Aylık arşivler: Aralık 2015

Her Şeyin Yenisi İyidir.

Herşeyin yenisi iyidir… Demek ki yeni yıla iyi girilir.

Bitirdiysek eski yılı, daha da bir tecrübelendiysek, sağlıkla, huzurla, şimdi yılın yenisi beklenecektir.

Aynı umutlar yeni yılda da yeşerir, yeter ki umudumuzu kaybetmeyelim…

2016 senesi 2023 Cumhuriyetimizin 100. yılına bir sene daha yaklaşmak demektir..

Kazanılmış haklarımızın ve sınırlarımızın kıymetini bilmektir.

Eskisi olmayanın yenisi olmaz derdi büyüklerimiz. Umarız Milletçe bu bilinçle yeni yılımıza gireriz.

Sayfa Yönetimi

Aziz Sancar Nobel Ödülü ve Düşündüklerim

Son günlerde en çok adını duyduğumuz isim hiç şüphesiz Aziz Sancar’dır. Kimya dalında Nobel Ödülü’nü kazandıktan sonra adı sıkça medyada duyulan Aziz Sancar’ı düne kadar yakınları dışındaki insanlar bu ismi bilmiyor, tanımıyordu. Birdenbire merakları üzerine çekti Sancar. Herkes Aziz Sancar’ın kim olduğunu, başarı basamaklarını nasıl tırmandığını araştırmaya başladı. Sancar’ın 1946 yılında Mardin’in Savur ilçesinde başlayan hayat hikâyesi Türkiye gerçeklerini yansıtmaktadır. Okuma yazma bilmeyen 8 çocuklu anne babanın 7. çocuğu olarak dünyaya gelen Aziz Sancar okul eğitimini Mardin’de tamamladıktan sonra lisans eğitimine İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde devam etmiştir. Aslında Aziz Sancar, “beyin göçü” diye tabir edilen, başka gelişmiş ülkede yerleşip çalışmak amacıyla Türkiye’den ayrılan binlerce bilim adamından birisidir. Günümüzde Kuzey Carolina Üniversitesi’nin Biyokimya ve Biyofizik dalı öğretim üyesi olan Aziz Sancar, 33 kitap ve 415 civarında bilimsel makale yazmıştır. Sancar, son olarak bilimsel başarısını Nobel Kimya Ödülü ile taçlandırmıştır.

İsveçli kimyacı Alfred Nobel’in (1833–1896) vasiyeti üzerine kurulan bir fondan 1901 yılından beri her yıl fizik, kimya, edebiyat, fizyoloji veya tıp, barış ve 1969’dan itibaren ekonomi olmak üzere altı dalda, çalışmalarıyla bir önceki yıl insanlığa en büyük yararı sağlayan bilim adamı ve siyasetçilere verilen ödüldür Nobel Ödülü. Fizik, kimya ve ekonomi dalındaki ödüller İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi tarafından verilmektedir. Prof. Dr. Aziz Sancar bilim dalında ödül alan ilk Türk olmuş, böylece Türklerin de bilim dalında ödül alabileceğini kanıtlamıştır. Sancar’ın Nobel Kimya ödülünü alması önemli miydi? Elbette önemliydi, zira Nobel bilim ödülleri dünya çapında büyük önem taşımanın dışında insanlığa büyük başarı sağlayanlara verilir. Ancak burada daha da önemli olan Aziz Sancar’ın tutum ve davranışıydı. Aziz Sancar duruşu, mütevazılığiyle herkese insanlık dersi verdi. Alkışşaşırtır, övgü unutturur, kutsamak mahveder, derler. Aziz Sancar’ı, alkışlar şaşırtmadı, övgü kim olduğunu unutturmadı… O, bir Türk olacak dimdik duruyordu Nobel Ödül Töreni’nde. Yakasına taktığı Türk Bayrağı ve Atatürk rozeti, Osmanlı tuğralı kravatı onun kimlerden olduğunu gösteriyordu. Aziz Sancar çok konuşan insanlardan değil, az ve öz konuşanlardan olsa gerek. Nobel Ödülü’nü kazandıktan sonra, “bu ödülü Atatürk’e, bana eğitim veren Türkiye’ye borçluyum”, “Ödülümü 19 Mayıs’ta Atatürk’e götüreceğim” şeklindeki açıklamaları Atatürk’e ve Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyetine olan vefasının bir göstergesiydi. Aziz Sancar, bu sözleriyle 7’den 70’e herkesi derinde etkiledi. O, çalışmalarının getirdiği mutluluğu hem kendi yaşadı, hem tüm Türkiye’ye yaşattı. Herkes gururlandı Aziz Sancar’la.

