Aylık arşivler: Kasım 2017

Tataristan Anayasası’nın 25.Yılı.

Roza KURBAN

 Bir milletin yönetim biçimini belirten, yasama, yürütme, yargılama güçlerinin nasıl kullanılacağını gösteren, yurttaşların kamu haklarını bildiren temel yasa, kanunuesasîye ANAYASA denir. Tataristan Anayasası’nın hazırlanması ve kabulü belirli olayların yaşanmasından sonra ortaya çıkmıştır. Olaylar zinciri, 1980 yılının sonlarındaki değişimler ile başlamıştır. 1990 yılında esen demokrasi rüzgârlarından Tataristan da nasibini almıştır. 1990 yılının 30 Ağustos tarihinde Tataristan Parlamentosu Yüksek Şurası, Tataristan’ın Devlet Egemenliği Beyanatı’nı kabul etmiş ve Tataristan’ın bağımsızlığını ilan etmiştir. 1991 yılının sonunda Sovyetlerin çöküşünden sonra Tataristan’ın bağımsızlığı Rusya tarafından tanınmamış ve Tataristan referanduma gitme kararı almıştır. 21 Mart 1992 tarihinde gerçekleşen halkoylamasında halkın %61,4’ü Tataristan’ın bağımsızlığı yönünde oy kullanmıştır. 21 Mart tarihinde halktan gelen güvenoyuna dayanarak Tataristan kendi anayasasını hazırlamış ve anayasa Tataristan Parlamentosu’nda 6 Kasım 1992 tarihinde kabul edilmiştir. Tataristan Anayasası’nın giriş sayfasında şu satırlar yer almaktadır: “Bu anayasa, Tataristan Cumhuriyeti’nin devlet statüsü hakkındaki halk oylaması sonucuna göre kabul ve ilan edilmiştir.”(Tataristan Cumhuriyeti Anayasası 1995: 5).[1] Tataristan Anayasası’nın 1 maddesinde Tataristan’ın egemen demokratik bir devlet olduğu belirtilmiştir. Tataristan Anayasasının 4.maddesinde resmi dil konusu şu şekilde ele alınmıştır: “Tataristan Cumhuriyeti’nde resmi diller – eşit haklara sahip Tatar ve Rus dilleridir.” (Tataristan Cumhuriyeti Anayasası 1995: 6).

 

1992 yılında kabul edilen Tataristan Anayasası aradan geçen 25 yıl içerisinde 17 defa değiştirilmiş olup, birçok madde çıkartılmış, eklemeler yapılmıştır. Tataristan Anayasası’na en büyük darbe 2002 yılında yapılmıştır. 2002 yılında “yeni redaksiyon” bahanesiyle ikinci Tataristan Anayasası kabul edilmiştir. Bu bağlamda Tataristan Anayasası’nın içinden birçok önemli madde çıkartılıp içi boşaltılmıştır. 1992 yılında kabul edilen Tataristan Anayasası bir başarı mı, yoksa başarısızlık mıydı? Tataristan Anayasası hazırlık sıralarında başlayan tartışmalar, Anayasa’nın kabulünden sonra da devam etti. Bazılarına göre Tataristan Anayasası’nın kabulü büyük bir başarı, bazılarına göre ise Tatarları yok etmek için tasarlanan bir projeydi. Günümüzde gelinen noktaya bakıldığında, 1992 yılında Anayasa ile ilgili kaleme alınan yazıların, başımıza gelecekleri önceden görmüş insanlarca yazıldığını söylemek mümkündür. Özellikle yazarların “resmi dil” konusundaki endişelerinde ne kadar haklı olduklarını görmek üzücüdür. Zamanında yazılanlara kulak verilseydi, bugün dilimiz yok olma noktasına gelmezdi…

