Aylık arşivler: Ocak 2018

Suna’m

 

Ondan geldik yine ona döneceğiz. Yüz akıyla gidebilenlere ne mutlu..  Kanımızdan canımızdan, çekik gözünden, gamzeli yanağından hayalimizdeki halamız, babannemin kucağından toprağın kara bağrına yolculadığımız Suna halacığımız, bir öğretmen olarak o da bugün karnesini alacak. İnsanlığının, yaşadıklarının, eksilerinin artılarının elbet mükafatını orada bulacak. Haklarımız ona hep helal olacak. Yolun açık olsun Suna Halam! Allahın rahmeti üzerine olsun. Ruhun şad, mekanın cennet olsun.

Leyla-Ayla TÜRKELİ

Seni hep bu türküyle yadedeceğiz.

 

TATAR KALMAK…

Her Tatar anne-babadan Tatar çocuklar gelir dünyaya. Ancak Tatar doğmakla Tatar kalmak arasındaki hayat denilen uzun süreçte, tarihi gelişmelerin akışında insanlar bazen kendi istekleri bazen zorlamalar sonucunda Tatar kalamaz. Menfaat uğruna diline, milletine, kültürüne, tarihine, geleneklerine ihanet eden mankurtlara tarihte sıkça rastlanır. Ancak şartlar ne olursa olsun sonuna kadar mücadele eden Tatar doğup Tatar kalan insanlar da az değildir.

 

Kâh şahlı, kâh hüzünlü tarihi olan Kazan Tatarları farklı dönemleri aşarak bugünlere gelmiştir. Bir zamanlar uluslararası öneme sahip olan Tatar dili şimdilerde yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. 1552 yılında Kazan Hanlığı’nın işgali sonrası Kazan Tatarları Rus zulmüne maruz kalmıştır. Zorla Hıristiyanlaştırma yoluyla Ruslaştırma siyaseti yürüten Ruslar Hıristiyanlığa geçenlere büyük imtiyaz tanırken, Hıristiyanlığı kabul etmeyenlere baskı uygulamış, zulüm etmiştir. Dönem değişmiş ise de Ruslaştırma siyaseti değişmemiş, yönetimin değişmesi sonucunda sadece yöntemler değişmiştir. Sovyetler Dönemi’nde Rus dili “medeniyet dili” olarak lanse edildiğinden iyi okullarda okumak, makam sahibi olmak, yükselmek isteyenler Rus dilini tercih etmiş, Ruslarla evlenmiş, ailede Rusça konuşmuştur. Kazan Tatarlarının Sovyet Dönemi’ndeki Ruslaşması ile ilgili Tatar tarihçi ve bibliyograf Ebrar Kerimullin (1925–2000) o dönem yaşananları gözlemlerinden yola çıkarak şöyle anlatmıştır: “Sahnelerde milletimizin geleneklerini maskaraya çevirdiler, “Rus’la evlenme medeniyete giden yol” şeklinde şiirler yazdılar, şarkılar söylediler. Yağma, içkicilik, yakıp yıkmakta en başarılı olan Rusları büyük önder, büyük medeniyet yaratan millet diye halkı kandırdılar, beynini yıkadılar… Kendi ata, babası, milletin delikanlıları böyle vahşi, nadan bir kavim olunca, dili da fakir diye lanetlene gelen, Sovyet Okullarında yalan eğitim alan hassas Tatar kızına mutlu olmak için tek yol kalıyor: Rus’la evlenmek, ana dilinden vazgeçmek, çocuklarına Rus diline tapan eğitim vermek… Rus’la evlenmek, milletinden kaçmak, çocuklarına Rusça ad vermek Sovyet Dönemi’nde kariyer kapısını sonuna kadar açıyordu… Rus’la evlenmediysen, tapınmanın başka yolları var. Üst düzey yönetici olmak için kendi dilini “unutmak”, sırf Rusça nutuk atmak, Moskova’nın şarkısını okumak, çocuklarını Rus okullarına vermek şarttır.” (Kerimullin 1996: 402–403).

 

