. Kütüphanelerin hafta sonları kapanmasıyla ilgili olarak, sağlıklı bir çözüm bulunmasının şart olduğunu ifade eden Dernek Başkanı, personeli de, kütüphaneden faydalanmak isteyenleri de mağdur etmeyecek bir düzenlemenin yapılabileceğini belirtiyor. Bayır’a göre, ekonomik yetersizlikler de önemli bir sorun: “250—260 milyon liraya İngilizce—Osmanlıca bilen kütüphaneci aranıyor. Bu paraya kimi çalıştırırsınız ?”

Türkiye’deki tüm kütüphaneler hafta sonu kapalı değil. İstisnası ise Türkiye’nin en iyi kütüphanelerinden biri olarak bilinen Türkiye Diyanet Vakfı’na bağlı İslami Araştırmalar Merkezi Kütüphanesi. 3 bin üyesi bulunan kütüphane 150 bin kitap, 60 binin üzerinde süreli yayınla Türkiye’nin en büyük kütüphanelerinden biri. İSAM Kütüphane ve Dokümantasyon Müdür Yardımcısı Mustafa Birol Ülker, vakıf kütüphaneleriyle devlet kütüphaneleri arasındaki en temel farkın çalışma ölçüleri olduğunu, bu yüzden kendi kurumlarında mesai saati uygulamadıklarını söylüyor. Kütüphane haftanın her günü açık.

Kamuoyundaki yaygın kanının aksine Türkiye’de kütüphane sayısı az değil. Hatta üniversitelerin ilgili bölümleri fazla mezun verdiği için istihdam sorunu bile çıkıyor. Kütüphanecilik konusunda en yetkili isimlerden Prof. Dr. Meral Alpay’a göre, kütüphane sayısı eksik değil, kütüphaneci sayısı çok fazla: “Doğru öğretim planlaması yapılmadığı takdirde mezunların, iyi yetiştirilmiş olsalar dahi, iş bulamama riski var. İhtiyaçlar belirlenmeden öğrenci yetiştiriliyor.”

Arşivcilik Bölümün İsmi Değişti 

Kütüphanecilik ve arşivcilik bölümleri bilgi ve belge yönetimi adı altında birleştirildi. Bu uygulama 2004—2005 eğitim yılından itibaren yürürlüğe girdi. Bu uygulamanın iyi bir çıkış olduğunu savunan Prof. Alpay, bu sayede hem kütüphane, hem müze hem de arşivlerde çalışan bilgi ve belge yöneticileri yetiştirileceğini ifade ediyor.

Orhan Kemal İl Halk Kütüphanesi, İstanbul’da en fazla okuyucuya sahip kütüphane. Günlük okuyucu sayısı asgari 300 kişi. Yetkililer, bu rakamın cumartesi günleri daha da arttığını, yoğunluk nedeniyle bazen oturacak yer bulamayanların olduğunu söylüyor. Hafta sonu tek gün çalışan kütüphane, pazar hariç 08.30’da açılıyor, 17.30’da kapanıyor. Kütüphanenin müdavimlerinden Ahmet Yıldırım, Marmara Üniversitesi’nde okuyan bir öğrenci. Haftada en az bir gün bu kütüphaneye gelen Yıldırım’ı en fazla kütüphanenin erken kapanması üzüyor. Kütüphanelerin akşam 22.00’de kapanması gerektiğini söylüyor. Aynı kanaati, 26 yıldır bu kütüphanede çalıştığını söyleyen bir memur da paylaşıyor. İsmini vermeyen memur, çalışma düzenini tesis etmenin zor olacağını, fakat bunun üstesinden vardiya usulü ile gelinebileceğini dile getiriyor.

Kütüphane kullanıcısını mağdur eden tek olumsuz sebep zaman kısıtlaması değil elbette. Kapalı kütüphaneler de okurları zor durumda bırakıyor. Kapanma nedenleri ise birbirinden ilginç: görevli memurun emekli olması, binanın depremde hasar görmesi ve onarım faaliyetleri. 13 bin kişinin yararlandığı Pendik Güzelyalı Halk Kütüphanesi, görevli memur bir yıl önce emekli olduğu için kapalı. Kınalı, Burgazada, Büyükada çevresine hizmet veren Heybeliada Kütüphanesi de yine emeklilik kurbanı. Bu nedenle kütüphane 2001 yılından beri açılmıyor. Yazma eserlerin bulunduğu Koca Ragıp Paşa Kütüphanesi ise depremzede. 1999 Marmara Depremi’nden sonra kütüphanenin kapısına kilit vurulmuş.”

Kaynak: Aksiyon