6 Kasım 1992 tarihide Tataristan Anayasası’nın Tataristan Parlamentosu’nda kabulünden hemen sonra gazetelerde konuyla ilgili yazılar yazılmaya başlamıştır. Tarihçi, bibliyograf Ebrar Kerimullin’in (1925–2000) 18 Kasım 1992 tarihinde “Şehri Kazan” gazetesinde yayımlanan “Tataristan Anayasası ile İlgili Düşünceler”, aynı gazetenin 18 Kasım 1993 sayısında yayımlanan “ ‘Katran Kovası’ Nereye Götürüyor?”[2] başlıklı yazıları Tataristan Anayasası’ndaki terslikleri ve bu tersliklerin ileride ne gibi sonuçlar getireceğini açıkça ortaya koymaktadır. Kerimullin bilhassa Tataristan Anayasası’ndaki “resmi dil” konusunun yanlış olduğunu dile getirmiştir. Kerimullin, 18 Kasım 1992’de kaleme aldığı yazısına şöyle bir giriş yapmıştır: “6 Kasım’da Tataristan Cumhuriyeti’nin Yeni Anayasası kabul edildi. Ondan sonra Yüksek Şura milletvekilleri, Tatar dilindeki yayınlar, duyguya kapılıp, anayasaya methiye düzmeye başladılar. O da yetmezmiş gibi, o günü Halk bayramı ilan ettiler.” (Kerimullin 1996: 347–348). Ebrar Kerimullin, Tataristan Anayasası’nda Tatar ve Rus dillerinin resmi dil olarak kabul edilmesinin Tatar diline ne getireceği konusunda şunları yazmıştır: “İlk olarak, kara dikta sisteminden azat olmayan, idarecilerin büyük çoğunluğu komünist ideolojinin temsilcileri, mankurtlar, Rus şovenleri üstünlük ettiğinde, Tataristan Anayasası’ndaki iki resmi dil maddesi milli dilimizi koruyabilecek mi? Ben buna inanmıyorum. 1921 yılında da Tatar Dili resmi dil olarak ilan edilmiş ve Anayasa’ya alınmıştı. Ve bu durum asla kullanımdan kaldırılmadı. Buna rağmen, neden milli dilimiz bazı ailelerde mutfak dili durumuna geldi? Milyonlarca insan ana dilinden vazgeçti, onu kaybetti, gereksiz duruma getirdi… Milli dil – milletin bağımsızlığının temelidir. Milli dilsiz milli bağımsız devlet olamaz… Tataristan’da Tatar Dili ile Rus Dili’nin resmi dil yapılması – Tatar Dili’ne karşı kabul edilen ölüm fermanıdır, demek ki, Tatar milletini yok etmenin yoludur. (Kerimullin 1996: 348–349).  Kerimullin yazısında Tataristan Anayasası’nın birçok maddesi ile ilgili fikirlerini beyan etmiş ve şu sonuca varmıştır: “Özetle, 6 Kasım’da kabul edilen Tataristan Anayasası az çok var olan Tatar milletinin yok olmasına yol açmaktadır. Tataristan’ın dışında yaşayanlar artık millet olmaktan çıkmıştır. Tataristan’dakiler de şimdi uçurumun kenarına yaklaşıyor, Kazan’dakilerin mutlak çoğunluğu ise mankurtlaşmıştır… Ben bu Anayasa’yı bizim bağımsızlığımıza değil de, Rusya kölesi olmaya yönlendirilmiş bir Anayasa, olarak görüyorum. Kendini bağımsız olarak görmek isteyen ülkenin Anayasası’nda kendi ordusu, kendi parası, kendi gümrüğü gibi şeyleri olması gerek. Onlar – yoktur. Tatar milli bağımsızlığı için mücadele veren birçok kişinin, yalakaları ayakta alkışlayıp kabul ettikleri belgeleri, onların aslını tez zamandan anlamaya başlarız. Ancak o zaman geç olabilir. Korkuyorum, biz bu sefer kendimiz parmak kaldırarak, 1552 yılının 15 Ekim’ini geri döndürmedik mi?” (Kerimullin 1996: 354–355).

 