Acılar paylaştıkça azalır, mutluluk paylaştıkça çoğalır, derler. Aziz Sancar, Nobel ödülünü aldıktan sonra vatanına geldi. Havaalanında farklı düşünce ve fikirlere sahip olan insanlar karşıladı Sancar’ı. Türkiye Aziz Sancar sayesinde birlik olmayı başarmıştı. Aziz Sancar, vatanı, ona sahip çıkan devleti ve bağrına basan, mutluluğuna ortak olan milleti olduğu için çok şanslıdır. Cumhurbaşkanı, Genel Kurmay Başkanı, Başbakan’la görüşen Aziz Sancar’ın her adımı ilgiyle izlendi. Türkiye’ye geldiği ilk günün sabahında otelinden çıkarken gazetecilerin “Türkiye’de neyi özlediniz?” sorusuna, Aziz Sancar “Türkiye’nin havasını, suyunu, simidini, Ankara simidini”özledim şeklinde yanıt verdi. Sancar’ın bu sözlerinde sıla özlemi vardı. İnsan nereye giderse gitsin, yaşadığı yer ne kadar iyi olursa olsun yurdunu özler. Mütevazı tavırlarıyla dikkat çeken Sancar, Atatürk’ün huzuruna Anıtkabir’e çıktığında heyecanı doruk noktaya ulaşmıştı. Ne de olsa müteşekkir olduğu büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün huzurundaydı… Türkiye’den bir Aziz Sancar geçti sessiz sedasız, ancak çok etkili bir şekilde. Sevincin gözyaşlarına karıştığı, başarı sözcüğünün özlemle birleştiği bir olgu yaşattı Aziz Sancar Türkiye’ye. Artık Sancar Türkiye’nin kalbinde ve hafızalarındadır.

Aziz Sancar’ın başarısı tüm Türkiye’nin başarısıymış gibi kutlanırken, zulüm altında vatanında vatansız olanlar geldi aklıma. Örneğin, bir Kazan Tatarı, bir Kırım Tatarı veya bir Uygur Türk’ü yurt dışında yaşayıp çalışıp Nobel Ödülü alsaydı durum nasıl olurdu? Bunları düşündüm… Onlar da mutluklarını vatanında milleti ile paylaşmak, birlikte sevinmek isterdi. Ancak bu imkânsız. Ödülünü alıp vatanına dönmek isteyen Kazan, Kırım Tatar Türkleri Ruslar tarafından, Doğu Türkistanlı Uygur Türkleri Çinliler tarafından içeri alınmaz geldiği uçakla geri gönderilirdi. Onlar da boynu bükük vatanın havasını solmadan, suyunu içmeden, milleti ile kucaklaşmadan geri dönmek zorunda kalırdı. Ne acı değil mi, kendi vatanında vatansız olmak. Vatan-millet-devlet, birbirini tamamlayan, birbirine anlam katan kelimelerdir. Onun için bir millet olarak bir arada yaşamak için devlet sahibi olmak önemlidir… Vatanı olup da vatansız kalanların acı kaderini ancak yaşayan bilir. Ne mutlu ki, Aziz Sancar’ın mutluluğunu paylaşabileceği milleti, ona sahip çıkan devleti ve vatanı var. Aziz Sancar’a başarılarının katlanarak artmasını ve Türkiye’yi defalarca gururlandırmasını diliyorum! İyi ki varsınız Aziz Sancar, bu mutluluğu ve gururu Türkiye’ye, Türk Dünyası’na ve dünyaya yaşattınız!

