Aylık arşivler: Aralık 2017

Tarihî Roman Yazarı Mösegıyt Hebibullin 90 Yaşında.

                                                                                         Roza KURBAN

            Toplumları, milletleri, kuruluşları etkileyen hareketlerden doğan, olayları zaman ve yer göstererek anlatan, bu olaylar arasındaki ilişkileri, daha önceki ve sonraki olaylarla bağlantılarını, karşılıklı etkilenmeleri, her milletin kurduğu medeniyetleri, kendi iç sorunlarını inceleyen bilim dalına tarih denir. Her milletin kendi tarihi ve tarihte bir yeri vardır. Tarih geçmişteki gelecek, derler. Tarih yalnız geçmiş değildir, geleceğin anahtarı da tarihte saklıdır. Onun için geçmişi bilmek gerek. Ünlü Tatar tarihçisi Hadi Atlasi (1876–1938) tarih bilimi ile ilgili şunları yazmıştır: “ İnsanı gerçek anlamda insan yapan bilimlerin ilki hiç şüphesiz tarih bilimidir. Kendisinin kim olduğunu bilmeyen insan ne kadar duygusuzsa, ulusunun tarihini bilmeyen insan da o kadar duygusuzdur.”[1](Kurban 2014: 195).

Tarihimizi ne denli biliyoruz? Genelde tarihi okulda tarih derslerinde öğrenir, daha sonra birçok insanın tarih ile işi olmaz. Az sayıda insan tarih ile ilgili kitaplar okur. Tarihî romanlar, tarihin geniş kitlelere ulaşmasında bir araçtır. Kazan Tatar Edebiyatının Sovyet Dönemi’ne baktığımızda tarih ile ilgili romanlara seyrek rastlanır. Sovyet Dönemi Tatar Edebiyatı’nda tarihî roman[2] dediğimizde iki yazar gelir aklımıza. Onların ilki Nurihan Fettah (1928–2004), diğeri ise Mösegıyt Hebibullin’dir (1927). Sovyet Dönemi’nde tarihî roman yazmak tehlikeye atılmak anlamına gelmiştir. 1552’de Kazan Hanlığı’nın Ruslar tarafından işgali sonrası tarih işgalci Ruslar tarafından yazılmıştır. Rusların yazdığı tarih kitaplarında, Ruslar “kurtarıcı”, “kahraman”, Kazan Tatarları ise “barbar”, “yamyam”, “pis” olarak lanse edilmiştir. Gerçek tarih ancak halk edebiyatında kendini korumuştur. Tatar tarihçiler ve yazarlar ölümü dahi göze alarak tarihi gerçekleri gün yüzüne çıkarmak için büyük emek harcamıştır. Tatarların geçmişteki kâh şanlı, kâh hüzünlü tarihini anlatmak için çabalayanlardan birisi Tatar yazar Mösegıyt Hebibullin’dir.

Mösegıyt Möderris oğlu Hebibullin, 1927 yılının 25 Aralık tarihinde Orenburg vilayeti Abdullin ilinin Gabdrahman köyünde dünyaya gelmiştir. Hebibullin, ilkokul eğitimini kendi köyünde almıştır. Mösegıyt Hebibullin’in eğitim aldığı yıllar alfabe değişimi dönemine denk geldiğinden, o okulun ilk 2 sınıfını Latin, sonraki 2 sınıfını Kiril alfabesi ile okumuş, yazmıştır. Hebibullin, ortaokul eğitimini Yaña Şaltı (Yeni Şaltı) okulunda almıştır. Ancak 7.sınıftayken İkinci Dünya Savaşı başlamış, Hebibllin o yıllarda hem okumuş hem de kolhozda çalışmıştır. Ortaokul eğitimini tamamladıktan sonra Magnitogorsk şehrine giden Hebibullin, orada meslek okulunda okumuş, eğitimini tamamladıktan sonra fabrikada çalışmıştır. Daha sonra 7 yıl Magnitogorsk şehrinin futbol takımında oynamıştır. 1950’lı yıllarda Başkurdistan’ın Oktyabrsk şehrinde tornacı ve ustabaşı gibi görevlerde bulunmuştur. 1953 yılında o köyüne dönmüş ve köyünde beş seneden fazla çeşitli işlerde çalışmıştır. 1958 yılında Mösegıyt Hebibullin işçiler şehri olarak bilinen Baulı şehrine gelmiştir. O, 1966 yılına kadar “Baulıneft” ulaştırma şirketinde şoförlük ve araba tamirciliği yapmıştır. Aynı yılda Hebibullin’in ilk hikâyeleri bölge gazetesinde yayımlanmaya başlamış, böylelikle yazar edebiyat dünyasına ilk adımını atmıştır. Mösegıyt Hebibullin 1966 yılında Baulı’da, 9 yıllık ömrü sürgünde geçen şair Sirin (1896–1969) ile karşılaşmıştır. Şair Sirin Hebibullin’de bir ışık görmüş olmalı ki, ona üniversiteye girmesini tavsiye etmiştir. Mösegıyt Hebibullin Sirin’in sözleri üzerine önce liseyi bitirmiş, sonra Kazan Devlet Üniversitesi’nin Tatar Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü kazanmıştır. Üniversiteye başlama ve ilk eserlerinin gazetelerde yer alması ile başlayan yazarlık serüveni farklı görevlerle devam etmiştir. 1966 yılında Hebibullin ailesiyle birlikte Aznakay şehrine taşınmıştır. Burada “Mayak” (Deniz Feneri) gazetesinin yapı ve ulaştırma bölümü müdürü görevine atanmıştır. Tataristan Yazarlar Birliği’nin Elmet Şubesi açıldıktan sonra Hebibullin birliğin faaliyetlerine katılmıştır. Elmet Yazarlar Birliği genel sekreteri yazar Garif Ahunov (1925-2000) Mösegiyt Hebibullin’in “On Sekizinci Bahar” romanını değerlendirmiş ve yayımlanması için Kazan Utları (Kazan Otları) Dergisine göndermiş, roman dergide yayımlanmıştır. Hebibullin, 1971 yılında üniversiteyi tamamladıktan sonra Türkî halkların tarihini öğrenmek amacıyla Orta Asya’ya gitmiş, Çeyruh-Deyron şehrinin Rudekıy Lisesi’nde tarih ve toplum bilimi derslerini vermiştir. 1972 yılında Mösegıyt Hebibullin Kazan’a gelmiş, Tataristan Yazarlar Birliği’nde sekreterlik görevine başlamıştır. Sorumluluk gerektiren bu görevi 18 yıl yürütmüştür. Hebibullin birkaç kez Tataristan Yazarlar Birliği yönetim kuruluna seçilmiş, birliğin SSCB çapındaki faaliyetlerine katılmıştır.