            Tatar dilinin her daim “ikinci sınıf dil”, Kazan Tatarlarının “ikinci sınıf insan” muamelesi gördüğü Sovyet Dönemi’nde büyümüş, eğitim görmüş ve çalışmış birisi olarak sizlerle yaşadıklarımı paylaşmak istiyorum. İlk-ortaokul eğitimimi doğduğum köyde Tatar okulunda aldım. Köyümüz halis muhlis bir Tatar köyüydü. Onun için herkes kendi arasında Tatarca konuşuyor, okulda da Rus dilinin “üstün bir dil”, “medeniyet dili” olduğunu hissetmiyorduk. Rus dilinin “medeniyet dili” olduğunu, Rusça konuşanların “kültürlü” sayıldığını lise yıllarında öğrendik. Lise eğitimi için gittiğimiz komşu kasabanın okulu Tatar ve Rus dillerinde eğitim veriyordu. Rus sınıfında okuyan Tatar öğrenciler teneffüslerde kendi aralarında Rusça konuşuyor, Tatar sınıfında okuyanları küçümsüyor, bize tepeden bakıyorlardı. Lisenin Tatar sınıfları genelde komşu köylerden gelen öğrencilerden oluşuyordu. 9.sınıfın sonlarıydı… Bir gün tarih dersi sırasında sınıfımıza eğitimden sorumlu müdür yardımcısı girdi. Müdür yardımcısı, “istersek” bundan sonra tarih dersinin Rusça yapılabileceğini söyledi ve tarih dersini Rus dilinde alırsak üniversite giriş sınavlarında bizim yararımıza olacağını uzun uzun anlattı. Üniversiteye giriş sınavı Rusça yapıldığından bunun bize büyük avantaj sağlayacağını söyledi. Her ne kadar “isterseniz” diye başlayan konuşmanın sonucu bizim isteğimize bağlı değildi. Biz istesek de istemesek de tarih dersi bundan sonra Rusça yapılacaktı. Rusça yapılan bu ders öğrencilere avantaj sağladı mı diye sorarsanız, hayır. Köylerinde Tatar dilinde eğitim alan arkadaşlarımızın büyük çoğunluğu dersi anlamıyordu. Zira köyde Rus dili, edebiyatı dersleri dâhil tüm dersler Tatar dilinde yapılmıştı o güne kadar. Lise sonrası eğitim süreci Rusça devam etti. Her ne kadar Tatar olsak da, okullarda Tatar dilinde eğitim alsak da, meslek yüksek okullarında, üniversitelerde Rusça okumaya mecburduk. İlginç olan şu ki, Rusçayı öven, göklere çıkaran Ruslar değil de aramızdan çıkan hain Tatarlardı. Şu da önemli bir detay, üniversiteye giriş sınavlarında Rus sınıfında okuyan, “medeniyet dilinde” konuşan Tatar öğrenciler sınavları kazanamıyorlardı. Bu da ana dilinin tuttuğu ahın bedeli olsa gerek…

 

Eğitimimizi tamamlayıp çalışma hayatımıza başladığımızda da Rusların küçümseyici tavırlarına, aşağılayıcı sözlerine maruz kalıyorduk. Çalışma hayatıma lise eğitimini aldığım kasabada kreş-anaokulunda öğretmen olarak başladım. Kasabada üç tane okul öncesi eğitim kurumu vardı. Onların ikisi Tatar dilinde eğitim verirken, 1 tanesi Rus dilindeydi. Bilindiği üzere Kazan Tatarlarının ancak %25’ı Tataristan’da yaşamakta, geriye kalan kısmı dünyanın dört bir yanına dağılmıştır. Tataristan’da yaşayan Kazan Tatarlarının %50’si başka milletlerle evlenmektedir. Bu karma nikâhların büyük çoğunluğu Rus-Tatarlar arasında yapılmaktadır. Genelde, sıradan insanlar arasında Rus erkekler Tatar kadınla evlenir, makam-unvan için çabalayan Tatar erkekleri ise Rus’tan kadın alır. Çalıştığım kasaba nüfusu Tatar ve Ruslardan oluşuyordu. Tatarlar çoğunluktaydı. Rus-Tatar evlilikleri de vardı. Bu evlilikten dünyaya gelen çocuklara genellikle Rus adı verilirdi. Çalıştığım kreş-anaokulu Tatar dilinde eğitim vermesine rağmen karma evliliklerden doğan çocuklar da gelirdi okulumuza. Tatar anne-Rus babadan dünyaya gelen melez çocukların iki arada bir derede kalmış gibi bir halleri vardı. Adları Rus, kendileri bizimle Tatarca konuşuyorlardı. Bir defasında Rus babaanne torununu almak için gelmişti. Tıklanan kapıyı açtım ve karşımda babaanneyi gördüm, çocuğa adıyla seslenerek “büyükannen gelmiş” (Бабушка пришла) dedim. Bu yaşlı kadının Tatarca bir kelime dahi etmediğini biliyordum, yüzüme baktı da “Büyükanne değil, büyükanneciğim, büyük anne diye sırf yabancılara denir”(Не бабушка a бабуля, бабушки только чужие бывают) şeklinde beni düzeltti, “büyükanne” kelimesini okşamalık söz olarak değiştirdi. Şaşırmıştım, ondan sonraki torununu almaya gelişlerinde çocuğun adını seslenerek “seni almaya gelmişler” diyordum. İlginç olan şudur ki, Ruslar köy-kasabada Tatarlarla iç içe yaşasalar dahi, Tatarca konuştuklarını asla duyamazsın, bizim Tatarlar ise Rus gördüklerinde otomatikman Rusçaya geçiyor. Bu da Rus esaretinin Kazan Tatarlarına getirdiği bir eziklik psikolojinin hayata yansıması olsa gerek.

 

Çalışma hayatımın büyük bir kısmı Sovyet Dönemi’ne denk geldi. Dönemin eğitim sistemi “tek tip insan” yetiştirmeye yönelik olduğundan verilen bilgileri olduğu gibi alıyor, sorgulamıyorduk. Kurumumuza il merkezinden bir avukat gelirdi. Her geldiğinde bilhassa gençler toplandığında kocaman çantasından kitaplar çıkarır, bize kitaptan alıntılar yaparak Tatarlar ile ilgili yazılanları okurdu. “Bakınız, burada Kazan Tatarlarını ‘barbar’ demişler, burada ‘pis’ demişler” diyerek uzun uzun anlatırdı. Bizden destek beklemiş olsa gerek, ancak biz ne diyeceğimizi bilmeden sadece dinlerdik. Yıllar sonra onun ünlü bir avukat olduğunu öğrendim. Bu milliyetçi avukata Kazan Tatarlarını savunan bir şey söylemediğim için halen üzülüyorum. Bazen bazı insanlardan “Ruslar bizim düşmanımız değildir” şeklinde sözler duyuyoruz. Bu sözleri milli şuuru olan bir Kazan Tatarı söylemez. Ruslar bizim ezeli ve ebedi düşmanımızdır. Tarihten gelen bu düşmanlık Ruslar tarafından da benimsenmiş olmalı ki, Ruslar arasında “Davetsiz misafir Tatar’dan beterdir” şeklindeki tabirler vardır. Söz konusu tabir son yıllarda “Davetsiz misafir Tatar’dan daha iyidir” şeklini almıştır. Kazan Tatarlarını aşağılayan bu tür tabirlerin halk arasında yaygın olması Rus-Tatar düşmanlığının bir kanıtıdır.

