Aylık arşivler: Mayıs 2015

Medya Masalları

Bir zamanlar, büyük ve güçlü bir ülkeyi yöneten kralın dört eşi varmış.
Kral en çok dördüncü eşini sever, bir dediğini iki etmez, her şeyin en güzelini, en iyisini ona verirmiş.
Kral üçüncü eşini de çok severmiş. Bu güzelliğin bir gün kendisini terk edebileceğinden korktuğu için, onu çok kıskanır, üzerine titrermiş.
Kral ikinci eşini de severmiş. Kendisine karşı her zaman iyi ve sabırlı davranan eşi, ne zaman bir derdi olsa daima onun yanında bulunur, sorunun çözümünde ona destek verirmiş.
Kraliçe olan birinci eşiymiş kralın. Onu en çok seven, karşılık beklemeden seven,sağlığına ve hükümranlığına en büyük katkıyı sağlayan bu eşi olmasına rağmen, kral bu eşini hiç sevmez ve onunla hiç ilgilenmezmiş.
Bir gün kral ölümcül bir hastalığa yakalanmış.
Yakında öleceğini anladığı ve öldükten sonra yalnız kalmaktan çok korktuğu için, eşlerinden hangisinin ölüm yalnızlığını kendisi ile paylaşmak isteyebileceğini öğrenmek istemiş.
En çok sevdiği dördüncü eşine, “Ölüm yolculuğunda bana eşlik etmek ister misin?” diye
sorduğunda, aldığı yanıt kalbine bir bıçak gibi saplanan, kısa ve net, “Mümkün değil!” olmuş.
“Hayatim boyunca seni sevdim, sen benimle birlikte ölmeyi kabul eder misin?” sorusunu üçüncü eşi, “Hayır, hayat çok güzel. Sen ölünce ben yeniden evleneceğim.” diye yanıtlamış ve kral bir kez daha yıkılmış.
“Her sorunumda, her zaman yanımda olan, bana yardim eden sendin. Bu sorunumda da bana yardımcı olur musun?” sorusuna karşı, ikinci esinden, “Bu sorunun için bir şey yapamam. Olsa olsa sana mezarına kadar eşlik eder, güzel bir cenaze töreni yaptırır ve yasını tutarım.” karşılığını almış.
Büyük bir hayal kırıklığı yaşamakta olan kral birinci eşinin sesiyle irkilmiş:
“Nereye gidersen git, seninle olurum, seni takip ederim.”
“Ah!” diye inlemiş kral; “Keşke bir şansım daha olsaydı…”
==========================================
Aslında gerçek Yaşamda hepimiz dört eşliyiz…
Dördüncü eşimiz “vücudumuz”! Onun güzel görünmesi için ne kadar zaman, kaynak ve çaba harcarsak harcayalım, öldüğümüzde bizi terk edecektir.
Üçüncü eşimiz “sahip olduğumuz servet ve statümüz”! Ölür ölmez başkalarına yar olacaktır.
İkinci eşimiz “ailemiz ve dostlarımız”! Tüm sorunlarımızı paylaştığımız bu kişilerin en son yapabilecekleri şey, bu dünyadan gözleri yaşlı bizi uğurlamak olacaktır.
Ve birinci eş… “ruhumuz”!

 

İnternetten alıntıdır. 

KAYYUM NASİRİ’NİN ESERLERİ

Roza KURBAN’ın  yazısı Devam

Ünlü Tatar bilgini Kayyum Nasiri birçok alanda çalışmış olan bir şahsiyettir. O – muallim, ders kitabı yazarı, çevirmen, filozof, filolog, tarihçi, etnograf, folklorcu ve ilk Tatar ansiklopedicidir. Çok yönlü çalışmalarından dolayı Kayyum Nasiri – Rus bilim adamı, yazar Mihail Vasilyeviç Lomonosov (1711–1765) ve İtalyan heykeltıraş, mucit Leonardo Da Vinci (1452–1519) ile kıyaslanmıştır. N.K.Dmitriyev karşılaştırma hakkında şunları yazmıştır: “ Bizim Lomonosov ve bazen onunla kıyaslanan mütevazı Kayyum Nasiri, dahi Leonardo Da Vinci ve onunla kıyaslanmayan Kayyum Nasiri – her üçü de bir birine benziyor: onlar hepsi ansiklopedicidir. Onlar kısacık ömürlerinde talep gören tüm ilimlere ve sanata temel atmaya acele etmiştir… Lomnosov kimdir: fizikçi mi, makine uzmanı mı, dilci mi, edebiyatçı mı? Leonardo Da Vinci kimdir sorusuna yanıt vermek daha da zordur… Kayyum Nasiri kimdir sorusunu yanıtlamak oldukça zordur. O, kendi ulusunun ve kendi döneminin oğlu olmuştur.”[1] Evet, Kayyum Nasiri her şeyden önce halkının sevgili oğlu olmuş ve bu tüm yaptıkları işlerden de üstündür. Tatar ulusuna olan karşılıksız sevgisi onu bu işleri yapmaya teşvik etmiştir.

 

Kayyum Nasiri’nin 40 tane eseri yayınlanmıştır. O, “Mecmegıl-ehbar” (Haberler kitabı) adlı ilk eserini 1959 yılında yazmıştır. Bu eserin halkın konuşma diline yakın olması açık şekilde kendini belli etmektedir. “Haberler Kitabı” hakkında Kayyum Nasiri şunları yazmıştır: “Köye dönüşümde ben bu eseri yanımda götürmüştüm. Bazı köylülere okudum. Ben okurken kendi aralarında “Baksana, konuştuğumuz gibi okuyor”,-dediler. Gerçekten de herkesin anlayacağı dildedir.”[2]   Kolay dilde yazarak kitleleri aydınlatmayı hedef edinen Kayyum Nasiri, Türk yazar ve yayıncı Ahmet Mithat (1844–1912) ile mukayese edilmektedir. “Haber Kitabı” 1895 yılında yayımlanmıştır.

 

Kayyum Nasiri’nin 1860 yılında yayımlanan ilk eseri ise “Nahif Kitabı” Rusça öğrenmek isteyen Tatarları ve Tatarca öğrenmek isteyen diğer milletleri göz önünde bulundurularak Rus dilinde yazılmıştır. Nasiri çocuklar için de yazmıştır. 1860 yılında yayımlanan “Boş Zaman” (Buş Vakıt) adlı eseri okul öncesi ve ilkokul çocukları için hazırlanan: yağmur, çığ, kırağı, hava, dünya ve onun dönmesi gibi doğa olayları hakkında bilgiler içeren bir kitap olup, Tatar dilinde yazılan ilk edebi-bilimsel eser özelliğini taşımaktadır. İlk baskıda 12 sayfadan ibaret olan bu kitabın ikinci genişletilmiş 87 sayfalık baskısı 1868 yılında yayımlanmıştır. Böylece Kayyum Nasiri Tatar Çocuk Edebiyatı’nın da temelini atan birisidir.

 

Kayyum Nasiri’ye ilk Tatar ansiklopedicisi unvanını kazandıran dergiyi andıran takvimleridir. Bir milletin aydınlanmasında gazetelerin ne kadar önemli olduğunu bilen Nasiri “Tan Yıldızı” (Tañ Yoldozı) adlı gazete çıkarmak istemiş, fakat Çar Hükümeti’nden izin alamadığı için gazete çıkarma hayali suya düşmüştür. Kayyum Nasiri bu olumsuzluk karşısında niyetinden vazgeçmemiş dergi mahiyetinde takvim çıkarmaya karar vermiştir. Masa takvimi şeklinde hazırlanan bu takvim 1871 yılında yayımlanmaya başlanmıştır. 24 yıl boyunca aralıksız olarak neşredilen takvimlerde edebi ve bilimsel makalelerin yanı sıra güneş ve ay tutulması gibi doğa olaylarına da yer vermiştir. Bu tabiat hadiselerini önceden haber verdiği için Kayyum Nasiri’ye “din bozucu” lakabını vermişlerdir. Fakat o tüm bunları önemsememiş Tatar milletini aydınlatma yolunda emin adımlarla ilerlemeye devam etmiştir.

