Etiket arşivi: 19 Mayıs 1919

100 Yıldır Tam Yol İleri!

“Bizim gençlik yıllarımız bir milli kahramana hasretle geçti. Biz şimdi ellisine varanlar, elliden ötedekiler gözlerimizi dünyaya bir bozgun havası içinde açtıktı.


Bizim nesil, dediğim bu kürek mahkumları kafilesinin ortasından, arasıra başımızı kaldırıp ufka bakardık. Nerede sabah yıldızı? içimizden bir ses daima ”O hiç doğmayacak” derdi. okuduğumuz kitaplar, konuştuğumuz tecrübeli bilgiç adamlar da bunu söylerdi. Mektepler ise, sadece bir zeka mezarıydı.

16 yaşında ya var ya yoktum fakat biliyordum ki bazı memleketlerde hürriyet denilen bir saadet vardır diye oralarda herkes istediği kitabı okuyabilirdi o hürriyet diyarlarından birine gittim.

Size nasıl anlatayım? O zamanlar adını ağzımıza almadığımız ”vatan”ın dışında firari diye anılan bir takım Türkler dolaşırdı. Frenkler bunlara ”Jeune Turc” lakabını vermiş olmakla beraber aralarında benim gibi çocuklar ve aksakallı ihtiyarlar da vardı ve biz sanmayınız ki, bunlar bir takım kahramandı. Hayır. Bunlar ne yaptıklarını bilmez bir sürü bedbahtlardı. Ve altı aşınmış pabuçları ile diyar diyar dolaşarak Hürriyet delinirlerdi. Lâkin başkalarının hürriyeti acı bir lokmadır. Bununla hiçbiri doyunamazdı ve gözleri daima arkalarına Çevrik bir gün kendi topraklarında bitecek olan buğdayın ekmeğini, ana yurdun kendi has nimetini beklerlerdi. Hangi el bunu ekti? Hangi el bunu biçecekti? O millî kahraman nerede idi? O bir türlü meydanda çıkmıyordu.

kafalarımızı saran millî kabusun içinde, kah şunu kah bunu o kahraman heyetinde (suretinde, kılığında) gördüğümüz oldu. Hasta muhayyillerimizin icat ettiği bu yalancı Mythe’ler arkasında bir müddet koşuyor, sonra birden, soluğumuz soluğumuz tıkanarak duruyorduk; eyvah bu da bizcileyin âvarenin biriymiş.

20 yaşımıza girdiğimiz zaman artık hiçbir kimse hiçbir şeye inanmıyorduk.

31 Mart’ı 10 Nisan’ı 10’u takip eden terör dini işte biz o zamanın Türk entellektüelleri hep böyle yükseklerden öyle bir fildişi kulesinin tepesinden seyrettik. O hadiselerin on plana attığı siyasi şefler bizi gök güldürüyor ya tiksindiriyor ya sadece lakayt bırakıyordu hareket ordusunun başında İstanbul’a bir ikinci Fatih tantanası ile girmiş olan mahmutşevketpaşa bizim nazarımızda birkaç ay içinde sakallı kukla halini almıştı. Meşrutiyetin ilk yıllarında da bütün inançsızlığımızı rağmen şahsında destanî kudret sezmekten kendimizi alamadığımız Enver, bu genç, güzel Çehreli, mütevazi miralay, vaktinden evvel Paşalık üniformasını takıp, bir saraya damat olunca bizim için birden bire öbür paşalar sırasına girivermişti. Merkez Kumandanı Cemal Bey’den sadece korkmaya başlamıştık. ”İttihat ve Terakki’nin ruhu olduğu söylenen Talat Bey’e gelince, onu, bir türlü anlamıyorduk. O bizce, sevk ve idari ettiği komitenin manevi şahsiyeti, prensipleri bir ideoloji gibi karışık bir şeydi.