Yazımı, vatan-devlet-milletin değerini çok iyi bilen ama bir türlü devlet sahibi olamayan Kazan Tatarlarının yazar ve şairi Fenis Yarullin’in (1938–2011) “Memleketi Gerek İnsana” (Tugan Yagı Kirek Keşege) başlıklı şiirinde şu dizelerle tamamlamak istiyorum:

Büyük başarılar kazanıp, zamaneler
Güzel paha biçse işine, –
Sevinçlerinin işittirilmesi için
Memleketi gerek insana…

tc-bayrak-1

Kaynakça:
1.  Axis 2000, Ansiklopedik Sözlük, Nobel, Nobel Ödülü Maddeleri, s: 2467–2469, 5.Cilt, İstanbul 2000.
2.  Tatar Poeziyese Antologiyase ( Tatar Şiir Antolojisi),Fenis Yarullin Maddesi, s: 266–268, 2.Cilt, Kazan 1992.

KAZAN TATARLARI: DİSTOPYADAN GERÇEĞE DOĞRU…

Roza KURBAN

 

Gerçekleştirilmesi imkânsız tasarı veya düşünceye ütopya denir. Distopya (anti ütopya), çoğunlukla bir toplum anlayışının antitezini tanımlamak için kullanılır. Distopik bir toplum otoriter-totaliter bir devlet modeli ya da benzer bir başka sistem altında karakterize edilir. Kelime ilk defa İngiliz filozof ve iktisatçı John Stuart Mill (Londra 1806- Avignon 1873) tarafından kullanılmıştır. Ütopya ve distopya, her ikisi de bir hayal ürünüdür. Ütopya güzel bir hayal, distopya ise toplumları inkıraza götüren kötü bir hayaldir. Milleti kötü gelecekten kurtarmak, gitgide artan tehlike karşısında önlem almak gerektiğini belirtmek amacıyla yazılan hikâye, romanlar her millette vardır. Zaten milletini, dilini korumak, kollamak, geliştirmek, yükseltmek milletin aydın ve yazarlarının görevidir. Yüzyıllardır Rus zulmü altında ezilen Kazan Tatarlarının gidişatını gözler önüne sermek, yaklaşan yok olma tehlikesinden korumak amaçlı yazılan romanlardan birisi Tatar yazar Gayaz İshakıy’in[1] (1878–1954) “İki Yüz Yıldan Sonra İnkıraz” adlı eseridir. “İki Yüz Yıldan Sonra İnkıraz” romanının türü bazı edebiyatçılara göre fantastik, bazılarına göre ise anti ütopyadır. Roman 1902 yılında yazılmış, yayımlanması için 1903 yılının 25 Haziran tarihinde Sankt-Petersburg Sansür Komitesi’nden izin alınmıştır. Romanın büyük bir kısmı sansürlenmiş, sansürden geriye kalan bölümü 1904 yılında Kazan’da yayımlanmıştır. Sonraki yıllarda hem eserleri hem de adı yasaklanan yazarın “İki Yüz Yıldan Sonra İnkıraz” romanı 1997 yılında Miras Dergisi’nin 2. ve 3. sayılarında tekrar yayımlanmıştır. Eserin yazılma amacını İshakıy şu şekilde açıklamıştır: “Milletimizin bu gidişattan memnun olmadığını göstermek, bu gidişatın sonunun yok olmaya varacağını anlatmak istememden kaynaklanmaktadır. Bazı insanlar, milletimizin gidişatının iyi olduğunu zannederek bu gidişatın sonucundan büyük beklentileri vardır. Ama ben hiç böyle ümitler besleyecek “önemli” bir gidişat görmediğim için, şu anda halkımızın arasında dolaşan laflara, yapılan işlere pek itibar etmiyorum. Bu söylentileri çıkaranlar, kuru gürültü yaparak, icraat yapmaksızın lafla peynir gemisi yürütmeye çalışmaktadırlar. Nasıl ki kukla oyunundan mantıklı bir sonuç çıkmazsa, lafla da bir yere varılmaz. Düşüncelerim yanlış olabilir, belki gülünç gelebilir ama ne olursa olsun, hakikate yakındır veya hakikatin ta kendisidir. Bu kitapta benim düşüncelerim tam olarak ortaya konulmuştur. Milletimizin geleceği için her şey bitmiş sayılmaz. Benim bu karamsarlığımın yerine “ümit” konulması da mümkündür. Yani kısacası kitabım çok acı bir dille yazılmıştır.” (Sahapov 2005: 39–40). Yazar, Kazan Tatarlarını yok olmanın eşiğine getiren 5 temel sebebi şu şekilde sıralamıştır:

“Ben her işte ulemanın ilerlemeye karşı çıkan bir engel olduğunu gördükten sonra, milleti ilerletmek, onu başka milletler seviyesine çıkartmak istersek, buna karşı çıkan, engel olan ulema sınıfının sözüne iltifat etmemeye, bizlerin çocuklarının evliliklerine kadar hatta semaverleri nasıl tamir etmemiz gerektiğine bile karışmalarına son vermemiz gerekir. Bunların halkın üstünde üstün bir sınıf olmadığını herkese anlatmamız lazım.