Kazan Devlet Üniversitesi’ne başladığı yıllarda hikâyeler yazmaya başlayan Mösegıyt Hebibullin 1960’lı yılların sonları 1970’lı yılların başlarında roman yazarlığına başlamış, ilk eserleri Kazan Utları Dergisi’nde yayımlandıktan sonra kitap olarak da basılmıştır. 1969 yılında yazarın “Yedi Yol Ağzında” (Cide Yul Çatında), 1972 yılında “Ekmeğin Kadri” (İkmek Kadere), 1974 yılında “Dağla Dağ Karşılaşmasa Da” (Tau Belen Tau Oçraşmasa Da”, 1976 yılında “Girdaplar” (Çongollar), 1977 yılında “On Sekizinci Bahar” (Unsigezençe Yaz), 1981 yılında “Hatır Yarları” (Heter Yarları), 1984 yılında “Sular Yokuşa Aksa Da” (Sular Ürge Aksa Da) başlıklı kitapları Kazan’da yayımlanmıştır. Yazarın bazı eserleri Rusçaya çevrilip Moskova’da Sovremennik (Çağdaş), “Sovetskaya Rossiya” (Sovyet Rusya’sı), “Sovetskiy Pisatel” (Sovyet Yazarı) gibi yayın evlerince yayımlanmıştır. Bunlar arasında “Sagdi” (1975), “Vodovorotı” (Girdaplar) (1978, 1980, 1985), “Vosemnadtsataya Vesna” (On Sekizinci Bahar) (1982) gibi eserleri bulunmaktadır.

Mösegıyt Hebibullin devamlı araştırma ve arayış içinde olmuştur. Kazan Tatarlarının geçmiş tarihini inceledikten sonra edebiyatta olan boşluğu da hisseden yazar tarihi roman yazma kararı almış ve böylelikle “Kubrat Han” romanı ortaya çıkmıştır. 1981–1984 yılları arasında yazılan roman 1985 yılında Kazan’da 15bin tirajla yayımlanmıştır. “Milletin şanlı geçmişi onun uzun ömürlü olmasını sağlar” diyen Mösegıyt Hebibullin: “ Edebiyat Tatarların küçük de olsa hatırasının örüntüsüdür. Tarihi köklerinden ayrılmasın insan. İşte o zaman, ancak o zaman Tatar milleti dilini, vatanını, ruhunu kaybetmez…” demiştir. (Hebibullin 2004: 14). Büyük Bulgar Devleti’nin kurucusu Kubrat Han (580–642) ve dönemini konu edinen roman yazarın en önemli ve en değerli eserlerinden birisidir. Roman hem edebiyat eleştirmenleri hem de tarihçilerden yüksek not almıştır. Romanda, Büyük Bulgar Devleti’nin Bizans İmparatorluğu ile olan ilişkilerini kaleme alan yazar, aynı zamanda din konusuna da değinmiştir. Bu dönemde Hıristiyan ve İslam dininin güç kazanması, putperestliğin güçlenen dinler karşısında güç kaybetmesi, tüm bu olayların cereyanında kabilelerin ve ayrı şahısların faciası romanda büyük bir ustalıkla anlatılmıştır. “Kubrat Han” romanı Rusçaya çevrilip 1990 yılında Moskova’da yayımlanmıştır. Kitabın Tatarcası 2001 yılında tekrar basılmıştır. Tarihçi İklil Kurban, Mösegıyt Hebibullin’ın “Kubrat Han” romanını şöyle özetlemiştir: “Kubrat Han romanı, yazar şahsiyetinin ölümsüz simgesidir. Hele korkunç Sovyet Devrinde Tatar ulusunun kökündeki devletçilik ilkesini yansıtan, ulusal ruhla yazılmış böyle bir eserin doğuşu, yalnız olgun tarih bilimi gerektirmenin dışında bir cesaret işidir. Kubrat Han romanı, edebiyat dalındaki ulusa hizmetin en iyi örneğidir.”(Kurban, İklil 2014: 189).