 

Kayyum Nasiri, en önemli çalışmalarını dil sahasında yapmıştır. Nasiri’nin dil bilgisi alanındaki çalışmaları hakkında değerlendirme yapan Prof. Dr. Vahit Hakov şunları yazmıştır: “O, dil biliminde S. Helfin, İ.Giganov, İ.Helfin, M.İvanov, S.Kuklyaşev, MG.Mehmüdov, A.Troyanskiylerden sonra yeni bir devir başlatmıştır.”[3] Tatar edebi dilinin gelişmesinde cesur adımlar atan Kayyum Nasiri, birçok alanda birden çalışmıştır. “Lehçe-i Tatari” adını verdiği 2 ciltten ibaret olan Tatar dilinin izahlı lügatini hazırlayan Kayyum Nasiri’nin bu kitabı 1895 yılında yayımlanmıştır. 10 000 civarında kelime içeren bu sözlükte: kelimelerin etimolojisi, anlamı, deyimler, tabirler yer almıştır. Sözlükteki kelimelerin %80’ı Türkî-Tatar, %20’si ise Arap-Fars dilinden giren kelimelerdir. Sözlük Tatar edebi dilinin kelime zenginliğinin bir örneğidir. Prof. Dr. Saadet Çağatay (1907–1989) Kayyum Nasiri’nin ölümünün ellinci yıldönümü münasebetiyle 1952 yılında yazdığı “Abd-ül-Kayyum Nasirî “ adlı yazısında “Lehçe-i Tatari” adlı eser hakkında: “Bu eserin yalnız 10 sayfasını gözden geçiren bir insan, hemen Nasiri’nin yazı dili bakımından geniş Türk dili bilgisine sahip olduğunu ve bir mütehassıs dilci olarak Tatarca’yı dar manada tanımadığını görür.”[4]demiştir. Alman asıllı Rus Türkolog F.W.Radlov (1837–1918), “Lehçe-i Tatari” sözlüğü hakkında: “Türkologlar için bu çok önemli bir kitaptır” [5]diyerek kitabın önemini vurgulamış ve eserin mutlaka Rusçaya çevrilmesi gerektiğini söylemiştir. Bu sözlük, Kayyum Nasiri’nin dil hakkındaki düşüncelerini ortaya koyan en önemli eseri olmasının yanı sıra Tatar dilinin ilk mukayeseli lügati sayılabilir.

kitaplar

 

Kayyum Nasiri, Rusça-Tatarca, Tatarca-Rusça sözlükler de hazırlamıştır. 1878 yılında onun 120 sayfalık Rusça-Tatarca Sözlüğü, 1892 yılında ise Lügati Rus adlı kitabı yayımlanmıştır. Matematik, coğrafya ve fen bilimleri sahasına da el atan Kayyum Nasiri, “İstilahat-ı Coğrafya” (1890), “İlmi Ziraat” (1892), “Coğrafya-i Kebir” (1894), “Coğrafya-i Kebir” II, III (1898–1899) vs. kitaplar yazmıştır.

 

1895 yılında Kazan’da yayımlanan “Enmüzec” adlı eserinde Kayyum Nasiri Tatar dilinin grameri üzerinde durmuştur. XIX. yüzyılının sonlarında sesli harfler için eklemeler yapılmaya başlamıştır. Tatar edebi dilinde olan karışıklık ve zorlukları ilk olarak Kayyum Nasiri dile getirmiştir. O yıllarda Tatarlar Arap alfabesini kullanmış, Kayyum Nasiri “Enmüzec” kitabında Tatar dilinde sadece 3 tane sesli olmadığını, seslilerin 10 tane olduğu ileri sürmüş ve bunu ayrı harflerle göstermiştir. Fakat onun bu girişimi faaliyete geçmemiştir. Bu akım taraftarlarını imlada “oncular” (10 sesli harf taraftarları) veya “yeni imlacılar” diye adlandırmışlardır. [6] Nasiri’nin “Enmüzec” kitabı zamanının dil bilginleri tarafından takdir edilmiştir. Bu eser, tarihi ve bilimsel değerini bugün de korumakta ve Türkologlar için başucu kitabı olmaya devam etmektedir.

 

Kayyum Nasiri, Rus dilini öğrenmek ve Rusça kitaplardan yararlanabilmek için ihtiyaç olan okuma kitaplarını da hazırlamıştır. 1889 yılında yayımlanan “Kıraatı Rus” adlı kitabı bunlardandır.1891 yılında yayımlanan Rusça gramer kitabı olan “Numune veya Enmüzec” adlı kitabında Kayyum Nasiri “ Etimoloji – bilimlerin anası, gramer – babasıdır” diyerek şöyle devam etmiştir: “Bu iki ilmi öğrenmekteki amaç şudur ki, konuşurken ve yazı yazarken dili yanlışlardan korumaktır… Bu iki ilmi bilmekten birçok ilim doğar.” [7] Ayrıca Nasiri Tatar dilini Rus dili ile kıyaslamış ve Rusça şiirleri Tatarcaya tercüme ederek, Tatar dilinin hiçbir eksiği olmadığını kanıtlamıştır.

 

Kayyum Nasiri – halk edebiyatını derleme, yayımlamanın yanı sıra çevriler de yaparak Tatar Edebiyatına önemli katkılarda bulunmuştur. Aynı zamanda Nasiri daha önce icat eden şairlerin eserlerini inceleme-araştırma işlerini başlatan kişilerden birisidir. Nasiri’nin Tatar Edebiyatı’na adım atması “Kırk Vezir” adlı eseri Osmanlıcadan Kazan Tatarcasına çevirmesi ile başlamıştır. XIV. Yüzyılda bir Arap yazar tarafından kaleme alınan bu eser “Kırk Gün ve Kırk Gece” adı ile yayınlanmış olup, XV. Yüzyılda Türk yazar Şeyhzade Ahmet Mısri tarafından tekrar değerlendirilmiş ve “Kırk Vezir” adını almıştır. Türkçesi 121 masaldan ibaret olan kitabı Kayyum Nasiri biraz kısaltmıştır. 1868 yılında yayımlanan bu kitap halk arasında büyük yankı bulmuş ve 8 defa basılmıştır. Dürüstlük, namusluluk, kahramanlık üzerine yazılan bu masallarda yalancı, kötü ve sinsilerin her zaman mağlubiyete uğradığı vurgulanmıştır.

 

1872 yılında yayımlanan “Ebu Ali Sina” adlı eserinde ise, Orta Asya’da yaşayan büyük bilgin – Türk İslam filozofu, hukukçu ve hekim İbni Sina[8] ( 980–1037) hakkındaki hikâyeler bulunmaktadır. Kayyum Nasiri’nin bu eseri Tatarcaya çevirmesi bir tesadüf değildir, İbni Sina’nın felsefi fikirleri, bilginin gelişiminde akıl, deney ve gözlemin ayrılmaz bir bütün olduğunu savunması Kayyum Nasiri’nin de ilkeleri ile örtüşmüştür. Eserin kahramanı zekâsı ve bilgisi ile padişahların önünde her zaman üstün çıktığını göstererek okurun dikkatini üzerine çekmiştir.

 

Kayyum Nasiri 1879 yılında “Fevakuhel-Cölasa Fil-Edebiyat” (Edebiyat Hakkında Meclislerin Meyveleri) adlı büyük bir eser üzerinde çalışmıştır. 615 sayfadan ibaret olan bu büyük eser 40 bölüm halinde sunulmuştur. Kitapta, Batı Edebiyatından örnekler, insanın ahlaki vasıflarını yansıtan felsefi fikirler, Tatar şairleri Abdurahim Utız İmeni (1754–1834), Abdulcebbar Kandalıy (1797–1860) şiirleri yer almaktadır. Bu eserin kısaltılmış şekli 1880 yılında “Kırk Bahçe” adı altında yayınlanmıştır. Eserde öğrenilmesi ve korunması gereken geleneklerden bahsedilmiştir. “Kırk Bahçe” kitabında hikmet, vecize ve özlü sözlere geniş yer verilmiştir. Onlardan bazıları: “Eğer birisine ilim öğretmek istersen, önce kendi kendini öğret”, “Büyüklük akıl, edep ile nesil-nesep ile değildir”. “Fevakuhel-Cölasa Fil-Edebiyat” adlı eserin tamamı 1884 yılında Kazan Üniversitesi Matbaasında basılmıştır. Önsözde Kayyum Nasiri kendini çevirmen ve hazırlayan olarak tanıtmıştır. Dil bilgisi üzerinde çalıştığı kitaplarındaki gibi Kayyum Nasiri bu eserinde de skolâstik edebiyattan kurtulup halk edebiyatına dikkat çekilmesi gerektiğinin altını çizmiş, eski fikirlerden kurtulmanın zorunluluğunu belirtmiştir. Bu eserinde Kayyum Nasiri yazar kimliğini de ortaya koymuştur.