Bence, ilerlemek için öncelikle kendimizi ulemanın nüfuzundan kurtarıp bağımsız olmamız gereklidir. Ancak bu şekilde işlerimiz yoluna girebilir. Ama o kendini beğenmiş ulemanın yanlış fikirleriyle bir yere varamayacağımız artık herkesçe malumdur.

İlerlememizi, gelişmemizi engelleyen ikinci faktör, eğitim yetersizliğidir. Yeterli sayıda medrese ve okul olmadığı gibi buralarda verilen eğitim de kalitesizdir. Bunun da temel sebebi yine de ulemaya olan inancımızla onların bu cehaleti bile bile devam ettirmeleri ve bizim böyle kutsal işleri onlara teslim etmemizdir.

İlerlememizi engelleyen üçüncü faktör, milletimize hizmet edebilecek insanların çok fakir sınıfa mensup olmaları sebebiyle bir türlü, ulema sınıfı esaretinden kurtularak kendi kişiliğini kazanıp milletine hizmet edememeleridir. Bu çok kötü ve üzücü bir durumdur…

İlerlememizi engelleyen dördüncü faktör, bizim Rus okullarına gitmememizdir. Bu durum, gelişme yolunda şimdiye kadar bize çok büyük zararlar verdiği gibi bunun acısını gelecekte de çekeceğiz. Çünkü halkımız arasında içinde bulunduğumuz durumu en iyi anlayan insanlarımız da, bugüne kadar devlet okullarına gitmekten çekinmişler ve gitmemek için de direnmişlerdir. Ben bunun sebebini tam olarak anlayamasam da üzülüyorum.

İlerlememizi engelleyen beşinci faktör, yaptığımız işlerin tutarsızlığıdır. İşlerimizin herhangi bir temeli ve dayanağı yoktur. Yaptığımız işleri devam ettirmeli ve tamamlamalıyız.