 

Tatar ve Tatar dili düşmanları ve düşmanlığına rağmen, yukarıda söz konusu olan avukat gibi Tatarları canından çok seven, Tatarca konuşmaktan zevk alan, Tatar olduğu ile gururlanan yöneticiler de vardı. 1993 yılında Anaokuluna müdür olarak atandığımda bölgenin üst düzey yöneticileri ile de iletişimde bulunmak zorundaydım, bilhassa bütçe konusunda. Anaokulunun daha iyi ısıtılması için doğalgaz sistemine geçmek gerekiyordu. Doğalgaz sistemi Anaokuluna kadar gelmiş, ancak benden önceki okul müdürü emekliliğe ayrılacağından olsa gerek konuyla ilgilenmemişti. Doğalgaz sistemine geçmek için gereken parayı istemek üzere Bölge Yönetimi Başkanı’nın yanına il merkezine gittim. Başkan bir Tatar’dı ve onunla daha önce tanışan-konuşanlar Başkan’la Tatarca konuşmam gerektiği konusunda uyarmışlardı. Karşısındaki insan Tatar olduğu halde Rusça konuşursa sinirlenirmiş Başkan. Ben de uyarıları dikkate alarak Tatarca konuştum kendileriyle, doğalgaz dönüşümü için gerekli rakamı söyledim, o da hemen telefon açıp Bütçe Daire Başkanı’nı aradı ve istenilen paranın hesaba aktarılmasını söyledi. Şaşırmıştım teşekkür ettim, o da karşılık olarak “teşekküre gerek yok görevimiz, siz kendiniz için değil bunu çocuklarımız için istiyorsunuz” dedi. Ben kasabaya varmadan paralar hesaba geçmişti. O günden sonra bir kez daha bir toplantıda karşılaştık Başkan’la. Bu sefer Başkan kasabadaki resmi kurum müdürlerinin değerlendirme toplantısı için kasabamıza gelmişti. Anaokulu müdürü olarak ben de katılmıştım. Tüm müdürler kurumları ile ilgili bilgi sundu ve o veya bu masraflar için bütçeden para istedi. Bazı müdürler Tatar oldukları halde Rusça konuştu, bense Tatarca bilgi verdim ve “boya, badana, tadilat-tamirat için falanca para lazım” dedim. Başkan bana baktı ve “Kızım, şimdi bu son cümleni bir kere de Rusça tekrarla, duysunlar” dedi. Bütçe Dairesi Başkanı Rus bir kadındı, onun da duymasını istedi başkan. Bana “kızım” diye hitap etmesi müdürler arasında en gencinin ben olduğumdan olsa gerek. Başkanla sadece iki defa karşılaştım ancak Tatar olduğunu saklamaması, Tatar olması ile gururlanması, Tatarları sevmesi belleğimde yerini almıştı. Bu karşılaşmadan çok zaman geçmeden Başkan’ın görevinden ayrıldığını (!) duydum. Sözde “görevden ayrıldı” olsa da başkan “görevinden uzaklaştırılmıştı”. Tatar olmanın ve Tatar kalmanın bedelini ödemişti Başkan.

 

Tataristan’da ve Tataristan’ın başkenti Kazan’da ister markette, ister sokakta, ister toplu taşıma aracında, ister resmi dairelerde insanların büyük çoğunluğu Tatar oldukları halde Rusça konuşuyor. Kazan’da yaşayan Tatarların bazıları hiç Tatarca bilmiyor. Dilsiz kalmanın yeğene nedeni ise Tatar okullarının olmamasıdır. Ailede Tatar diline önem verilmemesi de bunun cabasıdır. Dünyaya dağılan Kazan Tatarlarının çoğunluğu Tataristan’ı, Tataristan’ın başkenti Kazan’ı Tatarların anayurdu, merkezi, “Tatarların Mekke’si” olarak görüyor. Ancak günümüz Tataristan’ında Tatar olmak, hele de Tatar kalmak zor olmanın dışında imkânsız bir duruma gelmiştir. Yurt dışında yaşayan Kazan Tatarları gittikleri yerlere kendi kültürlerini götürmüş, geleneklerini yaşatmaya çalışmıştır. Kimse onları Tataristan’daki gibi Tatarca konuştuğu için küçümsememiştir. Kazan Tatarlarının göç ettiği bazı ülkeler Tatar okulları açmalarına izin vermiştir. Bu sayede yurt dışındaki Kazan Tatarları milli benliklerini korumuştur.