Mösegıyt Hebibullin tarihi araştırmaya ve tarihi romanlar yazmaya devam etmiştir. Yazarın, 1990 yılında “Elçiye Zeval Olmaz”, 1993 yılında “Şeytan Kalesi” romanları yayımlanmıştır. Söz konusu romanlar “Kubrat Han” romanının devamı niteliğindedir. 1993 yılında yayımlanan “Şeytan Kalesi” romanını yazar 1980–1990 yılları arasında yazmış olup Sovyet Dönemi’nde yazdığı son tarihi romanıdır. Bilindiği üzere Sovyetler Dönemi’nde tarihi roman yazmak, yazmış olsan dahi yayımlamak cesaret isteyen bir iştir. Onun için Sovyet Dönemi’nde Mösegıyt Hebibullin daha uzak olan tarihi yazmayı yeğlemiştir. Yazar, 1991 yılında Sovyetlerin çöküşünden sonra XVI. yüzyıldaki Kazan Hanlığı ve Moskova Knyazliği’nin başındaki iki zıt şahsiyetin hayatını kaleme almıştır. “Süyümbike Melike hem Korkunç İvan” başlıklı bu romanı Hebibullin 1985–1992 yılları arasında yazmıştır. Söz konusu roman önce 1992 yılında “Miras” Dergisi’nde, daha sonra 1996 yılında 10 bin tirajla kitap olarak Kazan’da yayımlanmıştır. Kazan Hanlığı’nın son melikesi Süyümbike (1519-1557) ve zalim Moskova Knyazi IV.İvan’ın (1533-1584) hayatını konu alan bu romanda dinler çatışması, siyasi görüş, aşk ve ihtiras üzerinde durulmuştur. Korkunç İvan’ın ne kadar gaddar, kendi çocuğunu suda boğacak kadar acımasız ve kıskanç birisi, Süyümbike’nin ise bunun aksine kendini feda edecek kadar milletine bağlı, son nefesine kadar milletine ve dinine sadık olduğunu görüyoruz. Romanı okuduktan sonra ister istemez Korkunç İvan’a karşı nefret, Süyümbike Melike’ye karşı sevgi ve minnet duyguları oluşmaktadır. Süyümbike, Kazan Tatarlarının bağımsızlık simgesi olarak bugün de milleti tarafından sevgi ve saygıyla anılmaktadır. Mösegıyt Hebibullin’in “Süyümbike Melike hem Korkunç İvan” romanı okurlar tarafından büyük beğeni ile karşılanmıştır.

1990’lı yıllardan sonra Mösegıyt Hebibullin sırf tarihî romanlar yazmış dersek yanlış olmaz. Yazılan romanları kısaca bir değerlendirelim:

XIII. yüzyıl İdil boyu Bulgar Devleti’ni konu edinen “Han Torunu Hansöyer romanı 1997 yılında 10 bin tirajla Kazan’da yayımlanmıştır.

1999 yılında “Allah’ın Hediyesi” romanı basılmıştır.

2002 yılında yayımlanan “Batu Han hem Leyla” romanı Altın Ordu hükümdarı Batu Han’ın (1204–1255) savaş alanında korkusuz Bulgar kızı Leyla’yı görmesi ve ona aşk olmasını konu edinmiştir. Yazar, aşk, saygı gibi duyguların siyasete yansımasını güzel bir dille anlatmıştır.

2002 yılında Mösegıyt Hebibullin’in “Atilla” romanı yayımlanmıştır. Roman adından da anlaşıldığı üzere ünlü Hun hükümdarı Atilla (400–453) ile ilgilidir. Tarihçilere göre, Kazan Tatarlarının yazılı tarihi Atilla’dan başlamaktadır. “Atilla adının etimolojisi, Prof.Dr. G.Sattarov’a (1932) göre, “İdilli, İdil kişisi, yani İdil boyunda dünyaya gelen (Atili›İtilli›İdilli) anlamına gelmektedir.” (Kurban 2014: 27).

2004 yılında yazarın X.yüzyıldaki Hazar Devletini konu edinmiş “Aybibi” romanı yayımlanmıştır.

Çalışkan, girişken, yılmaz, yorulmaz, araştırmacı bir yapıya sahip olan Mösegıyt Hebibullin, sadece tarihî roman yazmakla kalmamış, tarihçi Eduard Parker’in “Tatar Tarihinden Bin Yıl” adlı eserini Rusçadan Tatarcaya çevirmiştir. Yukarıda görüldüğü üzere yazar, Kazan Tatarlarının geçmiş tarihini ortaya koymak için romanlar yazmış, çevriler yapmış, bu bağlamda büyük emek harcamıştır.

Tatar tarihçi, bibliyograf Ebrar Kerimullin’in (1925–2000) Mösegıyt Hebibullin’in eserlerini değerlendirmesi, yazarın eserlerinin genel özeti niteliğindedir: “Mösegıyt Hebibullin’in eserleri seni kâh günümüzdeki gençliğe, kâh Altay dağlarındaki vadilere, kâh ecdatlarımızın sınır komşusu olan Çin Duvarlarına, kâh Roma-Bizans saraylarına, kâh Bulgar-Tatar atalarımız yaşayan Taman yarımadasına götürüyor, kâh Çulman-İdil boylarına gelip, kendilerine İl bulan atalarımıza, kâh Altın Ordu il-devleti kalesine davet ediyor – eline edibin kitabını alır almaz o seni misafiri, sefer arkadaşı, yoldaşı yapıyor.” (Hebibullin 1997: 245).

 Mösegıyt Hebibullin’in eserlerinin defalarca basılması, Rusçaya çevrilmesi okurun ona verdiği değerden kaynaklanmaktadır. Romanlarıyla geniş kitlelere ulaşan yazar, Kazan Tatarlarının geçmiş şanlı tarihinin gerçeklerini gün yüzüne çıkarmıştır. Hikâyeler yazarak edebiyata ilk adımını atan, roman, tarihî roman yazarlığı ile süren edebiyat serüveni Hebibullin’in edebiyat alanında zirveye yükselmesini sağlamıştır. Elde ettiği başarıları verilen ödül ve unvanla taçlandırılmıştır. Mösegıyt Hebibullin, uluslararası Kul Gali ödülü, Rusya’nın ve Tataristan’ın Şerefli Kültür Emektarı unvanı sahibidir. Yazarın Kazan Tatarlarının kalbindeki yeri bir başkadır. Kazan Tatarlarının eski tarihini tozlu arşiv raflarından kaldırıp millete sunduğu için Mösegıyt Hebibullin’e teşekkür borcumuz var. Fransızların imparatoru Napolyon Bonaparte’in (1769–1821) “Ben tarihi, tarihî romanlardan öğrendim” şeklindeki sözü Kazan Tatarları için de geçerlidir.  Büyük bir kitle Tatar tarihini, bilhassa Kubrat Han, Atilla, Batu Han, Süyümbike gibi Kazan Tatar tarihinin önemli şahsiyetlerini Mösegıyt Hebibullin’in romanlarından öğrendi dersek yanlış olmaz. Hayatın sağa sola savurduğu 90 yıllık bir ömür, elde edilen başarılar ve onlarca roman… Başkalarının söyleyemediğini söylemek, başkaların yazamadığını cesurca kaleme almak Mösegıyt Hebibullin’in özelliği ve özgünlüğüdür. Emeğine, kalemine ve yüreğine sağlık Mösegıyt Hebibullin!

Kaynakça:

  1. Hebibullin, Mösegıyt, Kubrat Han, Kazan 1985.
  2. Hebibullin, Mösegıyt, Şaytan Kalası ( Şeytan Kalesi), Kazan 1993.
  3. Hebibullin, Mösegıyt, Söyembike Hanbike hem İvan Groznıy (Süyümbike Melike hem Korkunç İvan), Kazan 1996.
  4. Hebibullin, Mösegıyt, Han Onıgı Hansöyer ( Han Torunu Hansöyer), Kazan 1997.
  5. Hebibullin, Mösegıyt, Kubrat Han, Kazan 2001.
  6. Hebibullin, Mösegıyt, Batıy Han hem Leyle (Batu Han hem Leyla), Kazan 2002.
  7. Hebibullin, Mösegıyt, Atilla, Kazan 2002.
  8. Hebibullin, Mösegıyt, Aybibi, Kazan 2004.
  9. Kurban, İklil, Yaşlı Tarihin Yankısı ( Bulgar-Tatar Tarihi ve Medeniyeti), İstanbul 2014.
  10. Kurban, Roza, Biz İdil’den, Ural’dan…, İstanbul 2014.

[1] Metindeki tüm çevriler tarafımdan yapılmıştır.

[2] Tatar Edebiyatında tarihi romanlar ile ilgili daha geniş bilgi için, Roza Kurban “Tatar Edebiyatında Tarihi Romanlar” 2014, s: 195–215.

AHMET TEMİR ve İZLERİ…

Roza KURBAN

         Bir insan için vatan kadar değerli başka bir şey var mıdır bu dünyada? Her insan doğup büyüdüğü topraklarda yaşamak, vatanına ve milletine hizmet etmek, ölünce de vatan topraklarında gömülmek ister. Ancak bu her zaman mümkün olmuyor. Siyasi, ekonomik, toplumsal sebeplerden dolayı vatanlarından ayrılmak, yurt dışına kaçmak zorunda kalanlar arasında Kazan Tatarları da az değildir. Yurt dışında Kazan Tatarlarını kimse kırmızı halı sererek karşılamamıştır. Kazan Tatarlarının doğasında olan çalışkanlık ve genlerinde olan zekâ onların önemli yerlere gelmesini sağlamış, yurt dışına kaçmak zorunda kalan hiçbir Kazan Tatarı çaresiz kalmamıştır. Birçok zorlukları aşarak “ikinci” vatanlarında büyük başarılar elde eden Kazan Tatarları arasında bilim adamları, siyasetçiler ve yazarlar vardır. Tarihçi İndus Tahirov (1936) Kazan Tatarlarına özgü olan vasıfları şöyle sıralamıştır: “Tatarların ululuğu onların bağımsızlık ruhunda, savaşlarda kahramanlıklarında, her hangi bir işte becerikli ve hevesli olmalarında saklıdır.” (Tahirov 1994: 26–27).[1] Çarlık Rusya’sı, SSCB döneminde Türkiye’ye kaçmak zorunda kalanların en büyük hayali ve umudu bir gün vatana dönmek olmuştur. Ancak ne yazık ki bu insanların çoğunluğu vatanına dönememiştir. Dönem ne olursa olsun yurt dışına kaçıp başka ülkelere sığınan insanlar sorgusuz sualsiz “vatan haini”, “casus” ilan edilmiştir. SSCB Dönemi’nde kaçanlar da “vatan haini”, “halk düşmanı” ilan edilmiş ve adlarının dahi dile getirilmesi yasaklanmıştır. 1980’lı yılların sonlarında meydana gelen değişimler sonrasında yurt dışına kaçanların adları birer birer konuşulmaya, onlarla ilgili yazılar kaleme alınmaya ve eserleri yayımlanmaya başlanmıştır. 2000’lı yıllardan sonra “dönüş” Putin’in kontrolü altına alınmış ve ancak sansürden geçen projeler hayata geçirilmektedir. 1990’lı yıllardan sonra isimleri vatanına ve milletine dönenlerden bazı örnekler verecek olursak:

  1. 1991 yılında Gayaz İshakıy’nın (Ayaz İshaki) (1878–1954) “Zindan” adlı kitabı yayımlandı. 1992 yılından itibaren Tataristan Yazarlar Birliği “İshakıy Ödülü” vermeye başladı. Akabinde İshakıy ile ilgili araştırmalar yapıldı, İshakıy’nın eserleri 15 cilt olarak yayımlandı.
  2. Yusuf Akçura (1876–1935) ile ilgili konferanslar yapıldı, tebliğler kitap olarak yayımlandı.
  3. Dr. Akdes Nimet Kurat’ın (1903–1971) iki kitabı Ş.Mercani Enstitüsü’nce Rusçaya çevrilip yayımlandı.
  4. 7 Aralık 2016 tarihinde Kazan’daki İstanbul Parkı’nda Sadri Maksudi Arsal’ın (1878–1957) heykeli açıldı.

 

2017 yılı, Ahmet Temir’in doğumunun 105. yılıdır. Bu bağlamda Ahmet Temir’in vatanına ve milletine dönüşü ile ilgili konulardan söz edeceğiz. Ahmet Temir, denince sizin aklınıza ilk ne geliyor? Ahmet Temir her şeyden önce bir “Kazan Tatarı”dır. Temir hayatının başından sonuna kadar Tatar kalmış birisidir. Kazan Tatarı Ahmet Temir, dünyaca tanınmış bir Türkolog, Mongolist, akademisyen, bir evlat, bir kardeş, mesai arkadaşı, bir dost, bir eş ve babadır. Bu listeyi daha da uzatabiliriz. Ahmet Temir bir akademisyen olarak arkasında yüzlerce makale ve kitaplardan oluşan dev bir miras bırakmıştır. Bazı eserleri defalarca yayımlanmış büyük ilgi görmüştür.