Bazılarının bizim için “yarım akıllı” demesinden bir ders çıkarmalıyız. Onun için bu vurdumduymazlıktan en kısa zamanda silkinerek kurtulmamız gerekir.” (Sahapov 2005: 43–44). Gayaz İshakıy “İki Yüz Yıldan Sonra İnkıraz” romanında yukarıda saydığımız Kazan Tatarlarının gelişmesine mani olan beş neden doğrultusunda birçok konuya parmak basmıştır. Beyaza- siyah, siyaha-beyaz, eğriye-doğru, doğruya-eğri diyen mollalar, skolâstik ve fanatizm yuvası olan medreseler, cedit-kadim kavgası, genç kızlarımızın eğitiminin önemi, çiftçilerin iflas edip fabrika barakalarına doluşması, müzik, ressamlık, ahlakın bozulması, fahişelik gibi milleti inkıraza götüren konular işlenmiştir romanda. Gayaz İshakıy bu eserinde zenginleri, din adamlarını ve ulemayı sert bir dille eleştirmiştir. Romanın başında ne yapacağını şaşırmış olan Tatar zenginleri “kukla düğünü” yapmaktadırlar. Yazar, Şah Möhemmet adlı bir Tatar zenginin kukla düğününe toplanan kalabalıktan söz etmiştir. Taraflar Aysılu ve Bikbau’nın düğünü için 40 bin Sum[2] masraf etmiştir. Şuursuz Tatar zenginlerinin “kukla düğününü” İshakıy şöyle değerlendirmiştir: “On dokuzuncu yüzyılda bir kukla düğününün 40 bin olduğu gibi, canlı kuklaların düğünü de, 40 binle yetinmeyip 80 bine çıkıyordu. Zamane adetleri, bu adetlere göre insanlar ve bu insanlara göre akıl, düşünce var demek ki. Bizim zamanımızda göstermelik bir düğün için harcayacak değil 40 binler (!!), 80 binler (!!), milletimizin can damarı olan medrese ve okullar yaptırmak için bile yoktu.”  (Sahapov 2005: 44, 196). Yazar, Tatar zenginlerinin başkalarının önünde kendi üstünlüklerini kanıtlamak için yaptığı kukla düğünlerini millet yararına yapılacak olan okullarla kıyaslaması eğitimin önemine yapılan vurgudur. Zira eğitimsiz milletin gelişmesi, ilerlemesi ve yükselmesi imkânsızdır. Eğitimsiz insan, eğitimsiz toplum olsa olsa başka birisinin kölesi olur. Yazar, Kazan Tatarlarının başarısızlığının nedenlerinden birisi olarak, büyük başarılara imza atan halklardan örnek alınmamasını göstermiştir. Din adamları, “Tatar ilinde yatsı namazı farz mıdır, değil midir?” gibi boş tartışmalarla meşgul olmakla birlikte Tatarların Rusça eğitimi konusunda büyük kavgalar çıkararak kısır döngüye neden olmuşlardır. Gayaz İshakıy, eserinde inkırazın nedenlerin açıklamakla kalmamış, bu nedenlerin getireceği sonuçları da belirtmiştir. Ayrıca yok olmaktan kurtuluşun yollarını da göstermiştir. Kazan Tatarlarına uyarı amaçlı yazılan bu eserde yazar, eğer bu gidişata “dur!” demezsek XXII. yüzyıl başlarında Kazan Tatarlarının tamamen yeryüzünden yok olacağının altını çizmiştir. İshakıy, Tatarları bekleyen tehlikenin boyutlarını göstermek için olsa gerek romanında bulaşıcı hastalık, yoksulluk, fahişelik, iflas, Ruslaşmak gibi birçok belayı üst üste yığmıştır. İşte o belalardan birisi olan bulaşıcısı hastalık: “Kazan’da tanımlanamayan bir bulaşıcı hastalık ortaya çıkıyor, tüm Kazan Müslümanlarına sirayet ediyor, sonra köydeki, fabrikadaki Müslümanlara geçiyor. Bir tek Kazan’da her gün yüzlerce Müslüman ölüyor. Aynı hastalık Esterhan, Orenburg, Ufa Müslümanlarına da geçiyor. Ancak ilginçtir ki, bu hastalık sadece Müslümanlara bulaşıyor, güya onun mikrobu sadece Müslüman maişetinde kök salıyordu. İşbu hastalıktan Tatarların yarısı öldü, sayısız dul, yetim kaldı. Köy sokakları boşaldı, şehirde bazı mescitler tamamen insansız kaldığından kapatıldı. Böylece kırıla-kırıla XXI. yüzyılın doksan yedinci yılında olan genel sayımda sadece 3800 Bulgar’ın[3] hayatta kaldığı malum oldu, üç yıl sonra sırf bir tek Cegfer[4] adlı yazar ve tarihçi sağ kalıp, nihayet, eşi Söyembike’den sonra uzun yaşayamadı, o da Bulgar’daki minare ile birlikte yıkılıp öldü”[5]  (Musin 1998: 33).  Cegfer, “İki Yüz Yıldan Sonra İnkıraz” romanının ana kahramanıdır. Burada milletin son temsilcisi olan Cegfer’in harabeler arasında ölmesi, bir milletin yeryüzünden silinmesi, inkıraza uğraması anlamına gelmektedir. Zira eserin ana kahramanı yalnız bir tek şahsı değil bir milletin, bir milletin kaderinin temsilidir. Ayrıca Cegfer’in Bulgar şehrinde 1300’lü yıllarda yapılan bir mescit minaresinin altında helak olması da bir işarettir. Tatar tenkitçi, edebiyat tarihçisi, dilci Camal Velidi (1887–1932), “Vakit” gazetesinde 1913 yılının 5 Mart, 3 Nisan tarihlerinde yayımlanan “Gayaz Efendi” başlıklı yazısında Cegfer’in ölümünü şöyle değerlendirmiştir: “Burada Cegfer amcayı, bir taş parçası öldürmemiştir; bir milletin şan ve şöhretiyle birlikte tarihi bir minarenin altında ölmüştür.” (Sahapov 2005: 49).