 

Kayyum Nasiri’nin halk edebiyatı, etnografyasını toplaması, onları hazırlayıp sunması, yayınlaması Tatar Halk Edebiyatı’nın gelişmesine büyük katkı sağlamıştır. O, Tatarların yanı sıra bu eserlerini Rus bilginlerine de tanıtmıştır. Konuyla ilgili Nasiri şöyle demiştir: “ Tatar hayatını aydınlatmada… uzun yıllar devamında bu hayatı araştırma ve gözlemlemeler üzerindeki çalışmalarımın sonucunu onlar (Ruslar R.K) ile de paylaşmayı kendime borç biliyorum”.[9]

 

Kayyum Nasiri birçok eserinde halka tarih bilincini aşılamak amacı ile tarihe de değinmiş ve önemli bilgiler vermiştir. Mitoloji ve etnografya hakkında yazdığı kitaplarında o, tarihçilerin araştırmadığı, hiç el atmadığı belgeleri bulup bilim dünyasına kazandırmıştır. “Bizim amacımız Rus tarihinde olmayan olayları, halk edebiyatındaki rivayetleri ortaya çıkarmaktır”[10] diyen Kayyum Nasiri, Tatarların tarih sayfalarında yer almasından yana tavır koymuştur. Konuyla ilgili 1880 yılında Petersburg’da yayınlanan “Tatarların İnanç ve İtikatları” ve Nasiri’nin ölümünden sonra 1926 yılında Kazan’da yayınlanan “Tatar Etnografyası Bilgileri” adlı eserlerini buna örnek olarak göstermek mümkündür.

 

Kayyum Nasiri aynı zamanda bir eğitimcidir. Eğitim ve terbiye ile ilgili söyledikleri sözleri bugün de güncelliğini korumaktadır. Nasiri, 1891 yılının takvimi için yazdığı “Terbiye” adlı makalesinde terbiye kelimesinin anlamını şu sözlerle izah etmiştir: “ Terbiye ancak yedirip, içirip fiziksel olarak gelişme değildir, terbiye aklı ve zihni terbiye kılmaktır[11] Kayyum Nasiri yazısında aile ve çevre terbiyesinin de kâmil olması gerektiğini vurgulamıştır. Nasiri çevri eserlerini seçerken terbiye ile ilgili konuların bulunmasına dikkat etmiştir.

 

Nasiri döneminde Tatarlarda müzik sanatına olan bakış açısı karışık olmuştur. Müzik dinlenmeli midir, dinlenmemeli midir gibi tartışmaların yaşandığı yıllarda Kayyum Nasiri müziğin faydalarından bahsetmiş ve müziğin ruhin gıdası olduğu fikrini ileri sürmüştür.

 

1882 yılında yayınlanan “Kabusname” adlı eserinde şairlerden söz ederken, şair şiirini yazarken anlamadığı bilmediği kelimeleri kullanmamalıdır, şiirindeki her kelimesi açık olmalı ve belli bir fikir taşımalıdır, şiirin belli bir amacı olmalıdır demiştir.

 

Kayyum Nasiri birçok alanda önemli çalışmalarda bulunan, söylediği fikirleri bugün de güncelliğini koruyan istisna insanlardan birisidir. O, tüm ömrünü ve eserlerini Tatar halkının milli aydınlanmasına adamıştır. Nasiri, Tatar milli aydınlanma yolunda bir meşale gibi yol göstericidir. Kayyum Nasiri Tatar edebi dilinin gelişmesi, sadeleşmesi için yılmadan yorulmadan çalışmıştır. Onun eserleri Tatar edebi dili tarihinde derin iz bırakmıştır. Milletine hizmet etmekten zevk alan Kayyum Nasiri’nin adı Tatar Dünyası’nın sınırlarını aşarak tüm Türk Dünyası’na da ulaşmıştır. “İkdam” gazetesi muharriri Ahmet Cevdet Bey’in Kazan’a gelerek Nasiri’yi evinde ziyaret etmesi onun dış Türkler arasında takdir edildiğinin göstergesidir. Ünlü Tatar yazarı, Stalin Devri kurbanı Mehmüt Galeü[12] (1886–1938) “Muhacirler” adlı tarihi romanında Ahmet Cevdet Bey’in Nasiri’yi ziyaretinden şöyle bahsetmiştir: “ Cevdet Bey’le Gülnar Hanım,[13]ünlü Türk yazarlardan olup, şimdi onlar Rusya gezisine çıkmışlar ve Kazan’dan geçerken, Türkiye’de “şimali Türkleri” diye adlandırılan İdil boyu Tatarlarının tanınmış şahsiyetleri ile fikir alışverişinde bulunmak istemişler… Onların Kayyum Nasiri’yi ziyarete gelmelerinin nedeni de budur.

 

Kapıdan ilk Gülnar Hanım girdi. Uzun boylu, pembe dudaklarının arasından inci gibi beyaz dişleri olan, parlayan güzel yüzlü bir bayandı. Arkasından Cevdet Bey göründü. O sakalını tıraş etmiş, uzun siyah bıyıklı, bakışlarından zeki birisi olduğu belliydi.

Odayı parfüm kokusu sardı.

Onlar Avrupa eğitimi almış, zarif kıyafetli, hareketleri kibar olan hakikaten “zıyalı insanlar” olup, onların kılık-kıyafeti odanın dağınıklılığı ile uyumsuzdu.

Kayyum amca toprak odasının misafirler üzerinde kötü etki bıraktığını anlasa da, renk vermedi, misafirlerle selamlaştı ve onlara oturacak yer gösterdi.

Misafirler, güzel kıyafetlerinin kirlenmesinden veya bir şeye takılıp yırtılmasından korkarcasına, tereddüt içinde sandalyelere oturdular. Önde gelen Tatar bilginin kıyafeti İstanbul’dan gelen misafirleri hayrete düşürmüştü. Onların bakışlarında buraya geldikleri için bir pişmanlık vardı.

Uzun sessizliği Cevdet Bey bozdu.

– Siz cenabı âlilere saygımızı gösterebildiğimiz için mutluyuz. Zamansız geldiysek, özür dileriz efendim!- dedi.

Kayyum amca onlara teşekkür ettikten sonra, kılık kıyafeti için özür diledi.

Yavaş yavaş sohbet başladı. Misafirler Kayyum amcanın ilmi çalışmaları, yazılan ve yazılacak olan eserlerini sordular; Kayyum amca bu sorulara kısa kısa yanıtlar verdi. Sonunda misafirler, bu ziyaretin anısı olarak ondan bir resim rica ettiler.

– Resme çekilmediğim için sizin bu ricanızı yerine getiremiyorum… Genel olarak resme çekilmeyi boş ve gereksiz bir iş olarak görüyorum, – dedi Kayyum amca.

Biraz daha konuştuktan sonra, konuşulacak bir şey kalmayınca, onlar büyük bir memnuniyetle “yeni Tatar medeniyetinin ocağı” olan bu evden gitmeye acele ediyorlardı.

Kayyum amca misafirlerini güler yüzle uğurladı, ancak misafirler gözden kaybolduktan sonra:

– Onlar Kazan’ı Paris sanmışlar galiba!… Kendileri burada yaşayıp çalışsalardı, bilirlerdi Tatar halkına hizmet etmenin ne olduğunu!- diyerek içende biriken kızgınlığını dile getirdi.”[14] (Çev. R.K.) Metinden de göründüğü üzere Kayyum Nasiri çok zor şartlar altında çalışmalarını sürdürmüştür. Bu parçayı Türk ve Tatar aydınları arasındaki farkın ne kadar büyük olduğunu göstermek için sundum. Rus esareti altında yaşayan Tatarlar şartlar ne kadar zor olursa olsun yazmaktan, üretmekten vazgeçmemiş ve Kayyum Nasiri gibi yüzlerce bilim adamı, aydın yetiştirmiştir.