Ebrar Kerimullin ileriki yıllarda da Tataristan Anayasası ile ilgili fikirlerini yazıp paylaşmaya devam etmiştir. 8 Mayıs 1993 tarihinde “Şehri Kazan” gazetesinde kaleme aldığı “İçtihat Etmenin Zamanı” yazısına Kerimullin şu sözlerle başlamıştır: “Bugün bizim kendi Anayasamız var. İyi mi o, yarım-yamalak mı, biz ona itaat etmeli, ona göre yaşamalıyız.” (Kerimullin 1996: 361). Bu aşamada Kerimullin Anayasa’ya uyulması gerektiğinin farkındalığıyla Tatar ve Rus Dillerinin eşit olması gerektiğinin altını çizmişti. Tatar ve Rus Dillerinin Tataristan Anayasası’nda resmi dil olarak kabul edilmesini Ebrar Kerimullin “milletimizi zavallılığa mahkûm ediyor” demiş ve Yüksek Şura toplantılarında yapılan konuşmaların Rus dilinde yapılmasına isyan emiştir: “Yüksek Şura oturumlarının sırf Rusça gerçekleşmesinden bıktık usandık artık. Bunun sorumlusu kim? Sorumlu biziz! Eğer toplantılarda Tatarca konuşmalarını istiyorsak, iki resmi dili de bilmeyen insanı – Rus mu o, Tatar veya Yahudi mi – ileride milletvekili olarak seçmemeliyiz. Bu bizim ihtiyarımızdadır. Oysa Rus dilini bilmeyen, ya da az bilen insan halen ikinci sınıf insan olarak kalıyor.” (Kerimullin 1996: 364). Kerimullin, “Tatar Dili sadece Tataristan’da sağ-salim kalabilir. Zira başka yerde Tatar Dilli bir devlet yoktur”, demiş ve yazısını şöyle sonlandırmıştır: “Ben Anayasa’mızın milletimizi uçuruma götüren maddelerinin üzerinde durdum. Eğer aklımız başımıza gelip, neyin ne olduğunu anlarsak, bizi uçuruma sürükleyen söz konusu maddelerin de gücünü zayıflatabiliriz, diye düşünüyorum. Önümüze hangi bir karşılıklar çıkarsa çıksın, bizim geleceğimiz ümitsiz değil, geleceğimiz bizim ellerimizde.”  (Kerimullin 1996: 366–367).

 

Ebrar Kerimullin “ ‘Katran Kovası’ Nereye Götürüyor?” (1993) başlıklı yazısında,            1992 Tataristan Anayasası’nın kabulünden sonra geçen süreç içerisinde yaşananlara özet niteliğindedir. Kerimullin, “Yüksek daireler, onun çalışanları, hatta mankurtların dahi her fırsatta övdükleri Tataristan Anayasası milletimizi uçuruma götürmesine “hukuki” yolu açan, Rusların at arabasına takılan katran kovası olduğunu günümüzde anlayanların sayısının arttığında şüphe yoktur.”, diyerek 1 yıl önce yazdıklarının arkasında durmuştur. (Kerimullin 1996: 397). Kerimullin bu yazısında 11–12 Aralık 1993 tarihinde gerçekleşecek olan Rusya seçimlerine katılmanın yanlış olduğunu vurgulamış ve kendinin de kesinlikle bu seçimlere katılmayacağını söylemiştir. Kerimullin yazısını şu uyarılarla sonlandırmıştır: “Günümüz şartlarında bizim temel, en kutsal görevimiz: Rus Emperyalizmi’nin kurduğu korkunç oyuna, siyasi tuzağa düşmemek, onu ifşa etmektir. Rusya hâkimiyeti asla adalet, dürüstlük ile iş yapmayı bilmedi ve bilmiyor da. Biz seçimleri boykot etmeli, ona katılmamalıyız. Ben bunu sizden, millettaşlarım, tüm bilincim, hayat tecrübem, Rus ideolojisinin ve siyasetinin iki yüzlüğünü derinden anladığımdan yola çıkarak, tüm canı gönlümden, tüm varlığımla rica ediyorum.”   (Kerimullin 1996: 401).

 

