Aylık arşivler: Haziran 2015

Rafis Kaşapov’a Özgürlük Kampanyası

Müracaat

Tataristan ve onun başkenti Kazan bizim gibi binlerce Türkiye’de yaşayan Tatarlar için kültür ve tarihin merkezidir.

Biz, Türkiye Cumhuriyetinde faaliyet gösteren Kazan ve Kırım Tatarları olarak ülkedeki siyaseti sıkı takip ediyoruz. Özellikle Tataristan’ın Yar Çallı ili Tatar İçtimai Merkezi Başkanı Rafis Kaşapov’a karşı yapılan haksız eylemden dolayı rahatsızlığımızı dile getirmek istiyoruz. Bilindiği üzere Rafis Kaşapov 28 Aralık 2014 tarihinde Tataristan Cumhuriyeti, Yar Çallı ilinde Rusya Federal Güvenlik Servisi (FSB) tarafından tutuklanmıştır. Şu anda Rafis Kaşapov dört adet yazısından dolayı suçlanmaktadır. Suçlamalar, “Rusya’nın olduğu yerde ölüm ve gözyaşı” (6 Temmuz tarihinde kendi internet sayfasında yayınlamıştı), “Ukrayna’yı ve Türk dünyasını savunalım” (23 Kasım), “Dün Hitler ve Dansig, bugün Putin ve Donetsk” (26 Kasım) ve “Kırım ve Ukrayna işgalcilerden kurtulacaktır” (1 Aralık) yazılarından dolayıdır.

250px-Tatar03Rafis Kaşapov Tatar halkının milli mücadelecisidir. Bu sebepten yayınlanan yazıları ekstre mistik içerikli yazılar olarak değil, siyasi fikir beyan eden yazılar olarak yorumlanmalıdır. Ona isnat edilen suç Rusya Federasyonunun Ceza Kanununun 282. maddesi gereğince “Milletler arası nefret ve kin doğmasına sebebiyet vermek”. Rusya’nın Tatarlara karşı uyguladığı siyaseti kaleme alması, ideolojik fikirler beyan etmesi, dini ve siyasi düşüncelerini dile getirmesi yine R.F. Anayasasının 11. Maddesinin 7.Fıkrasına göre diğer milletlere karşı nefret ve kin besleme olarak algılanmamalıdır.

Rafis Kaşapov’a yapılan bu siyasi baskıyı kınıyoruz.Halkın ön safhasında olan bu tür insanların haksız olarak hukuk kuralları çerçevesi dışında yargılanması Tataristan Cumhuriyeti’ne gölge düşürmekte ve dış ülkelerde yaşayan Tatarları endişelendirmektedir.

Yukarıda belirttiğimiz sebeplerden dolayı Rafis Kaşapov’un adil bir şekilde yargılanmasını, ayrıca cezaevinde sağlığı bozulan milli kahramanımızın tahliyesini ve ailesine kavuşmasını istiyoruz!

 

fTNrDHofQxTsTPn-800x450-noPad

 

Tataristan Cumhurbaşkanı R. Minnehanov’a

Tataristan Cumhuriyeti Yar Çallı Şehri Cumhuriyeti Başsavcılığına,

Tataristan Cumhuriyeti Yar Çallı Şehri Mahkemesi Başkanlığına

https://www.change.org/p/rusya-federasyonu-tataristan-cumhuriyeti-tataristan-cumhuriyeti-kazan-%C5%9Fehir-mahkemesi-ba%C5%9Fkanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1-kazan-tatar-aktivist-rafiz-ka%C5%9Fapov-a-%C3%B6zg%C3%BCrl%C3%BCk?just_created=true#petition-letter

İmzalar:

1. Roza Kurban, araştırmacı yazar, Ankara / Türkiye

2. Namık Kemal Bayar, avukat, Kırım Türkleri KYDGM Genel Bşk. Yrd. Ukrayna Dostluk Derneği Başkanı, Ankara / Türkiye A.Ş..

3. Güngör YavuzaslanTürkçe Konuşan Ülkeler Uluslararası Gazeteciler Derneği (TKÜUGD) Genel Başkanı / Türkiye

Tatar

 

İdil-Ural’da Rus İşgalinin ve Rus Yalanının İki Anıtı.

 

Roza KURBAN

 

İdil ve Ural, kuzey Türklerinin yüzyıllardan beri ana yurdudur. Kazan Tatar Türkleri İdil bölgesinde, Başkurt Türkleri[1] ise Ural bölgesinde ikiz kardeş gibi birlikte aynı tarihi yaşamıştır. Kazan Tatarları ve Başkurtlar, Altın Ordu Devleti’nde tek çatı altında hayat sürmüştür. Altın Ordu Devletinin çöküşü Türk Dünyasının parçalanmasına neden olmuştur. Akabinde Kazan Hanlığı, Astrahan Hanlığı, Nogay Hanlığı, Sibirya Hanlığı, Kırım Hanlığı gibi birçok hanlıklar meydana gelmiştir. Kazan Tatar Türkleri ve Çulman havzasında yaşayan Başkurt Türkleri Kazan Hanlığı’na dâhil olmuştur. Başkurt Türkleri, coğrafi konumlarından dolayı bir kısmı Kazan Hanlığı’na, Yayık havzası Başkurtları Nogay Hanlığına, doğu bölgesi Başkurtları Sibirya Hanlığı idaresine girmiştir. 1552 yılında Kazan Hanlığı Korkunç İvan tarafından işgal edildikten sonra, Kazan Hanlığı idaresindeki Başkurtlar da Rus boyunduruğu altına girmiştir.