 

Kayyum Nasiri’nin zamanında değeri bilinmemiştir. Ölümünden sonra takdir görmeye başladığı hakkında Prof.Dr. Saadet Çağatay şunları yazmıştır: “Nasiri ölümünden sonra hakkiyle takdir edilmeye başlamıştır. Genç nesil münevverleri tarafından “Kayyum Babay” (Kayyum Dede R.K.) diye adlandırılmaktadır. Yaşadığı devirde, saçtığı ilim ve irfan ışığı ile gereken vazifesini yapmış olduğu gibi, onun fikir ve sözlerinin yalnız o devre ait olmayıp, her devir için değerli olduğu artık anlaşılmıştır.”[15]

 

KAYYUM NASİRİ’NİN İZİNDEN GİDENLER.

 

Tatar Edebi Dilinin gelişiminde başlangıçların başlangıcı olan Kayyum Nasiri’nin işlerini devam ettirenler arasında ünlü eleştirmen, edebiyat bilgini, dilci, siyaset yazarı ve gazeteci, tarihçi, eğitimci, devlet adamı ve Tatar edebiyatının gelmiş geçmiş en ünlü roman yazarı, Stalin Devri kurbanı Alimcan İbrahimov (1887–1938) bulunmaktadır. O, Kayyum Nasiri’nin Tatar tarihindeki yerinden bahsederken Tatar halkının “büyük reformcusu, sade Tatar dilinin savunarak doğru yönü gösteren bilgindir” demiştir.[16]

 

Kayyum Nasiri’nin kardeşi Abdülkavi’nin kızı Hebire Nasiriye (1882–1912) de amcasının yolunu seçmiştir.  Kayyum Nasiri yeğeninin gelecek vaat ettiğini daha küçük yaşlarında fark etmiştir. Hebire’nin bilimsel çalışmalarına amcasının etkisinden dolayı başladığı aşikârdır. Hebire Nasiriye’nin “Fars, Arap ve Türkî Lügati” 1902 yılında yayınlanmıştır. Bu kitap o günlerin en önemli problemlerinden birisi olan dil problemine atfedilmiştir. Nasiriye, o zamanlar Tatar dilinde halkın anlamadığı kelimeleri Türk lehçesinde vermiştir. Hebire Nasiriye bu kitabı hazırlarken Kayyum Nasiri’nin çalışma yöntemini kullanmış, amcasının fikirlerine de başvurmuştur. Hebire Nasiriye’nin diğer “Mözehike” adlı kitabı 1904 yılında Kazan’da yayınlanmıştır. Bu kitapta 80 civarında hikâye hem fıkra bulunmaktadır. Eser “Kızarsan okuma, sevmesen dinleme” cümlesi ile başlamıştır. Kitaptaki hikâyeleri birkaç konu başlığı altında toplamak mümkündür. Kitapta, toplumdaki adaletsizlik, zenginlerle fakirler arasındaki çatışmalar gibi konular ön plana çıkmaktadır. Tatar edebi dilinde XIX. yüzyılda meydana gelen çığırın gelişmesinde Hebire Nasiriye dilci ve folklorcu olarak büyük katkıda bulunmuştur.

 

Yeşil Üzen bölgesinin yetiştirdiği değerler XX. yüzyılın ikinci yarısında da kendinden söz ettirmiştir. Bu değerli insanlar bugün de Kazan Devlet Üniversitesi’nde[17] görevlerini sürdürmekte ve Türk-Tatar Dünyası için yeni bilinçli nesiller yetiştirmeye devam etmektedir. Bahsedeceğim bu hocalardan Kazan Devlet Üniversitesi öğrencisiyken ben de ders almıştım. Onların ilki, Rezeda Kadir kızı Ganiyeva’dır. Rezeda Ganiyeva (1932), Kayyum Nasiri ile aynı köydendir. Yukarı Şırdan köyünün adı şimdi Keçe (Küçük) Şırdan olarak değiştirilmiştir. Rezeda Ganiyeva, Kazan Devlet Üniversitesi’nin Tatar Dili ve Edebiyatı bölümünde eğitimine başlamış ve başarıyla bitirmiştir. Daha sonra yüksek lisans yapmak için Moskova Üniversitesi’ne başvuran Ganiyeva, üniversiteye kabul edilmiş ve 1964 yılında “Abdullah Tukay Yergisi” başlıklı tezini savunarak filoloji dalında doktor adayı olmuştur. Rezeda Ganiyeva 1963 yılından itibaren Kazan Devlet Üniversitesi’nin Tatar Edebiyatı kürsüsünde çalışmaya başlamıştır. Üniversitede Tatar ve Şark Edebiyatı Tarihi üzerine dersler vermektedir.  Çalışmanın yanı sıra araştırmalarına da devam eden Ganiyeva doktora dersleri de almıştır. 1992 yılında “ Doğu Rönesans’ı ve Türkî Edebiyatlarda Onun Gelenekleri” başlıklı doktora tezini sunduktan sonra 1993 yılında profesör olmuştur. Ganiyeva, “Ayaz İshaki İcadı”, “Tukay İcadında Gerçekçilik Meselesi”, “Doğu Edebiyatında Edebi Yöntem Meselesi”, “Güldürü Teorisi” konulu bilim dalları üzerinde başarılı çalışmalar yürütmüştür. Aynı zamanda Ganiyeva, Tatar Edebiyatının Tarihi ve Teorisi, Tatar Edebiyatının Avrupa, Rus, Ukrayna, Arap, İran, Tacik ve Türk Edebiyatı ile olan bağları hakkında derin araştırmalar yapmıştır. Tatar Edebiyatı sahasına kendi öğrencilerini de çekmeyi başaran Rezeda Ganiyeva 7 kitap, 5’ten fazla ders kitabı ve 300’den fazla bilimsel makale yazarak bilim dünyasına katkıda bulunmuştur. Yukarıda da bahsettiğim gibi Rezeda Ganiyeva’dan ben de “Doğu Halkları Edebiyatı” dersini almıştım. Çağatay şairi ve devlet adamı Ali Şir Nevaî (1441–1501), şair ve düşünür Mevlâna Celâleddin Rumî (1207–1273) vs. hakkında ilk kez hocamızdan dinlemiştim. Daha sonra 1995 yılında evlenip Türkiye’nin Konya şehrine geldiğimde Mevlana Müzesini gezerken kulağımda hocamın anlattıklarını duyuyor gibiydim. Müzenin hediyelik eşyalar sattığı yerden Mevlana ile ilgili kartpostal, kitaplar alarak hocama götürüp hediye etmiştim. Çok sevinmişti… Şimdi aradan 15 yıl kadar zaman geçtiğinde, tekrar not aldığım defterlere şöyle bir göz gezdirdim, öğrencilik günlerim deldi aklıma. “Ne kadar çok şey öğretmişsiniz hocam, teşekkür ederim” demek geldi içimden, fakat ondan çok uzaklarda olduğum için bu sözlerimi söyleyemiyorum…

 