Vaktizamanında Tataristan Anayasası ile ilgili hem olumlu hem de olumsuz yorumlar yapıldı. Yukarıda tarihçi Ebrar Kerimullin Anayasa’nın çeşitli maddeleri ile ilgili endişelerini dile getirmiştir. Bunun dışında Tataristan Anayasası’na olumlu taraftan bakanlar da vardı. “Anayasa’yı Tataristan’ın bağımsızlığına atılan bir adım” olarak değerlendiren tarihçi ve siyasetçi İndus Tahirov (1936) “Anayasamızı Savunmalıyız” başlıklı yazısında: “Anayasa – ülkenin Ana Kanunu’dur… Böylelikle, biz de kendi Anayasamızı yaşama şeklimizi belirleyen temel belge olarak kabul etmeliyiz. Bizim durumumuz diğer ülkelerle kıyasla çok daha karışık. Tataristan henüz tam anlamıyla bağımsız bir devlet değildir. Tataristan bağımsızlığa doğru ilk adımlarını atıyor.” (Tahirov 1994: 194). Tataristan Anayasası’nın Emperyalizm taleplerine zıt düştüğünün altını çizen İndus Tahirov, emperyalistlerin Tataristan Anayasası’na karşı çıktıklarını vurgulamıştır. Tahirov, aynı zamanda Anayasa ile ilgili medyada yer alan yazılara da değinmiş ve “Tataristan’ın Yeni Anayasası’na Dair” başlıklı yazısında Ebrar Kerimullin’in yorumlarını değerlendirmiştir: “Akademisyen Ebrar Kerimullin “Tataristan Anayasası veya Emperyalizm’in At Arabasına Takılan Katran Kovası’na Dair Düşünceler” başlıklı yazısının yararlı ve tam zamanında yazıldığını belirtmek isterim. O bizim hepimizi de uyanık olmaya davet ediyor. Emperyalizm hâkimiyetinden kurtulduk artık, bağımsız devlet elde ettik, artık iş bitti gibi yanılsamalara verilmemeye çağırıyor. Gerçekten de emperyalizmin bitmediğini, onun sadece gömlek değiştirdiğini biz asla unutmamalıyız. Amacımızın tam bağımsızlığa ulaşmak olduğunu unutmamalıyız. Ona ulaşmak için her şeye hazırlıklı olmamız gerektiğini aklımızdan çıkarmamalıyız.” (Tahirov 1994: 188). Her Kazan Tatar aydını gibi İndus Tahirov da Rus işgal siyasetinin sona ermediğinin farkında olduğunu açıkça dile getirmiş, ancak elde olan olanakları Kazan Tatarları yararına çevirmek gerektiğinin altını çizmiştir: “Bizim mücadele teçhizatımız günbegün zenginleşiyor. İlk önce Egemenlik Beyanatı’nı kabul ettik, ondan sonra Referandum yaptık, kazandık. Şimdi artık Anayasamız da var. Bunların hepsinden de bağımsızlık için mücadelede olabildiğince etkin bir şekilde yararlanmalıyız. Bunu yapabiliriz. Sadece kendi aramızda anlaşmak, var olan aklımızı, cesaretimizi verimli bir şekilde faaliyete geçirmek gerek.” (Tahirov 1994: 202).

 

            Tataristan Anayasası kabul edilmesinin ardından 25 yıl geçti. Çeyrek asır içerisinde Anayasa gereği yerine getirildi mi? Getirilmedi. Tam aksine Tataristan Anayasası’nın içeriği defalarca değiştirildi. 1992 yılında elde edilenler, özellikle 2000 yılında Putin iktidara geldikten sonra teker teker elimizden alındı. Önce Latin alfabesine geçiş yasaklandı, sonra Rusya Anayasası’ndan “milli komponent” çıkartılması sonucu Tatar dilinde eğitim yasaklandı, akabinde lise mezuniyet ve üniversite giriş sınavları Rus dilinde yapılmaya başlandı. Atılan her geri adım, verilen her taviz milletin aleyhine oldu. Gelinen son noktada Tataristan Anayasası’nda resmi dillerden birisi olarak belirtilen ve okullarda zorunlu olarak okutulan Tatar Dili derslerinin sayısı azaltıldı. 20 Temmuz 2017 tarihinde Yoşkar-Ola şehrinde gerçekleşen Uluslararası İlişkiler Şura’sında Putin “Rus dili dışındaki başka dilleri zorunlu okutmak – yaramaz bir durumdur” şeklinde bir konuşmasından sonra gelişen olaylar Tatar Dili’ni yok olma noktasına getirmiştir.[3] Tataristan Savcılığı okullarda incelemeler yapmış ve bu incelemeler sonucunda “Tataristan eğitim programı, Rusya eğitim programına uygun hale getirilmelidir” şeklinde bir karar almıştır. Savcılıktan çıkan karardan sonra Tataristan Parlamentosu’nda “Tatar Dili” konusu ele alınmış ve “1.-9. sınıflarda Rus Dili ve Edebiyatı’nın haftada 11 saat, Tatar Dili ve Edebiyatı’nın haftada 2 saat okutulmasına, 10. ve 11. sınıflarda Tatar Dili ve Edebiyatı dersleri isteğe bağlı, seçmeli olmasına” karar verilmiştir. Tataristan Anayasası’nda yazılı olan Tatar ve Rus Dillerinin “eşitliği” maddesi ders saatlerine bakıldığında da görüldüğü üzere hiçe sayılmıştır. Tataristan Parlamentosu’nun aldığı bu karar Tatar Diline ve aynı zamanda millete yapılan ihanettir.