 

1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılması ile başlayan değişimler SSCB’de “demir perdenin” kalkmasına neden olmuştur. Demir perdenin kalkması, Kazan Tatarlarının yurt dışına çıkmasına, yurt dışına kaçmak zorunda kalanların vatana gitmesine yol açmıştır. 1990’lı yıllar Ahmet Temir’in hayatında duygu yüklü, heyecanlı bir dönem olmuştur. Temir sevinç, mutluluk ve hüznü bir arada yaşamıştır. Vatandan gelen haberlerden Ahmet Temir, 1938 yılında babasının ve bazı yakınlarının idam edildiğini, ailesinin memleketinden uzaklarda olan başka bir yere gitmek zorunda kaldığını, İkinci Dünya Savaşı sırasında ağabeyi Muhammed’in, 1955 yılında kardeşi Beşir’in, 1978 yılında annesinin vefatını öğrenmiştir. Bu kadar acı haberler karşısında ayakta kalmak zor olmuş olsa gerek. Ahmet Temir teselliyi diğer kardeşlerine kavuşmakta bulmuştur. Aynı zamanda çeşitli toplantılar için Türkiye’ye gelen akademisyenlerle görüşmeyi, onlarla bilgi alışverişinde olmayı da ihmal etmemiştir. Her görüşme onun için memleket özlemini, vatan hasretini bir nebze olsun gidermek için bir fırsat yaratmıştır. Hoca Ahmet Yesevi’nin 900.yılı dolayısıyla 26–29 Mart 1993 tarihinde Kayseri’de gerçekleşen sempozyuma katılan Tatar tarihçi, bibliyograf Ebrar Kerimullin (1925–2000) Kayseri dönüşü Ankara’ya uğradıklarından söz etmiştir: “Biz Kayseri’den dönüşümüzde Ankara’da bulunduğumuz gün de birçok bilim adamı, sıradan Türkler, aynı zamanda Ankara’da ikamet eden âlimimiz Ahmet Temir ile de görüştük. Bunlar ayrı bir konudur.” (Kerimullin 1996: 162). Ebrar Kerimullin Ahmet Temir ile görüşene kadar onun hayatı ve eserlerinden haberdar olmuştur. Tataristan Gençleri (Tatarstan Yeşlere) Gazetesi’nin 1991 yılının 30 Mayıs tarihinde yayımlanan “Tarihteki Beyaz Lekeler” başlıklı makalesinde Kerimullin, Türk Kültürü Araştırmaları Enstitüsü (TKAE), enstitünün çıkardığı Türk Kültürü Dergisi ve Ahmet Temir’in hayatından kısaca söz etmiştir. Ebrar Kerimullin, Ahmet Temir’i “dünya çapında tanınmış bir bilim adamı” şeklinde nitelendirmiş ve sözlerine şöyle devam etmiştir: “Ahmet Temir’in eserleri Türk halklarının dilini, edebiyatını, tarihini öğrenmeye yöneliktir. O Türk (Tatar) halkının günümüzdeki durumu ile ilgili de birçok eserin yazarıdır. Türkiye ve başka ülkelerdeki çeşitli bilimsel kuruluşların üyesidir. Sırf “Türk Kültürü” dergisinde yayımlanan eserleri Ahmet Temir’in geniş bilgi sahibi bir bilim adamı olduğunu göstermektedir. O yurt dışında ilimin durumu, bilimsel kurumların faaliyetleri ile ilgili de yazılar yazmaktadır. “Türk Kültürü” dergisinde Ahmet Temir “Birlik”, “Emel”, “Azerbaycan”, “Dergi”, “Mücahit” gibi dergiler ile ilgili değerlendirme yazılarını kaleme alıyor. Avrupa’da milli konular üzerine yayımlanan kitaplarla ilgili tanıtım yazıları yazıyor. Bize göre, Ahmet Temir bu dergiye can veren, onun yönünü belirleyen âlim ve büyük bir yönetici olarak da büyük emek harcayan aydınlardan en önemlisidir.” (Kerimullin 1996: 97).

 