Yeşil Üzen bölgesinin bilim dünyasına kazandırdığı ikinci değerli şahıs Gomer Feyez oğlu Sattarov. Hocaların hocası olan Gomer Sattarov (1932), benim hemşehrimdir. Yeşil Üzen bölgesinin Molla İli köyünde dünyaya gelen Sattarov ilk-ortaokul ve liseyi bitirdikten sonra Kazan Devlet Üniversitesi Tarih-Filoloji kürsüsünün Tatar Dili ve Edebiyatı bölümünü kazanış ve 1955 yılında üniversiteyi başarıyla bitirdiği için aynı üniversitede göreve başlamıştır. Sattarov, “Yerli Lehçe Şartlarında V-VIII. Sınıflarda Tatarca Konuşma Kültürünü Geliştirme” konulu yüksek lisans tezini 1963 yılında savunmuştur. Tataristan’ı karış karış gezip araştırmalarda bulunan bu millet sevdalısı hocamız “Tataristan’ın Antroponimimi (kişi adlarını inceleyen bilim dalı)” başlıklı doktora tezini hazırlayıp sunmuştur. Tezi kabul gören Sattarov 1975 yılında filoloji doktoru olmuştur. Kazan Devlet Üniversitesinin Tatar Dili Bölümünde görev yapan Prof. Dr. Gomer Sattarov, Çağdaş Tatar Dilinin Leksikolojisi (sözlük bilimi), Türk-Tatar Onomastiğinin (özel adlar ve özellikle kişi adları bilimi) Temelleri, Tatar Diyalektolojisi (lehçe bilimi), Lisede Tatar Dilini Okutma Yöntemleri derslerine girmektedir. Sattarov’un uzmanlık alanları “Tatar Antroponimimi”, “Tatar Toponimimi”, “Okullarda Tatar Onomastiği”, “Okullarda Konuşma Kültürü”dür. Antroponimi, toponimi ve onomastik alanlarında kapsamlı çalışmalar yaptığından dolayı Gomer Sattarova “Tatar Onomastiğinin Babası” denir. Sattarov, “Türk-Tatar Onomastiği Tarihi”, “Tatar Milletinin Dil ve Budun Bilimi”, “Tatar Şiir Sanatı ve Şiir Onomastiği”, “Tatar Diyalektolojisi”, “Lisede Tatar Dilini Okutma Yöntemleri” ve “Tatar Dilinin Çağdaş ve Tarihi Leksikolojisi” konularında Tatar Dili sahasındaki büyük çığırın güçlü öncüsüdür. Gomer Sattarov’un 500 civarında bilimsel makalesi, 26 kitabı ve 60 ders kitabı bulunmaktadır. Kabına sığmayan bir yapıya sahip olan Gomer Sattarov, ders verme, kitap ve makale yazmasının yanı sıra birçok yüksek lisans ve doktora öğrencisine tez danışmanlığı yapmaktadır. Bugüne kadar mezun ettiği 53 yüksek lisans ve 10 doktora öğrencisi hocalarının yolundan ilerlemektedir. Hocaların hocası Gomer Sattarov 1994–1999 yılları arasında Tatar Dili kürsüsü başkanlığını yapmış olup, bugün başkanlık görevini onun öğrencisi Gölşat Reis kızı Galiullina yürütmektedir. Sattarov – Oleg Reşit oğlu Hisamov, Mönire Helilrahman kızı Enverova vs. öğrencileri ile beraber çalışmaktadır. Diğer öğrencileri ise Tataristan, Rusya ve Türk Cumhuriyetleri’nin çeşitli üniversitelerinde çalışmalarını sürdürmektedir. Bilim yoluna baş koyan Gomer Sattarov, aynı zamanda benim de hocamdı. Üniversitedeki bazı hocalar aradan uzun yıllar geçse de unutulmazlar, bazılarının ise simaları bile gelmez gözümüzün önüne. Gommer Sattarov unutulmayan, belleklerimizde derin iz bırakan bir hocaydı. Derse girer girmez önce yoklama yapar – adımızı, soyadımızı, nerden olduğumuzu sorardı. Bölge ve köy adlarımızı söyledikten sonra, “Orada böyle bir tepe var” veya “Orada böyle bir nehir var” diyerek tepe, nehir, dere vs. adlarını söylerdi. Şaşkınlıktan dilimizi yutardık. Her yeri nereden biliyor, en önemlisi tüm bunları nasıl aklında tutuyor diye şaşırırdık. Hocamız derin bilgi birikimi ve zihin kuvveti ile bizi hayrete düşürürdü. Sonra derse geçer anlatmaya başlardı. Yunan filozof Aristoteles’in (M.Ö. 384–322): “Akıllı insan düşündüğü her şeyi söylemez, fakat söylediği her şeyi düşünerek söyler” sözleri hocamız Sattarov için de geçerlidir. Ders anlatırken dersin nasıl geçtiğini anlamıyorduk, hocamız hararetli konuşmaları ile tüm dikkatleri üzerine topluyordu. Konuşmalarından Tatar milletini candan sevdiğini hissediyorduk. Dil Bilgisi dersinde alıntı kelimelerden bahsederken, Rusların birçok kelimeyi Tatarlardan aldığının altını çizerek örneklerle anlatırdı. Örneğin, Rusların Kremlin kelimesi Tatarların Kirmen (Türkçe kermen veya kale), Tamojnya (gümrük) – Tamga (Türkçe damga), Dengi (para) – Teñke  (Türkçe tenge veya madeni para) kelimesinden olduğunu söylerdi. Hocamız, Türk-Tatarların şanlı tarihinden bahseder, Tatar olduğu için gururlanırdı. Tatarlar için Vatan simgesi olan İdel-İtil nehrinin “büyük nehir”, büyük Hun hükümdarı Attila (400–453) adının “İdelle-İdilli İdil boyunda doğan”[18] anlamına geldiğinin altını çizerdi.

 

Kazan Devlet Üniversitesi öğrencisiyken, hocam Gomer Sattarov danışmanlığında 2 yıl “Nekıy İsenbet Dramaturjisinin Şiirsel Onomastiği” başlıklı dönem tezi hazırlayıp başarılı bir şekilde sunmuştum. “Tatar Ana Okulunda Konuşma Geliştirme” konulu yüksek lisans tezimi Prof. Dr. Fehime Hisamova başkanlığında hazırladım, hocam Gomer Sattarov ise tez savunana itiraz eden (opponent) sıfatıyla katıldı. Tezimi kusursuz hazırladığımı söyleyen Sattarov övgü dolu sözleri ile beni gururlandırmıştı.

 

Bir bilginin “Planınız bir yıl içinse pirinç ekin, on yıl içinse ağaç dikin, yüz yıl içinse insanları eğitin” sözlerinden yola çıkarak hareket eden saygıdeğer hocalarımıza şükranlarımı sunuyorum. Onlar Türk-Tatar bilim dünyası için çalışan fedakâr insanlardır.

 

Doğumunun 190.yılında büyük Tatar bilgini Kayyum Nasiri halen Tatar halkı tarafından saygı ile anılıyorsa, bu onun seçtiği yolun doğru olduğunu göstermektedir. Millet kendine hizmet eden ve candan bağlı olan şahsiyetlerini unutmaz.

 

İngiliz filozof John Stuart Mill (1806–1873): “Bir ulusun değerleri, o ulusu meydana getiren bireylerinin değerleriyle ölçülür.”demiştir. Tatar ulusunun meydana getirdiği değerler, yalnız Kazan Tatarları için değil tüm Türk Dünyası için önemli katkılarda bulunmuştur. Kayyum Nasiri, Gomer Sattarov, Rezeda Ganiyeva ve daha nicelerini bağrında barındıran Tatar ulusu hiç kuşkusuz büyük bir ulustur ki, tarihte de adını altın harflerle yazdırmıştır.

 

KAYNAKÇA

  1. Çağatay, Saadet, Prof. Dr. Saadet Çağatay’ın Yayınlanmış Tüm Makaleleri, C.2, Yayına Hazırlayan Prof. Dr. Aysu Ata, İstanbul 2008.
  2. Galeü, Mehmüt, Möhecirler (Muhacirler), Kazan 2000.
  3. Gaynullin, M., Tatar Edebiyatı Tarixı- Kayum Nasiri (Tatar Edebiyatı Tarihi-Kayyum Nasiri), C.2, Kazan 1985.
  4. Gıylacev, T.Ş., Tatar Filologiyese hem Tarixı Fakultetı ( Tatar Filolojisi ve Tarihi Kürsüsü), Kazan 2004.
  5. Hakov, Vahit, Tatar Edebi Tele Tarihı (Tatar Edebi Dilinin Tarihi), Kazan 1993.
  6. İshaki, Muhammet Ayaz, Hayatı ve Faaliyetleri, Ankara 1979.
  7. Safiullina, F.S., Zekiyev, M.Z., Hezerge Tatar Edebi Tele (Çağdaş Tatar Edebi Dili), Kazan 1994.
  8. Sattarov, Gomer, Atamalar Dönyasına Seyehet ( Terimler Dünyasına Seyahat), Kazan 1992.  
  9. Tatar Ediplere, Megrifetçelre ( Tatar Yazarları, Maarifçileri, XX. Yüzyıl başları), Kazan 2005.
  10. Temir, Ahmet, Abdülkayyum Nasiri’nin Hayatından Yapraklar, Kazan IX., İstanbul 1972.
  11. Togan, Zeki Velidi, Hâtıralar, Ankara 1999.

 

 

[1] Gaynullin M., a.g.e., Kazan 1985, s.  263.

[2] Hakov V., Tatar Edebi Tele Tarihı, Kazan 1993, s. 216.

[3]Hakov V., Tatar Edebi Tele Tarihı, Kazan 1993, s. 215.

[4] Çağatay S., Prof.Dr.Saadet Çağatay’ın Yayınlanmış Tüm Makaleleri, C. 2, İstanbul 2008, s. 229.

[5] Gaynullin M., a.g.e., Kazan 1985, s. 265.

[6] Safiullina F.S., Zekiyev M.Z., Hezerge Tatar Edebi Tele, Kazan 1994, s. 207.

