Aylık arşivler: Şubat 2017

Müjdeci Cemreler, Geldi İlkbahar

ı

Çetin geçen bir kışın ardından birdenbire bahar geliverdi. Şubat ayında iki cemre biri havaya, diğeri suya sessiz sedasız düşüverdi. Tatlı yorgunluklar yerini canlı hücrelere yenilensin diye bırakıverdi. Hastalara şifa dertlilere deva duaları dillerimize ekleniverdi. Bu bahar işimize gücümüze daha çok şevk verdi. Ümit dünyasıydı, emekti, sevgiydi işimize yarayıverdi. Sokakta bir yaşlı amca “Herşeye rağmen mazeret yok, dünya bir gün, o da bugün deyiverdi.. Gökten üç cemre düştü, üçü de gözümüzü, gönlümüzü açıverdi.  Nazar değmesin  diye annem göz boncuklarını buraya koyuverdi.

Manisa Lisesi ve Nazik Erik

Hey gidi Manisa’m, şehzadeler şehri, kahramanı bol yiğit efelerin memleketi! Senden kimler geldi kimler geçti kim bilir. Adın güzel, kendin güzel, uzaklarda kalanlara kokun güzel, hatıraların ise hepsinden özeldir.. Tarzan’ının Sipil’i, Merkez Efendi’nin mesiri, bir de Manisa Lisesinin Nazik Hocası vardır  o kervanın içinde, iz bırakmış, damgasını vurmuş, adıyla müsemma olmazsa olmazıdır yaşayanlarının dillerinde.

Belli ki bir kaç sene anca kalabilmiş burada Nazik Hanım, sonra başka şehirlere, başka öğrencilerine gitmiş ama bıraktığı etkinin bugün ve daha ilerilere kadar süreceği aşikar.  Yoldan herhangi birini çevirip sorsak mesela, Manisa Lisesini hepsi bilir. Ama orta yaşların biraz üzerinde ise soruyu sorduğumuz kişi,  peki o okulda Nazik Hoca adında bir hanım öğretmen vardı onu hatırlar mısınız, desek, kendi öğrencisi olsun olmasın hazfızalarda yer etmiş silüetiyle narin, zarif ve nazik hanım tebessüm ettirir, okul bahçesinde, tenefüslerde karşılaştıkları bu disiplinli hocaları hakkında ne biliyorlarsa şıp diye hatırlatacaktır.

Lise bu, hepimizin kanlarının kaynadığı yaşlar..  Gençler takım elbiseli,  bembeyaz mendilleri döş ceplerinden sarkar. Saçları özenle taranmış, pırıl pırıl parlar. Her köşe başında kıkırdaşmalar, kızlar birden  okul kapısının merdivenlerinde beliren Nazik Hocalarını farkederler.  Onda herhangi bir tepki, mimik yoktur, ellerini göğsünde kavuşturmuş bahçeye bakmaktadır  sadece ama bütün öğrenciler tek bir komut verilmiş gibi sıraya geçer, gülüşmeler, hareketler aniden biter, sanırsın hemen orada ders başlar..

Bu vakur duruşu onunla öğrencileri arasında nasıl da tılsımlı bir bağ oluşturuyordu hayret.  Çocuklar gençti de o değil miydi sanki? Tazecik öğretmen, okuldaki diğer öğretmenlerden hayli kısa boylu, olan Nazik Hanım gençliğin beklediği otoritenin kısa sürede semboli haline gelmişti.

Yine bir gün başka bir tenefüste bahçede o bıçkın delikanlılardan biri yere tükürmüştü.. Kızlar gene gülüştüler ama Nazik hocaları yanlarında belirince bu sefer kısa sürmüştü.

-Ne yaptınız evladım?

Çocuk kıpkırmızı… cevap yok!

-O mendilinizle şimdi alın bakalım yerden onu..

Oğlan tereddütte… Kızlara rezil olacağını düşünüyor ama Nazik hanım kararlı, baksana başında bekliyor, hiç gitmiyor. Mecbur eğiliyor, kar gibi beyaz mendiliyle toprağa bulaşmış ifrazatını yerden alıyor. Çoktan yaptığına pişman, ama bitmedi ki devamı geliyor:

-Onu eve götürünce annenize de anlatın lütfen  nasıl kirlendiğini..

Hayat dersinin kalanı evde veriliyor elbette. “Benim oğlum yere nasıl tükürür? Yazıklar olsun,  böyle mi öğrettim ben sana? Aferin o Nazik Hocana. Benden selam götür yarın ona. Hatta dur bizzat geleyim de eve çaya davet edeyim. Teşekkürler edeyim.”

Koca koca boylarıyla ergenlere böyle bir davranışa bizler elbette cesaret bile edemeyiz. Ama öğretmenleri olarak kaç kişiye birden hem de bu mükemmel hayat dersini ancak Nazik Hocamız verebilirdi. Hepimizde dağlar kadar hatırası, emaneti, mektubu, sonra yazdığı onca kitabı bulunur. Kendisini edebiyete uğurladık ama Nazik Erik Hocamız gönlümüzde yaşar durur.

Okullar biter, öğrenmeler ebedidir. İşte Manisa Lisesinden böyle mükemmel bir Nazik Hoca geçmiştir.

Kin ve Millet

Önceleri bindiğimiz taksi şoförleriyle ininceye kadar tatlı bir sohbete koyulurduk. Onlar sürekli halkın içinde olan, siyasetin nabzını tutan gayretli emekçilerimizdi. Trafiğin çileli eziyetine katlanan, her türlü insanı daha selamından tanıyan bu meşin yelekli babacan ağbileri eve geç kaldığım  geceler apartmanın karanlık girişinden korkar, ağbiciğim ben ışığı yakana kadar bekler misin? derdim.. Seve seve kabul ederlerdi Hepsi koruyucu, kollayıcı bacım tarzı hitap eden dostlarımızdı.

Ama biraz evvel bindiğim taksi şoförü bütün bu sevecenliğimi bir anda sildi.. Serbest dolaşan bir ticari taksiyi çevirmek zorunda kalmıştım durakta taksi kalmayınca. Hastahane dönüşü kısa mesafe olmasına rağmen biran önce kendimi eve atmak istiyordum. Zira soğuk hava sebebiyle nefes darlığım tutmuş  zorlukla ve hırıltılı şekilde nefes alıp veriyordum. Taksinin içi aşısı sıcaktı. Kış günü için bulunmaz bir nimet ama hem sıcak havayı üfleyen fan, hem de bu aşırı sıcak soğuk farkı benim ciğerlere zararlıydı.

-Rica etsem kaloriferi kısabilir misiniz?

Kapattı.. Bu sefer radyoda o bitmez reklam cızırtıları beynimin içinde zonkluyor.. Her taksiye bindiğimde adetimdi  radyo için uyarı yaparım kimi kısar kimi hay hay deyip kapatırdı. Bu kes öyle olmadı nedense. sert  bir şekilde:

-Sen de ne istekçi çıktın be, bir kalorifer diyorsun bir radyo !

-Hayrola mahsuru mu var ?dedim.

-haber dinleyecektim dedi.

-Esas  haberleri de biz dinleyemez olduk, içimizi acıtıyor, ciğerimiz yanıyor dedim..  Hem gidiyoruz, hem aramızdaki hava elektriklenmeye başlıyordu.. Trafikte kendince ilerlemeye çalışıyor ama benim her dediğime daha sert ve umursamaz cevapları peşpeşe sıralıyordu. Sonuçta iki dakika sonra inecek bir yolcusuna tahammül edemeyecek kadar sabit fikirli biri olduğunu anladım.