 

Günümüzde Kazan Tatarlarının başkenti Kazan, Başkurtların payitahtı ise Ufa şehridir. Kazan Tatar ve Başkurt Türkleri adlarını tarihe yazdıran milletlerdendir. Her milletin olduğu gibi Kazan Tatar ve Başkurt Türklerinin de zengin kültürel ve tarihi mirası vardır. Türk izlerini taşıyan kültürel miras ve tarih Ruslar tarafından hiçe sayılmakta, tarih boyunca yakılıp yıkılmakta, yok edilmeye çalışılmaktadır. Türklerin tarihini unutturmak, hafızalardan silmek için sahte tarih yazan (yazdıran) Ruslar kendi düzmece tarihlerini gerçeğe çevirmek için çeşitli yollara başvurmakta, değişik yapıtlar ortaya koymaktadır. Bu yapıtlar arasında anıtlar da vardır. Anıt nedir ve niçin yapılır? Önce bu soruya yanıt verelim. Önemli bir olayı veya büyük bir kişinin gelecek kuşaklarca tarih boyunca anılması için yapılan, göze çarpacak büyüklükte, sembol niteliğinde yapı, abidelere, anıt denir. İdil ve Ural’da, Türklerin gerçek tarihlerini anma amacıyla anıt yapılmasına izin verilmezken, Rus işgalini simgeleyen ihtişamlı abideler yükselmektedir. Rus işgalinin simgesi olan bu anıtlar hem Kazan’da hem de Ufa’da bulunmaktadır. İdil, Ural’da vatanı ve milleti için Ruslara karşı mücadelede şehit düşenlerin anıtı yokken, Rus işgalcilerinin “şehit” olarak adlandırılması ve anıt yapılması Türk tarihi ile alay etmektir. Devir ve dönem ne olursa olsun, yönetim sistemi ve yöneticiler kim olursa olsun Ruslar aynıdır. Rus işgal siyasetinin, Rus yalanının bir delili olan bu anıtlar, aynı zamanda Rusların nasıl biri olduğunun da bir kanıtıdır. Asla değişmeyen ve değişmeyecek olan Rus zihniyetinin bu utanç anıtlarını birlikte inceleyeceğiz.

11358803_860887403947941_2019193544_n

Kazan’daki İşgal Anıtı

 

1552 yılının Ağustos ayının sonlarında Ruslar Kazan’ı beşinci ve son kez kuşatmıştır (1487, 1524, 1530, 1550). 150 bin Rus’a karşı 33 bin Tatar kahramanca mücadele etmiştir. Ancak 1’e 5 kişinin denk geldiği eşitsiz ve orantısız bir savaş sonrası Kazan Tatarları Ruslara yenik düşmüştür. 1552 yılının 15 Ekim tarihi, Kazan Tatarları tarihine şehitlerin kanı, dul ve yetimlerin gözyaşı ile yazılan bir tarihtir. Onun için bu tarih asla unutulmamalı ve unutturulmamalıdır. Kazan Tatarları 1552 yılında Rus esareti altına girmiştir. 1552 yılı, Kazan Hanlığı’nın çöküşü ve Kazan Tatar milli bağımsızlık mücadelesinin başlangıcıdır. Yüzyıllardır devam eden bağımsızlık mücadelesinde tarihe girecek kadar büyük kayıplar verilmiş, zaman zaman başarılar da elde edilmiştir. Kazan işgali sırasında vatanı, ülküsü ve inançları uğruna şehit düşenlere Kazan’da bir anıt bulunmazken, Kazan’ı işgal sırasında ölen Korkunç İvan askerlerinin anıtı gövde gösterisi yaparmışçasına Kazan Nehri ortasında bulunmaktadır. “1552 yılında Kazan’ı ele geçirme sırasında şehit düşen (!) askerler anıtı” diye adlandırılan bu utanç anıtı, Korkunç İvan’ın vasiyeti üzerine yapılmıştır. 1813 yılında inşaatına başlanan bu anıtın yapımına 1815 yılında tüm Kazan’ı kapsayan büyük yangından dolayı ara verilmiştir. 1823 yılında tamamlanan anıt, Kazan Nehri yakınındaki küçük bir tepeye yapılmıştır. 1950 yılında İdil Nehri üzerine Kuybışev Barajı’nın yapılması sonrası nehrin sularının yükselmesiyle birlikte anıtın bulunduğu tepe suların ortasında kalmıştır. Mısır Piramitlerini andıran bu anıt, kare şeklindeki tabana oturtulmuş 4 tane iki sütunlu kemer üzerinde 20 metre yüksekliğindedir. Yapının batısındaki geniş merdivenler, yeraltı makberi üzerinde bulunan kilise girişine götürmektedir. Daha önce mimar N.F.Alferov tarafından tuğla ile kaplanması projelendirilen anıt, yapı başkanı mimar Şmidt tarafından değiştirilmiş ve anıt beyaz taşla kaplatılmıştır. 1830–1832 yıllarında mimar P.G. Pyatnitskiy tarafından gerçekleştirilen restorasyon çalışmaları sırasında anıt biraz alçaltılmıştır. Anıt, eskiden sular ortasında olduğundan anıta ulaşmak mümkün değildi. 2004 yılında ana yoldan anıta uzanan bir köprü yapılmış, anıt restore edilmiş ve ziyarete açılmıştır. 2006 yılında Kazan’a gittiğimde bu köprüyü görünce çok şaşırmıştım. Bunun ne zaman ve niçin yapıldığını bilmiyordum. Kazan Devlet Üniversitesi’ne hocalarımı ziyarete gittiğimde işgalcilerin anıtına uzanan köprüyü sordum. Hocalarım, yüzlerinde bir tebessümle “şimdi bizde halklar dostluğu” şeklinde bir ifade ile yanıtladılar sorumu. Rusya’da ‘halklar dostluğu’, ‘halklar birliği’ tabirleri sıkça dile getirilmektedir. Gerçekte olmayan bu durum,  sadece sözdedir. Ayrıca 2005 yılından itibaren Rusya’da 4 Kasım tarihi “Halklar Birliği Günü” olarak kutlanmaktadır. Tıpkı ‘Minareyi çalan kılıfı hazırlar’, atasözündeki gibi. İşgalci Ruslar suçlarını örtmek için kendilerini savunmak amaçlı çeşitli kılıflar uydurmakta, yalanlara başvurmaktadır. Suçlarını meşru hale getirmek için de bayram adı altında vs kanunlar çıkartmaktadır. Gerçekte ise Ruslar, Rus olmayan milletlerle ne dost, ne de ortada bir birlik vardır… Kazan’daki  “1552 yılında Kazan’ı ele geçirme sırasında şehit düşen (!) askerler anıtı”, Rus işgalinin ve Kazan Tatar Türklerinin Devletinin yetirilmesinin bir simgesidir. Kazan Hanlığı’nın başkenti Kazan’ın işgali sırasında vatanını savunan ve mücadelede şehit düşen Kazan Tatarlarına bugün de bir anıt dikilmemiştir. 1990’lı yıllardan sonra Kazan Şehitlerine anıt yapılması ile ilgili ister şahsi, ister sivili toplum örgütleri, ister bazı milletvekilleri çeşitli başvurularda bulunmuş, ancak yapılan başvurular sonuç vermemiştir. Tataristan’ın başkenti Kazan şehrinde Kazan Tatar Türklerinin kendilerine yer yokken, Rus işgalcilerinin anıtının yükselmesi Rusların “Tatarsız Tataristan” yapma siyasetinin bir parçasıdır.