[7] Gaynullin M., a.g.e., Kazan 1985, s. 267.

[8] Ebul Ali Sina veya Hüseyin de denir. Batıda Avicenna diye anılır.

[9] Gaynullin M., a.g.e., Kazan 1985, s. 270.

[10] Gaynullin M., a.g.e., Kazan 1985, s. 271.

19Gaynullin M., a.g.e., Kazan 1985, s. 272.

 

 

[12] Mehmüt Galeü, Tatar medeniyeti ve fikir dünyasında derin iz bırakmış tarihçi, bilgin ve filozof Şihabetdin Mercani’nin (1818–1889) baba tarafından yakın akrabasıdır.

[13] Gülnar Hanım – Türk-Tatar dil bilgini, siyasetçi, yazar Olga Semenova Lebedeva’nın (1854-?) edebi lakabıdır. Rusçadan Türkçeye yaptığı cevriler ve Tatarlarla ilgili yazdığı olumlu yazıları bulunmaktadır. K.Nasiri’nin Fars dilinden çevirdiği “Kabusname” eserini Tatarcadan Rusçaya çevirmiştir.

[14] Galeü M., Möhecirler,Kazan 2000, s. 48-50.

[15] Çağatay S., Prof.Dr.Saadet Çağatay’ın Yayınlanmış Tüm Makaleleri, C. 2, İstanbul 2008, s. 238.

 

[16] Hakov V., Tatar Edebi Tele Tarihi, Kazan 1993, s. 215.

[17] Mart 2010 tarihinden itibaren Kazan Devlet Üniversitesinin adı Kazan Federal (İdil Boyu) Üniversitesi olarak değiştirilmiştir.

[18] Sattarov G., Atamalar Dönyasına Seyehet, Kazan 1992, s. 9-11.

Doğumunun 190.Yılında Tatar Bilgini KAYYUM NASİRİ.

Roza KURBAN

 

Halk şairi kimliğini kazanmış ünlü Fransız yazar ve şair Victor Marie Hugo (1802–1885), bir milletin büyüklüğünden bahsederken: “Bir milletin büyüklüğü, nüfusunun çokluğu ile değil, akıllı ve fazilet sahibi adamlarının sayısı ile belli olur.”  demiştir. Victor Hugo’nun bu sözleri, Kazan Tatarlarını tanımlıyor sanki. Tüm dünyadaki Kazan Tatarlarının sayısı 7 milyon civarındadır. Kazan Tatarlarının yaklaşık %25’ı Tataristan’da, diğer %75’i ise Tataristan’ın dışında yaşamaktadır. Ayrıca 1 milyondan fazla Tatar Türkiye, Romanya, Bulgaristan, Almanya, Çin, Amerika, Finlandiya v.s ülkelere dağılmış durumdadır. Kaderin acı cilvesi sayesinde dünyanın çeşitli ülkelerine dağılan Kazan Tatarları, sayıca az ve birkaç yüzyıl Rus işgali altında yaşayarak yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olmalarına rağmen dünyaca tanınmış yazar, tarihçi ve aydınlar yetiştirmiştir. Bu aydınlar dünya medeniyetinin gelişmesinde büyük katkılarda bulunmuşlardır.

tataristan-harita tataristan-bayrak

 

68 000 km.² yüzölçümüne sahip olan Tataristan’da 43 bölge bulunmaktadır. Her bölgenin kendine özgü özellikleri ve güzellikleri, bunun yanı sıra ünlü şahsiyetleri de vardır. Bölgelerin havasından mıdır suyundan mı bilinmez, örneğin birçok ünlü yazar ve şair Kazan artında bulunan Arça bölgesinden çıkmıştır. Ünlü Tatar şairi Abdullah Tukay (1886–1913)  Kuşlavıç, yazar Muhammet Mehdiyev (1930–1995) Göbercek, Stalin Devri kurbanı ünlü yazar ve gazeteci Mehmüt Galeu (1886–1938) Taşkiçü, edebiyat eleştirmeni Farvaz Miñnullin (1934–1995) Arça bölgesinin İşnarat köyündendir. Tataristan’ın güney doğusundaki Elmet bölgesinden ise ünlü gazeteci ve yazarlar çıkmıştır. Yazar ve gazeteci Rizaeddin Fahreddin (1858–1936) bu bölgenin Kiçüçat köyünden, siyaset yazarı, edip ve gazeteci, Stalin Devri kurbanı Fatih Kerimi (1870–1937) ise Miñlebay köyündendir. Ünlü Tatar yazarı ve gazeteci Fatih Emirhan (1886–1926), Stalin Devri kurbanı ünlü tarihçi Gaziz Gobeydullin (1887–1938) o zamanın medeniyet merkezi olan Kazan şehrindendir. Kazan Tatarlarının tüm yazar, aydınlarını yazmaya kalkarsam bir kitap yazsam bile az olur. Onun için bu listeye burada virgül koyarak, doğup büyüdüğüm Yeşel Üzen (Yeşil Vadi) bölgesinin yetiştirdiği Tatar bilginlerinden bahsetmek istiyorum. Yeşil Üzen bölgesi, adından da belli olduğu gibi yemyeşil bir cennet bahçesi gibi güzeldir. XIX. ve XX. Yüzyılın ikinci yarısında Tatar bilim dünyasının önemli dilcileri Yeşil Üzen bölgesinde dünyaya gelmiştir.

 

KAYYUM NASİRİ’NİN HAYATI

 

Tatar ulusal uyanışı ve bilimsel aydınlanmasının simgesi olan Abd-ül-Kayyum Nasiri, 14 (2) Şubat 1825 yılında Yeşil Üzen bölgesinin Yukarı Şırdan köyünde 6 çocuklu ailenin 2.çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Zamanının aydınları olarak bilinen aile fertlerinden gelen yetenekten Kayyum Nasiri da nasibini almıştır. İlk eğitimini babası Abd-ün Nasir’den alan Kayyum 1841 yılında tahsil için Kazan’a gitmiş ve Kazan’ın Beşinci Mahalle Medresesi’ne kaydolmuştur. 1855 yılına kadar bu medresede eğitim gören Kayyum Nasiri, Arap ve Fars dillerinin yanı sıra gizlice Rus dilini de öğrenmiştir. Rusça öğrenmek o zamanlar ulema tarafından yasaklandığı için Kayyum Nasiri bir ilki gerçekleştirmiştir. Rus dilini bilmesi onun için iş imkânı sağlamıştır. 1855 yılında Kayyum Nasiri, erkek ve kız çocukları için dini ilkokul olan Duhovnoye Uçilişçe’ye Tatar Dili öğretmeni olarak göreve başlamıştır. Bu Nasiri’nin ilk öğretmenlik deneyimi olup, daha sonra Ruslar için dini ortaokul olan Duhovnaya Seminariya’da öğretmenlik işine devam etmiştir. Nasiri, bu yıllarda Rus öğrenciler ile konuşarak Rusçasını daha da geliştirmiştir. Esas maksadı misyonerlik olan bu okullarda Kayyum Nasiri’nin neden çalıştığını, Ali Rahim “Kayyum Nasiri’nin tercüme-i hali” adlı makalesinde, “kusursuz bir şekilde Rusça öğrenmek ve bu yoldan batı ilimlerine ve üniversite muhitine nüfuz etmek arzusu ile izah etmektedir”.[1]   Sonraki yıllarda Kayyum Nasiri serbest dinleyici olarak Kazan Üniversitesi’ne girmiştir. Kendini Tatar milletini aydınlatmaya adayan bu şahsiyet ders kitapları yazarak, takvimler çıkararak, çevriler yaparak ve öğrencilere ders vererek varlık ile yokluk arasında geçimini sağlamaya çalışmıştır. Telif hakkı olarak alan paralarını diğer eserlerini bastırmak için harcadığından elinde pek parası olmamıştır Kayyum Nasiri’nin.