Tam o sıralarda, Boğaziçi tepelerin birinde, bir şair, bir büyük Türk şairi, demir kafes içine hapsedilmiş bir aslan gibi homurdanmaya başladı. hepimiz kulaklarımızı kabarttık. Ne diyordu? Diyordu ki bütün bu adamlar düzme vatan perverlerdir; diyordu ki, hepsi Abdülhamit devrinde rahmet okutmaktadır. Diyor ki, milleti aldattılar, hepsi bir ”hânı yağma”nın başına oturdular. Yiyorlar, tıkanıyorlar. İrfan ve fazilet sahipleri eskisi gibi, Nikbet ve hüsrandadır (düşkünlük ve hüsran içindedir) Hakkı söylemek isteyen ağızlar eskiden beter kitlenmiş ve gerçek halk rehberlerinin ayaklarına pranga vurulmuştur. Memleket, eskisinden daha büyük bir hızla felaket uçurumuna sürüklenmektedir.

benim gönlüm kış günü aç
Kalan bülbül gibi muhtaç Ruhum hasta, sensin ilaç
Beni dertten kurtar Tanrım

lakin Ziya Gökalp, o zaman hiç bu mısraları yazmış değildi. Onun adı, uzaklardan bir kaf dağının arkasından ancak, kulaklarımız erişebiliyordu ve onun bu perişan gençlik arasındaki yolu bir takım politika Eşkiyası kesmiş bulunuyordu.

1911 Trablusun zaptı;
1912 Balkan harbi.

Bu vakalarla beraber eski tarihçilerin kaydettiği gibi bazı semavi alametler bilirmiş miydi? Hatırlamıyorum. Fakat bizim içimiz gökyüzünde ejderha şekilli yıldızlar görmüş ve yerin altında acayip uğultular işitmiş kadar önceden seziller ve kara kuruntularla doluydu. Artık oturduğumuz bina, her tarafından çatırdamaya başlamıştı. Bütün memleketi, Vardar kıyılarından boğaziçi yalılarına, Boğaziçi yalılarından en yüksek anadolu yaylalarına kadar, baştan başa, korkunç bir panik havası kaplıyordu. Payitaht birkaç hafta içinde bir mahşer yerine dönmüştü İstanbul sokaklarında yaralı, koleralı ve kaçak askerlerle perişan muhacir kafileleri birbirine karışarak bitmez tükenmez bir felaket seli halinde akar, akar ve hıristiyan arabacılarla ve ecnebî şirketlerin nakliyat vasıtaları bu kanlı paçavra yığınları arasından, nemrutça bir kayıtsızlıkla geçip giderken, Beyoğlu kaldırımların üstünde Avrupalı bir tatlı su frenklerinin bu kalabalığa nefretle bakarak burunlarını tıkadıkları görülüyordu.

Ve bütün Avrupa basını bir bütün Avrupa bizim millî felaketimiz karşısında bu jesti tekrar eder gibiydi.

Hakikatte bizim Düştüğümüz bu halden herkes bir gün için için memnundu: Türkler, akibet, Avrupa topraklarından dışarıya atılmışlardı. Yarın, öbür gün, Asya’nın içlerine doğru sürüleceklerdi. Bu aşağı yukarı 150 yıldan beri bütün medeniyet yani Hristiyanlık müdafi politikacıların ve fikir adamlarının şair ve sanatkârlarının yegane gayesi, yegane tezi, yegane hülyası değil miydi? işte bu hülya nihayet gerçekleşiyordu.

Yeryüzünde her milletin hakları, hakikatleri, yurdu ve Tanrısı vardı. Yalnız Türk milleti haksız, hakikatsiz, yurtsuz ve Tanrısızdı. Tıpkı, büyük Perseküsyon devirlerindeki Beni-İsrail gibiydik. Gökten inecek Mesih’i bekliyorduk ve iki asır hasretiyle yandığımz millî kahraman bir türlü hala bir türlü görünmüyordu.

hani çoban nerede?