 

Başkurdistan’daki Dostluk Abidesi

 

Rus yalanının diğer bir eseri Başkurdistan’ın başkenti Ufa’da bulunan “Dostluk Abidesi”dir. Bu abide Başkurdistan’ın kendi isteğiyle(!) Rusya’ya katılmasının simgesidir. Eskiden Ufa kalesinin bulunduğu yerde yangından sonra kilise yapılmış Sovyetler Dönemi’nde ise kilise yıkılıp yerini Dostluk Abidesi almıştır. 1957 yılında Başkurdistan’ın kendi isteğiyle Rusya’ya katılmasının 400.yılı kutlanmış ve aynı yılın 14 Haziran tarihinde Dostluk Abidesi’nin temeli atılmış ve “Burada, Başkurdistan’ın Rusya Devletine kendi isteğiyle katılmasının 400. yılı anısına abide yapılacaktır” yazılı bir mermer levha yerleştirilmiştir. Dostluk Abidesi’nin projesi, temel atılmasından 4 yıl sonra yapılmış ve açılışı 7 Ağustos 1965 tarihinde gerçekleşmiştir. Dostluk abidesi, Moskovalı heykeltıraş M.F. Baburin ve G.P. Levitskaya, mimar Ye.İ. Kutırev ve G.İ. Gavrilov tarafından yapılmıştır. Abide, dostluk fikrini simgeleyen 35 metre yüksekliğindeki iki tane dikey pembe granit levhadan ibarettir. Kılıcı andıran bu levhaların kabzası yere gömülü vaziyettedir. 13 metre çapında tabanı olan abidenin temelinde, bronzdan yapılan 6 metre yüksekliğinde iki kadın heykeli bulunmaktadır. Kadınlar, yüzleri bir birine dönük şekilde levhaların iki yanına yerleştirilmiştir. Kadınlardan biri Rusya’yı diğeri Başkurdistan’ı temsil etmektedir. Kadın heykellerin prototipleri gerçek kadınlardır. Rus kadın, heykeltıraş Baburin’in kızı Nadejda, Başkurt kadın ise Ufa’da doğup büyüyen daha sonra Moskova’ya yerleşen Zöhre Moratova’dır. Heykelin ilk örneği olan bu kadınlar gerçek hayatta birbiri ile hiç görüşmemiştir. Rusya ve Başkurdistan’ı simgeleyen kadınların ellerinde barışın simgesi olan defne çelengi bulunmaktadır. “1557–1957” tarihleri oyularak yazılan abidede “Rus ve Başkurt halklarının büyük kardeşçe dostluğuna şan olsun” satırları yazılıdır. Ayrıca abidede, Başkurt beğlerinin Rus uyruğuna geçmesini, Rus ve Başkurt işçilerinin el sıkışmasını, inşaatları, tarım, sanayi, bilim ve kültürü simgeleyen dökme demir kabartma şeklinde yapılan 40 tane figür bulunmaktadır. Ural bölgesinin doğal simgesi olan Ağıydel (Ak İdil) Nehri’nden abiyeye doğru çıkan 100 basamaklı granit merdiven mevcuttur. 2006 yılında “Başkurdistan’ın bayındırlaşması yılı” ve Başkurdistan’ın Rusya’ya katılmasının 450. yılı dolayısıyla Dostluk Abidesi restore edilmiştir.

 

Başkurdistan’ın kendi isteğiyle Rusya’ya dâhil olması, külleyen bir yalandır. Zira Çarlık Rusya’sı Dönemi’nde Başkurt Türkleri var, ancak “Başkurt Hanlığı” diye bir ülke yoktur. Başkurtlar, komşu Kazan, Nogay ve Sibirya Hanlıkları idaresinde yaşamıştır. Rusya’ya kendi isteğiyle katılması, bazı Başkurt boylarının Rusya’ya elçilik heyeti göndermesinden ibarettir. Başkurt Türklerinin tarihi ile ilgili kitaplara baktığımızda Başkurt topraklarının Ruslar tarafından işgal edildiği yazılmaktadır. Örneğin, Meydan Larousse Ansiklopedisi’nin ‘Başkurtlar ve ya Başkırtlar’ maddesinde şu bilgilere yer verilmiştir: “XVI. yüzyılın sonlarına doğru komşu Kazan ve Astırhan’ı işgal eden Ruslar Başkırtları da tehdit etmeye başladı ve XVII. yüzyılın ilk yarısında ağır ağır ve kanlı mücadelelerle bu ülkeyi de ele geçirdiler. Ancak Başkurtlar fırsat buldukça Rus hâkimiyetine karşı baş kaldırdılar”. (Meydan Larousse 1987: 197). Rusların Başkurt şehirlerini işgali ile ilgili Zeki Velidi Togan şunları yazmıştır: “Kara ve Ak-Edil nehrinin birleştiği yerde önceden mevcut olan Üfü (Rusça Ufa) kalesini işgal ederek bunu bir Rus kalesine çevirdiler.” (Togan 2003: 18).