 

Tatar olmak, Tatar kalmak nerede daha zordur sorusuna insanlar farklı yanıtlar verebilir. Bunun için kendi nedenleri vardır. Bana kalırsa Tatar olmak her yerde zordur. Doğumundan ölümüne kadar Tatar kalmak mücadele, emek, çaba, cesaret ve güç ister. Tataristan’da dün olduğu gibi bugün de “Tatar dili ile bir yere varılmaz”, “Tatar dili hiçbir işinize yaramaz” algısı oluşturulmaktadır. Bu algı gereği, yıllar önsesinde Tataristan’daki Tatar okullarında öğrenci sayısı azalmış, daha sonra ihtiyaç yoktur noktasına varılmıştır. Sonraki yıllarda Puitn’in çıkardığı karar doğrultusunda Tatar okulları tamamen kapatılmış, şimdi ise Tataristan’ın resmi dillerinden birisi olan Tatar dili de okuldan sürülmüştür. Kazan Tatarları daha önce de bu gibi zor günler yaşamış ancak Tatar dilini, Tatarlığı korumuştur. Tatar dili, Tatar gelenekleri, Tatarlığın korunduğu yer köylerimizdir. Tatar köyleri olmasaydı bugün belki artık Tatarca konuşamaz, geleneklerimizi yaşatamazdık. Kazan Tatarları yüzyıllardır Rus zulmüne karşı koymuş, çok acılar çekmiş direnişin simgesi haline gelmiş bir millettir. Tatar kalmak kolay değildir. Kazan Tatarları – yurt dışında göçmen, kendi vatanında üvey evlat, “ikinci sınıf insan”dır. Kazan Tatarları vatanında vatansız, dilsiz ve hukuksuzdur…

ROZA KURBAN

Kaynakça:

  1. Kerimullin, Ebrar, Yazmış, Yazmış…(Kader, Kader…), Kazan 1996.

ÖĞRETMENİMİN EMANETİ

                                                                                                                                           İklil KURBAN

(Bu yazı Töre Dergisi’nin Nisan 1982 yılının, 131. Sayısında yayımlanmıştır.)

Şahabettin ismini her dile alışımda, uzun yıllar önce şahit olduğum acı olaylar, daha dün olmuş gibi gözümün önünden geçer.

1951 yılının son aylarındayız. Doğu Türkistan’ın Gulca şehrinde, “Ahmetcan Kasimi” Lisesinde talebeyim. Bir gün birden “suçluyu teşhir” toplantısı var denildi. 600 talebe lisenin büyük salonuna toplandık. Sahnede okul müdürümüz İsmail, matematik öğretmenimiz Abit, tarih öğretmenimiz Şahabettin sıralanmış olarak duruyordu. Boyunlarına siyah tahtalar asılmıştı. Tahtaların üzerinde isimleri yazılıydı. İsimlerin altında ise “Pantürkist” ibaresi. Etraf silahlı Çin askerleriyle dolmuştu. Manzara herkesi derin bir şaşkınlığa ve vahime düşürmüştü.

Toplantıyı idare eden adam sözlerine şöyle başladı: “Bu öğretmenler hocalık yapmaya layık değildir; bunlar bizim düşmanlarımız olan Pantürkistlerdir.”  Bu konuşma üzerine, önceden hazırlanmış belli hainler ellerini kaldırarak söz aldılar. Hepsi sözlerini hakaretlerle dolduruyor ve Pantürkistlerin öldürülmesini talep ediyordu. Son olarak Pantürkistlere söz verildi.

Müdürümüz İsmail Bey suçunu şöyle itiraf etti: “Evet ben okulda milli edebiyat ve tarih öğretimine ehemmiyet vererek gençlerin zihnini milliyetçilik ile zehirledim. Bunun Pantürkizm gayesinin temeli olduğunu ve suç teşkil ettiğini şimdi anladım. Bu büyük hatamdan dolayı sizlerden özür dilerim.”

Sıra matematik öğretmenimiz Abit Bey’e gelmişti, o da şunları söyledi: “Ben Sovyetlerdeki Panfilov şehri hakkında konuştum, Sovyetlerde tek bir Uygur şehri Yerket vardı, şimdi de onun adı da Panfilov olmuştur, diyerek milletçilik yaptığımı ve Pantürkizm yolunda yürüdüğümü, şimdi öğrendim, özür dilerim.”

Tarih öğretmenimiz Şahabettin Bey’in konuşması biraz farklıydı: “Evet milletimin tarihi ile uğraştım, yazdım, konuştum. İmkân buldukça zamanımı buna hasrettim. Sizlere göre bu çalışmam Pantürkizm’dir… Bunun sizce büyük cinayet olduğunu kabul ediyorum. Bundan dolayı beni idam edebilirsiniz.” Devamlı öksüren Şahabettin Bey otuz altı yaşındaydı. Akciğer vereminden mustaripti. Zaman zaman hastaneye yatıyor ve kan kusuyordu. “Suçluyu teşhir” toplantısına da hastaneden alınarak getirilmişti.

Kuvvetli bir hatip ve tarihte derin bilgisi olan hocamızın dersini büyük bir zevkle dinlerdik. Bir saat bir dakika gibi geçerdi. Onun her sözü öğrencilere cereyan gibi tesir ederdi. Birisine kızdığı zaman “kendisinin kim olduğunu ve ne olacağını düşünmeden yaşayan insanlardan vatana ne hayır gelir” derdi. Bu sözler hâlâ kulaklarımdadır.

Toplantıdan sonra öğretmenimiz Abit’in elleri bağlandı ve askerler tarafından götürüldü. İsmail Bey’in ise Ürümçi şehrindeki toplantıya götürüldüğünü öğrendik.