 

1879 yılından başlayarak Kayyum Nasiri resmi olarak hiçbir yerde çalışmamış, ömrünün kalan kısmını yazarlık işine adamıştır. 1885 yılında Nasiri Kazan Üniversitesi’nin Arkeoloji, Tarih ve Etnografya Cemiyeti’nin aslî azası olarak seçilmiştir. Bu yıllarda onun eserleri – talebeler, Rus aydınları ve Türkologlar arasında tanınmıştır. Tatar yazar ve gazeteci Ayaz İshaki (1878–1954) Kazan’da Gölboyu Medresesi’nde tahsil gördüğü yıllarda Kayyum Nasiri’nin eserleri ile tanışmış, birkaç kez ona sokakta rastlamış ve evine gidip görüşmüştür. Ayaz İshaki, Nasiri hakkında Milli Yol dergisinde şunları yazmıştır: “ O devirde yaklaşık olarak, 1895–1896 yıllarında ben, Kayyum Nasiri’nin bir hayli eseri ile tanışmış bulunuyordum. Birkaç kere “Piçen Pazarı” ( Kuru ot pazarı, burada Kazan’ın merkezinde bulunan bir çarşı) çevresinde kunduz kalpaklı, eski moda geniş cüppeli, meshi başmaklı (deriden), orta boylu “Sukır Kayyum” (Kör Kayyum)’a rastladığımı hatırladım. Onun hakkında medresede türlü türlü hikâyeler söylenirdi. O, medrese görüşü açısından, ne Şahabettin Mercani[2] gibi “mu’tezile”[3], ne de İsmail Bey (Gaspralı)[4] gibi “dehri” idi. O yarı yarıya gülünç, yarı da acınacak, biçare olarak tasvir edilirdi. Bu tarif biz gençlerde onu görme merakı uyandırır, onu ziyaret etmeyi tasarlardık. Ancak, bu cüreti kendimizde yeteri kadar bulamadığımızdan hep geciktirirdik. Medresede Usulü Cedid ve Usulü Kadim (tedrisi) nizaları çok kuvvetli olduğu günlerde, ben bir arkadaşım ile onu görmeye gittim. Abdülkayyum Nasiri, o zamanlarda “Piçen Pazarını” (Kazan’da bir çarşı – Saman Pazarı) çevrilip meydana çıkan sokağın başındaki evin avlu içindeki bölümünde oturuyordu. Bu evi Kazan’ın yeni fikirli (aydın) tüccarlarından olan Süleyman Ayıt’ın[5] oturmak için ona tahsis ettiğini ve kira almadığını söylerlerdi. Ne gibi konular üzerinde konuştuğumuzu unuttum. Ancak, onun kıyafeti gözümün önünde duruyor. O, bizi kısa ceket giymiş, ayağına da takunya geçirmiş bir şekilde karşıladı. Gözlerinin zayıflığı açıkça görülüyordu. Evin her tarafında kitapla dolu pek çok raflar dizilmiş, önüne de adi bir masa konmuştu. İkinci kere gittiğimde ben yalnızdım. Bu sefer görüştüğümüzde Abdülkayyum Nasiri, ne sebeptendir hep beni konuşturdu. Eserlerini gösterdi. Rusça öğrenmenin gerektiğini anlattı. Şu sırada yemeği de pişmiş olduğundan olacak – herhalde – bana yemek yedirdi. Üçüncü defa gittiğimde ben ondan “Rusça-Tatarca Lügat” kitabını satın almaya gittim. Konuşmamızın ayrıntılarını bilmiyorum artık. Ancak, o, Kazan ulemasından, zenginlerinden “hizmet değerlendirmesini bilmiyorlar” diyerek şikâyet ediyordu. Biz gençlerin “Uluğ Hazret” olarak tanıdığımız hocalara “nadan” (cahil), “aptal” gibi sözler kullanıyor ve bizleri şaşkına döndürüyordu. Umumiyetle dünyaya küskünlüğü, muhitinden narazılığı, her şeye öfkeyle bakması sözlerinden, muamelesinden belli oluyordu.”[6] Kayyum Nasiri’nin hayata olan bu küskünlüğü ve öfkesi zor şartlar ve talihsiz geçen şahsi hayatından olsa gerek. Evlendiği eşiyle Kayyum Nasiri ancak bir yıl kadar yaşayabilmiştir ki, eşi doğum sırasında vefat etmiştir. Eş ve çocuk acısını üzerinden atamayan Nasiri bir daha evlenmemiş, hayatını bekâr olarak sürdürmüştür. Kayyum Nasiri’nin Kazan ulemasından ve zenginlerinden şikâyet etmesi geçmiş tarihte yaşanan acı olaylardan ortaya çıkmış olmalıdır ki, Kazan Hanlığı’nın son melikesi Söyembike hakkında “Şura” dergisinde şu satırları yazmıştır: “Eğer Süyünbike Başkurtların memleketinde olmuş olsaydı onu Başkurtlar hiçbir zaman Moskoflara vermezlerdi.”[7] Tatar halkının bulunduğu durum Kayyum Nasiri’yi doğal olarak derinden etkilemiştir. Kazan Hanlığı Ruslar tarafından işgal edilmemiş olsaydı Kazan Tatarları o günlerde daha farklı, özgür ve mutlu bir şekilde kendi bağımsız devletlerinde yaşarlardı. Kayyum Nasiri yukarıdaki sözleri bunları düşünerek söylemiştir.

 

Kayyum Nasiri, hayatının büyük bir kısmını Kazan’da geçirmiş olup, birkaç kez ağabeyi Abdülhey yanına Moskova’ya, sınav için Ufa’ya ve 1893 yılının yaz aylarında Orenburg’a gitmiştir. Kayyum Nasiri doğup büyüdüğü köyüne her yaz gitmiş, burada köy halkı ile tarlalarda çalışmıştır. Ayrıca komşu köyleri de gezerek köylülerle sohbet etmiş, folklor ve tarihi kaynakları araştırmıştır.

 

Kayyum Nasiri boş zamanlarında el işleri ile uğraşmıştır. Kitap çitlemek, ev eşyaları yapmak, harita çizmek, resim yapmak gibi işlerle meşgul olan Kayyum Nasiri: “ Daima yazı yazmak yoruyor, kanları uyuşturuyor, ben her gün bir iki saat çalıştıktan sonra, bu aletlerle kendime lazım olan eşyaları yapıyorum”[8] demiştir. Ömrünün sonlarına doğru felç geçiren Kayyum Nasiri iyimserliği ve gayreti sonucu ayağa kalkmıştır. Sağlıklı günlerini yalnız geçiren Kayyum Nasiri’ye hastalıkta da yardım elini uzatan olmamıştır. Möhemmediye Medresesi talebeleri dışında ne kimse kapısını çalmış, ne de hal hatır sormuştur. Tüm ömrünü Tatar milletinin aydınlanmasına adayan bu büyük şahsiyet 1902 yılının 20 Ağustos (2 Eylül) tarihinde hayata gözlerini yummuştur. Kayyum Nasiri Kazan’ın Yeni Biste Mezarlığına defnedilmiştir.

Devam Edecek…

 

images (14)

[1] Temir A., Abdülkayyum Nasiri’nin Hayatından Yapraklar, Kazan, IX, İstanbul 1972, s. 21.

[2] Şihabetdin Mercani (1818–1889) Tatar tarihçisi, bilgin ve filozoftur.

[3] Mu’tezile: Kaderi inkâr eden bir felsefi fikir zümresidir. Mezhepten ayrıldıkları için bu ad verilmiştir, dehri-dinsiz.

[4] İsmail Gaspralı (1851–1914) gazeteci, yazar, eğitimci ve siyasetçidir.

[5] Süleymen Ayıt: Kızlar için “Ayıt Mektebi” kurmuş olan Fatiha Hanım Ayıt’ın kocasıdır.

[6] İshaki A., Hayatı ve Faaliyetleri, Ankara 1979, s. 203-204.

[7] Togan Z.V., Hâtıralar, Ankara 1999, s. 97.

[8] Gaynullin M., Kayum Nasıyri, Kazan 1985, s. 260.

Doğu Türkistan’daki Kanlı Mayıs (29.05.1962)

İklil KURBAN

 

         Yıl 1962, bahar. Doğu Türkistanlılar Çin zulmüne dayanamayıp, “suya düşen yılana sarılır” misali akın akın Rus işgalindeki Batı Türkistan’a kaçmaya başlar. O günlerde ulusun içine “Taşkent ve Almatı gibi büyük şehirlerde bile ekmek bedavaymışlafı geniş halde yayılır. Her günü saat 20’de açılan “Vatanı Kurtarma Radyosu” sırayla Uygurca-Kazakça-Çince ateşli yayınlar yaparak, halkı Sovyetlere kaçmaya ve Çinlilere karşı isyana kışkırtır. Ulus aç bir sürü gibi birbirini iter. Bu kaçış mayıs ayında toplu bir göç haline dönüşür. Müstebit Çin komünist rejimi önce, Doğu Türkistan’ın boşaltılmasından memnundur. Fakat çok geçmeden dışarıda dava adamlarının çoğalmasından rahatsız olan ve olayın Rusların lehine gelişmesinden korkan Çin hükümeti, 29.05.1962 günü büyük bir askerî güç ile hududu kapatır. Kaçış olayının en çok ve şiddetli olan sahası Gulca şehrini merkez edinen İli bölgesidir.  Bu yüzden de hükümetin en ciddî uygulamalara başvurduğu bölge burasıdır.