 

Başkurtların “kendi isteğiyle” Rusya’ya katılması ise, zor ekonomik şartlardan ileri gelen bir durum olup, birkaç Başkurt boyunun Moskova’ya elçilik heyeti göndermesidir. Rusya’ya katılma olayını Rudenko şöyle anlatmıştır: “ Yıl 1552, Kazan Hanlığı Korkunç İvan IV. tarafından işgal edildikten sonra, Min aymağı (boy-bölge) Başkurtları Moskova’ya uyrukluk isteğiyle elçilik heyeti göndermişler. Minlerin katılması, Nogay mirzalarına ve Nogay mirzalarının etkisi altında bulunan Başkurt büyüklerinin bir kısmına karşı ciddi mücadeleler sonucu gerçekleşmiştir.

Üsergen, Kıpçak, Bürcen ve Tamyanlardan oluşan ikinci elçilik heyeti 1556 sonu ve 1557 yılının başında, yani kışın gönderilmiştir. Başkurt şecerelerindeki kayıtlara göre, 2 elçilik heyeti de Moskova’ya kayakla gitmiştir. Onlar da kabul edilerek Minler gibi haraca bağlanmıştır. İşte o zaman Başkurdistan toprağının Yayık ardı Kuban tarafına (Nogay egemenliğinden boşalan Başkurdistan toprağının bir kısmı) Başkurtların sahiplenmesi hukuku Moskova tarafından onaylanmıştır. Başkurdistan’ın doğu ve kuzey doğu topraklarının ancak küçük bir kısmı 1557 yılından sonra Sibirya Hanlığı idaresinde kalmıştır. Bu kısım XVI. yüzyılın sonu ve XVII. yüzyılın başında, Sibirya Hanlığı çöktükten sonra (1598) Moskova idaresine girmiştir.” (Rudenko 2001: 29). Nogay Hanı İsmail Mirza’nın Rusya’ya katılmasını Zeki Velidi Togan bölgede yaşanan açlık ve mirzalar arasındaki anlaşmazlıklarla açıklamıştır: “Bu devirde Nogay ulusu iki büyük felaket geçirmiş ve bunun neticesinde de Edil’in doğusundaki Ulu Nogay ulusu dağılarak, Kuban ve Kırım tarafına hicret etmişlerdir. Felaketlerden birincisi 1558 yılında Edil havzasındaki büyük açlıktır, ki bunun neticesinde İsmail Mirza Rus Çarının himayesini kabul etmiştir; diğeri ise 1600 yılındaki açlık ve nizalar (mirzalar arasındaki anlaşmazlıklar) ki bu sıralarda Ulu Nogay’ın son büyük beyi Ormembet Mirza da vefat ettiğinden Nogay ulusunun başına gelen felaket bir kat daha artmıştır ve “On san Nogay bülgende Ormembet Bek ölgende”, yani bir milyon Nogay’ın iflas ettiği ve Ormembet beyin öldüğü zaman, Nogay ve Başkurtlarda bir tarih başlangıcı olarak sayılmıştır.” (Togan 2003: 17). Rudenko’nun verdiği bilgilere göre, Başkurtların Min, Üsergen, Kıpçak, Bürcen ve Tamyan boyları Moskova’ya elçilik heyeti göndermiştir.  Oysa söz konusu Başkurt boyları dışında, Tabın, Yurmatı, Tüngevür, Tamyan, Küdey, Katay, Aylı Barın, Salcuvut, Karşı, Kaylı, Tokuzlar, Duvan, Kırgız, Büler, Türkmen, Uran, Uvanış, Geyne, Bekerin, Kirey, Hinren gibi birçok Başkurt boyu bulunmaktadır. Onun için birkaç Başkurt boyunun Moskova’ya elçilik heyeti göndermesi tüm Başkurtların kendi isteğiyle Rusya’ya katılması anlamına gelmez. Moskova’ya heyet gönderenler de ekonomik şartların zorluğundan Çarın himayesine sığınmak zorunda kalmıştır. Yukarıda da görüldüğü gibi, Başkurtların  “kendi isteğiyle” Rusya’ya katılması olgusu gerçekleri yansıtmamaktadır. Ural bölgesinde o yıllardaki sayısız isyanlar, Başkurtların Rusya’ya kendi isteğiyle katıldı tezini tamamıyla çürütmektedir. Kendi isteğiyle katılan Başkurtlar neden isyan çıkartsın ki? Bölge halkını katleden, doğal zenginliklerini sömüren, vatanını talan eden, halkı haraca bağlayan Rusya’ya Başkurtlar kendi isteğiyle neden katılsın? Olumlu hiçbir neden yokken Rusya’ya katılmanın bir anlamı var mı? Yok. Ayrıca hiçbir millet, hiçbir devlet kendi isteğiyle başka bir milletin, başka bir devletin boyunduruğu altına girmek istemez, girmez. Onun için, Başkurdistan’ın kendi isteğiyle Rusya’ya katılması ve Rus-Başkurt dostluğu söz konusu değildir. Türk, Rus ve Dostluk kelimeleri tüm tarih boyunca asla yan yana yazılamayan sözcüklerdir ve bundan sonra da bir arada yazılması imkânsızdır. Başkurdistan’daki “Dostluk Abidesi” de Rus yalanının bir simgesidir.