Ama günün birinde, Çanakkale müdafaasının yankıları kulaklarımıza gelmeye başlayınca her şey değişir verdi. Destanî unsur, baştanbaşa harp yangınıyla tutuşmuş yurdun, yalnız bu noktasından tekasüf etmiş (yoğunlaşmış) gibiydi. Bu bıçak kemiğe en çok orada dayanmış olduğu için mi böyle olmuştu? Bütün milliyetçiliğimize rağmen, Tanzimatçı babalarımızdan kalma bir bâtıl fikirle hâlâ vatanı yalnız İstanbul’dan ibaret telakki ettiğimiz için midir ki, savaşın en ziyade bu safhasında ehemmiyet vermekte idik?

En büyükten en küçüğe kadar herkes biliyor ki, bütün Türk donanması İngiliz’in bir tek sıkmasına karşı koyamaz ve zorlanan Boğazlar her türlü modern müdafaa teçhizatından mahrumdur. Asker Sarıkamış’ta, Filistin’de, Bağdat’ta bozgun veren askerdir.

Evet, Halk sanki bizim bilmediğimiz bir sırrı ermiş gibidir, halk emin bir mutmaindir (içi rahattır) Halk bin bir tehlikeyle dolu Marmara’nın ufuklarına yeni bir sabahın dolmasını bekler gibi bakıyordu. neydi? Ona gaipten bir şey mi malûm olmuştu?

Evet halk; bizim bilmediğimiz bir sırra ermişti; evet ona gayipten bir şey malûm olmuştu. Şu kupkuru resmi tebliğleri, şu Gemli gazete ağızlarını; şu bize hep bir nihai zaferden bahseden İttihat ve terakki propagandacılarını bir yana bırakıp ona kulak verelim! İşte, bir şeyler mırıldanıyor. Milletin, bütün hayati prensipleri gibi, en canlı hikmetlerini kaynağı olan bağrından bir takım videolar geliyor ne diyor? Bir rüya mı geliyor en son haddine varan şu felaket sıtmasıyle mi sayıklıyor? yoksa insanların ilk çağlarında olduğu gibi yeni bir efsane mi yaratıyor? Zira bunun ağzında, Çanakkale harbi adeta bir ”İlyada” destanı şeklinde almaya başladı.

Bunun için de şimdiden bir çok hamasi menkıbeler (kahramanlık öyküleri) ruhu bir deniz gibi coşturan dinamizmmasıyla birbirini takip etmekti ve Muhayyilemizde, keskin profili, 30 ikilik topların fasılalı ateşinde parlayıp sönen sönüp parlayan bir genç kahramanın yalın en daha mı çizgilenmekte idi. Bu kahraman bu genç kumandan gene halkın söylediğine göre yanında bir avuç Süngülü askerle, yerden, gökten, denizden kopan sürekli bir gülle, kurşun ve şarapnel sağanağın ortasında durmadan ileriye doğru atılıyor Ve kol-larıyle kızgın boyunlarından yakalayıp denize yuvarlayacakmış gibi düşmanın sıra sıra Topları üstüne saldırıyordu. Bu insan ateşte yanmıyordu. Vucuduna kurşun işlemiyordu ve zırhların attığı gülleler başının üstünden munisleşmiş yırtıcı kuşlar gibi geçip gidiyordu.

Kimdi bu acayip adam? Nereden peydah olmuştu? Adını hiçbir gazete hiçbir resmi tebliğde görmedik, okumadık. Fakat, halk onun adını biliyordu: Mustafa Kemal! diyordu. Bir paşa mı? Bir miralay mı? Kimi bir Paşa, kimi bir miralay olduğunu söylüyordu. Zaten rütbesinin ne yükümü vardı? Böyle adama rûtbe ne ilave edebilirdi?

İşte onun ismini, halk arasında, böyle bir efsane atmosferin içinden ilk defa böyle işittim.