 

Gayaz İshakıy, “İki Yüz Yıldan Sonra İnkıraz” adlı eseri karamsarlık ruhunda yazılmıştır. Uyku halinde olan Kazan Tatarlarını uyandırmak, vurdumduymazlığa son vermek amacıyla yazılan bu eser döneminde bazı Tatar yazar ve şairlerini derinden etkilemiştir. Örneğin ünlü Tatar şair Gabdulla Tukay (1886–1913) uzun yıllar unutulmaya duçar edilen “Kim O?” başlıklı şiirinde eseri ve yazarı şöyle değerlendirmiştir:

“O – milletimizi uyandıran, yükselten kişi;

O – bizi dilli yapan, karanlıktan aydınlığa çıkaran kişi;

O – inkırazın, yok olmanın ne olduğunun anlatan kişi;

O – düşmanlarımızın kimler olduğunu açığa çıkaran kişi;

O – bizim için çile çeken, bizi kâh güldüren, kâh ağlatan kişi.” (Musin 1998: 35).

Ünlü Tatar yazar Fatih Emirhan (1886–1926), “İki Yüz Yıldan Sonra İnkıraz” eserini “onun gözünü açan ve dünya görüşünde keskin bir değişime neden olan eserlerden birisi” olarak nitelendirmiştir.  