 

Kazan’da ve Ufa’da bulunan Rus işgalinin ve Rus yalanının anıtları, İdil-Ural’da yaşayan Türklere, Türklerin tarihine, Salavat Yulay, Batırşa gibi Ruslara karşı mücadele veren milli kahramanlara karşı yapılan hakarettir. Rus zihniyeti Çarlık Dönemi’nde neyse bugün de odur. Bu utanç anıtlarının ister Çarlık Rusya’sı, ister SSCB, ister günümüz Rusya’sı tarafından sahiplenilmesi Rus zihniyetinin değişmediğinin bir göstergesidir. Korkunç İvan’ın vasiyeti üzerine Çarlık Rusya’sı devrinde Kazan’da yapılan“1552 yılında Kazan’ı ele geçirme sırasında şehit düşen askerler anıtı” ve SSCB döneminde Ufa’da yapılan “Dostluk Abidesi”nin Rusya Federasyonu döneminde tekrar onarılarak bakımının yapılması bir çelişki değil midir? Zira SSCB, Çarlık Rusya’sının, Rusya Federasyonu SSCB’nin sonunu getirmedi mi? O zaman bu geçmişe sahip çıkmak nedir? Sorulması gereken birçok soru ve bulunması gereken yanıtlar… Gerçekler ortadadır. Yalanların at oynattığı Rusya’da gerçeklere yer yoktur. Zaten Rusya’da Ruslardan başka milletlere yer yoktur. Rusların tabiriyle “Rusya Ruslar İçindir!” Gerçek tarihin yok sayıldığı, canilerin kahraman, kayıpların zafer, yalanların gerçek olduğu bir ülkedir Rusya. Ancak şu da unutulmamalıdır ki, yalancının mumu yatsıya kadar yanar ve zalimin zulmü zalim ölene kadardır. Gerçekler er ya da geç mutlaka ortaya çıkacaktır.

 

Kaynakça:

 

  1. Başkortostan Kalendarı 2015 (Başkurdistan Takvimi 2015), Duslık Monumentı Hakında Biş Kızıklı Meglümat (Dostluk Anıtı ile İlgili Beş İlginç Malumat), Ufa 2014
  2. Kurban, Roza, Biz İdil’den, Ural’dan, İstanbul 2014
  3. Meydan Larousse, Büyük Lugat ve Ansiklopedi, Başkırtlar veya Başkurtlar maddesi, s: 197–198, Cilt 2, İstanbul 1987.
  4. Fehner, Margarita, Vasilyevna, Velikiye Bulgarı, Kazan, Sviyajsk (Büyük Bulgar, Kazan, Zöye), Moskova 1978.
  5. Rudenko, Sergey, İvanoviç, Başkurtlar, Çev. Roza Kurban, İklil Kurban, Konya 2001.
  6. Togan, Zeki, Velidi, Başkurtların Tarihi, Ankara 2003.

[1] Başkurt Türkleri ile ilgili geniş bilgiyi “Biz İdil’den, Ural’dan…” başlıklı kitaptan bulabilirsiniz.

RUS TUZAĞI ve TÜRK-TATAR GERÇEĞİ

 

Roza KURBAN

 

Ruslar tüm tarihleri boyunca Türklerin ezeli düşmanıdır. Onun içindir ki, Pantürkizm kelimesi ve Türk Birliği fikri Rusların korkulu rüyasıdır. Türklerin bir araya gelerek birleşmesi tek yürek, tek yumruk olarak Ruslara karşı ayaklanması onlar için bir son, Türkler içinse bir başlangıçtır. Türk Birliği fikrinin yayılmasından ateşten korkarcasına korkan Ruslar, benliğinde bu fikri barındıran insanlardan kurtulmanın çeşitli yollarını aramıştır tüm tarih boyunca. Devir ve dönemler değişse bile Rusların Türklere karşı yürüttüğü mücadelesi ancak şekil değiştirmiştir. Çarlık Rusya’sı ve SSCB döneminde milliyetçiler yargılanmış, idam edilmiş, hapsedilmiş ve sürgüne gönderilmiştir. Bu günümüzde de değişmeyen bir gerçektir. Ruslar için milliyetçi demek, terörist, bölücü demektir. Onun için Rusların ilk hedefi milliyetçilerin kökünü kazmaktır. Deli Petro’nun bayrağını kendine bayrak yapan Putin’in Rusya’sı Petro’nun gizli vasiyetini yerine getirmekle mükelleftir. Korkunç İvan’ın “kahraman”, diktatör Stalin’in “büyük siyaset adamı”, Deli Petro’nun “dahi” olduğu Rusya’da, Ruslardan başka milletlere yer yoktur.

 

Rus olmayan milletleri yok etme siyaseti yürüten Ruslar, amaçlarına ulaşmak için çeşitli yollara başvurmaktadır. Rusya Anayasası kanunlarına eklemeler, çıkarmalar yaparak Rus olmayan milletlerin gelişiminin önünü kesen yasalara imza atan Putin, bu yolda adım adım ilerleyerek devam etmektedir. Rusya Federasyonu’ndaki tüm halklar ana dillerinde yazarken Kiril alfabesi kullanılmalıdır, şeklindeki kanun gereği Latin alfabesinin yasaklanması,  309 nolu kanun gereği, milli dillerde eğitimin yasaklanması, lise mezuniyet ve üniversite giriş sınavlarının Rusça yapılması bunlardan bazılarıdır. Hani, kurbağayı sıcak suya atarsan hemen zıplayıp geri çıkar, soğuk suya koyup suyu yavaş yavaş ısıtırsan kurbağa hissetmez haşlandığını ve akabinde öldüğünü…  Putin, tüm bu kanunları tıpkı “kurbağa deneyindeki” gibi yavaş yavaş birer birer faaliyete geçirmiş ve geçirmeye devam etmektedir. 2014 yılının Mart’ında Rusya’nın Kırım’ı ilhakı sonucu tüm dünya Rusya’ya karşı tavır almıştır. Ekonomik bakımdan zor günler geçiren Rusya, uluslararası kanunları ihlal ettiği gerekçesiyle dünyanın gözünden düşmüş ve buna tepki olarak gerçekleşen toplantılara davet edilmemiştir. Bu durum karşısında çaresiz kalan Rusya, çareyi Türk Dünyası’nı yanına çekmekte bulmuştur. Şöyle ki son aylarda ister Tataristan’da, ister yurt dışında olsun Türklerle ilgili birçok uluslararası toplantı, etkinlik, sergi vs yapılmıştır. Söz konusu faaliyetlerde Rusya propagandası ön plana çıkmakta, toplantı ve etkinliklerde Rus bayrağı dalgalanmakta ve Rusya’daki tüm milletlerin barış, huzur ve refah içinde dostane ilişkiler içerisinde yaşadığı vurgulanmaktadır.

 

2015 yılının Mayıs ayı içerisinde Tataristan’da gerçekleşen toplantılara ve toplantıların konu ve içeriklerine, alınan kararlara bir göz atalım. Yapılan toplantıların hepsinin bir göstermelik olduğunu, ne Kazan Tatar Türklerine ne de Türk Dünyasına bir yararı olduğunu söylemek mümkündür. Toplantıların şiarlarının çarpıcı ancak içeriğinin boş olduğunu görmek için 16 Mayıs 2015 tarihinde Kazan’da düzenlenen 3. Tatar Kadınları Forumu’na bakmak yeterlidir. 17 ülkeden 72, Rusya’nın 42 bölgesinden 231, Tataristan’dan 199 delegenin katılımıyla gerçekleşen bu forum Möhlise Bubıy’nın “Ey, Tatar kadınları! En kutsal göreviniz – ana dilini korumaktır.” şiarı altında yapılmıştır. Ancak gelin görün ki ele alınan konuların forumun adıyla yakından uzaktan alakası yoktur. Forum’da, mendil, havlu işleme, çilek toplama, milli kıyafet, süpürge yapma vs gibi gündem dışı konuların ele alınması, günümüz Tatarları için önemli olan gelenekleri yaşatma, dili, milleti koruma gibi konuların konuşulmaması toplantının göstermelik olduğunun bir kanıtıdır. 26–29 Mayıs 2015 tarihinde düzenlenen Türk Dünyası Gazetecilerinin 2. Kurultayına 22 ülkeden 100 civarında gazeteci katılmıştır. Kurultayın sonunda 14 maddeden oluşan karar kabul edilmiştir. Bu kararlar hayata geçer geçmez ayrı konu, ancak kararlar arasında en ilginç olanı “ortak alfabe kullanma” kararıdır. Malum, Rusya’da Kiril alfabesi dışında alfabe kullanmak yasak, buna yeltenen olursa da cezalandırılma söz konusudur. Onun için bu karar Rusya’daki gazeteciler için yok hükmündedir ki, Tataristan’da böyle bir Kurultay’ın yapılması, Rusya’nın ekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yaramaz. Türk Dünyası gazetecilerinin Rusya’da bir araya getirilmesi, Türk Birliği ve Türk düşmanı olan Rus’un oyunundan başka bir şey değildir.

 

Ayrıca Mayıs 2015’te Tataristan’da bizzat Tataristan ile ilgili toplantılar da yapılmıştır. “Hayırdır!” demek geliyor içimden. Bugüne kadar pek dile getirilmeyen, ele alınmayan yıldönümleri neden bu yıl yapılıyor? Yoksa Rusların başına taş mı düşmüş? 30 Mayıs 2015 tarihinde Tataristan Parlamentosu Kuruluşu’nun 25. yılı kutlanmıştır. Bu kutlamaya Moskova’dan da katılım sağlanmıştır. Kazan’ın yeni tarihinde parlamentarizm önemi vurgulanan konuşmalar yapılmıştır. Tarihin yenisi eskisi olmaz, tarih bir bütündür. 1990 yılında kurulan Tataristan Parlamentosu başlangıçta büyük adımlar atarak Kazan Tatarları yararına çalışmış, 1990 yılında Tataristan’ın bağımsızlığını ilan etmiş, 1991 yılında SSCB’nin çöküşünden sonra 1992 yılında Tataristan’ın bağımsızlığını onaylatmak için Mart ayında referanduma gitme kararı almış, halk oylaması sonucunda 1992 yılının Kasım ayında Tataristan Anayasası’nı kabul etmiştir. Hızla yükselen Tataristan Parlamentosu, sonraki yıllarda tamamen Rusların emri altına girmiş, kendi Anayasasını savunamaz hale gelmiştir. Rusya’nın, Tataristan Parlamentosu Kuruluşu’nun 25. yılını kutlamasına izin vermesi de emri altındakileri kontrolünde tutmak için yapılmıştır. “Bakınız biz Tataristan Parlamentosu’na saygılıyız” imajını yaratarak, demokrat olduğunu göstermek için yapılan bu Rus oyununa kapılmamak gerekir. Oysa Rusya, Rus olmayan milletlere nefes aldırmıyor, bunu tüm dünya biliyor.

 

Rusya diğer milletleri yok etmek için elinden geleni yapmaktadır. Bir milleti yok etmek için onu dilsiz bırakmak gerek. Dil, tarih ve kültürünü bilmeyen insan ulusal kimliğinden uzaklaşır, içinde bulunduğu topluma yabacılaşır, yani mankurt olur. Mankurtları yönetmek daha kolaydır, zira onlar neyin ne olduğunu bilmezler, ancak emirleri yerine getirir. Putin da Rusya’daki Rus olmayan milletleri mankurtlaştırmak için okul, üniversite gibi bilim yuvalarını ele geçirmiş durumdadır. Okullarda ana dilde eğitim yasak olduğu Rusya’da tarih de tekrar yazılmaktadır. Sipariş üzerine yazılan bu tarih kitaplarında, “Türkler barbar, yamyam, pis, vahşi” olarak nitelendirilmekte, Ruslar ise “Türklere medeniyet getiren, Türkleri Moğol boyunduruğundan kurtaranlar”, medeniyetli kurtarıcı olarak tanımlanmaktadır. Diktatörler her daim gerçek tarihten korkmuş ve tarihi kendi istekleri üzerine yazdırmıştır. Tıpkı, Aslanlar kendi tarihçilerini ortaya çıkartmadıkları sürece, tarih avcıların kahramanlık hikâyelerinden oluşmaya devam edecektir, şeklindeki Afrika atasözündeki gibi. 28–30 Mayıs 2015 tarihlerinde Kazan’da ünlü Tatar aydını, yazar ve siyasetçi Galimcan İbrahimov’un adını taşıyan Dil, Edebiyat ve Sanat Enstitüsü’nün kuruluşunun 75.yılı kutlanmıştır. Enstitünün adı eskiden, Dil, Edebiyat ve Tarih Enstitüsü idi. Sonradan “Tarih” kelimesi çıkartılıp yerine “Sanat” kelimesi getirilmiştir. Toplumları, milletleri, kuruluşları etkileyen hareketlerden doğan, olayları zaman ve yer göstererek anlatan, bu olaylar arasındaki ilişkileri, daha önce ve sonraki olaylarla bağlantılarını, karşılıklı etkilenmeleri, her milletin kurduğu medeniyetleri, kendi iç sorunlarını inceleyen bilime “tarih” denir. Belli bir uygarlığın veya topluluğun anlayış ve zevk ölçülerine uygun olarak yaratılmış anlatıma “sanat” denir. Sözcüklerin anlamına baktığımızda “tarih” ve “sanat” kelimeleri arasında dağlar kadar fark olduğunu görmek mümkündür. Kelime oyunu yaparak Kazan Tatarlarını küçümseyen, yok sayan bu davranış karşısında sessiz kalmak suçtur. “Susma, sustukça sıra sana gelecek”, derler ya, Kazan Tatarları sustukça Ruslar daha fazlasını yapacağı aşikârdır. Ayrıca söz bilim yuvalarından açılmışken, Kazan Devlet Üniversitesi’nin adı Kazan (İdil Boyu) Federal Üniversite olarak değiştirilerek Moskova’ya bağlandığını söylemekte yarar vardır.

 

Rusların kelime oyunlarının Türkiye’de de yaşandığının altını çizmek gerekir. ATO’da 29 Mayıs 2015 tarihinde Tataristan Sanat Gecesi düzenlendi. Günler öncesinde başlanan tanıtımda Tataristan Kültür Günleri şeklinde duyurulan program bir anda Tataristan Sanat Gecesi oluverdi. Rusların “sanat” kelimesini ne kadar sevdiğini bir kez daha görmüş olduk. Tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü, hars, ekine “kültür” denir. Ruslar, Kazan Tatarlarının ne kültürü ne de tarihi vara getiriyorlar. Yazık, oysa Kazan Tatar Türkleri Ruslardan çok daha önce tarih yazmış, medeniyetler yaratmış bir millettir. Rus tarihçi, Stalin Devri kurbanı Mihail Hudyakov (1894–1936), Rusların devletçilik ilkesini Tatarlardan aldığını yazmıştır. Şimdi ise durumun tam tersi iddia ediliyor. 29 Mayısta yapılan programın adının değişmesini fark eden var mıdır, bilmiyorum. Ama gelenlerin büyük çoğunluğunun şuursuz olduklarını söylemek gerekir. Şöyle ki, konser salonuna girişte Türkiye, Tataristan ve Rusya olmak üzere üç tane bayrak dağıtılmış katılımcılara. Rus bayrağını almayanlar, tepki gösterenler olmuş tek tük. Ancak salonun büyük çoğunluğu Rus bayrağını göklere çıkararak büyük bir zevkle sallıyordu. Katılımcıların çoğunluğu Türklerdi. Konserin yapıldığı günlerde Ermeni Soykırımı konusu gündemdeydi. Ve birkaç gün önce Rusya başkanı Putin “Türkler Ermenilere Soykırım Uygulamıştır” açıklamasını yapmıştı. Buna rağmen, tepki gösterecek yere Rus bayrağına sarılmak abesti doğrusu. Ayrıca Türkiye’de gerçekleşen tüm Tataristan konserlerinde olduğu gibi Rus milli şarkıları, milli danslarına uzun uzun yer verildi ve her zaman olduğu gibi bu durum karşısında kimse tepki göstermedi. Büyük bir sevinçle gittiğim ve hüzün, hayal kırıklığıyla döndüğüm bir konser böyle geçivermişti. Ruslar, Rusya’da milletler barış, huzur ve refah içinde dostane ilişkiler içerisinde yaşadığını iddia ediyorlar, ancak ben bir Rus konserinde Tatarca şarkı söylendiğini ne gördüm ne de duydum. Örneğin, Kızıl Ordu Korosu Türkiye’ye sıkça gelmekte ve konser vermektedir. Ancak Rus milli şarkıları dışında, bazen Türklere şirin görünmek için birer Tarkan şarkısı okuduklarını biliyorum. Burada bir soru geliyor akla, Kızıl Ordu sadece Ruslardan mı ibaret, diğer milletler yok muydu bu orduda? Kızıl Ordu Korosu neden sadece Rus milli şarkılarını söylüyor? İşte bu soruların yanıtı bile Rusların kim olduklarını görmeye yeterlidir. Her şey Ruslar için, kendi tabirleriyle “Rusya Ruslar için”, başka milletlere Rusya’da yer yoktur. Türkiye’de Rusya propagandasının bir diğer “sözcüsü” de Türksoy adı altındaki Türk Kültürü Teşkilatıdır. 1993 yılında kurulan Türksoy’un (Türk Kültür Sanat Ortak Yönetimi) amacı Türk Dünyası’nın kültürünü, saygın şahsiyetlerini, onların eserlerini tanıtmaktır. Resmi dili de Türkçedir. Fakat gelin görün ki Türksoy amacının dışında Türklerle yakından uzaktan alakası olmayan Rus Kültürünü tanıtmakla meşguldür. Türksoy 2011 yılını “Abdullah Tukay Yılı” ilan etmiş ve 26 Mart 2011’de Ankara’da “Tukay’ı Anma Gecesi” düzenlemişti. Tukay şiirlerine bestelenen şarkıların söyleneceği duyurulan gecede yine Rus milli şarkıları okunmuş ve böylece ünlü Tatar şairi Tukay’ın arkasına sığınarak konserde Rus propagandası yapılmıştı.

 

1990’lı yıllardan sonra Türkiye’de neredeyse her yıl Tatar milli bayramı Saban Tuy (Karasaban Toyu) yapılmaktadır. Bu etkinliğin düzenleme işini bazen Türksoy, bazen Tataristan’ın Türkiye Temsilciliği ve Kazan Tatar Dernekleri üstlenmektedir. Yüzyıllardır Kazan Tatarları tarafından kutlana gelen bu milli bayram da Türkiye’de Rus Toyu’na dönüştürülmüştür. Rus bayrağının dalgalandığı, açış konuşmalarının Rusça yapıldığı, Rus şarkılarının söylendiği Saban Tuyu’nda Rus büyükelçi, konsoloslar kırmızı masalarda masa başında oturtulmakta, içkiler ikram edilerek ziyafet çekmektedir. Sanki Saban Tuy onlar için yapılmış! Tepkisiz kalan bu tavır ve davranışlar her yıl tekrarlanmakta ve Tatar milli bayramı içkili Rus Toyu olmaktan öteye gitmemektedir.

 

Türksoy teşkilatının ısrarla hata üstüne hata yapması artık yanlış olmaktan çıkıp kasıt haline gelmiştir. Önceki yıllarda yapılan hatalarını telefonla arayıp bizzat belirtmeme rağmen yanlışların düzeltilmemesi onların kime çalıştığının bir göstergesidir. Örneğin, 2015 yılı için hazırlanan Türksoy takvimindeki hataları görünce yine telefonla arayıp uyardım. Takvimdeki ilk hata, Başkurt şairi Şeyhzade Babiç’in Doğumunun 120.yıldönümü şeklindeki ibaredir. Şeyhzade Babiç Tatar-Başkurt Türklerinin ortak şairidir, şiirlerini hem Başkurt hem de Tatar dillerinde yazmıştır. İkinci yanlış ise, Tatar yazar Kayyum Nasiri’nin Doğumunun 190.yıldönümü şeklinde yazılmasıdır. Kazan Tatar ulusal uyanışı ve bilimsel aydınlanmasının simgesi olan Kayyum Nasiri’nin sırf bir yazar olarak tanıtılarak basitleştirilmesi affedilir bir şey değildir. Kayyum Nasiri, bir muallim, ders kitapları yazarı, çevirmen, filozof, filolog, tarihçi, etnograf, folklorcu ve ilk Tatar ansiklopedicidir. Bilmediğini bilmeyen insanlarla konuşmak, onlara bir şeyler anlatmak zordur. Söz anlayana söylenir. Türksoy çalışanlarının, çalışma alanları ile yakından uzaktan ilgisi olmayan insanlar olduğu bir gerçektir.

 

Rus tuzakları ile dolu olan Türk Dünyası’nda bazen gerçeği yalandan, doğruyu yanlıştan ayırt etmek güçtür. Ancak insanları aptal yerine koymasınlar, durumun farkındayız. Kelime oyunu yaparak, sahte tarih yazarak, Türk-Tatar konserlerinde Rus şarkıları okutarak Ruslar bir yere varamazlar. Türkiye’de Rusların hizmetinde olan insanlar da az değildir, bunu da biliyoruz. “Kazan Tatarları yönetilen değil yöneten milletmiş”, “Türk Birliği Ütopya” şeklinde ifadelerde bulunan satılık sözde tarihçiler, insanlarda bir algı oluşturmaya çalışıyor. Alkış şaşırtır, övgü unutturur, kutsamak mahveder, derler. Bu sözde tarihçiler de şaşırmış durumdalar. Yukarıda söz ettiğimiz etkinlinler Rusların Türk-Tatarlara yaptıkları “iyilik” gibi gözükse de, aslında hepsi bir tuzaktır. Kazan Tatarları bugün umurumun kenarındadır ve yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Ana dilde eğitimin yasaklanması 15–20 yılda kendini gösterecektir. En geç 50 yıl içerisinde Tatarca okuma yazma bilmeyen bir nesil yetişecektir. O zaman ne Tatar Edebiyatına, ne Tatar Tiyatrolarına, ne konserlere ihtiyaç olacaktır. Durum böyleyken güzel yarınlar beklemek pek mümkün görünmüyor. Ancak hep birlikte el ele verirsek bu Rus tuzağından kurtulabiliriz. Önce dilimize sahip çıkarak başlamalıyız bu işe. Zira dil bağımsızlığı yurt bağımsızlığıdır. Yoksa ne dilimiz olur ne de vatanımız. Güzel yarınlara merhaba demek umuduyla, yazımı Aziz Nesin’in “Merhaba” şiiriyle sonlandırmak istiyorum.

 

Yurdumun ağaçsız toprakları

Topraksız ağaçları

İnsansız topraklarım

Topraksız insanlarım

Merhaba özgürlük yolunda yaralanıp yitenler

Merhaba bu yolda dökülüp bitenler

Merhaba söylenmemiş en güzel söz

Merhaba güzel yarınlar

Merhaba güzel yarınlar…