Eve döndüğümde bu hadisenin tesiri ile perişan vaziyette idim. Bana her zaman en yakın yol gösterici olan babamdan “Pantürkist” sözünün manasını sordum. Babamın cevabı şöyleydi: “Oğlum dikkat et, bu sözü başka kimseden sorma. Bu, komünistlerin en kızdığı ve düşman olduğu bir kelimedir. Biz Müslümanlar hepimiz Panislam’ız ve biz Türkler hepimiz Pantürkist’iz. Dinini, milletini seven insan, dindaşlarının ve milletinin parçalanmasını, zayıflamasını istemez. Pantürkizm, Türk milletinin birliği demektir. Bizim en büyük gururumuz, şükrânemiz Türk olarak var oluşumuz ve Müslümanlığımızdır. Fakat komünistlere ve hainlere göre bu büyük bir suçtur. Onlar bu suçlamalarla bizi parça parça etmek ve yutmak isterler.”

Aradan uzun zaman geçmemişti. Gulca’nın çamurlu ilkbaharından, aziz öğretmenim Şahabettin’in ölüm haberi gelmişti. Onu seven ve ona inanan talebelerden bir grup meydana getirerek gizlice evine gittik. Cenazesinde bulunmak ve onun dertli didarı ile son defa olarak vedalaşmak istiyorduk. Hakkın rahmetine kavuşmuş olan aziz hocamızın evi Gulca’nın fakir insanlarının oturduğu “Karadöng” mahallesinde idi. Şahabettin Bey bu mahallede doğmuş, milletinin bu fakir insanları arasında büyümüş, şimdi de burada millî dertler ile vefat etmişti.

İki odadan müteşekkil eski evde annesi ve hanımı vardı. Hocamızın arkasından ağıt yakıyorlardı. “Ah bu fakirlik. Seni gereğince besleyip tedavi ettiremedik. Dünyaya yalnız geldin, yalnız gittin. Dünyada rahat yüzü görmedin. Kime güvenerek bizleri bırakıp gittin” diyerek hem ağlıyor, hem de bizlere sarılıyorlardı. Bizim için dayanılacak bir manzara değildi.

Bu musibet acı, kalbimi ezdi. “Pantürkist” kelimesi benim için artık kutsal bir emanet haline gelmişti. O günden sonra bu sözü yüreğimin en derin yerinde sakladım.

1951, 1955, 1958, 1962, 1966, 1970, 1975 yıllarındaki umumî tutuklamalarda milletimizin en asil ve cesur evlatları “Pantürkist” ve “antikomünist” diye tutuklanıp öldürüldüler.

1980’de Türkiye’ye geldim. Gördüm ki bu sözün karşılığında Türkiye’de de “faşist” kelimesi kullanılıyor. Büyük bir hayal kırıklığına uğradım. Acaba, kendi topraklarına, millî istiklaline sahip olamamış, esir bir milletin; devamlı başkalarının tehdidi altında yaşamış fakir bir milletin “faşizm” ile ne alakası olabilir? Komünistler, bir hasete dayanan “bütün dünya proleterleri birleşiniz” uydurma şairi ile fitne, saçma yapıp dünyada zulüm, kıtlık, müstemleke ateşini yakarlarsa haklı; biz, milli kuvvetlerimize dayanarak kendimizi bu cehaletten kurtarmak istersek faşist mi oluruz? Bu bana Türkistan’daki “hırsızın hırsız kaçtı bağırışı” deyimini hatırlatıyor.

Bugün Afgan mücahitleri ellerini göklere açıp Allah’tan ve İslam dünyasından imdat bekliyorlar. Eğer zayıfların imdat sesleri faşistlik olursa, zalimlerin “öldür” emri ne olur?

Merhum hocam Şahabettin Bey, hayatta olsaydı 66 yaşında olacaktı. Aradan geçen otuz yıl içinde, milletini sevmekten başka suçu olmayan sayısız Şahabettinler Türkistan’da öldürüldü. Onlar; düşmanın güçlü, kendilerininse zayıf oldukları zamanlarda, hiç kimseden yardım alamadıkları hallerde sadece imanlarına ve Atatürk’ün de işaret ettiği “damarlarındaki asil kana” dayanmışlardır.

Sözümü burada, milletimizin bir başka büyük evlâdına bırakıyorum. Onun da ömrü millî dertlerle ve fakrü zaruret içinde geçmiş, o da akciğer hastalığından genç yaşında, 27’sinde ölmüştür. Ulu şairimiz Kazanlı Abdullah Tokay’dan bahsediyorum. Tokay şöyle diyor:

Yaktırak yıldız yanadır,

Tün kara bulgan sayın.

Yadıma tengrim tüşedir

Bahtım kara bulgan sayın.

“Yıldız daha parlak yanar,

Gece kara oldukça.

Yardıma Tanrım düşer

Bahtım kara oldukça.”

İzninizle Bunu Paylaşmalıyım

05 Aralık 2017 tarihinde yapılan Akademik Başarı ve Hayat Becerileri dersine, İstanbul Ticaret Üniversitesinde İletişim Fakültesi Dekanı olarak görev yapan Prof. Dr. Mim Kemal Öke katıldı.

“Prof. Dr. Mim Kemal Öke, hayattaki hedefini şöyle açıkladı:
“Yaşamımda başarıyı değil de mutlu olmayı hedefledim. Mutlu olabilmek için başkalarını mutlu etmek gerekir. Ne kadar çok mutlu edersen o kadar çok mutlu olursun. Birine yardım ettiğinizde onun güldüğünü görmenin verdiği hazza diyecek yoktur. Bu dünyada önemli olan tek şey faydalı insan olmaktır. Hayatta başarısız ol, yenil, ne olacak? Bırak, karşındaki mutlu olsun.”

Dekanımız, zorluklarla baş etmede ilk şartın, onları kabullenmek olduğunu söyledi: “Kararlarımı alırken hep duygusal, hep romantik hareket ettim. Pire için çok yorgan yaktım, gerekirse yine yakarım. Zorluklar karşısında geliştirdiğim stratejilerim de olmadı benim. Zorluklarla mücadele edebilmenin ilk şartı, o zorlukları peşinen kabul etmektir. Erenlerden birine ‘Bize öyle şey söyle ki dünyada olmasın’ demişler. O da ‘Rahatlık’ cevabını vermiş. Dünyada rahat olmak, diye bir kavram yok! Bir de zorluklara, zorluk gözüyle bakmayın. Onları sorun olarak görmeyin. Başaramadığınız hiçbir şeyi kendinize sıkıntı yapmayın. Hayatımdan sorun kelimesini çıkardım, zorluklara hiç takılmadım. Belki de birçok insan için büyük sorun sayılabilecek olaylar geçti başımdan, bu anlarda tam teslimiyeti seçtim.”

Mim Kemal hocamız, büyükleri mutlu etmenin gereğine, çocukluğuna ait anılar vasıtasıyla şöyle değindi: “Küçüklüğümü hatırlamaya çalışıyorum… Atatürk’ün doktoru Mim Kemal’in torunu olmak… İkisi de bakan dedeler, ekâbir bir aile, Nişantaşı… Birçok insanın düşündüğü gibi zengin bir aile çocuğu değildim. Ben doğduğumda babam iflas etmişti. Üstelik hovarda, alkolik ve kavgacı bir adamdı. Ölmeden önce beni yanına çağırdı. ‘Oğlum, senden helallik istiyorum; çünkü dedenden kalan bütün serveti yedim, sana bir şey kalmadı; ama biliyor musun tam istediğim gibi harika bir hayat yaşadım ve çok mutlu bir şekilde gidiyorum bu dünyadan.’ dedi. Böyle mutlu bir insanı uğurlarken ne denir? ‘Güle güle baba’ dedim ve kalan borçlarını kıt imkânlarımla ödedim. Anneme gelirsek… Maalesef annem de alkolik ve kumarbazdı. Bir çocuk olarak böyle bir ortamda bulunsaydınız ne yapardınız? Ya hayata küserdiniz ya da yalnızlığa sığınırdınız. Ben ikincisini seçtim, o sığınaktaki en iyi dostlar kitaplarım oldu. Yaşadıkları hayattan dolayı ne annemi ne de babamı yargıladım; hayatım boyunca onları mutlu etmeye çalıştım. Bir gün lisedeyken babam ‘Tekvando öğreneceksin’ dedi. O zamana kadar hiç spor yapmayan ben, sırf babam istiyor diye, tekvando öğrendim ve siyah kuşağa kadar çıktım. Böylece babamı mutlu ettim. Robert Kolej’i bitirdim, ailemde kimsenin akademik yanı olmamasına rağmen annem ‘Cambridge’e gideceksin’ diye tutturdu. İki yıl uğraştım oraya girmek için, sonunda başardım. Okuldaki tek Türk bendim. Türklüğüme laf gelmesin, kendimi ezdirmeyeyim, diye öyle çok çalıştım ki çalışmaktan masada bayıldığımı bilirim. Bu çalışma temposuyla okulu yedincilikle bitirdim. Böylece annemin de dileğini yerine getirdim. Büyüklerin isteklerini yerine getirmek, küçük küçük hediyelerle onları mutlu etmek çok önemlidir.”

Dekanımız, “Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır” sözünü doğrularcasına eşinin, onun yaşamına katkılarından bahsetti: “İyi bir eşle evlilik, gerçek bir hayat becerisidir. Bir evlilikte bütün iş hanımdadır, biz erkeklerin birçok şeye kafası basmaz. Bugün geldiğim noktaya beni taşıyan eşimdir. İyi bir eş, iyi bir baba olmamı o sağladı. Biz iki gariban olarak evlendik, her kuruşumuzu birlikte yaptık. Evlendiğimizde evde halımız yoktu, bir vazo alınca mutlu olurduk. Hayat becerileri deyince akla gelen adam ben olmamalıyım aslında. Burada hoca olarak gördüğünüz Mim Kemal’in dışında bir de evde eş olan Mim Kemal var. Evdeki Mim Kemal’in elinden hiçbir şey gelmez; banyoyu ıslak bırakır, yemeği yakar, buzdolabında her şeyin bir yeri vardır, onları asla hatırlamaz. ‘Ya peyniri doğru yerine koyamazsam?’ korkusuyla buzdolabını açmaya çekinirim. Kırk iki yıldır evliyiz, hâlâ bazı şeyleri akıl edemiyorum. Mesela bir misafirimle eve geleceğimi önceden haber vermeyi unutuyorum. Tabii misafir gidince hanım çok kızıyor. Sonra saatlerce odama kapanıp okuyup yazıyorum. Kendimi bildim bileli bu böyle. Günde iki yüz sayfa, en az dört saat okurum. Evde hiç çekilir bir adam değilimdir anlayacağınız. Böyle bir adamla yaşamak çok zordur. Neval, evlendiğimiz ilk yıllarda şöyle derdi: ‘Hayatında bir kadın olsa onunla mücadele edebilirdim ama kitaplarınla nasıl mücadele edilir, bilmiyorum.’ Yaptığım hiçbir çalışmayı akademik başarı olsun, diye yapmadım. Ben okumayı, araştırmayı, yazmayı, tarihi çok sevdim. Boğaziçi’nde çalışırken, ‘Çok yayının var, profesörlüğe başvur’ dediler. Her alanda beni toparlayan Eşim Neval sağ olsun burada da yardımıma koştu ve bütün dosyalama işleriyle ilgilendi. Yirmi üç yıl geçti profesör olalı, ‘Ben oldum artık’ diye okumayı bırakmadım, daha çok okudum. Entelektüel olmak istiyorsunuz, başka çareniz yok.”