 

29 Mayıs sabahı, Gulca otobüs terminali mahşer günü gibidir. Bilet almaya ve otobüse binmeye gelenlerin sayısı gittikçe biraz daha artar. Oysa ne bilet satılır, ne de otobüs kalkar. Hükümet kalabalığı dağıtmak için Kurban Ali’yi[1] görevlendirmiş olmalıdır ki, o aniden kalabalığın arasında ortaya çıkıp, halka: “Karne ile verilen un ve kumaş miktarını çoğaltırız, dağılınız!” diyordu. Halk onun sözlerini dinlemek söyle dursun, ona: “Sen niye şişman, biz niye zayıf? Hain, Milli Çinli!” diyordu. Çinlinin emri ile milletinin isteği arasında ezilen bu zavallı insan iyice yorulmuştu. Ona yaklaşan kinli delikanlılar, parmakla onun şişman göbeğine dürterek: “Haydi söyle bakalım!” diye bağırıyordu. Sonunda Kurban Ali: “Canım azizim ben ne yapabilirim!” diyerek yalvarmaya başladı. Gerçekten iş ciddiydi. Vaat veya tehdit ile bu işin sonuna çıkmak mümkün değildi. Hükümetin gizli görevlileri Kurban Ali’ye yaklaşarak, sessizce onu korumaya, kurtarmaya çalışıyordu. Ne mümkün…

 

Kurban Ali ile beraber onlar da bu kalabalık kinli aç insanlar denizinde boğulabilirdi. Şimdi Kurban Ali’nin bu kalabalığın arasından sağ kurtarılabilmesi imkânsız gözüküyordu. Halk ondan, biletin satılması, otobüsün kalkması için emir istiyordu. Kurban Ali ise “Böyle bir emri verebilmek için hükümet binasına gitmeliyim” diye kaçmaya çalışıyordu. Nihayet hükümet binasına hep beraber gidildi…

 

Stalin Caddesiyle Azatlık Caddesi arasına inşa edilmiş, arkası birbirine bitişik hükümet binasıyla parti binası artık her şeye hazırlanmış durumdaydı. Kapısı güneye Stalin Caddesine bakan birkaç kat hükümet binası halk ile Kurban Ali’ye bırakılmıştı. Kurban Ali halkın istediğine uyarak, izinnameyi yazıp, titrek bir elle etrafındakilere uzattı. Kalabalık bu izinnameyi mühürletmek için, dolaşarak kuzeye dönüp, Azatlık Caddesindeki parti binasına yaklaştılar. Ama demir parmaklıklarla kuşatılmış avlu kapısı çoktan zincirlenmişti.

 

Gittikçe artarak Azatlık Caddesine sıkışan insanlar yatağına sığmayan bir nehir gibi dalgalanıyordu. Başkalarının omzuna binerek izinnameyi göklere yükseltip sallayan bir el; demir parmaklıklar ötesindeki soğuk suratlı yüksek binaya durmadan hitap edilen sesler: “İzinnameyi mühürleyin! Gideceğiz! Şehir sizlere kalsın!”

 

Bina balkonuna yine bir başka milli kukla çıkıp (tabii, böyle vaziyette Çinli kürsüde asla gözükmez) vaat ve tehdit dolu kısa bir nutuk çekti. Ama, ne buna inanan ne de bundan korkan çıktı. Halk durmadan aynı isteği sesleniyordu: “ Gideceğiz, gideceğiz! Her şeyimiz size kalsın, bırakın canımızı!”

 

Sabahtan bu yana çok yorulan insanlar; öğleden sonraki hızla alçalmakta olan güneş; bir de bu kadar çoğunluğa yaklaşan gizli kader… Şimdi hepsi, insanlar da, güneş de, gizli kader de acele eder durur… O izinnameyi sallayan elle beraber birkaç kişinin demir parmaklıklardan atlaması üzerine halkın önündeki ve arkasındaki çatılara yerleşen Azatlık Ordusu askerleri makineli tüfekten kurşun yağdırmaya başladı. Şaşkınlıkla bir o yana, bir bu yana dalgalanan kişiler kurşun yağmuruna hedef olmaktan kurtulamıyorlardı. Makineli tüfekler durmadan ateş kusuyordu…

 

Böylece, Azatlık Caddesi, Azatlık Ordusu tarafından azat edilirken(!), güneşin son ışıkları da sönüp, Gulca şehrinin gökleri tamamen karanlığa gömüldü. İşte bizim şehir tarafından duyduğumuz makineli tüfek sesleri, bu ölüm kusan seslermiş.

 

 

Iklil_Kurban017

 

 

Kaynakça:

1.Kurban, İklil, Şarkı Türkistan Cumhuriyeti (1944-1949), Ankara 1992.

2.Kurban, İklil, Gerçekler ve Yalanlar (Anılar-Yansımalar: 1943-2007), Ankara 2007.

[1] Kurban Ali, Kazak Türklerinden, İli bölgesinin kukla başkanı. O, bu olay sırasında halka yalvaran sözleri ve izinname yazması yüzünden 1962-1980 yılları arasında 18 yıl hapsedilmiştir.

Dünya Türklüğünün Meseleleri ve Sıkıntıları -son-

DÜNYA TÜRKLÜĞÜNÜN MESELELERİ ve SIKINTILARI

(İDİL-URAL-KIRIM TÜRKLERİ ÖRNEĞİNDE)

Roza KURBAN

(Ahde Vefa Turan Birliği Derneği’nin düzenlediği “3 Mayıs Türkçüler Günü” konulu söyleşide yapılan tebliğ)

-Son Bölüm-

Kırım Tatar Türkleri ve Kırım’ın Rusya’ya İlhakı

 

Ukrayna Devlet Başkan’ı Yanukoviç’in Avrupa Birliği karşıtı tavırlarından dolayı ortaya çıkan gerilimin sonucunda Ukrayna Mecilisi Yanukoviç’i devirmiş o da ülkeyi terk etmiştir. Batı ile Rusya’yı karşı karşıya getiren olaylar zincirinin başlanması ile birlikte, durumdan vazife çıkaran Putin ‘bölgedeki güveni korumak’ bahanesiyle askeri birliklerini Kırım’a indirmiştir. Kırım Parlamento’su, havaalanları Rusların kontrolü altına alınmış, uluslararası uçuşlar iptal edilmiştir. Bilindiği gibi, 2 milyonluk Kırım nüfusunun %58,32’sini Ruslar, %24,32’sini Ukraynalılar ve sadece %13’ünü Kırım Tatarları oluşturmaktadır. Nüfusunun %58,32’sini oluşturan Ruslar, Kırım Parlamento’sunda da büyük çoğunluktur. Kırım Parlamento’su 8’e karşı 78 oyla Rusya’ya bağlanma kararını almış ve 16 Mart 2014 tarihinde referandum yapılmıştır. Kırım Tatar Türklerinin boykot ettiği referanduma katılım oranı %83,1[1] olup, katılımcıların %96,77’si Rusya’ya, %3’ü Ukrayna’ya katılma yönünde oy kullanmıştır. Referandum sonucunun çıkmasının hemen arkasından Kırım’ın bağımsızlığı ilan edilmiş ve Rusya’ya katılma başvurusu yapılmıştır. Olaylar o kadar hızlı gelişti ki, sanki Ruslar yıllarca bu günü beklemişti; önceden hazırlıklı oldukları belliydi. Putin’in Kırım’ın Rusya topraklarına katılmasını öngören anlaşmayı onaylarken yaptığı konuşma bunu doğrular nitelikteydi. İmza töreninde Kremlin’den ulusa seslenen Putin, “insanların kalbinde ve aklında Kırım’ın hep Rusya’nın bir parçası” olduğunu, “tarihi adaletin yeniden sağlandığını” söylemiştir. