Ahsen Türkeli tarafından yazılmış tüm yazılar

Ahsen Türkeli

Ahsen Türkeli hakkında

1960 Manisa Doğumluyum. Açıköğretim FAk. Sosyal Bilimler Önlisans 1997 mezunuyum. Emekliyim ve aktif olarak sosyal sorumluluk projelerinde yer alıyorum. Halen Ankara'da ailem ile yaşıyorum. 3 erkek evladım var.

Kitap En İyi Arkadaştır

“Ahsenciğim Latife hanımın “Kütüphanecilik haftasını ” kutlar ellerinden öperim. Okumayı sevmeme vesile olmuştur. Selamlar.” Bu kısa notunu ve selamını muhatabı olan anneme okuduğumda hiç bu kadar sevineceğini tahmin etmemiştim. İnternette tesadüfen tanıştığımız ve bizlerin çocukluğumuzu, Manisa’daki kütüphane faaliyetlerini annemi, babamı, hatta dedemi bile tanıyan Şükran Ilıkçılar ismi bir anda 89 yaşındaki annemin gözlerini yaşarttı.

Herşeyi unutmaya başladığı, ben ne yapabilirim ki artık serzenişlerinin çoğaldığı şu günlerde 39 sene öncelerine gitti, emekli olmadan hizmet dolu günlerini birden hatırlayıverdi annem.. Bir Kütüphaneci olduğunu birisi hatırlamış, hem de okumayı sevmesine vesile olmuştu ha… Mutlu oldu çok. Sanki ölmüştü de öğrencilerinin hepsinden bu duaları duymuştu. Beli dikleşiverdi canım anneciğimin.

Kitap en iyi arkadaştı evet…  Onun kıymetini bilenler de bizim en iyi yoldaşımız, dostumuz, sırdaşımız, kardeşlerimizdi. Tıpkı Şükran hanımların, Alp Aldatmaz’ların birlikteliği ile çığ gibi büyüyen ve aydınlanan bir ışıklı yoldu okumak.. Atalarımın, hocalarımın, Kutsal kitabımın tek emriydi okumak, anlamak ve uygulamak.

 

 

Kütüphanede O Kitap (2)

Uğramıştım anlattı tozlu rafta duruyor…
Diyorki rutubetten sayfalarım kuruyor…
Okunmaktan ziyade okunmamak yoruyor…

“E-Kitap nedir?” dedi, diyemedim aşınmaz…
Öyle kitap mı olur, rafa konmaz taşınmaz!

Kapağımı açsalar sayfalarım akarlar…
Belki dolunca vadem ateşlerde yakarlar…
Yahut rafta bırakır aval aval bakarlar…

“Ne çok seviliyordum” diyordu heyecanla…
Hiç ellerden düşmezdim unutuldum zamanla…

“İçindekiler” yazar, saklı orada tarif…
Beni okuyan bildi nicesi oldu arif…
Hani ben parçasıydım bir zamanlar maarif!

Yaralıyım vurdular okumayan ordular…
Okunmazsam ölürüm bunu bilmiyordular…

28 Mart 2016, sabah yelleri eserken,
Alp Aldatmaz

Cemreme Değmişler

Bahar gelmişse neyime, değmeyin cennetime, düzenime… Sokaklarda kızayım gene tükürene, sövene.. İzmaritini atana, çekirdeğini yığana pisleneyim; hani efeyim ya, şunlara bir haddini bildirivereyim.. Parkın yeşilini hiç göremediğime mi üzüleydim, mavi gökleri mis gibi ciğerime çekemediğime mi? Hürriyetimin tadını çıkarmak varken, ne diye oto boka böyle kendimi yiyip bitirdim? Özgürlük gibisi yoktu, ben ne demeğe azap içinde yaşadım. Keşke her yer çöp olaydı, nola çekirdekleri boğazlarına takılaydı, banane!. Tek HÜR olaydık. Kavgası bile güzeldi hakkını aramanın.. Dayılanırdık önümüzde sırasını bozana. Dikkat etsene amca! ne sokuyon tanımadığını araya? Hey gidi günler bir geleydi, söz kimselere kızmayacağım. Kimin gidisi kime karıştıysa billahi takmayacağım. Tanıdıklarım oturursa otursun, nasılsa gün gelir devran döner, elbet onlar da aslına icabet eder… Büyük Allahım milletimi yine kahraman eyler. Borcuna harcına, yoluna yordamına, evimden taa senin barkına karışırsam ne olayım. Yuh bana, eyvah bana. Tükürdüğümü yalattınız ya bana, unutursam namert olayım… 02.03.2016

 

11535835_389788057875060_7769484903197529579_n

“Bir Türk, yere serdiği şeyi bir daha arkasına koymaz.”

Pembe İncili Kaftan
(Ömer Seyfettin)

Büyük kubbeli serin divan, bugün daha sakin, daha gölgeliydi. Pencerelerinden süzülen mavi, mor, sincap rengi bahar aydınlığı, çinilerinin yeşil derinliklerinde birikiyor, koyulaşıyordu. Yüksek ipek şiltelere diz çökmüş yorgun vezirler, önlerindeki halının renkli nakışlarına bakıyorlar, uzun beyaz sakalını zayıf eliyle tutan yaşlı sadrazamın sönük gözleri, çok uzak, çok karanlık şeyler düşünüyor gibi, var olmayan noktalara dalıyordu.

– Yürekli bir adam gerekli, paşalar… dedi. Biz onun sırmalara, altınlara, elmaslara boğarak gönderdiği elçisine padişahımızın elini öptürmedik, ancak dizini öpmesine izin verdik. Kuşkusuz o da karşılıkta bulunmaya kalkacak.

– Kuşkusuz.

– Hiç kuşkusuz.

– Mutlaka.

Kubbealtı vezirlerinin tamamıyla kendi görüşünü paylaştıklarını anlayan sadrazam düşündüğünü daha açık söyledi:

– O halde bizden elçi gidecek adamın çok yürekli olması gerek! Öyle bir adam ki, ölümden korkmasın. Devletinin şanına dokunacak hareketlere karşı koysun. Ölüm korkusuyla, uğrayacağı hakaretlere boyun eğmesin…

– Evet!

– Hay hay.

– Çok doğru… Sadrazam sakalından çektiği elini dizine dayadı. Doğruldu. Başını kaldırdı. Parlak tuğları ürperen vezirlere ayrı ayrı baktı:

– Haydi öyleyse… Yürekli bir adam bulun!.. dedi… Hoca takımından, Enderundan, divandan benim aklıma böyle gözüpek bir adam gelmiyor. Siz düşünün bakalım…

– …

– …

– …

Sofu, barışsever, sessiz padişahın koca devletine, sessiz küçük bir beyin olan divan düşünmeye başladı.

Bu elçi, yedi yıl sonra takdirin “Yavuz!” namındaki yaman sillesiyle her gururunun, her cinayetinin cezasını bir anda gören İsmail Safavi’ye gönderilecekti. Şehzadeliğini ata binmekten, cirit oynamaktan, silah kullanmaktan çok, kitapla geçiren bilge Bayezid’in yaradılışı son derece uysaldı. Yalnız şiiri, bilgeliği, tasavvufu sever; savaştan, mücadeleden nefret ederdi. Vezirler, sevgili padişahlarının rahatını bozmamayı en büyük görevleri sanırlardı… Bununla birlikte sınırlarda yine kavganın önü alınamıyordu. Bosna, Eflak, Karaman, Belgrat, Transilvanya, Hırvatistan, Venedik seferleri birbirini izliyor; Modon, Koron, Zonkiyo, Santamavro ele geçiriliyordu. Sanki İstanbul fatihinin kararlılığıyla dehası -tahta geçer geçmez, babasının heykelini, “Gölgesi yere düşüyor” diye kırdırıp savaşa girmeye kalkan- halefinin zamanında da sönmüyor; sönmez bir alev, bir ruh gibi yaşıyordu. Rahat istendikçe dert çıkıyordu. Hele Doğu…

Kan içinde, ateş, kıyım içinde kıvranıyordu. Yıkılan, sönen Akkoyunlu hanedanının yıkıntıları üstünde Şah İsmail serserisi saltanat kurmuştu. Geçtiği yerlerde dikili ağaç bırakmayan, babasıyla büyükbabası Cüneyd’in öcünü aldığı için delice bir gurura kapılan bu kudurmuş şah, akla gelmedik canavarlıklarla sağına soluna saldırıyordu. Kendine sığınanları bile, çağırdığı şölende, yemekmiş gibi kaynattırdığı büyük kazanlara atıp söğüş yapan, yendiği Özbek padişahının kafatasıyla şarap içen bir acımasız şah, dünyada gerçekten eşi görülmemiş bir kıyıcıydı. Bayezit divanının çelebi, sessiz, temiz huylu, dinine bağlı vezirleri onun işkencelerini hatırlamaya dayanamazlardı. Bu kıyıcı, bir gün mutlaka bizim sınırımıza da saldıracak, Doğu illerini ele geçirmeye kalkacaktı. Bunu herkes biliyordu. Geçen yıl Zülkadriye egemeni Alaüddevle’den nikahla kızını istemişti. Alaüddevle kızını vermedi, İsmail uğradığı bu aşağılamaya öfkelendi; öç için padişahın toprağından geçti. Savunmasız Zülkadriye topraklarına girdi. Diyarbekir, Harput kalelerini aldı. Sarp bir dağa kaçan Alaüddevle’nin oğlu ile iki torunu eline tutsak düştü.

Şah İsmail, bu zavallıları ateşte kızartıp kebap ettirdi. Etlerini kuzu gibi yedi. Böyle korkunç bir şey Doğu’da yeni duyuluyordu. Savaş istemeyen padişah, Ankara’ya, Yahya Paşa kumandasında bir ordu göndermekten başka bir şey yapmadı. Bu şah, kıyıcı olduğu kadar da kurnazdı… Osmanlı toprağına geçtiği için özür diliyor, birbiri arkasına elçiler gönderiyordu. O zamanlar Trabzon Valisi olan Şehzade Yavuz, babası gibi dayanamamış, Tebriz sınırını geçmiş, Bayburt’a, Erzincan’a kadar her yeri yağmalamış, hatta şahın kardeşi İbrahim’i tutsak etmişti. İsmail’in elçisi şimdi bu saldırıdan da yakınıyor, Osmanlı toprağına son akınlarının padişahın devletine karşı değil, sırf Alaüddevle’ye karşı olduğunu tekrarlıyordu. İşte divanda bu kurnaz, bu kıyıcı, acımasız türediye gönderilecek uygun bir elçi bulunamıyordu; çünkü kendini Osmanlı Hakanı’yla bir tutan, hatta bütün Doğu’da egemenlik kuran bu serseri, karşısında devleti temsil edecek adama kuşkusuz birçok densizlik yapacak; densizliklerine karşılıkta bulunanı ola ki kazığa vuracak, derisini yüzecek, akla gelmedik korkunç bir işkenceyle öldürecekti. Sadrazamın sağındaki, deminden beri bir mezar taşı gibi kımıltısız duran kırmızı tuğlu kavuk, yerinden oynadı. Yavaş yavaş sola döndü:

– Ben, tam bu elçiliğe uygun bir adam biliyorum, dedi, babası benim yoldaşımdı. Ama devlet memurluğunu kabul etmez.

– Kim?

– Muhsin Çelebi.

Sadrazam bu adamı tanımıyordu. Sordu:

– Burada mı oturuyor?

– Evet.

– Ne iş yapıyor?

– Biraz zengindir. Vaktini okumakla geçirir. Tanımazsınız efendim. Hiç büyüklerle ahbaplık etmez. Büyük mevkiler istemez.

– Niye?

– Bilmem ama, belki “düşüşü var” diye.

– Tuhaf…

– Ama çok yüreklidir. Doğrudan ayrılmaz. Ölümden çekinmez. Birçok kez savaşmıştır. Yüzünde kılıç yaraları vardır.

– Bize elçi olmaz mı?

– Bilmem.

– Bir kere kendisini görsek…

– Bilmem, çağırınca ayağınıza gelir mi?

– Nasıl gelmez?

– Gelmez işte… Dünyaya minneti yoktur. Şahla dilenci, gözünde birdir.

– Devletini sevmez mi?

– Sever sanırım.

– O halde biz de kendimiz için değil, devletine hizmet için çağırırız.

– Deneyiniz efendim….

Sadrazam, o akşam kahyasını Muhsin Çelebinin Üsküdar’daki evine gönderdi. Devlet, ulus hakkında bir iş için kendisiyle konuşacağını, yarın mutlaka gelmesi gerektiğini yazmıştı.

Sabah namazından sonra sarayının selamlığında, Hint kumaşından ağır perdeli küçük loş bir odada kâtibinin bıraktığı kâğıtları okurken, sadrazama, Muhsin Çelebinin geldiğini bildirdiler.

– Getirin buraya…. dedi.

İki dakika geçmeden odanın sedef kakmalı, ceviz kapısından palabıyıklı, iri, levent, şen bir adam girdi. İnce siyah kaşlarının altında iri gözleri parlıyordu. Belindeki silahlık boştu. Bütün kullarının etek öpmesine, secdesine alışan sadrazam, bir an eteğine kapanılmasını bekledi. Oturduğu mor çuha kaplı sedirin hep öpülen ağır sırma saçağındaki yumağı, altından, içi boş küçük bir kafa gibi şaşkın duruyordu. Sadrazam söyleyecek bir şey bulamadı. Böyle göğsü ileride, kabarık, başı yukarı kalkık bir adamı ömründe ilk defa görüyordu. Kubbe vezirleri bile huzurunda iki büklüm dururlardı. Muhsin Çelebi çok doğal bir sesle sordu:

– Beni istemişsiniz, ne söyleyeceksiniz efendim?

– Şey…

– Buyurunuz efendim.

– Buyur oğlum, şöyle otur da…

Muhsin çelebi, çekinmeden, sıkılmadan, ezilip büzülmeden çok rahat bir hareketle kendine gösterilen şilteye oturdu. Sadrazam hâlâ ellerinde tuttuğu kıvrık kağıtlara bakarak içinden, “Ne biçim adam? Acaba deli mi?” diyordu. Ama hayır… Bu çelebi, çok akıllı bir insandı! Yiğide, alçağa gerek duymayacak kadar bir serveti vardı. Çamlıca ormanının arkasındaki büyük mandırayla büyük çiftliğini işletir, namusuyla yaşar, kimseye eyvallah demezdi. Yoksula, zayıflara, gariplere bakar, sofrasından konuk eksik olmazdı. Dinine bağlıydı. Ama tutucu değildi. Din, ulus, padişah aşkını ta yüreğinde duyanlardandı. Devletin büyüklüğünü, kutsallığını anlardı. Tek ülküsü, “Tanrı’dan başka kimseye secde etmemek, kula kul olmamak”tı… Bilgisi, olgunluğu, herkesçe biliniyordu. İbni Kemal ondan söz ederken, “Beni okutur!” derdi. Şairdi. Ama ömründe daha bir tek kaside yazmamıştı. Hatta böyle övgüleri okumazdı bile…

Yaşı kırkı geçiyordu. Önünde açılan yükselme yollarından daha hiçbirine sapmamıştı. Bu altın kaldırımlı, mine çiçekli, cenneti andıran nurlu yolların sonunda, hep “kirli bir etek mihrabı” bulunduğunu bilirdi. İnsanlık onun gözünde çok yüksek, çok büyüktü. İnsan yeryüzünün üzerinde, Tanrı’nın bir çeşit temsilcisiydi. Tanrı insana kendi ahlakını vermek istemişti. İnsan, her varlığın üstündeydi. Kuyruğunu sallaya sallaya efendisinin pabuçlarını yalayan köpeğe yaltaklanma pek yakışırdı ama, insan… Muhsin Çelebi her türlü aşağılanmayı sindirerek yüksek mevki tepelerine iki büklüm tırmanan maskara, tutkulu insanlardan, kendine saygı duymayan kölelerden, güçsüzler gibi yerlerde sürünen pis kölelerden tiksinirdi. Hatta bunları görmemek için insanlardan kaçar olmuştu. Yalnız savaş zamanları Guraba Bölüklerine kumandanlık için ortaya çıkardı. Huzurda serbest, içinden geldiği gibi oturuşu sadrazamı çok şaşırttı. Ama kızdırmadı:

– Tebriz’e bir elçi göndermek istiyoruz. Tarafımızdan sen gider misin oğlum?

– Ben mi?

– Evet

– Ne ilgisi var?

– Aradığımız gibi bir adam bulamıyoruz da…

– Ben şimdiye kadar devlet memurluğuna girmedim.

– Niçin girmedin?

Muhsin Çelebi biraz durdu. Yutkundu, Gülümsedi.

– Çünkü ben boyun eğmem, el etek öpmem, dedi. Oysa zamanın devletlileri mevkilerine hep boyun eğip, el etek, hatta ayak öpüp, bin türlü yaltaklanmayla, ikiyüzlülükle, dalkavuklukla çıktıklarından, çevrelerine hep bu aşağılayıcı geçmişlerin çirkin hareketlerini tekrarlayanları toplarlar. Gözdeleri, nedimeleri, korudukları, hep alçak ikiyüzlüler, ahlâksız dalkavuklar, namussuz maskaralardır. Yiğit, doğru, kendisine saygılı, özgür vicdanının sesine kulak veren bir adam gördüler mi, hemen kin bağlarlar, yıkmaya çalışırlar. Gedik Ahmet Paşa niçin hançerlendi, Paşam?

Sadrazam yavaşça dişlerini sıktı. Gözlerini süzdü. Tuttuğu kâğıdı buruşturdu. Öfkelenmiyordu. Ama öfkelendiği zamanlarda olduğu gibi, yanaklarına bir titreme geldi. Vezirken değil, hatta daha beylerbeyiyken bile karşısında akranlarından kimse ona böyle açıkça söz söyleyememişti. Yine “Acaba deli mi?” diye düşündü. Deli değilse… bu ne küstahlıktı? Bu derece küstahlık, dünya düzenine karşı çıkmak değil miydi? Gözlerini daha beter süzdü. İçinden: “Şunun başını vurdursam…” dedi. Kapıcılara bağırmak için ağzını açacaktı. Ansızın vicdanının -neresi olduğu bilinmeyen bir yerinden gelen- derin sesini işitti: “İşte sen de yaltaklanma, ikiyüzlülük, dalkavukluk yollarından yükselenler gibi, dürüstçe bir sözü çekemiyorsun! Sen de karşında yiğit bir insan değil, ayaklarını yalayan bir köpek, hor görülmenin altında iki kat olmuş bir maskara, bir rezil istiyorsun!”

Süzük gözlerini açtı. Avucunda sıktığı kâğıdı yanına koydu. Yine Muhsin Çelebi’ye baktı. Ortasında geniş bir kılıç yarasının izi parlayan yüksek alnı… al yanakları… yeni tıraşlı beyaz, kalın boynu… biraz büyücek, eğri burnu… ince sarığı… tıpkı Şehname sayfalarında görülen eski kahramanların resimlerine benziyordu. Evet, bu alnında yarası görülen kılıcın yere düşüremediği canlı bir kahramandı. İnsaflı sadrazam, vicdanının ruhunda yankılanan sesini, gururunun karanlığıyla boğmadı. “Tam bizim aradığımız adam işte…” dedi. Bu kadar korkusuz bir adam, devletine, ulusuna yapılacak hakareti de çekemez, ölümden korkarak, göreceği hakaretlere eyvallah diyemezdi. Kavuğu hafifçe salladı:

– Seni Tebriz’e elçi göndereceğiz. Muhsin Çelebi sordu:

– Katınızda bu kadar nişancılar, kâtipler, hocalar var. Niçin onlardan birini seçmiyorsunuz?

– Sen Şah İsmail denen kötü ruhlu adamın kim olduğunu biliyor musun?

– Biliyorum.

– Devletini seviyor musun?

– Seviyorum.

Yüce sadrazam doğruldu. Arkasına dayandı:

– Pekala öyleyse… dedi, bu kötü ruhlu adam “elçiye zeval yok” kuralını kabul etmez. Bizimle boy ölçüşme davasındadır. Er meydanında bize yapamadıklarını, bizim göndereceğimiz elçiye yapmak ister. Ola ki işkenceyle idam eder. Çünkü Tanrı’dan korkusu yoktur. Oysa elçimize yapılacak hakaret devletimize demektir. Bize öyle bir adam gerekli ki, hakaret görünce başından korkmasın… Bu hakareti aynen o kötü ruhlu adama iade etsin… Devletini seversen, sen bu fedakârlığı kabul edeceksin!

Muhsin Çelebi hiç düşünmedi:

– Ettim efendim, ama bir koşulum var… dedi.

– Ne gibi.

– Madem ki bu bir fedakârlıktır, ücretle olmaz. Karşılıksız olur. Devlete karşı ücretle yapılacak bir fedakârlık, ne olursa olsun, gerçekte kişisel bir kazançtan başka bir şey değildir. Ben maaş, makam, ücret filan istemem… Karşılık beklemeden bu hizmeti görürüm. Koşulum budur!

– Ama oğlum, bu nasıl olur? Onun elçisi çok ağır giyinmişti. Atları, hizmetkârları kusursuzdu. Bizim elçimizin atları, hizmetkârları, giysileri daha gösterişli, daha ağır olmalı… Bunlar için mutlaka hazineden sana birkaç bin altın vereceğiz. .

Muhsin Çelebi döndü. Önüne baktı. Sonra başını kaldırdı:

– Hayır, dedi, hazineden bir pul almam. Gerekli göz alıcı muhteşem takımlı atları, süslü hizmetkârları ben kendi paramla düzeceğim. Hatta…

Sadrazam gözlerini açtı.

– … Hatta sırtıma Şah İsmail’in ömründe görmediği ağır bir şey giyeceğim.

– Ne giyeceksin?

– Sırmakeş Toroğlu’ndaki, kumaşı Hint’ten, harcı Venedik’ten gelme, “Pembe İncili Kaftan”ı alacağım.

– Ne… O kadar parayı nereden bulacaksın, oğlum? Sadrazamın şaşmaya hakkı vardı. Bir ay önce tamamlanan, üzeri ender bulunur pembe incelerle işlemeli bu kaftanın ününü İstanbul’da duymayan yoktu. Vezirler, elçiler, padişaha armağan etmek için Toroğlu’na başvurdukça, o fiyatını artırıyordu. Muhsin Çelebi bu ünlü kaftanı nasıl alacağını anlattı:

– Çiftliğimle mandıramı ve evimi rehine vereceğim. Tüccarlardan on bin altın borç toplayacağım, iki bin altını atlarla hizmetkârlara harcayacağım. Geriye kalan sekiz bin altınla da bu kaftanı alacağım.

Sadrazam bu davranışı uygun bulmadı:

– Geldikten sonra bu kaftan senin işine yaramaz. Yalnız bir gösteriş aracıdır. Mallarını elinden çıkaracaksın. Yoksul düşeceksin.

– Hayır, sekiz bin altına alacağım kaftanı altı ay sonra Toroğlu benden yedi bin altına geri alır. Yedi bin altınla ben çiftliğimi rehinden kurtarırım. Geri kalan borçlarımı ödeyemezsem, varsın babamın yadigâr bıraktığı mandıram devlete feda olsun… Devletten hep alınmaz ya… Biraz da verilir!

Muhsin Çelebi’yle konuştukça sadrazamın şaşkınlığı artıyordu. Yüreği rahatladı. İşte küstah, türedi bir hükümdara haddini bildirmek için gönderilecek uygun bir adam bulunmuştu. Gülüyor, ağır ağır kavuğunu sallıyordu. Divanın nazik, korkak, hesapçı çelebileri canlarıyla mallarını çok severlerdi. Bunlardan biri elçi gönderilse, devletinin onurundan çok alacağı bağışı düşünerek, kendisine yapılan her hakareti kabul edecekti. Sadrazam, Muhsin Çelebi’yi yemeğe alıkoymak istedi. Başaramadı, giderek onu ta sofaya kadar uğurladı.

… Altı ay içinde Muhsin Çelebi büyük çiftliğini, mandırasını, evini, dükkânlarını, bahçesini, bostanını rehine koydu. Tüccarlardan para topladı. Atlarını düzdü. Bunların hepsi gerçekten eşi görülmedik derecede göz alıcıydı. Dönüşte yedi bin altına iade etmek koşuluyla Toroğlu’ndan ünlü Pembe İncili Kaftanı da aldı. Genç karısıyla iki küçük çocuğunu akrabasından birinin evine bıraktı. Altı aylık nafakalarını ellerine verdi. Sonra padişahın mektubunu koynuna koyarak yola düzüldü. Konak konak ilerledikçe bu yeni elçinin gösterişi, zenginliği, hele incili kaftanının ünü bütün Anadolu’dan geçerek Şah İsmail’in ülkesine ulaşıyordu. Muhsin Çelebi bir gün Tebriz Kalesi’ne büyük bir gösterişle girdi. Bu küçük başkentin, süse, zenginliğe, renge, süs eşyasına tutkun halkı, İstanbul elçisinin kaftanını görünce şaşırdı. Kent, saray, bütün encümenler kaftanın hikâyesiyle doldu. Şah İsmail, “Pembe İnci”yi yalnız masallarda işitmiş, daha nasıl şey olduğunu görmemişti. Kendisinin daha görmediği şeye sahip olan bu zengin elçiye karşı içinden derin bir kin duydu. Onu hakareti altında ezmeye karar verdi. Huzuruna kabul etmezden önce tahtının arkasına cellatları hazırlattı. Tahtının önündeki ipekli kumaştan şilteleri, ipek seccadeleri kaldırttı. Sağında vezirleri, solunda savaşçıları duruyorlardı.

Muhsin Çelebi, geniş somaki kemerli açık kapıdan rahat adımlarla girdi. Yürüdü. Başı her zamanki gibi yukarda, göğsü her zamanki gibi ilerideydi. Koynundan çıkardığı padişah mektubunu öptü. Başına koydu. Sonra altın tahtın üstüne -allı, yeşilli, mavili, morlu ipek yığınlarına sarılmış, sarmalarla, tuğlarla, sancaklarla çevrelenmiş- garip bir yırtıcı kuş sessizliğiyle tünemiş şaha uzattı. Ayağı öpülmeyen şah kızgınlığından sapsarı kesildi. Gözlerinin beyazları kayboldu. Mektubu aldı. Muhsin Çelebi, tahtın önünden çekilince şöyle bir çevresine baktı. Oturacak bir şey yoktu. Gülümsedi. İçinden, “Beni zorla ayakta, saygı duruşunda tutmak istiyorlar galiba…” dedi. Bir an düşündü. Bu harekete nasıl karşılık vermeliydi? Hemen sırtından Pembe İncili kaftanını çıkardı. Tahtın önüne yere serdi. Şah İsmail, vezirleri kumandanları aptallaşmışlar, şaşkınlık içinde bakıyorlardı. Sonra bu değerli kaftanın üzerine bağdaş kurdu. Dev, ejderha resimleri işlenmiş sivri kubbeyi, yaldızlı kemerleri çınlatan gür sesiyle:

– Mektubunu verdiğim büyük padişahım. Oğuz Kara Han soyundandır! diye haykırdı. Dünya yaratıldığından beri onun atalarından kimse kul olmamıştır. Hepsi padişah, hepsi hakandır. Ataları doğuştan beri hükümdar olan bir padişahın elçisi, hiçbir yabancı padişah karşısında divan durmaz. Çünkü dünyada kendi padişahı kadar soylu bir padişah yoktur… Çünkü…

Muhsin Çelebi Türkçe olarak bağırdıkça; Türkçe bilmeyen şah kızıyor, sararıyor, morarıyor, elinde heyecandan açamadığı mektup tir tir titriyordu… Tahtının arkasındaki cellatlar kılıçlarını çekmişlerdi. Muhsin Çelebi bağırdı, çağırdı. Danışmanlar, vezirler, cellatlar, savaşçılar hükümdarlarının sabrına, buna dayanmasına şaşıyorlardı. Hatta içlerinden birkaçı mırıldanmaya başladı. Muhsin Çelebi sözünü bitirince izin filan istemedi, kalktı. Kapıya doğru yürüdü. Şah İsmail taş kesilmişti. Çaldıran’da kırılacak olan gururu, bugün bu tek Türk‘ün ateş bakışları altında erimişti. Muhsin Çelebi dışarı çıkarken, kendi gibi şaşkınlıktan donan nedimelerine:

– Şunun kaftanını veriniz! dedi.

Savaşçılardan biri koştu. Tahtın önünde serili kaftanı topladı. Türk elçisine yetişti:

– Buyurun, kaftanınızı unuttunuz.

Muhsin Çelebi durdu. Güldü. Çıktığı kapıya doğru dönerek şahın işiteceği yüksek bir sesle:

– Hayır, unutmuyorum. Onu size bırakıyorum. Sarayınızda büyük bir padişah elçisini oturtacak seccadeniz, şilteniz yok… Hem bir Türk, yere serdiği şeyi bir daha arkasına koymaz… Bunu bilmiyor musunuz? dedi.

Geçtiği yollardan gece gündüz dört nala döndü. Üsküdar’a girdiği zaman, Muhsin Çelebi’nin cebinde tek bir akçe kalmamıştı. Süslü hizmetkârlarına dedi ki:

– Evlatlarım! Bindiğiniz atları, haşaları, takımları, üstünüzdeki giysileri, belinizdeki değerli taşlarla süslü hançerlerinizi size bağışlıyorum. Bana hakkınızı helal ediyor musunuz?

– Ediyoruz… Ediyoruz…

– Anamızın ak sütü gibi.

Karşılığını alınca onları başından savdı. Derin bir soluk aldı. Evine uğramadan, deniz kıyısına koştu. Bir kayığa atladı. Sadrazamın konağına gitti. Mektubu şaha verdiğini, hiçbir hakarete uğramadığını, şahın iznini bile almaksızın habersizce kalkıp İstanbul’a döndüğünü söyledi. Zaten sadrazam, onun görevini hakkıyla yerine getireceğine son derece güveniyordu. Yollar, derebeyleri, aşiretlerle ilgili bazı şeyler sordu. Çelebi kalkıp çekileceği zaman:

– Ben satın almak istiyorum oğlum, kaftanın burada mı? dedi.

– Hayır, getirmedim.

– Acemistan’da mı sattın?

– Hayır, satmadım.

– Çaldırdın mı?

– Hayır.

– Ya ne yaptın?

Sadrazam üsteledi, tekrar tekrar sordu. Kaftanın ne olduğunu bir türlü anlayamadı. Muhsin Çelebi yaptığıyla övünecek kadar küçük ruhlu değildi. O akşam Üsküdar’a döndü. Ertesi gün yedi bin altını geri almak için kendisini bulan sırmakeş Toroğlu’na da, kaftanı ne yaptığını söylemedi. Meraklı İstanbul’da hiç kimse, ünlü “Pembe İncili Kaftan”ın “Nasıl, nerede, niçin” bırakıldığını öğrenemedi. Tebriz Sarayı’ndaki serüven, tarihin karanlığına karıştı, sır oldu. Ama eski zengin Muhsin Çelebi, bu kaftan için girdiği borçları verip, çiftliğini, mandırasını, iratlarını rehinden kurtaramadı. Elçilikten yadigâr kalan atıyla değerli taşlarla süslü takımını satıp, Kuzguncuk’ta minimini bir bahçe aldı. Onu ekip biçti. Çoluğunun çocuğunun ekmeğini çıkardı. Ölünceye kadar Üsküdar Pazarı’nda sebze sattı. Pek yoksul, pek acı, pek yoksun bir hayat geçirdi. Ama yine de ne kimseye boyun eğdi, ne de bütün servetini bir anda yere atmakla gösterdiği fedakârlık üzerine gevezelikler yaparak, boşu boşuna övündü.

Virüs Değil Yıllık Bakım

Kıymetli Takipçilerimizin Dikkatine.

VatanBirHaber’in bağlantı sorunu olarak görülen yazı her sene ödeme yenilendiğinde bir on gün kadar devam eden sunucu güvenlik ayarlamalarındandır. Virüs olarak algılanmamasını önemle rica eder, birkaç günlük zaman diliminde normale döneceğini taahhüt ederek hepinize bu aksaklıktan ötürü özürlerimizi beyan ederiz. Sitemizin ayakta durabilme gibi bir sorunu asla olmamıştır. O zaten her zaman dimdik ayaktadır.

ÇIĞIRTKANIN ÇIĞLIĞI

Yahya Kemal TAŞTAN

ÇIĞIRTKANIN ÇIĞLIĞI

-Varlığımın gayesini idâk etmeme vesile olan Nazik Hanım’a-

Evvel zaman içinde babamın beşiğin sallamadan,ne beşikler salladım ben.
Toprağa niniler söyledim ,büyüsün de Âdem olsun diye
Kürekler kundakladım Havva olur ümidiyle
Hakk’ın bahçesinde bir zamanlar elmaydım
Firdevs’in kapısında kurtuluş lafzıydım
İdris’de iplik oldum namusun eşmâli
Nuh’a ben gösterdim vuslattaki şimâli
Eyyüp’de zikir oldum,şifaya vâsıl oldum
İbarahim’de ateşdim,odda selâm buldum
Kurbanlık koç oldum İsmâil’e Cânân’dan inen
Yakûp’da gömlektim,kör gözlere sürülen
Yusuf’da cemâl oldum,Züleyhâ’yı zebûn ettim.
O’nun hüsnüne nice parmakları kestim.
Davûd’da hoş sedâydım,gök kubbede
Süleyman’ın rüzgârıydım,at oynattım Sebe’de
Musa’da asâydım,yerden hayat çıkardım,Nil’i yardım.
Tur oldum bir zamanlar,gönüllere ateş yağdırdım.
Yunus’da balıktım,ummandan karaya vurdum.
Meryem’de iffet oldum,hakkı doğurdum
Zekeriyâ’nın duası,Lût’un misafiriydim.
İsâ’nın on iki havarisinin,on üçüncüsü bendim.
Ya onda neler olmadım ki…Buluttum bir zamanlar
Bendim mağarada kör vicdanlara çekilen ağlar
Sıddık’tım,Faruk’dum,Ali’ydim,Osman’dım
Onun aşk pınarında Hakk’a kandım
Seniyye-i vedâydım,vuslatda Medine’de
Ben vardım…Maşuğa çıkılan merdivende
Cibril’e sınırdım,ona açtım kapıyı
Hakk’ın sevdasıyla yardın ayı
Cânân’ın sevgilisi ,ümmetin gülüydüm
Ben o bahçenin en çığırkan bülbülüydüm
Dost’un dergâhında Yunus oldum
Ete kemiğe büründüm,aşk aynasında göründüm
Nazik bir el ile Allah’ıma yürüdüm.

 

Yahya Kemal TAŞTAN Beyefendi diyor ki : -Nazik Annem için henüz 19 yaşında iken karalamıştık.Huzurlarında okumak da nasîb oldu.Ruhundan isdimdât ederim.

Her Şeyin Yenisi İyidir.

Herşeyin yenisi iyidir… Demek ki yeni yıla iyi girilir.

Bitirdiysek eski yılı, daha da bir tecrübelendiysek, sağlıkla, huzurla, şimdi yılın yenisi beklenecektir.

Aynı umutlar yeni yılda da yeşerir, yeter ki umudumuzu kaybetmeyelim…

2016 senesi 2023 Cumhuriyetimizin 100. yılına bir sene daha yaklaşmak demektir..

Kazanılmış haklarımızın ve sınırlarımızın kıymetini bilmektir.

Eskisi olmayanın yenisi olmaz derdi büyüklerimiz. Umarız Milletçe bu bilinçle yeni yılımıza gireriz.

Sayfa Yönetimi

Aziz Sancar Nobel Ödülü ve Düşündüklerim

Son günlerde en çok adını duyduğumuz isim hiç şüphesiz Aziz Sancar’dır. Kimya dalında Nobel Ödülü’nü kazandıktan sonra adı sıkça medyada duyulan Aziz Sancar’ı düne kadar yakınları dışındaki insanlar bu ismi bilmiyor, tanımıyordu. Birdenbire merakları üzerine çekti Sancar. Herkes Aziz Sancar’ın kim olduğunu, başarı basamaklarını nasıl tırmandığını araştırmaya başladı. Sancar’ın 1946 yılında Mardin’in Savur ilçesinde başlayan hayat hikâyesi Türkiye gerçeklerini yansıtmaktadır. Okuma yazma bilmeyen 8 çocuklu anne babanın 7. çocuğu olarak dünyaya gelen Aziz Sancar okul eğitimini Mardin’de tamamladıktan sonra lisans eğitimine İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde devam etmiştir. Aslında Aziz Sancar, “beyin göçü” diye tabir edilen, başka gelişmiş ülkede yerleşip çalışmak amacıyla Türkiye’den ayrılan binlerce bilim adamından birisidir. Günümüzde Kuzey Carolina Üniversitesi’nin Biyokimya ve Biyofizik dalı öğretim üyesi olan Aziz Sancar, 33 kitap ve 415 civarında bilimsel makale yazmıştır. Sancar, son olarak bilimsel başarısını Nobel Kimya Ödülü ile taçlandırmıştır.

İsveçli kimyacı Alfred Nobel’in (1833–1896) vasiyeti üzerine kurulan bir fondan 1901 yılından beri her yıl fizik, kimya, edebiyat, fizyoloji veya tıp, barış ve 1969’dan itibaren ekonomi olmak üzere altı dalda, çalışmalarıyla bir önceki yıl insanlığa en büyük yararı sağlayan bilim adamı ve siyasetçilere verilen ödüldür Nobel Ödülü. Fizik, kimya ve ekonomi dalındaki ödüller İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi tarafından verilmektedir. Prof. Dr. Aziz Sancar bilim dalında ödül alan ilk Türk olmuş, böylece Türklerin de bilim dalında ödül alabileceğini kanıtlamıştır. Sancar’ın Nobel Kimya ödülünü alması önemli miydi? Elbette önemliydi, zira Nobel bilim ödülleri dünya çapında büyük önem taşımanın dışında insanlığa büyük başarı sağlayanlara verilir. Ancak burada daha da önemli olan Aziz Sancar’ın tutum ve davranışıydı. Aziz Sancar duruşu, mütevazılığiyle herkese insanlık dersi verdi. Alkışşaşırtır, övgü unutturur, kutsamak mahveder, derler. Aziz Sancar’ı, alkışlar şaşırtmadı, övgü kim olduğunu unutturmadı… O, bir Türk olacak dimdik duruyordu Nobel Ödül Töreni’nde. Yakasına taktığı Türk Bayrağı ve Atatürk rozeti, Osmanlı tuğralı kravatı onun kimlerden olduğunu gösteriyordu. Aziz Sancar çok konuşan insanlardan değil, az ve öz konuşanlardan olsa gerek. Nobel Ödülü’nü kazandıktan sonra, “bu ödülü Atatürk’e, bana eğitim veren Türkiye’ye borçluyum”, “Ödülümü 19 Mayıs’ta Atatürk’e götüreceğim” şeklindeki açıklamaları Atatürk’e ve Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyetine olan vefasının bir göstergesiydi. Aziz Sancar, bu sözleriyle 7’den 70’e herkesi derinde etkiledi. O, çalışmalarının getirdiği mutluluğu hem kendi yaşadı, hem tüm Türkiye’ye yaşattı. Herkes gururlandı Aziz Sancar’la.

Acılar paylaştıkça azalır, mutluluk paylaştıkça çoğalır, derler. Aziz Sancar, Nobel ödülünü aldıktan sonra vatanına geldi. Havaalanında farklı düşünce ve fikirlere sahip olan insanlar karşıladı Sancar’ı. Türkiye Aziz Sancar sayesinde birlik olmayı başarmıştı. Aziz Sancar, vatanı, ona sahip çıkan devleti ve bağrına basan, mutluluğuna ortak olan milleti olduğu için çok şanslıdır. Cumhurbaşkanı, Genel Kurmay Başkanı, Başbakan’la görüşen Aziz Sancar’ın her adımı ilgiyle izlendi. Türkiye’ye geldiği ilk günün sabahında otelinden çıkarken gazetecilerin “Türkiye’de neyi özlediniz?” sorusuna, Aziz Sancar “Türkiye’nin havasını, suyunu, simidini, Ankara simidini”özledim şeklinde yanıt verdi. Sancar’ın bu sözlerinde sıla özlemi vardı. İnsan nereye giderse gitsin, yaşadığı yer ne kadar iyi olursa olsun yurdunu özler. Mütevazı tavırlarıyla dikkat çeken Sancar, Atatürk’ün huzuruna Anıtkabir’e çıktığında heyecanı doruk noktaya ulaşmıştı. Ne de olsa müteşekkir olduğu büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün huzurundaydı… Türkiye’den bir Aziz Sancar geçti sessiz sedasız, ancak çok etkili bir şekilde. Sevincin gözyaşlarına karıştığı, başarı sözcüğünün özlemle birleştiği bir olgu yaşattı Aziz Sancar Türkiye’ye. Artık Sancar Türkiye’nin kalbinde ve hafızalarındadır.

Aziz Sancar’ın başarısı tüm Türkiye’nin başarısıymış gibi kutlanırken, zulüm altında vatanında vatansız olanlar geldi aklıma. Örneğin, bir Kazan Tatarı, bir Kırım Tatarı veya bir Uygur Türk’ü yurt dışında yaşayıp çalışıp Nobel Ödülü alsaydı durum nasıl olurdu? Bunları düşündüm… Onlar da mutluklarını vatanında milleti ile paylaşmak, birlikte sevinmek isterdi. Ancak bu imkânsız. Ödülünü alıp vatanına dönmek isteyen Kazan, Kırım Tatar Türkleri Ruslar tarafından, Doğu Türkistanlı Uygur Türkleri Çinliler tarafından içeri alınmaz geldiği uçakla geri gönderilirdi. Onlar da boynu bükük vatanın havasını solmadan, suyunu içmeden, milleti ile kucaklaşmadan geri dönmek zorunda kalırdı. Ne acı değil mi, kendi vatanında vatansız olmak. Vatan-millet-devlet, birbirini tamamlayan, birbirine anlam katan kelimelerdir. Onun için bir millet olarak bir arada yaşamak için devlet sahibi olmak önemlidir… Vatanı olup da vatansız kalanların acı kaderini ancak yaşayan bilir. Ne mutlu ki, Aziz Sancar’ın mutluluğunu paylaşabileceği milleti, ona sahip çıkan devleti ve vatanı var. Aziz Sancar’a başarılarının katlanarak artmasını ve Türkiye’yi defalarca gururlandırmasını diliyorum! İyi ki varsınız Aziz Sancar, bu mutluluğu ve gururu Türkiye’ye, Türk Dünyası’na ve dünyaya yaşattınız!

Yazımı, vatan-devlet-milletin değerini çok iyi bilen ama bir türlü devlet sahibi olamayan Kazan Tatarlarının yazar ve şairi Fenis Yarullin’in (1938–2011) “Memleketi Gerek İnsana” (Tugan Yagı Kirek Keşege) başlıklı şiirinde şu dizelerle tamamlamak istiyorum:

Büyük başarılar kazanıp, zamaneler
Güzel paha biçse işine, –
Sevinçlerinin işittirilmesi için
Memleketi gerek insana…

tc-bayrak-1

Kaynakça:
1.  Axis 2000, Ansiklopedik Sözlük, Nobel, Nobel Ödülü Maddeleri, s: 2467–2469, 5.Cilt, İstanbul 2000.
2.  Tatar Poeziyese Antologiyase ( Tatar Şiir Antolojisi),Fenis Yarullin Maddesi, s: 266–268, 2.Cilt, Kazan 1992.

KAZAN TATARLARI: DİSTOPYADAN GERÇEĞE DOĞRU…

Roza KURBAN

 

Gerçekleştirilmesi imkânsız tasarı veya düşünceye ütopya denir. Distopya (anti ütopya), çoğunlukla bir toplum anlayışının antitezini tanımlamak için kullanılır. Distopik bir toplum otoriter-totaliter bir devlet modeli ya da benzer bir başka sistem altında karakterize edilir. Kelime ilk defa İngiliz filozof ve iktisatçı John Stuart Mill (Londra 1806- Avignon 1873) tarafından kullanılmıştır. Ütopya ve distopya, her ikisi de bir hayal ürünüdür. Ütopya güzel bir hayal, distopya ise toplumları inkıraza götüren kötü bir hayaldir. Milleti kötü gelecekten kurtarmak, gitgide artan tehlike karşısında önlem almak gerektiğini belirtmek amacıyla yazılan hikâye, romanlar her millette vardır. Zaten milletini, dilini korumak, kollamak, geliştirmek, yükseltmek milletin aydın ve yazarlarının görevidir. Yüzyıllardır Rus zulmü altında ezilen Kazan Tatarlarının gidişatını gözler önüne sermek, yaklaşan yok olma tehlikesinden korumak amaçlı yazılan romanlardan birisi Tatar yazar Gayaz İshakıy’in[1] (1878–1954) “İki Yüz Yıldan Sonra İnkıraz” adlı eseridir. “İki Yüz Yıldan Sonra İnkıraz” romanının türü bazı edebiyatçılara göre fantastik, bazılarına göre ise anti ütopyadır. Roman 1902 yılında yazılmış, yayımlanması için 1903 yılının 25 Haziran tarihinde Sankt-Petersburg Sansür Komitesi’nden izin alınmıştır. Romanın büyük bir kısmı sansürlenmiş, sansürden geriye kalan bölümü 1904 yılında Kazan’da yayımlanmıştır. Sonraki yıllarda hem eserleri hem de adı yasaklanan yazarın “İki Yüz Yıldan Sonra İnkıraz” romanı 1997 yılında Miras Dergisi’nin 2. ve 3. sayılarında tekrar yayımlanmıştır. Eserin yazılma amacını İshakıy şu şekilde açıklamıştır: “Milletimizin bu gidişattan memnun olmadığını göstermek, bu gidişatın sonunun yok olmaya varacağını anlatmak istememden kaynaklanmaktadır. Bazı insanlar, milletimizin gidişatının iyi olduğunu zannederek bu gidişatın sonucundan büyük beklentileri vardır. Ama ben hiç böyle ümitler besleyecek “önemli” bir gidişat görmediğim için, şu anda halkımızın arasında dolaşan laflara, yapılan işlere pek itibar etmiyorum. Bu söylentileri çıkaranlar, kuru gürültü yaparak, icraat yapmaksızın lafla peynir gemisi yürütmeye çalışmaktadırlar. Nasıl ki kukla oyunundan mantıklı bir sonuç çıkmazsa, lafla da bir yere varılmaz. Düşüncelerim yanlış olabilir, belki gülünç gelebilir ama ne olursa olsun, hakikate yakındır veya hakikatin ta kendisidir. Bu kitapta benim düşüncelerim tam olarak ortaya konulmuştur. Milletimizin geleceği için her şey bitmiş sayılmaz. Benim bu karamsarlığımın yerine “ümit” konulması da mümkündür. Yani kısacası kitabım çok acı bir dille yazılmıştır.” (Sahapov 2005: 39–40). Yazar, Kazan Tatarlarını yok olmanın eşiğine getiren 5 temel sebebi şu şekilde sıralamıştır:

“Ben her işte ulemanın ilerlemeye karşı çıkan bir engel olduğunu gördükten sonra, milleti ilerletmek, onu başka milletler seviyesine çıkartmak istersek, buna karşı çıkan, engel olan ulema sınıfının sözüne iltifat etmemeye, bizlerin çocuklarının evliliklerine kadar hatta semaverleri nasıl tamir etmemiz gerektiğine bile karışmalarına son vermemiz gerekir. Bunların halkın üstünde üstün bir sınıf olmadığını herkese anlatmamız lazım.

Bence, ilerlemek için öncelikle kendimizi ulemanın nüfuzundan kurtarıp bağımsız olmamız gereklidir. Ancak bu şekilde işlerimiz yoluna girebilir. Ama o kendini beğenmiş ulemanın yanlış fikirleriyle bir yere varamayacağımız artık herkesçe malumdur.

İlerlememizi, gelişmemizi engelleyen ikinci faktör, eğitim yetersizliğidir. Yeterli sayıda medrese ve okul olmadığı gibi buralarda verilen eğitim de kalitesizdir. Bunun da temel sebebi yine de ulemaya olan inancımızla onların bu cehaleti bile bile devam ettirmeleri ve bizim böyle kutsal işleri onlara teslim etmemizdir.

İlerlememizi engelleyen üçüncü faktör, milletimize hizmet edebilecek insanların çok fakir sınıfa mensup olmaları sebebiyle bir türlü, ulema sınıfı esaretinden kurtularak kendi kişiliğini kazanıp milletine hizmet edememeleridir. Bu çok kötü ve üzücü bir durumdur…

İlerlememizi engelleyen dördüncü faktör, bizim Rus okullarına gitmememizdir. Bu durum, gelişme yolunda şimdiye kadar bize çok büyük zararlar verdiği gibi bunun acısını gelecekte de çekeceğiz. Çünkü halkımız arasında içinde bulunduğumuz durumu en iyi anlayan insanlarımız da, bugüne kadar devlet okullarına gitmekten çekinmişler ve gitmemek için de direnmişlerdir. Ben bunun sebebini tam olarak anlayamasam da üzülüyorum.

İlerlememizi engelleyen beşinci faktör, yaptığımız işlerin tutarsızlığıdır. İşlerimizin herhangi bir temeli ve dayanağı yoktur. Yaptığımız işleri devam ettirmeli ve tamamlamalıyız.

Bazılarının bizim için “yarım akıllı” demesinden bir ders çıkarmalıyız. Onun için bu vurdumduymazlıktan en kısa zamanda silkinerek kurtulmamız gerekir.” (Sahapov 2005: 43–44). Gayaz İshakıy “İki Yüz Yıldan Sonra İnkıraz” romanında yukarıda saydığımız Kazan Tatarlarının gelişmesine mani olan beş neden doğrultusunda birçok konuya parmak basmıştır. Beyaza- siyah, siyaha-beyaz, eğriye-doğru, doğruya-eğri diyen mollalar, skolâstik ve fanatizm yuvası olan medreseler, cedit-kadim kavgası, genç kızlarımızın eğitiminin önemi, çiftçilerin iflas edip fabrika barakalarına doluşması, müzik, ressamlık, ahlakın bozulması, fahişelik gibi milleti inkıraza götüren konular işlenmiştir romanda. Gayaz İshakıy bu eserinde zenginleri, din adamlarını ve ulemayı sert bir dille eleştirmiştir. Romanın başında ne yapacağını şaşırmış olan Tatar zenginleri “kukla düğünü” yapmaktadırlar. Yazar, Şah Möhemmet adlı bir Tatar zenginin kukla düğününe toplanan kalabalıktan söz etmiştir. Taraflar Aysılu ve Bikbau’nın düğünü için 40 bin Sum[2] masraf etmiştir. Şuursuz Tatar zenginlerinin “kukla düğününü” İshakıy şöyle değerlendirmiştir: “On dokuzuncu yüzyılda bir kukla düğününün 40 bin olduğu gibi, canlı kuklaların düğünü de, 40 binle yetinmeyip 80 bine çıkıyordu. Zamane adetleri, bu adetlere göre insanlar ve bu insanlara göre akıl, düşünce var demek ki. Bizim zamanımızda göstermelik bir düğün için harcayacak değil 40 binler (!!), 80 binler (!!), milletimizin can damarı olan medrese ve okullar yaptırmak için bile yoktu.”  (Sahapov 2005: 44, 196). Yazar, Tatar zenginlerinin başkalarının önünde kendi üstünlüklerini kanıtlamak için yaptığı kukla düğünlerini millet yararına yapılacak olan okullarla kıyaslaması eğitimin önemine yapılan vurgudur. Zira eğitimsiz milletin gelişmesi, ilerlemesi ve yükselmesi imkânsızdır. Eğitimsiz insan, eğitimsiz toplum olsa olsa başka birisinin kölesi olur. Yazar, Kazan Tatarlarının başarısızlığının nedenlerinden birisi olarak, büyük başarılara imza atan halklardan örnek alınmamasını göstermiştir. Din adamları, “Tatar ilinde yatsı namazı farz mıdır, değil midir?” gibi boş tartışmalarla meşgul olmakla birlikte Tatarların Rusça eğitimi konusunda büyük kavgalar çıkararak kısır döngüye neden olmuşlardır. Gayaz İshakıy, eserinde inkırazın nedenlerin açıklamakla kalmamış, bu nedenlerin getireceği sonuçları da belirtmiştir. Ayrıca yok olmaktan kurtuluşun yollarını da göstermiştir. Kazan Tatarlarına uyarı amaçlı yazılan bu eserde yazar, eğer bu gidişata “dur!” demezsek XXII. yüzyıl başlarında Kazan Tatarlarının tamamen yeryüzünden yok olacağının altını çizmiştir. İshakıy, Tatarları bekleyen tehlikenin boyutlarını göstermek için olsa gerek romanında bulaşıcı hastalık, yoksulluk, fahişelik, iflas, Ruslaşmak gibi birçok belayı üst üste yığmıştır. İşte o belalardan birisi olan bulaşıcısı hastalık: “Kazan’da tanımlanamayan bir bulaşıcı hastalık ortaya çıkıyor, tüm Kazan Müslümanlarına sirayet ediyor, sonra köydeki, fabrikadaki Müslümanlara geçiyor. Bir tek Kazan’da her gün yüzlerce Müslüman ölüyor. Aynı hastalık Esterhan, Orenburg, Ufa Müslümanlarına da geçiyor. Ancak ilginçtir ki, bu hastalık sadece Müslümanlara bulaşıyor, güya onun mikrobu sadece Müslüman maişetinde kök salıyordu. İşbu hastalıktan Tatarların yarısı öldü, sayısız dul, yetim kaldı. Köy sokakları boşaldı, şehirde bazı mescitler tamamen insansız kaldığından kapatıldı. Böylece kırıla-kırıla XXI. yüzyılın doksan yedinci yılında olan genel sayımda sadece 3800 Bulgar’ın[3] hayatta kaldığı malum oldu, üç yıl sonra sırf bir tek Cegfer[4] adlı yazar ve tarihçi sağ kalıp, nihayet, eşi Söyembike’den sonra uzun yaşayamadı, o da Bulgar’daki minare ile birlikte yıkılıp öldü”[5]  (Musin 1998: 33).  Cegfer, “İki Yüz Yıldan Sonra İnkıraz” romanının ana kahramanıdır. Burada milletin son temsilcisi olan Cegfer’in harabeler arasında ölmesi, bir milletin yeryüzünden silinmesi, inkıraza uğraması anlamına gelmektedir. Zira eserin ana kahramanı yalnız bir tek şahsı değil bir milletin, bir milletin kaderinin temsilidir. Ayrıca Cegfer’in Bulgar şehrinde 1300’lü yıllarda yapılan bir mescit minaresinin altında helak olması da bir işarettir. Tatar tenkitçi, edebiyat tarihçisi, dilci Camal Velidi (1887–1932), “Vakit” gazetesinde 1913 yılının 5 Mart, 3 Nisan tarihlerinde yayımlanan “Gayaz Efendi” başlıklı yazısında Cegfer’in ölümünü şöyle değerlendirmiştir: “Burada Cegfer amcayı, bir taş parçası öldürmemiştir; bir milletin şan ve şöhretiyle birlikte tarihi bir minarenin altında ölmüştür.” (Sahapov 2005: 49).

 

Gayaz İshakıy, “İki Yüz Yıldan Sonra İnkıraz” adlı eseri karamsarlık ruhunda yazılmıştır. Uyku halinde olan Kazan Tatarlarını uyandırmak, vurdumduymazlığa son vermek amacıyla yazılan bu eser döneminde bazı Tatar yazar ve şairlerini derinden etkilemiştir. Örneğin ünlü Tatar şair Gabdulla Tukay (1886–1913) uzun yıllar unutulmaya duçar edilen “Kim O?” başlıklı şiirinde eseri ve yazarı şöyle değerlendirmiştir:

“O – milletimizi uyandıran, yükselten kişi;

O – bizi dilli yapan, karanlıktan aydınlığa çıkaran kişi;

O – inkırazın, yok olmanın ne olduğunun anlatan kişi;

O – düşmanlarımızın kimler olduğunu açığa çıkaran kişi;

O – bizim için çile çeken, bizi kâh güldüren, kâh ağlatan kişi.” (Musin 1998: 35).

Ünlü Tatar yazar Fatih Emirhan (1886–1926), “İki Yüz Yıldan Sonra İnkıraz” eserini “onun gözünü açan ve dünya görüşünde keskin bir değişime neden olan eserlerden birisi” olarak nitelendirmiştir.  

Yüzyılın başlarında yaşananlar göz önünde bulundurularak yazılan “İki Yüz Yıldan Sonra İnkıraz” eseri, milletin geleceğinden duyulan endişeden doğmuştur. Kazan Tatarlarını olası bir yok olma tehlikesinden korumanın yolunun eğitimden geçtiğini iyi bilmiştir Gayaz İshakıy. Dün yazılanlarla bugün yaşananları yan yana koyduğumuzda ortada pek bir fark olmadığını söylemek mümkündür. Kazan Tatarları XX. yüzyılın başlarında da yok olma tehlikesi ile karşı karşıyaydı bugün de. Gayaz İshakıy’ın belirttiği, Kazan Tatarlarını inkıraza götüren 5 neden günümüzde de geçerlidir. Zengin Kazan Tatarlarının vurdumduymazlığı, Tatar Okullarının kapatılması, ana dilde eğitimin yasaklanması, millete hizmet edebilecek insanların olmayışı, millete hizmet ediyorum bahanesiyle gezinenlerin aslında Ruslara hizmet eden birer Rus kölesi olması günümüzdeki inkırazın nedenleridir. Bugün Kazan Tatarlarını temsil edenler: kukla Tataristan Hükümeti, Tataristan Hükümetine bağlı sözde Dünya Tatar Kongresi ve faaliyetleri toplanıp yiyip içip şarkı söylemek, dans etmekten ileri gitmeyen derneklerdir. 1990’lı yıllarda esen demokrasi rüzgârlarından yararlanamayan Kazan Tatarları, 2000 yılında Putin’in iktidara gelmesi ile birlikte yok olmaya daha da yaklaşmıştır. Yüzyıllardır Rusların amacı başta Kazan Tatarları olmak üzere Rus olmayanları asimile ederek yok etmektir. Kazan Tatarlarının Latin alfabesine geçişini yasaklama, Tatar Okullarını 309 nolu kanun gereği kapatma, Tatar dilinde yayın yapan radyo, televizyonları kapatma, mevcut olanlarının süresini azaltma, Tatar dilinde çıkan gazete, dergi vs. yayınlara uygulanan sansürler Kazan Tatarlarına uygulanan Rus siyasetinin ürünleridir. Rus’tan daha çok Rusçu olan kukla Tataristan Hükümeti Kazan Tatarlarını, Tatar Dilini savunan hiçbir girişimde bulunmamakta, böylelikle Rusların uyguladıkları zulme ortak olmaktadır. Hükümete bağlı sözde Dünya Tatar Kongresi (DTK) ise, sanki her şey yolundaymış gibi davranmaktadır. DTK’nın yıllık yaptıkları işlerine bakıldığında Kazan Tatarlarının dili, tarihi, edebiyatı, geleceği ile hiçbir alakası olmayan konularla uğraştıklarını söylemek mümkündür. Konser düzenlemek, yılda bir defa Saban Toyu yapmak, sipariş üzerine kitap yazdırmak gibi gereksiz işlerle uğraşmayı bir iş zanneden DTK, Tatar Okulları kapatılırken, ana dilde eğitim yasaklanırken ses soluk çıkarmamaktadır. Bilindiği gibi, Kazan Tatarları dünyanın dört bir yanına dağılmış durumdadır. Çeşitli dönemlerde değişik yerlerden Türkiye’ye göç eden Kazan Tatarları Türkiye’de de dernekler kurmuştur. İstanbul, Ankara, Eskişehir, Kütahya gibi şehirlerde Kazan Tatarlarının Kültür ve Yardımlaşma Dernekleri mevcuttur. Derneklerin tüzüklerine bakıldığında, hepsinde “siyasete karışmıyoruz” ibaresi bulunmaktadır. Siyasete karışıp karışmamak onların işi, ancak söz konusu derneklerin Kazan Tatarlarının Dili, Edebiyatı, Tarihi, Kültürü ile de pek ilgili olduklarını söylemek mümkün değildir. Onlara göre Tatar olmak, şarkı söylemek, dans etmek, Tatar yemeklerini yemek, Tatar kıyafetlerini giymekten ibarettir. Geçen günlerde (07.11.15) Ankara Kazan Tatarları Kültür ve Yardımlaşma Derneği’nin 50. yıl dönümü kutlandı. İster istemez aklıma İshakıy’ın “İki Yüz Yıldan Sonra İnkıraz”  eserindeki Şah Möhemmet’in 40 bin Sum masrafla yaptığı kukla düğünü geldi aklıma. “Parası ile değil mi?” dermişçesine, insanlara nispet yaparmış gibi düzenlenen ve birkaç gün süren bir kutlama. Kutlamaya Tataristan Hükümeti, DTK tarafından gönderilen tebrikler söz konusu kurum ve kuruluşların işbirlikçi olduğunun bir göstergesidir. İnsanlarda, Kazan Tatarları güle oynaya hayat sürüyor algısını yaratmak amaçlı kutlama sonrası yazılan yazılar, Türk, Tatar radyolarını, televizyonu ve internet sitelerini günlerce meşgul eden haberler… Sanki Kazan Tatarlarının ana gündem maddesi derneğin 50. yıl kutlaması, başka derdi tasası yok, her şey yolunda. “Eşi benzeri görülmemiş 300 kişilik bir kalabalık toplanmıştı”, “dernekler Kazan Tatarlarını birleştirmektedir” şeklinde şuursuzca yapılan yorumlar, böbür böbür böbürlenmeler gülünç olmanın dışında trajiktir. Ayrıca değerlendirmelerin Kazan Tatarları ve Tatarlıkla uzaktan yakından alakası olmayan, Tatarlığı kendilerine geçim kapısı yapan insanlar tarafından yapılması ayrı bir konudur. Kazan Tatarlarının anayurdu Kazan’da Tatar Dili ölüm kalım mücadelesi verirken bu neyin sevinci, neyin kutlamasıdır? Milli şuurunu kaybetmiş insanlardan oluşan kukla Tataristan Hükümeti, sözde DTK ve Kazan Tatar Dernekleri, Kazan Tatarlarını yok etmeyi hedefleyen tam bir şeytan üçgenidir. Gayaz İshakıy’ın Tatarları inkıraza götüren nedenlerin ne yazık ki tümü ve hatta daha fazlası bugün de mevcuttur. Günümüzde durum XX. yüzyıl başlarından daha da vahimdir. “Benim bu karamsarlığımın yerine “ümit” konulması da mümkündür”, diyen İshakıy bugünleri görseydi halen “ümit var” diyebilir miydi, bilemiyorum… Artık uçurumun kenarında olan Kazan Tatarları bu durumdan ancak kendi çabasıyla kurtulabilecektir. Onun için doğruyu eğriden, beyazı siyahtan, dostu düşmandan ayırt etmemiz şarttır, aksi halde yok olmaya mahkûmuz. Gidişat böyle devam ederse Kazan Tatarları için distopyanın gerçekleşeceği günler kapıdadır.

 

Kaynakça:

 

  1. İshaki, Muhammed Ayaz, Hayatı ve Faaliyetleri (100.Doğum Yılı Dolayısıyla), Ankara 1979.
  2. İshakıy, Gayaz, Zindan, Kazan 1991.
  3. Musin, Flün, Gayaz İshakıy, Kazan 1998.
  4. Sahapov, Minahmet, Yenilik Habercisi, Ankara 2005.

 

[1] Türkiye’de yazarın adı Ayaz İshaki, Muhammed Ayaz İshaki şeklinde yazılmaktadır.

[2] Sum, Kazan Tatarlarının para birimidir.

[3] Yazar, eserinde Kazan Tatarlarını Bulgar, diye adlandırmıştır.

[4] Cegfer, Türkiye Türkçesinde Cafer’dir.

[5] Metindeki tüm çevriler tarafımdan yapılmıştır.

Tıkandı Baba

Sultan Mahmut kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamış. Dolaşırken bir kahvehaneye girmiş oturmuş. Herkes bir şeyler istiyor.

Tıkandı Baba, çay getir!..

Tıkandı Baba, kahve getir!..

Bu durum Sultan Mahmut’un dikkatini çekmiş.

– Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı baba meselesi?

– Uzun mesele evlat, demiş Tıkandı baba.

– Anlat Baba anlat! Merak ettim deyip çekmiş sandalyeyi.

Tıkandı Baba da peki deyip başlamış anlatmaya;

Bir gece rüyamda birçok insan gördüm, her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. “Benimki de onlarınki kadar aksın” diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı.

Bu sefer içimden “Onlarınki kadar akmasa da olur, yeter ki eskisi kadar aksın” dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı. Ben yine açmak için uğraşırken bir zat göründü ve: “Tıkandı Baba, tıkandı. Uğraşma artık”, dedi. O gün bu gün adım “Tıkandı Baba”ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdi de burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyoruz.

Tıkandı Baba’nın anlattıkları Sultan Mahmut’un dikkatini çekmiş. Çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına:

“Her gün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz” demiş.

Sultan Mahmut’un adamları peki demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı Baba’ya baklavaları vermişler. Tıkandı Baba baklavayı almış, bakmış baklava nefis.

– “Uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. Şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim” diye içinden geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken “Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim” demiş ve işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya.

Taze baklava, güzel baklava!

Bu esnada oradan geçen bir adam baklavaları beğenmiş. Üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar ve Tıkandı Baba baklavayı satıp elde ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış.

Müşteri baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. Şaşırmış, diğer dilim, diğer dilim derken bir bakmış ki her dilimin altında altın var. Ertesi akşam adam acaba yine gelir mi diye aynı yere geçip başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı Baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş.

Müşteri hiçbir şey olmamış gibi: “Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım” demiş. Tıkandı Baba da “Peki” demiş ve anlaşmışlar. Tıkandı Baba’ya her akşam baklavalar gelmiş ve adam da her akşam Tıkandı Baba’dan baklavaları satın almış. Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut:

“Bizim Tıkandı Baba’ya bir bakalım” deyip Tıkandı Baba’nın yanına gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş. Girmiş girmesine ama birde ne görsün bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın. Sultan:

– “Tıkandı Baba sana baklavalar gelmedi mi?” demiş.

– Geldi sultanım!

– Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?

– Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağ olasınız, duacınızım.

Sultan şöyle bir tebessüm etmiş.

“Anlaşıldı Tıkandı Baba anlaşıldı, hadi benimle gel” deyip almış ve devletin hazine odasına götürmüş.

“Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar gelirse hepsi senindir” demiş. Tıkandı Baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda, düştü düşecek. Sultan demiş;

“Baba senin buradan da nasibin yok. Sen bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar” demiş ve askerlerden birini çağırmış.

“Alın bu adamı Üsküdar’ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş beğensin. O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasını ona verin” demiş.

Padişahın adamları ‘peki’ deyip adamı alıp Üsküdar’a götürmüşler.

Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım, demişler.

Baba, “niçin?” demiş. Askerler:

“Hele sen bir beğen bakalım” demişler. Baba şu yamuk, bu küçük, derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline.

“Ne olacak şimdi” demiş.

“Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını padişahımız sana bağışladı” demiş.

Adam taşı kaldırmış tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş. Adamcağız oracıkta ölmüş. Askerler bu durumu Padişah’a haber vermişler. İşte o zaman Sultan Mahmut o meşhur sözünü söylemiş:

VERMEYİNCE MABÛD, NEYLESİN SULTAN MAHMUT!

Taş Devri

Bu Aralık’ta  2015 yılının son ayına girerken, vatandaşın birine yaklaştık yeni yıl ile ilgili düşüncelerini soralım dedik, demez olaydık.

İyi güzel temennilerde bulunacağını sanarken kızdı bize: “iki gün sonramı bile planlayamıyorken ben, bize ne 2015’ten” dedi…

-Afedersiniz karıştınız sanırım. bu sene 2016 ya gireceğiz..

-iyi de biz daha 2015’e girmedik ki..

– Aman efendim nasıl olur?

– Olur efendim, saatler geri alındı ya, hep geriye gittik.

Hayretten açılan ağzımızdan bir damla yere düşünce ançak kendimize gelebildik. Oysa deliye de benzemiyordu karşımızdaki. İyi giyimli, herşeyiyle normal görünen, senin benim gibi biriydi.

Belli mi olur, emin olmak için bir kaç soru daha sormalıydık.

Belki de bu vatandaş haberin ta kendisiydi.. Biraz daha karıştırmalıydık.

– Peki, size göre biz hangi yıldayız o zaman ?

Arkamda bir yeri işaret etti parmağı ile, dönüp baktım, meydanın ortasında dikili olan saati gösteriyordu.

Eee der gibi döndüm sonra kendisine, “evladım bu saatin sen çalıştığını gördün mü” demez mi?

Haydaa amcam uçmuş belli. Ben de ona uyup dedim, cık…

– Haydi metroya gel inelim, oranın saati de aha böyle..

-Dur aman, gözünü seveyim. Amcam  yaa sen hiç mi haber seyretmiyon, hani gazete filan… Orda ne yazıyor ya?

-İleri gideceğimize hep geriye giden bir şeyler oluyor. Sanki dünya tersine dönüyor.

-Haklısın amcam da…

-Uzay çağındayız ama taş devrindeki gibi yaban bir hayat yaşıyoruz. Herkes odasında bir başına. Büyük küçük yok, komşu akraba yok. Mahallede birbirini tanıyan yok. Sokaklarda yazın çocuk sesleriyle çınlardı, bu sene hani bir tane çocuk gördün mü?

– Hee doğru, görmedim vallaha!

– Aramıza hoşgeldiiin.

Herşeyin otomatiği olduğu günümüzde zaten elektrik kesilince taş devrine geri dönmüyor muyuz? Ee daha hangi yıldayız diye niye ha bire sorup duruyonuz?

– ………………….