Mim Kemal hocamız, çocuklarıyla yaşadığı tecrübelerde, Allah’a tam teslimiyeti seçtiğini şöyle anlattı: “Evliliğimizdeki mutluluğumuz Alihan’ın doğumuyla katlandı; ancak onun bir mavi çocuk olduğunu, yani bir kalp sorunuyla doğduğunu öğrendiğimizde yıkıldık. İyileşmesi için gerekli ameliyat ancak yurtdışında yapılabiliyordu. Ben Boğaziçi Üniversitesinde asistan olarak çalışıyorum, paramız yok. Çocuk ameliyat olmazsa her an ölebilir, demişler eşime. Neval üzülmeyeyim diye, bu aciliyeti bana söylemeden para biriktirmeye çalışıyor. Asistan maaşıyla ne kadar biriktirebilecek? O dönem benim için çok zor; Ermeni olayları üzerine çalışıyorum, yaşananların bir soykırım olmadığını belgelerle anlatmaya çabalıyorum. Tabii bu durum bazı mercilerin hoşuna gitmiyor; böyle yazıp çizdiğim için de tehditler alıyorum, suikastlarla karşı karşıya kalıyorum. Evim basıldı, çocuğumu kaçırmaya çalıştılar falan… Yapayalnız, tek başına bir adamım. O günün parasıyla 12.000 TL’ye ihtiyacımız var. Kütüphanemi satışa çıkarmaya karar verdim, Neval karşı çıktı. Bir de üstüne üstlük, uğraştığımız konulardan dolayı yurtdışına çıkma yasağıyla beraber tazminat cezası da gelmedi mi? Bu çaresizliklerle bir gün üniversitedeki odamda oturmuş, ne yapacağımı kara kara düşünüyorum. İçeriye bir adam girdi: ‘Burada 20.000 TL’lik çek var. Çocuğunun ameliyatını yaptır, geriye kalanla gez, dolaş. Bunun karşılığında senden sadece bir şey istiyorum: Yazdıklarını yalanlayacaksın, soykırım yapılmıştı, diye yazı yazacaksın.’ dedi. Durumumu düşünün: Bir yanda çocuğumuz, bir yanda alçakça bir iftira! Tabii ki bir saniye bile düşünmedim, asla böyle bir şey yapmayacağımı söyledim. Bunun üzerine ‘Biliyor musun bu çekteki 4.000 TL’yi birine versem seni hemen hallederler’ dedi. O günü hiç unutamam: Yağmurlu bir gün ve Bebek’e doğru yürüyorum. Yağmur gözyaşlarıma karışıyor. ‘Medet ya Rab! Senden başka kimsem yok. Bir tek sen varsın.’ dedim. Sonra bütün zorluklar nasıl aşıldı, çözüm yolları önüme birer birer nasıl serildi, ben bilmiyorum. Bazı şeyler için sabırsız olmamak lazım, zamana ihtiyaç vardır. Neyse uzatmayalım, sonunda eşimle birlikte oğlumuzu ameliyat edecek hastaneye gidebildik. Doktor çok karamsar bir tablo çizdi bize. Ameliyat sonrası yirmi beşte bir felç, kırkta bir ölüm riskinin olduğunu söyledi. Hastane yakınında bir pansiyonda kaldık. O gece, sırt sırta yatarak ikimiz de hüngür hüngür ağladık. Bir aile olduğumuzu ve bunun ne kadar büyük bir nimet olduğunu işte o an anladım. Ertesi gün ameliyathanenin kapısında Alihan’a şöyle bir baktım, sakinleştiricinin etkisine girmeye başlamıştı. ‘Ey Allah’ım! Oğlum senin emanetindir, nasıl biliyorsan öyle yap!’ dedim. Tam teslimiyet böyle bir şeydir. Ameliyat bitti, doktor çıktı. ‘Oğlunuzun durumu çok iyi. Bu ameliyatı ben mi yaptım bir başkası mı anlamadan ameliyat başarılı bir şekilde bitiverdi’ dedi. Çok şükür Alihan iyileşti ve sağlıklı bir şekilde yaşıyor.”