 

Günümüzde Kazan Tatar Dili, savcılıklarda kovuşturulmakta-soruşturulmakta, mahkemelerde yargılanmaktadır. Savcılıkların okullarda inceleme yapması ve okul müdürlerine baskı uygulaması yetmiyormuş gibi durumdan vazife çıkaran velilere de rastlamak mümkündür. Kazan’da bir Rus kadın “Tatar Dili çocuğuma zarar verdi”(!) gerekçesiyle milyonluk tazminat davası açmıştır. Dil, çocuğa nasıl zarar verebilir? Aksine her dil, insana farklı kültürlerin kapılarını açar, manevi dünyasını zenginleştirir, güçlendirir. Mahkemenin dava dilekçesini işleme alması ayrı bir tartışma konusudur. Bu üzücü olaylar dışında Rusların “Tataristan’da Rus Dili’nin Savunulması” isteğiyle Putin’e mektup yollamaları, olayın hangi boyutlara ulaştığının bir göstergesidir. “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır” atasözü utanmaz Rusların haksızlıklarını haklı çıkarma çabasıdır ki, mağdur edebiyatı yaparak, yaptıkları kötülükleri, işledikleri suçları örtbas etmek, gündem değiştirmek istemelerinden ileri gelmektedir. Her taraftan saldıran Ruslar, Kazan Tatarlarını yıldırmaya çalışmaktadır. Rusların amacı ezelden beri bellidir, Rus olmayan milletleri yok etme, burada ilk sırada köklü bir geçmişi, zengin kültürü olan Kazan Tatarlarıdır.

 

1992 yılında kaleme alınan yazılar ve gelinen son noktaya baktığımızda 25 yıl önce yazılanların ne kadar doğru olduğunu, yazarların endişelerinde ne kadar haklı olduklarını söylemek mümkündür. “Gömlek değiştiren” Rus Emperyalizmi’nin kafa yapısının hiç değişmediği, Rus zulmünün halen sürdüğü yaşananlardan anlaşılmaktadır. Gidişat Tatar Dili’ni uçurumun kenarına getirmiştir, eğer böyle devam ederse yakında Tatar Dili’nde konuşmak dahi yasaklanacaktır. Günümüzde, Tataristan’ın resmi dillerinden birisi olan Kazan Tatar Dili’nin bu duruma gelmesi 1992 Anayasası’ndaki yanlışlardan, yanlışların zamanında düzeltilmemesinden ileri gelmektedir. Tataristan yöneticilerinin Ruslara yaranmak ve “kültürlü” görünmek için her fırsatta Rusça konuşması, Tatar Dili’ni geri plana itmiş, işlevsiz duruma getirmiştir.

 

Zorla Hıristiyanlaştırma yoluyla Ruslaştırma siyaseti yürütülen dönemlerde de yok olmayan, varlığını sürdüren Kazan Tatar Dili’nin geleceği büyük tehlike altındadır. Bu gidişle Tatar Dili birkaç yıla “yok olma tehlikesi altındaki diller” listesine girmeye adaydır. Millet diline sahip çıkmazsa, yöneticilerden dil konusunda medet ummak kadar yanlış bir şey yoktur. Zaten Tatar Dili konusunda çıkardıkları son karar bunun bir göstergesidir. Yöneticilerin derdi ne dil, ne de millettir. Onların tek derdi vardır, o da ceplerini olabildiğince doldurmaktır. Menfaat güden satılık insanlar dilin, milletin değerini nereden bilsin ki? Zira “dil” para ile ölçülen ve değerlendirilen bir şey değildir. Onun için Kazan Tatarları artık uykusundan uyanmalı ve dil uğruna mücadele etmelidir. Uyan, TATAR!

 

Kaynakça:

 

  1. İsenbet, Nekıy Tatar Teleneñ Frazeologik Süzlege (Tatar Dili’nin Deyimler Sözlüğü), Cilt, Kazan 1989.
  2. Kerimullin, Ebrar, Yazmış, Yazmış… (Kader, Kader…), Kazan 1996.
  3. Kurban, Roza. 21 Mart 1992 Tarihinde Tataristan’da Yapılan Referandum ve Sonrası, Önce Vatan Gazetesi, İstanbul, 21 Mart 2012 sayısı, s: 9.
  4. Kurban, Roza, Dil Yarası…, Önce Vatan Gazetesi, İstanbul, 16.11.17 sayısı, s:11.
  5. Tahirov, İndus, Beysezlek Baskıçları (Bağımsızlığın Basamakları), Kazan 1994.
  6. Tatarstan Respublikası Konstitutsiyase (Tataristan Cumhuriyeti Anayasası), Kazan 1995.
  7. Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, 10.Baskı Ankara 2005.