Fakat, ona henüz beklediğimiz milli kahraman işte budur diyemiyordum. O, Türk ordusuna 150 belki 200 seneden beri mahrum olduğu bir zaferin gururunu ve milletine Türk milletine bunun şevkini vermişti. O, 150 yıldan beri, bütün Osmanlı devletini korkudan titretmek için Şimal Denizi’ndeki Adası’nın üstünden Saray ve bir Babıâlî’ye ufak bir tehdit işareti yapması kafî gelen bir imparatorluğun bütün manasıyla emperyal ordusunu bir avuç Çarıklı anadolu Çocuğu ile tepeleyivermişti.

Fakat ne yazıkki İstanbul’un fethinden ve Viyana Muhasarasından beri Osmanlı saltanatının bütün harp tarihinin belki bu kadar mühim Bu kadar mühimmini kaydetmediği bir askeri muvaffakiyeti bize izah edecek tek bir söz söylenmiyor, tek bir satır yazılmıyordu. Bir sabah gazetelerde çıkan bir resmi tipli bize düşmanın sisten bir istifade topraklarımızdan çekilip gittiğini bildirmek iktifa etmişti.

İstanbul halkı, hiç değilse, kendini kurtaranın bir resmini görmek istiyordu. Heyhat, bir yıl geçmeden onun ismi bile unutuldu. Daha sonra artık Çanakkale zaferinden hiç bahsedilmesi oldu. mütareke devrinde ise buna dair yanık bir halk türküsü şu nakaratından başka bir şey kalmamıştı:

Vah gençliğim Eyvah!

İşte tam bu sıralarda bir Mayıs sonu veya bir Haziran İptidası idi. Bağımsız, fakat, bütün kalbiyle itilaf devletlerinin zaferini kutlayan bir Avrupa şehrinde başım eğik gözlerim yaşlı dolaşıyordum. Yüreğim bir derin uçurum, kafam bir cehennemdir. Hele Yunan askerinin İzmir’e çıktığını, birkaç zaman sonra Manisa’yı, benim Manisa mı işgal ettiğini duyduğum andan beri hiç aklım başımda değildir. Geceleri gözüme uyku girmiyor, gündüzleri yemiyorum, içmiyorum. Gideceği yeri yapacağı işi bir türlü göreceği kimseyi olmayan fukara serserillerin otomat adımlarıyla o kaldırımdan bu kaldırıma o sokaktan bu sokağa yürüyorum. Ben, yalnız, evsiz, barksız, anasız babasız bir serseri değildim. Yurdu yâd ellere geçmiş, bayrağı yırtılmış, milleti perişan olmuş, yeryüzünde ne idiği belirsiz, bir garip insan, bir lânetleme idim. Şu anda babamın mezarı düşman ayakları altında çiğnenirken benim millî şerefim, benim insanî gururum bu yabancı şehrin içinde türlü türlü tahrikler, tezyifler ve tecavüzlerle hırpalınıp eziliyordu. Gün geçmiyordu ki, elime aldığım bir gazetede memleketim hakkında yeni bir iyiden büyük günle rast gelmeyeyim. Gün geçmiyordu ki, biri umumi bir mecliste veya bir konferans salonunda Türk ırkının manevi şahsiyetini çamurdan çamura sürüklenir görmeyeyim. Gün geçmiyordu ki, bir mağazada, bir lokantada Türk olduğum anlaşılınca açı bir istihza veya ağır bir hakaretle karşılaşmayayım.

İşte o şehrin bu cehennem atmosferi içinde, bir gün, yılgın ve çekingen dolaşırken gözlerim ansızın bir gazete satıcısının sergisinde, bir sürü gazete adı ve başlıkları arasında iri harflerle dizilmiş şu satıra ilişiverdi:

”Bir Türk generali itilaf kuvvetleri ne karşı yeniden harbe hazırlanıyor”. Titreyerek gazeteyi aldım. Yürürken, okuyorum: Mustafa Kemal Paşa isminde bir Türk generali….