“Sonra kızım Nazlı, Down Sendromlu bir bebek olarak doğdu, hayatımda yepyeni bir dönem başladı. O zaman anladım ki Allah’ın yarattığı hiçbir şey kusurlu değildir; görene ve anlayabilene o yaratılanda bir hikmet vardır. Hüsranlardan hikmet çıkarabilmelisiniz. Kızımla birlikte engelliler dünyasına girdim ve yaşama, insanlığa dair çok şey öğrendim. Hayatta Allah vardır ve ona tam teslimiyet gerekir. Allah insaflıdır, sınavında sorumlu olduğun kitabı vermiş sana ki önceden çalışasın. Onun katına vardığında ‘Sana verdiğim hayatı nasıl geçirdin? Bir kimse için güzel bir şey yaptın mı?’ diye soracak. Cennet beklentisi ve cehennem kaygısıyla yaşıyorsan bir şeyleri ıskalıyorsun. Yaptıklarını, beklentin olmaksızın aşkla, muhabbetle yapmalısın. Aşkla, ömür geçirmenin, insanlara sevgini verebilmenin gücü çok önemlidir. İnanın zorluklar karşısında geliştirdiğim hiçbir stratejim yok. Denize girersiniz, şöyle suyun üstüne sırt üstü yatarak suya bırakırsınız ya kendinizi, işte öyle Allah’a teslim olurum sadece. Cenabı Hakkın buradaki tecellilerini görmeye çalışın. Bu hayata niye geldiğimizi sorgulamamız lazım. Bu dünyada hınzırlar ve Hızırlar vardır. Siz Hızır olmaya çalışın, insanlara dokunun. Bugün Dünya Gönüllülük Günü. İnsanlara iyilik yapmaya gönüllü olun. Tekrarlıyorum, başkalarını mutlu etmek kadar mutluluk verici bir başka duygu yoktur, inanın. Burada bir anımı paylaşmak istiyorum: Engelli çocuklarla yaptığımız çalışmalardan biri de onlarla dans etmektir. Grubumuzda otistik bir kızımız vardı. Hiçbir şekilde dış dünyayla iletişim kurmuyordu. Otistikler gözünüzün içine bakmaz, onunla ilgilenirseniz, size tepki vermez, kendini kapatır. Ben çocuklara vals öğretiyordum. Annesi artık ümidini kesti, çocuğu alıp gitmek istedi. Ben o dansı ona öğretmeye kararlıydım, gitmelerini engelledim. Her dersin başında, tepki vermese de hep onun yanına gittim, ona yakınlaşmaya çalıştım, espriler yaptım. Böylece uzun bir zaman geçti. Sonra bir gün baktım ki bana doğru geliyor. İnanın ayaklarım titremeye başladı. Yanımda durdu ve gözlerimin içine baktı. Hâlâ titriyorum, ‘Tuvalete mi gitmek istiyorsun?’ diye sordum. Dans etmek istediğini söyledi. Hayatımda yaptığım en güzel danstı o. Kazandığım zafere, paha biçilemezdi. Bir de annesinin mutluluğunu görmeliydiniz, anlatılamaz… Deste deste trilyonlar dökülse önüme o anda yaşadığım hazzı vermezdi bana. Böyle mutluklarınız olmalı hayatta.”

Prof. Dr. Mim Kemal Öke, haramdan ve komplolardan kaçınılması gerektiğine, ruhun ve vatanın kutsallığı bağlamında şu şekilde değindi: “Hayatımda bazı şeylere çok dikkat ettim. Helal, bunların başında gelir. Oğlum bir işyeri açtı. Bu işletmeyi devam ettirebilmek için bazı haram yollardan bahsetti. Karşı çıktım; ‘O zaman batarız baba’ dedi ve battık. Bir zaman sonra oğlumu yanıma çağırdım: ‘Bak!’ dedim, ‘Sen bu olaydan iki şey öğrendin: 1. Senin için parayı asla esirgemeyeceğimi, 2. Ruhun satılmaması gerektiğini.’ Ruhunuzu asla satmayın. Ruhunuz Allah’a emanettir. Üstünüzdeki ceset de Türklüğe aittir. Bu coğrafyada Allah Türkiye’yi korusun. Bu ülke ne büyük savaşlardan geçti, yüzbinlerce kişi bu toprak bütünlüğü için şehit oldu. Ülkemiz üstünde oynanan oyunlara karşı çok dikkatli olun.”

“Başkalarını ezerek hiçbir yere gelmedim. Komplo kurarak, şeytanlık yaparak birilerinin ayağını kaydırmaya çalışmadım, bu şekilde gelebileceğim yerleri reddettim. Yerime göz dikenlere ‘Buyur, senin olsun’ dedim. Bir de yaptıklarımı para için yapmadım, hayatta para mefhumum hiç olmadı. Maaşımın ne kadar olduğunu inanın bilmiyorum. Bankomat kartımı hanıma verdim, onun bana verdiği harçlıklarla idare ediyoruz işte. Para, akıl, mevki geçicidir. Bu alkışlarınız var ya, bana onlar yeter. Allah sizin sevginize beni layık eylesin. Kapitalizm, bizi birbirimize rakip haline getirdi. Başkalarını değil, kendi kendinizi aşın. İçinizdeki iblisle mücadele edin, onu yenmeye çalışın. İnsanlar, bedensel hazlara kapılıyor babam gibi ‘Öleceğim, dilediğimce yaşayayım’ diyor, bense ‘Yeniden doğacağım’, diyorum. Sıra dışı insanların çıkıp bunları söylemesi lazım. Bu dünyanın sahteliğini insanlara göstermek, insanları sarsmak lazım.” (Alıntıdır )

Hocamız dersine şu sözlerle son verdi: “Kısacası başarı, başkasını mutlu edebilme becerisiyle ölçülmelidir. Tabii hayatta zorluklar olacak, onları aşmak için hangi stratejilere müracaat edeceksin? Allah’a güven, teslim ol, yeter. ‘Otomatik pilota bağla’ derim özetle.”

Öğrencilerimiz, derse katılımını dört gözle bekledikleri Prof. Dr. Mim Kemal Öke’nin sözlerini sık sık alkışlarla desteklediler ve tadı damakta kalan bu sohbetin tekrarlanması dileğiyle salondan ayrıldılar.