 

[1] Metindeki tüm çevriler tarafımdan yapılmıştır.

[2] Katran Kovası, kiri başka bir şeye bulaşmasın diye at arabasının alt kısmına asılan katran kovası gibi değersiz olmak, başkasının peşine takılma anlamında, bir deyimdir. (İsenbet 1989: 230).

[3] Konuyla ilgili daha geniş bilgi için, Roza Kurban “Dil Yarası…” 2017, s:11.

TANIDIĞIM LENİN’İN GERÇEK YÜZÜ.

 

Roza KURBAN

             1917 Ekim Devrimi’nin 100.yılı dolayısıyla son günlerde devrim kelimesiyle birlikte Vladimir İlyiç Ulyanov-Lenin’in (1870–1924) adı da sıkça dillendirilmektedir. 1917 Ekim Devrimi ile ilgili uzmanlar da ikiye ayrılmış durumdadır. 1917 yılının Ekim ayında gerçekleşen bu olayı kimisi “devrim”, kimisi “darbe” diyor… Olayın adının ne olduğunun pek fazla önemi yok, ister devrim olsun ister darbe, önemli olan bu olayın perde arkasında yatan gerçeklerdir. Bilindiği üzere bu kanlı girişimin lideri Lenin’dir. İnsanlar öldükten sonra cenaze namazında “bu insanı nasıl bilirdiniz? diye sorarlar. Lenin ile ilgili bana sorsalar, çocukluk samimiyetim ve gençlik heyecanımla “iyi bilirdim” derdim. Ne de olsa ömrümün 26 yılını Sovyet rejimi altına geçiren birisiyim. Sovyetlerde büyüyen çocuklar Lenin’i kendilerini bildikleri andan itibaren tanırlar. Dürüst, çalışkan, zeki, dâhi gibi birçok güzel ve özel vasıfları bir bünyede barındıran kusursuz bir insan, kusursuz bir liderdi Lenin bizim gözümüzde. Lenin’i sorgulamak, kusursuz insan olur mu sorusunu sormak aklımızın ucundan bile geçmezdi. Sorgusuz, sualsiz kabul edilen veya ettirilen bir şahıstı Lenin. Kreş ve anaokulundan itibaren Lenin’i öven, göklere çıkartan şiirleri ezberler, ilkokul-ortaokul yıllarında Lenin’in hayatı ile ilgili hikâyeler okur, rivayetler dinlerdik. Lisede Lenin’in yaptıkları, başarıları (!) ve eselerini tarih kitaplarından okurduk. Üniversitede ise Lenin’in eserlerinin büyük bir kısmını bilmeden sınavlardan geçmek imkânsızdı. Sovyet Dönemi’nde Lenin’in olmadığı bir alan yoktu. Her okulda mutlaka Lenin’in portresi bulunuyordu. Bazen Lenin’in resmi halıya işlenmiş olarak, bazen yağlı boya şeklinde çıkardı karşımıza. Öğretmen olarak çalıştığım kreşte de Lenin resminin halıya işlenmişi vardı, alt kısmına 1870–1970 tarihleri yazılıydı. Belli ki Lenin’in doğumunun 100. yılı için özel yapılmıştı. Her gün duvardaki bu halıya baka baka tarihler unutulmayacak bir şekilde aklıma yazılmıştı. Her şehirde, her kazada, her kasabada, her köyde, hatta en ücra köşelerde bile bir Lenin heykeli vardı. Onun için Sovyet Dönemi’nde yetişen çocuklar Lenin’i “iyi bilir”…

 