Hosanna hosanna!…

O dakikadan itibaren artık bir bambaşka Adamdım. O dakikadan itibaren artık Martyre’imin , benim çektiğim azap ve işkencenin bir amacı, bir manası, hatta bir ruhani zevki vardı. Kendi kendime gideceğim, diyordum; onun bayrağı altında, onun bayrağı altına…” diyordum ve bu kararı verirken gene ilk defa olarak dini menkıbelerin naklettiği korkunç şahadet vakalarının tadını, güzelliğini anlıyordum.

Bir iman yoluna ateşte yananların, eti cımbızlı koparanların Veya bir çarmıha gerilen veya Hüseyin gibi bir Kerbela’da susuzluktan canverenlerin yüzündeki yiğitçe sükunetle semavî (tanrısal) tebessümün sırrı artık bana da ayan olmuştu. Gidecektim onun bayrağı altına gidecektim….

Batan geminin içinde son duasını mırıldanan kazazede gibi kendi kendime, durmadan, onun adına tekrar ediyorum: Mustafa Kemal, Mustafa Kemal, Mustafa Kemal. Ve batan bir gemide son duasını mırıldanan kazazede gibi yüreğimde derin bir emniyet ve derin bir sükûnet hasıl oluyordu.

İşte ben, ona doğru, bu ruh hali içinde, kendi kaderimi, kendi elimle bir ayna gibi tutarak öylece yürüdümdü….

İlk adım dan itibaren eski benliğimi, eski gölge benliğimi bir kirli ve partal cevap gibi arkamda sıyırıp atmış; ilk Gençliğimin bütün yanlış, sakat ve bâtıl fikirlerini bu esvabın ceplerinde avuç avuç kalk paralar halinde bırakmıştım ve yeni bir hayat, yeni bir geniş ya çırılçıplak doğmuştum.

Yürüyordum, yürüdükçe gücüm kuvvetim artıyordu. Yürüdükçe büyüyordum. yürüdükçe olgunlaşıyordum. Ve derimle etim iskeletimin üstünde bir Çelik’ten zırh gibi sertleşiyordu, ayaklarım demirleşiyordu. Böylelikle sık bir düşman Süngüsü ormanın içinde hiçbir yanım sıyrılmadan, hiçbir yanım kanamadan geçip gidiyordum, geçip gidiyordum. Etrafındaki diken diken çalılıkların arasından sayısız haşereler beyhude yere hışırdıyorlardı, ıslık çalıyorlar, yolun üzerine atılıyorlardı. Esip gidiyordum, ezip gidiyordum.

Bununla beraber, onun yüzünü henüz görememiştim onun sesini henüz işitmemiştim. O’ndan henüz ne bir savaş emri, ne bir zafer va’di almıştım. Ortada, henüz ne ikinci ne birinci ”İnönü”den işaret vardı. Mustafa Kemal anadolu dallarını çekilmiş bir asi askerden, bir iyiden mahkûmundan başka bir kimse değildi. Fakat arada bir onun imzasını bir vatanî beyannamenin altında görmek, herkesle beraber benim içinde büyük bir coşkunluk kaynağı oluyordu. Bu beyannameleri birer kutsal muska gibi katlayıp koynumuzda sokuyorduk ve bunların her bir satırında, her bir kelimesinde bir ayrı hikmetin, bir ayrı hakikatin sırrını keşfediyorduk. Zira, bunların her biri bizim düşüncemizin, duygumuzun ifadesiydi. Onları okurken, sanki kendi vicdanımızın sesini duyar gibi oluyorduk.

Mustafa Kemal: 
”Hiçbir kuvvet mazlûm Türk milletini kendi hakkını kendi eliyle istihsalden men edemeyecektir” diyordu.”

Yakup Kadri Karaosmanoğlu
”ATATÜRK”
Biyokrafik Tahlil Denemesi
Bütün Eserleri -8
Başlangıç Bölümünden ( 13-33 sahifeler arasından alınmıştır.