Tataristan basınında Ahmet Temir ile ilgili yazılar, genç Kazan Tatar araştırmacı ve gazetecileri tarafından da kaleme alınmıştır. Günümüzde Kazan Federal Üniversitesi’nin Uluslararası İlişkiler, Tarih ve Doğuyu Araştırma Enstitüsü’nde doçent olarak görev yapan Azat Ahunov 2002 yılında Ahmet Temir’le Ankara’daki evinde görüşüp söyleşi yapmıştır. Ahunov, bu görüşme sonrasında farklı gazete, dergi ve kitaplarda Ahmet Temir ile ilgili yazılar kaleme almıştır. Ahmet Temir’le ilgili ilk yazısı “1 numaralı Demir” (Железный No1) başlığı altında Kazan’da yayımlanan “Doğu Ekspressi” gazetesinin 5–11 Eylül 2002 tarihli 27.–28. sayılarında basılmıştır. Daha sonra “Özgürlüğü Seçti, Fakat Vatanını Kaybetti” (Rusça) başlıklı yazısı 2003 yılında Kazan’da yayımlanan “Elmet” kitabında yer almıştır. Aynı yazı 2004 yılında  “Özgürlüğü Seçti, Fakat Vatanını Kaybetti. Tatar Âlimi Ahmet Temir’in Muhaceretteki Kaderi” adı altında Rusça ve Tatarca Tataristan (Tatarstan) Dergisi’nin 2004 yılının 9. sayısında yayımlanmıştır. Azat Ahunov, Ahmet Temir’in vefatından sonra “Ahmet Temir. Vatan Özlemi İle” başlıklı bir yazı kaleme almış, söz konusu yazı İdil (İdel) Dergisi’nin 2009 yılının 2. sayısında Rusça ve Tatarca yayımlanmıştır. 2012 yılında ise bölge tarihçisi, Tataristan Gazeteciler Birliği Üyesi Roza Abzalova-Salmanova tarafından yayına hazırlanan “Ahmet Temir: Dönüş” kitabında Azat Ahunov’un “Özgürlüğü Seçti, Fakat Vatanını Kaybetti” yazısına yer verilmiştir. Ahmet Temir’le yaptığı söyleşiye dayanarak kaleme alınan yazıda, ‘Ahmet Temir’in Şeceresi’, ‘SSCB’den Kaçış’, ‘Yeni Vatanındaki Başarıları’, ‘Almanya’daki Eğitimi ve Hayatı, Tatar Esirleri ile Çalışması’, ‘Ahmet Temir ve Musa Celil’, ‘İkinci Dünya Savaşından Sonraki Hayatı ve Bilimsel Çalışmaları’, ‘Ahmet Temir’in Hayatının Son Yıllarındaki Çalışmaları’ gibi bölümler bulunmaktadır. Azat Ahunov yazısında sadece Ahmet Temir’in hayatı ve başarılarına değinmemiş onun heyecan ve özleminden de söz etmiştir: “Ahmet Bey’in vefatından bir yıl önce onun Ankara’daki dairesinde gerçekleştirdiğimiz söyleşi, onun doğduğu köyü Elmet hakkında sorularıyla başladı. O her şeyi merak ediyordu: çevrenin nasıl değiştiğini, köyün civarındaki ormanlar, nehirlerin durumunu. Bilgin heyecanını gizleyemiyordu, onun nefesi daralıyor, konuşurken Tatarcadan Türkçeye geçiveriyordu; biraz soluklanmak ve ilaç almak için zaman zaman yatak odasına gidiyordu. Daha o zaman, Ahmet Temir’in hasta olduğu belliydi. Denilecek bir söz yoktu, yıllar yılları kovalamış, Ahmet Temir yaşlanmış (o sırada ona 90 yaştı) ve bu ünlü Tatar ömrünün sonuna doğru yaklaşıyordu. Yeni vatanında büyük başarılar elde eden Ahmet Bey, doğup büyüdüğü toprakları bir daha asla göremeyeceği, çocukluğunda duyduğu nehrin çağıltısını hiçbir zaman duyamayacağı için acı çekiyordu…” (Ahmet Timer 2012: 120).

 

Milliyetperver gazetecimiz Ruşaniya Altay’ın “Sıla Özlemi ile Geçen Bir Ömür” başlıklı yazısı Asırlar Avazı (Gasırlar Avazı) Dergisi’nin 2007 yılının 2.sayısında yayımlanmıştır. Söz konusu yazı, aslında Tataristan’daki televizyon kanalı için Ahmet Temir ile ilgili bir belgesel çekimi projesinin senaryosu olarak kaleme alınmıştır. Belgesel çeşitli nedenlerden dolayı çekilememiştir. Altay belgesel projesinin yarı yolda kalmasına üzüldüğünü dile getirmiş ve şöyle demiştir: “Hemşehrimizin vefatının 4. yılında, onu saygı ile anarak, söz konusu projenin senaryosunu bu yazıda kaydetmeyi uygun buldum.” (Altay 2007: 118). Altay’ın yazısı Ahmet Temir’in çocukluk yılları ile başlamış, “Vatandan Sonsuza Dek Ayrılma”, “Merhaba, Türkiye”, “60 Yıl Almanya’da”, “İlkbaharlardan – Sonbaharlara, Sonbaharlardan – Ebediyete” başlıkları altında toplanmış bölümlerle devam etmiştir. Ahmet Temir’in hayatı, eserleri ve çalışmaları ile ilgili detayların bulunduğu bu yazısında Ruşaniya Altay, değerlere sahip çıkılmadığı konusundaki fikirlerini de paylaşmıştır: “Halkımızda çok güzel, derin anlam barındıran bir deyim vardır: Esenlerin – değerini, ölenlerin mezarını bil. Ancak zannedersem millet olarak biz buna sadık kalamadık. Yazgımızın maruz kaldığı totaliter rejimi bunun önemli sebeplerinden birisi diyebiliriz.” (Altay 2007: 118).

 

Ahmet Temir’in adı, Tataristan’da Türkiye ile ilgili yazılan kitaplarda satır aralarında, paragraflarda çıkıyor karşımıza. Prof. Dr. Hatıyp Miñnegulov da toplantılar için sıkça Türkiye’ye gelenlerdendir. Edebiyat profesörü olan Miñnegulov’un incelemelerinin büyük çoğunluğunun Gayaz İshakıy ile ilgili olduğunu söylemek gerek. Türkiye’deki Kazan Tatarları ile ilgili yazılarının içinde “Tatar-Türk Manevi İlişkileri Kontekstinde ‘Kazan’ Dergisi” başlıklı yazı bulunmaktadır. Yazıda, 1970–1980 yılları arasında Türkiye’de yayımlanan dergiden söz edilmiştir. Bilindiği üzere Ahmet Temir, Kazan Dergisi’nin yayımlandığı süre içerisinde derginin redaksiyon kurulu üyesi olmakla kalmamış aynı zamanda yazılarıyla da katkıda bulunmuştur. Söz konusu yazıda satır aralarında Ahmet Temir’den “millettaşımız, muhacir Tatar yazar” şeklinde söz edilmiştir. Miñnegulov, Kazan Dergisi’nin önemini şu sözlerle dile getirmiştir: “Özetle, ‘Kazan’ – sırf Tatarların manevi hayatını değil, Türk-Tatar bağlantılarını pekiştirmekte, iki millet arasındaki anlaşmayı sağlamakta da önemli katkılarda bulunan bir mecmuadır.” (Miñnegulov 2010: 190). Ayrıca Ahmet Temir’in adı “Tatar Kaderinde İstanbul” başlıklı yazıda da “bilim adamı”, “tanınmış Tatarlar” diye nitelendirdiği isimler arasında geçmektedir.