Yüzyılın başlarında yaşananlar göz önünde bulundurularak yazılan “İki Yüz Yıldan Sonra İnkıraz” eseri, milletin geleceğinden duyulan endişeden doğmuştur. Kazan Tatarlarını olası bir yok olma tehlikesinden korumanın yolunun eğitimden geçtiğini iyi bilmiştir Gayaz İshakıy. Dün yazılanlarla bugün yaşananları yan yana koyduğumuzda ortada pek bir fark olmadığını söylemek mümkündür. Kazan Tatarları XX. yüzyılın başlarında da yok olma tehlikesi ile karşı karşıyaydı bugün de. Gayaz İshakıy’ın belirttiği, Kazan Tatarlarını inkıraza götüren 5 neden günümüzde de geçerlidir. Zengin Kazan Tatarlarının vurdumduymazlığı, Tatar Okullarının kapatılması, ana dilde eğitimin yasaklanması, millete hizmet edebilecek insanların olmayışı, millete hizmet ediyorum bahanesiyle gezinenlerin aslında Ruslara hizmet eden birer Rus kölesi olması günümüzdeki inkırazın nedenleridir. Bugün Kazan Tatarlarını temsil edenler: kukla Tataristan Hükümeti, Tataristan Hükümetine bağlı sözde Dünya Tatar Kongresi ve faaliyetleri toplanıp yiyip içip şarkı söylemek, dans etmekten ileri gitmeyen derneklerdir. 1990’lı yıllarda esen demokrasi rüzgârlarından yararlanamayan Kazan Tatarları, 2000 yılında Putin’in iktidara gelmesi ile birlikte yok olmaya daha da yaklaşmıştır. Yüzyıllardır Rusların amacı başta Kazan Tatarları olmak üzere Rus olmayanları asimile ederek yok etmektir. Kazan Tatarlarının Latin alfabesine geçişini yasaklama, Tatar Okullarını 309 nolu kanun gereği kapatma, Tatar dilinde yayın yapan radyo, televizyonları kapatma, mevcut olanlarının süresini azaltma, Tatar dilinde çıkan gazete, dergi vs. yayınlara uygulanan sansürler Kazan Tatarlarına uygulanan Rus siyasetinin ürünleridir. Rus’tan daha çok Rusçu olan kukla Tataristan Hükümeti Kazan Tatarlarını, Tatar Dilini savunan hiçbir girişimde bulunmamakta, böylelikle Rusların uyguladıkları zulme ortak olmaktadır. Hükümete bağlı sözde Dünya Tatar Kongresi (DTK) ise, sanki her şey yolundaymış gibi davranmaktadır. DTK’nın yıllık yaptıkları işlerine bakıldığında Kazan Tatarlarının dili, tarihi, edebiyatı, geleceği ile hiçbir alakası olmayan konularla uğraştıklarını söylemek mümkündür. Konser düzenlemek, yılda bir defa Saban Toyu yapmak, sipariş üzerine kitap yazdırmak gibi gereksiz işlerle uğraşmayı bir iş zanneden DTK, Tatar Okulları kapatılırken, ana dilde eğitim yasaklanırken ses soluk çıkarmamaktadır. Bilindiği gibi, Kazan Tatarları dünyanın dört bir yanına dağılmış durumdadır. Çeşitli dönemlerde değişik yerlerden Türkiye’ye göç eden Kazan Tatarları Türkiye’de de dernekler kurmuştur. İstanbul, Ankara, Eskişehir, Kütahya gibi şehirlerde Kazan Tatarlarının Kültür ve Yardımlaşma Dernekleri mevcuttur. Derneklerin tüzüklerine bakıldığında, hepsinde “siyasete karışmıyoruz” ibaresi bulunmaktadır. Siyasete karışıp karışmamak onların işi, ancak söz konusu derneklerin Kazan Tatarlarının Dili, Edebiyatı, Tarihi, Kültürü ile de pek ilgili olduklarını söylemek mümkün değildir. Onlara göre Tatar olmak, şarkı söylemek, dans etmek, Tatar yemeklerini yemek, Tatar kıyafetlerini giymekten ibarettir. Geçen günlerde (07.11.15) Ankara Kazan Tatarları Kültür ve Yardımlaşma Derneği’nin 50. yıl dönümü kutlandı. İster istemez aklıma İshakıy’ın “İki Yüz Yıldan Sonra İnkıraz”  eserindeki Şah Möhemmet’in 40 bin Sum masrafla yaptığı kukla düğünü geldi aklıma. “Parası ile değil mi?” dermişçesine, insanlara nispet yaparmış gibi düzenlenen ve birkaç gün süren bir kutlama. Kutlamaya Tataristan Hükümeti, DTK tarafından gönderilen tebrikler söz konusu kurum ve kuruluşların işbirlikçi olduğunun bir göstergesidir. İnsanlarda, Kazan Tatarları güle oynaya hayat sürüyor algısını yaratmak amaçlı kutlama sonrası yazılan yazılar, Türk, Tatar radyolarını, televizyonu ve internet sitelerini günlerce meşgul eden haberler… Sanki Kazan Tatarlarının ana gündem maddesi derneğin 50. yıl kutlaması, başka derdi tasası yok, her şey yolunda. “Eşi benzeri görülmemiş 300 kişilik bir kalabalık toplanmıştı”, “dernekler Kazan Tatarlarını birleştirmektedir” şeklinde şuursuzca yapılan yorumlar, böbür böbür böbürlenmeler gülünç olmanın dışında trajiktir. Ayrıca değerlendirmelerin Kazan Tatarları ve Tatarlıkla uzaktan yakından alakası olmayan, Tatarlığı kendilerine geçim kapısı yapan insanlar tarafından yapılması ayrı bir konudur. Kazan Tatarlarının anayurdu Kazan’da Tatar Dili ölüm kalım mücadelesi verirken bu neyin sevinci, neyin kutlamasıdır? Milli şuurunu kaybetmiş insanlardan oluşan kukla Tataristan Hükümeti, sözde DTK ve Kazan Tatar Dernekleri, Kazan Tatarlarını yok etmeyi hedefleyen tam bir şeytan üçgenidir. Gayaz İshakıy’ın Tatarları inkıraza götüren nedenlerin ne yazık ki tümü ve hatta daha fazlası bugün de mevcuttur. Günümüzde durum XX. yüzyıl başlarından daha da vahimdir. “Benim bu karamsarlığımın yerine “ümit” konulması da mümkündür”, diyen İshakıy bugünleri görseydi halen “ümit var” diyebilir miydi, bilemiyorum… Artık uçurumun kenarında olan Kazan Tatarları bu durumdan ancak kendi çabasıyla kurtulabilecektir. Onun için doğruyu eğriden, beyazı siyahtan, dostu düşmandan ayırt etmemiz şarttır, aksi halde yok olmaya mahkûmuz. Gidişat böyle devam ederse Kazan Tatarları için distopyanın gerçekleşeceği günler kapıdadır.

 

Kaynakça:

 

  1. İshaki, Muhammed Ayaz, Hayatı ve Faaliyetleri (100.Doğum Yılı Dolayısıyla), Ankara 1979.
  2. İshakıy, Gayaz, Zindan, Kazan 1991.
  3. Musin, Flün, Gayaz İshakıy, Kazan 1998.
  4. Sahapov, Minahmet, Yenilik Habercisi, Ankara 2005.