Bilindiği üzere 1917 Şubat ve Ekim Devrimleri koşulların oluşması sonucunda ortaya çıkan bir olgudur. Devrimin halka ne getireceğini yaşamadan kimse bilemezdi. Ekim Devrimi, Rus olamayan milletler için bir umuttu. Rusya’da Bolşevikler iktidara geldikten sonra milletler konusundaki Lenin’in fikirleri merak konusuydu. Bu bağlamda Pantürkizm’ın babası olarak nitelendirilen siyasetçi Yusuf Akçura (1876–1935) Lenin’in milletler konusundaki fikirlerini öğrenmek üzere 1916 yılında Lenin’le İsviçre’nin Zürich kentinde 4 saatlik bir görüşme yapmıştır. Görüşmeye Aziz Meker (1877–1941) de katılmış, görüşmenin detaylarını 20 Aralık 1917 tarihinde “Lenin ile Bir Mülakat” başlığı altında Tasviri Efkâr gazetesinde yayımlamıştır. Yusuf Akçura ile Lenin’in milletler konusundaki fikirleri uyuşmamıştır. (Kerimullin 1996: 155) Çarlık Rusya’sı Dönemi’nde başta Kazan Tatarları olmak üzere Rus olmayanlara yapılan zulüm, İdil-Ural bölgesi aydınlarının Lenin’in yanında yer almasına neden olmuştur. Bilhassa, “adil düzen” vaadi, “milletlerin kendi kaderlerini kendilerinin tayın etme” sözleri Tatar devrimci Mirseyet Sultan Galiyev (1892–1940), Başkurt Türklerinden tarihçi ve devlet adamı Zeki Velidi Togan (1890–1970) gibi önemli isimlerin Lenin ile çalışmalarına zemin sağlamıştır.

 

1991 yılında Sovyetlerin çökmesiyle birlikte hiçbir yerde ne bir Lenin resmi ne de bir Lenin heykeli kaldı. Resimler yırtılarak çöpe, heykeller kırılarak çöplüğe atıldı. Çeyrek asırlık ömrüm Sovyetler Dönemi’nde geçmiş birisi olarak günümüz gözüyle baktığımda her şeyin ne kadar yapay, aldatıcı olduğunu şimdi daha iyi anlıyor, yorumlayabiliyorum. Sovyet Dönemi’nde olayları olduğu gibi kabul ediyor, anlatıldığı gibi algılıyorduk. Gözlerimize takılan “at gözlükleri” etrafımızı görmememizi sağlamak içinmiş meğer… Ekim Devrimi’nin Rus olmayan milletlere getirdikleri ve götürdükleri teraziye konulduğunda götürdüklerinin getirdiklerden çok daha fazla olduğunu görürüz.

 

Lenin bizim tanıdığımız gibi kusursuz bir insan mıydı? 1991 yılının sonunda Sovyetlerin çöküşünden sonra arşivlerin bir kısmının kullanıma açılmasıyla birlikte Sovyetlerin acımasız yüzü tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır. Arşiv belgelerine bakıldığında Lenin’in adının “terör” kelimesiyle yan yana durduğunu söylemek mümkündür. Lenin’in çeşitli kararlar çıkartarak halka terör uyguladığı belgelerle kanıtlanmıştır. Bolşevikler iktidara gelir gelmez “Sovyetlerde fahişeler olmamalı” gerekçesiyle binlerce kadının idam ettirmesi terörden başka bir şey değildir. Lenin verdiği birçok yazılı emirlerinde “dehşetli ve acımasız olun”, “terörün güç kazanmasını ve yayılmasını sağlamalıyız”, “gizli bir şekilde terör eylemleri hazırlamalıyız! Bu çok önemli ve son derece gereklidir” şeklindeki ifadeler bulunmaktadır. Lenin’in 11 Ağustos 1918 tarihinde Penza komünistlerine yazdığı mektupta şu başlıklar bulunmaktadır:

“Beş bölgedeki köylülerin ayaklanmasından yararlanarak, kulakları[1]yok etmeliyiz. Bu devrimin bir gereğidir. Şimdi kulakları silip-süpürmeyi esas görev olarak belirliyoruz. Başkalarına ibret olsun!

  1. Kulaklardan, zenginlerden ve kan emicilerden en az 100 kişi asılmalı. Halk arasında asılmalı ki: görsünler!
  2. Asılanların isimleri gazetede yayımlanmalı!
  3. Asılanların bir tane tahılları dahi bırakılmadan müsadere edilmeli!
  4. Dünkü telgrafa esasen rehin alınmalı!
  5. Öyle yapılmalı ki, yüz çarkım[2]civardaki halk dehşetten korkarak titresin, ödü patlasın ve yüksek sesle bağırsın: kan emici kulakları boğazlıyorlar ve boğazlayacaklar.

Söz konusu işlerin yapılışını telgrafla bildiriniz.

Sağlam, eli sert olan insanları bulunuz!”[3] (Gıylecev 1997: 43–44).