Yukarıda Ahmet Temir ile ilgili yazılan makalelerin bazılarını inceledik. 2012 yılında doğumunun 100. yılında “Ahmet Temir: Dönüş”[2] kitabı Kazan’da yayımlanmıştır. Böylelikle Ahmet Temir, vatanına ve milletine kısmen de olsa dönmüştür. 1992 yılında Ankara’da Türk Kültürü Araştırmaları tarafından yayımlanan “Ahmet Temir’in kendi kaleminden hayatı ve eserleri” Rusçaya çevrilip söz konusu kitabın içinde yer almıştır. Ahmet Temir’in Türkiye’ye kaçışı ile son bulan bu kitap Ahmet Temir’i tanımak, anlamak ve incelemek için yeterli değildir. Ancak burada önemli olan şu ki, bu bir başlangıçtır, devamının da gelmesini temenni ediyoruz. Yukarıda gördüğümüz üzere, Tataristan’da Ahmet Temir ile ilgili bir tane kitap, Ahat Ahunov ve Ruşaniya Altay’ın makaleleri ve Tatar aydınlarınca kaleme alınan Türkiye konulu yazılarda TKAE, Türk Kültürü ve Kazan Dergisi’nden söz edilirken yazılan paragraflar ve satırlar… 91 yıllık ömür ve yüzlerce bilimsel çalışmanın bu denli kısa tutulması kabul edilir bir durum değildir.

Ahmet Temir çocukluğundan itibaren gerçek bir milliyetçi olmuş, yıllar sonra Rusların çektirdiklerini, Türk-Tatar Dünyası’nı şöyle anlatmıştır: “İlk gittiğim Rus okulunda çok eziyet çektim. Tatar diye çok tahrik ederler, sıradan itip düşürürlerdi. Üstelik dertleşecek kimse de yoktu, sınıfta Tatar olarak yalnızdım… Fakat bütün bunlara rağmen biz yine de bir ‘Türk-Tatar’ idik. Okullardaki komünist propaganda, dersler ve kurslardaki telkinlere rağmen koyu bir milliyetçi idik. Kim olduğumuzu, niçin böyle olduğumuzu biliyorduk. Resmî okullar dışında Tatar dünyasının kendi görüşü, kendi kültürü ve şuuru vardı. Devletin Ruslaştırma ve Hıristiyanlaştırma politikasına karşı başarı ile mücadele ediyorduk. (Temir 2011: 48–49). İnsan yedisinde ne ise yetmişinde de odur, derler. Bu sözler Ahmet Temir için de geçerlidir. Ahmet Temir’e daha çocukluk yıllarında aldığı aile terbiyesiyle aşılanan milliyetçilik, millet sevgisi onun hayatının ilkelerinden birisi olmuştur. Temir Türkiye’ye gelişinin maksat ve sebeplerini açıklarken şunları sıralamıştır: “Esaret diyarından kurtulup, bir insan gibi en tabii hakkımız olan hürriyete kavuşarak Türk kültürü alanında ilmî ihtisas yapmak, elimizden geldiği kadar Türkiye’nin ve Türklüğün yaşaması ve güçlenmesi için gerekli hizmetlerde bulunmak, işte bunlar Türkiye’ye gelişimizin esas maksat ve sebeplerini teşkil ediyordu.” (Temir 2011: 55). Temir maksadına ulaşmıştır. İster bilimsel çalışmalarında, ister gündelik hayatta her daim Kazan Tatarlarını ilk planda tutmuş ve elinden geldiği kadar millettaşlarının eğitimine katkıda bulunmaya gayret göstermiştir. Temir, vatanından ayrılmak zorunda kalsa da milletinden asla kopmamış, milletine bağlı kalmıştır. Kazan Tatar dili, edebiyatı, tarihi ve medeniyetini tanıtmak için birçok yazılar yazan, kitaplar yayımlayan, toplantılarda sunumlar yapan Ahmet Temir, Kazan Tatar Derneklerinin faaliyetlerine katılmaya çalışmıştır. Kazan Tatarları arasında gizli bir dayanışma olduğu da bir gerçektir. Örneğin Ahmet Temir Türkiye’ye geldiğinde Yusuf Akçura’nın desteği ve yardımıyla sorunsuz bir şekilde Trabzon Muallim Mektebi’ne kaydını yaptırmıştır. Almanya’da Prof. Dr. Reşit Rahmeti Arat’ın (1900–1964), Türkiye’de Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürü Dr. Hamit Zübeyr Koşay’ın (1897–1984) yardımlarını da Ahmet Temir elbette unutmamıştır. İleriki yıllarda, bilhassa İkinci Dünya Savaşı yıllarında kendisi de Tatar-Başkurt gençlerinin hayatta kalması ve eğitim alması ile ilgili çalışmalarda bulunmuştur. Azatlık Radyosu Tatar-Başkurt Redaksiyonu’nun (1953–1989)  kurucusu ve başkanı olan millettaşımız Garif Soltan (1923–2011) 2011 yılında Ahmet Temir’i Mezarı başında anma törenine gönderdiği mesajda şu satılar vardı: “Ahmet Temir, birçok Türk-Tatar gencinin eğitim alması için büyük çaba harcadı. Ben de onlardan birisiyim. O beni 1942 yılının Ağustos ayında esirler kampından çıkardı. Doktor Temir, Tatar milletinin geleceğini düşünen, Tatarlar için tasalanan birisiydi.(Kurban 2011:9).