 

[1] Türkiye’de yazarın adı Ayaz İshaki, Muhammed Ayaz İshaki şeklinde yazılmaktadır.

[2] Sum, Kazan Tatarlarının para birimidir.

[3] Yazar, eserinde Kazan Tatarlarını Bulgar, diye adlandırmıştır.

[4] Cegfer, Türkiye Türkçesinde Cafer’dir.

[5] Metindeki tüm çevriler tarafımdan yapılmıştır.

Tıkandı Baba

Sultan Mahmut kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamış. Dolaşırken bir kahvehaneye girmiş oturmuş. Herkes bir şeyler istiyor.

Tıkandı Baba, çay getir!..

Tıkandı Baba, kahve getir!..

Bu durum Sultan Mahmut’un dikkatini çekmiş.

– Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı baba meselesi?

– Uzun mesele evlat, demiş Tıkandı baba.

– Anlat Baba anlat! Merak ettim deyip çekmiş sandalyeyi.

Tıkandı Baba da peki deyip başlamış anlatmaya;

Bir gece rüyamda birçok insan gördüm, her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. “Benimki de onlarınki kadar aksın” diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı.

Bu sefer içimden “Onlarınki kadar akmasa da olur, yeter ki eskisi kadar aksın” dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı. Ben yine açmak için uğraşırken bir zat göründü ve: “Tıkandı Baba, tıkandı. Uğraşma artık”, dedi. O gün bu gün adım “Tıkandı Baba”ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdi de burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyoruz.

Tıkandı Baba’nın anlattıkları Sultan Mahmut’un dikkatini çekmiş. Çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına:

“Her gün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz” demiş.

Sultan Mahmut’un adamları peki demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı Baba’ya baklavaları vermişler. Tıkandı Baba baklavayı almış, bakmış baklava nefis.

– “Uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. Şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim” diye içinden geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken “Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim” demiş ve işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya.

Taze baklava, güzel baklava!

Bu esnada oradan geçen bir adam baklavaları beğenmiş. Üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar ve Tıkandı Baba baklavayı satıp elde ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış.

Müşteri baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. Şaşırmış, diğer dilim, diğer dilim derken bir bakmış ki her dilimin altında altın var. Ertesi akşam adam acaba yine gelir mi diye aynı yere geçip başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı Baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş.

Müşteri hiçbir şey olmamış gibi: “Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım” demiş. Tıkandı Baba da “Peki” demiş ve anlaşmışlar. Tıkandı Baba’ya her akşam baklavalar gelmiş ve adam da her akşam Tıkandı Baba’dan baklavaları satın almış. Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut:

“Bizim Tıkandı Baba’ya bir bakalım” deyip Tıkandı Baba’nın yanına gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş. Girmiş girmesine ama birde ne görsün bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın. Sultan:

– “Tıkandı Baba sana baklavalar gelmedi mi?” demiş.

– Geldi sultanım!

– Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?

– Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağ olasınız, duacınızım.

Sultan şöyle bir tebessüm etmiş.

“Anlaşıldı Tıkandı Baba anlaşıldı, hadi benimle gel” deyip almış ve devletin hazine odasına götürmüş.

“Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar gelirse hepsi senindir” demiş. Tıkandı Baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda, düştü düşecek. Sultan demiş;

“Baba senin buradan da nasibin yok. Sen bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar” demiş ve askerlerden birini çağırmış.

“Alın bu adamı Üsküdar’ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş beğensin. O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasını ona verin” demiş.

Padişahın adamları ‘peki’ deyip adamı alıp Üsküdar’a götürmüşler.

Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım, demişler.

Baba, “niçin?” demiş. Askerler:

“Hele sen bir beğen bakalım” demişler. Baba şu yamuk, bu küçük, derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline.

“Ne olacak şimdi” demiş.

“Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını padişahımız sana bağışladı” demiş.

Adam taşı kaldırmış tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş. Adamcağız oracıkta ölmüş. Askerler bu durumu Padişah’a haber vermişler. İşte o zaman Sultan Mahmut o meşhur sözünü söylemiş:

VERMEYİNCE MABÛD, NEYLESİN SULTAN MAHMUT!