Lenin’in Penza’ya gönderdiği mektuplar bununla da sınırlı kalmamış, o telgraf yoluyla “gevşemeyin!”, “yumuşaklık – cinayettir!”, “kimseye şefkat göstermeyin!” şeklinde emirler yağdırmıştır. Lenin’in acımasızlığı sınır tanımamış: 3 Haziran 1918 tarihinde, eğer İngiltere ve Türk askerlerinin işgal etme tehlikesi ortaya çıkarsa Bakû şehrinin ateşe verilmesini emretmiştir.

 

Lenin’in gaddarlığı milletin aydın tabakasını da etkilemiştir. O, fikir sahibi olan eğitimli insanları ülkeden kovma kararı almıştır. Lenin 1922 yılının 19 Mayıs tarihinde, “Hepsini çeşitli taraftan değerlendirip, profesörlerin, yazarların çalışma yılları ile ilgili belgeler toplandıktan sonra ülkeden kovma ile ilgili karar alınmalıdır” demiştir. 17 Temmuz 1922 tarihinde konuyla ilgili Stalin’e yazdığı mektupta şu satırlar bulunmaktadır: “Hiç acımadan yurt dışına sürmeliyiz! Hiçbirisini bırakmadan Rusya’dan kovmalıyız! Yüzer-yüzer tutuklamalı ve nedenini bildirmeden: ‘Kaçınız, efendiler, kaçınız! Tabanları yağlayınız! Biz Rusya’yı uzun süreliğine sizden arındırıyoruz!- denmelidir!” (Gıylecev 1997: 45). Bu bağlamda iki buçuk milyon aydın (!) ülkeden ayrılmak zorunda kalmıştır. Ayrıca 1921–1922 yıllarındaki İdil-Ural Bölgesi’nde yaşanan kuraklık[4] sonucunda ortaya çıkan kıtlık sırasında depolar tahılla dolu olduğu halde hükümet bölge halkına yardım elini uzatmamıştır. Nüfusun büyük çoğunluğu Türklerden oluşan bu bölgede halkın açlıktan ölmesine hükümetin seyirci kalması Lenin’in emri üzerine yapılan bir girişimdir. 1921–1922 yıllarında sadece Tataristan’da açlıktan ölenlerin resmi sayısı 123.111’dir.

 

Ünlü Tatar yazar Ayaz Gıylecev (1928–2002), Lenin’in kanlı eylemleri ile ilgili şunları yazmıştı: “Tarihin bizim dönemdeki kanlı sayfalarının ilk cümlelerini hiç kuşkusuz Lenin yazmış ve çizdiği yoldan sapmadan ilerlemeye davet etmiştir.” (Gıylecev 1997: 45). Sovyetlerin amacı, adil düzen, milletlere özgürlük getirmek değildi. Sovyetler, Rus dilli “tek tip insan” yaratma yoluyla Ruslaştırma siyasetini seçen bir rejimdi. Ne Lenin’in yaptığı terör, ne sürgün, ne de idamlar Sovyetlerin ayakta kalmasını sağlayamadı. Demek ki, korkutmak, sürgüne göndermek, idam etmekle rejimi korumak imkânsızmış. Yaşanan tarih de bunu kanıtlamıştır.

 

Çocukluk yıllarımda hayranlık beslediğim, okul yıllarında ona layık olmaya çalıştığım, üniversite yıllarında onun eğitim aldığı bilim yuvasında okumanın gururunu yaşadığım Lenin’in gerçek yüzünü görmek, her şeyin göründüğü gibi olmadığının açık bir göstergesidir. Acıma duygusu nedir bilmeyen, gaddar, zalim bir insanı kusursuz bir dahi olarak sunmak da Sovyet yöntemlerinden birisi olsa gerek…

 

Kaynakça:

 

  1. Gıylecev, Ayaz, Yegez, Ber Doğa! (Haydi, Dua Edelim!), Kazan 1997
  2. Kerimullin, Ebrar, Yazmış, Yazmış… (Kader, Kader…), Kazan 1996.
  3. Kurban, Roza, Biz İdil’den, Ural’dan…, İstanbul 2014.

 

[1] Kulak, varlıklı Rus köylüsü anlamındadır.

[2] Çarkım, 1,06 kilometreye eşit olan uzunluk ölçü birimidir.

[3] Metindeki tüm çevriler tarafımdan yapılmıştır.

[4] 1921–1922 yıllarındaki İdil-Ural bölgesindeki açlıkla ilgili daha geniş bilgi için, Roza Kurban “Biz İdil’den, Ural’dan… 2014, s: 319–328.