Ahmet Temir’i anlamak da anlatmak da kolay değildir. Temir’i anlamak için vatandan ayrılmış olmak gerek, vatan toprakları dışında dünyaya gelenler Temir’in yaşadıklarını anlayamaz. Ahmet Temir’i anlatmak için ise kelimelerin özenle seçilmesi gerek. Erbar Kerimullin’in “Türkiye’ye gitti”, Azat Ahunov’un “özgürlüğü seçti” şeklindeki tabirleri gerçekleri yansıtmamaktadır. Temir’in eğitimini devam ettirmek için Türkiye’ye kaçması bir tercih değil mecburiyettir. Onun için konuşma ve yazılarımızda sözlerimize dikkat etmeliyiz.

 

Ahmet Temir’e bir Kazan Tatarı, bir bilim insanı olarak hak ettiği önem ve değer verildi mi? Bence, hayır. Ünlü Tatar bilgini ve yazar Rizaeddin Fehreddin (1858–1936), “Yazar ve âlimleri olmayan millet bahtsız; tanınmış kişilerini unutan millet yaşamaz, edebiyatı olmayan millet ruhsuzdur. Onun için milletimizin ünlü şahıslarını tanıtmalıyız…” demiştir. (Abzalova-Salmanova 2012: 144) Ahmet Temir’in adını yaşatmak Kazan Tatarlarının önemli görevlerinden birisidir. Mutlu olmak, milleti yaşatmak ve milli şuurumuzu korumak için elimizden geleni yapmaya gayret göstermeliyiz. Ahmet Temir’in adını yaşatmak ve geleceğe taşımak için neler yapılmalı veya yapılabilir:

  1. Ahmet Temir’in belgeseli çekilmeli;
  2. Ahmet Temir’in yayımlanmamış eserleri yayına hazırlanmalı ve baskıya verilmeli; Temir ile yazılan makaleler, anılar toplanıp kitap haline getirilmeli;
  3. Üniversitelerde Ahmet Temir’in hayatı ve eserleri yüksek lisans ve doktora tezi konusu yapılmalı;
  4. Ahmet Temir’in adını taşıyan bir dernek oluşturulmalı;
  5. Ankara Üniversitesi DTCF, TKAE başta olmak üzere üniversitelerde toplantılar düzenlenmeli;
  6. Türkiye’de Ahmet Temir’in adı sokağa, vatanı Tataristan’da okula verilmeli;
  7. “Ahmet Temir Ödülü” tesis edilmeli;
  8. Ahmet Temir’in yaşadığı ev müze yapılmalıdır;

 

Ahmet Temir bilim dünyasında derin iz bırakan bir isim olmasının yanı sıra Tatar milletinin vefakâr evladıdır. Kazan Tatarları olarak Ahmet Temir’e vefa borcumuz vardır. Temir’in bıraktığı izlerin kumsaldaki izler gibi kaybolmaması için Kazan Tatarları başta olmak üzere tüm ilgililerin ellerinden geleni yapmasını temenni ediyorum.

Yapanda-yalanda ezlerem kalır,

Üzem kitsem de süzlerem kalır.             

(Bozkırda-vadide izlerim kalır,

Kendim gitsem de sözlerim kalır.)

 

Kaynakça:

 

  1. Abzalova-Salmanova, Roza, Axmet Timer: Vozvraşçeniye (Ahmet Temir: Dönüş), Kazan 2012.
  2. Altay, Ruşaniya, Cirsep Ütken Gomer (Sıla Özlemi ile Geçen Bir Ömür), Gasırlar Avazı Dergisi, Kazan, 2007, sayı: 2, s: 118–122.
  3. Kerimullin, Ebrar, Yazmış, Yazmış… (Kader, Kader…), Kazan 1996.
  4. Kurban, Roza, Biz İdil’den, Ural’dan…, İstanbul 2014.
  5. Kurban, Roza, Prof.Dr. Ahmet Temir’in Vatanına ve Milletine Dönüşü, Önce Vatan Gazetesi, İstanbul, 19.04.12 sayısı, s: 8.
  6. Kurban, Roza, Prof. Dr. Ahmet Temir Ankara’da Anıldı, Önce Vatan Gazetesi, İstanbul, 24.04.11 sayısı, s: 9.
  7. Miñnegulov, Hatıyp, Gasırlar Arasında Uylanular (Asırlar Arasında Düşünceler), Kazan 2010.
  8. Tahirov, İndus, Beysezlek Baskıçları (Bağımsızlığın Basamakları), Kazan 1994.
  9. Temir, Ahmet, Vatanım Türkiye: Rusya-Almanya-Türkiye Üçgeninde Memleket Sevgisi ve Hasretle Şekillenmiş Bir Hayat Hikâyesi, Ankara 2011.

 

 

 

[1] Metindeki tüm çevriler tarafımdan yapılmıştır.

[2] Konuyla ilgili daha geniş bilgi için, Roza Kurban “Prof. Dr. Ahmet Temir’in Vatanına ve Milletine Dönüşü” 2012, s:8.

 

Yeni Yıla Girer iken Aldı mı Bizi Bir Umut?

Yılbaşını kutlasak da mı girsek,  ya da kutlamasak da mı girsek? diye asırlardır kafa patlatırız. 1400 senedir tartışılan bu konuyu bir şu kadar daha kafa yorsalar,  tavuk mu yumurtadan yumurtamı tavuktan döngüsü gibi iş kaosa düşer. Büyüklük bizde kalsın diye işi gene ehline bırakalım, 2017’nin şu son 15 gününde  bari günümüze bakalım.

Artık  yeni bir seneye sağlıkla ve afiyetle hem de tüm dün ya ile birlikte girmekte ne mahsur olabilir diye  düşünmüyor değilim.. Şükür ki bir yılı daha savaşsız, özgür biçimde  öz vatanımızda iyisiyle kötüsüyle geride bırakıyoruz. Hainsiz, canisiz  vukuatsız bir günümüz geçmese de, haberler bürokratların  sin kaflı cevapları ile de dolsa, endişeli, ümitsiz ve neşesiz bile olsak yine de  yeni seneden beklentisi hiç olmayan var mıdır ki aramızda?

 

Devamı gelecek…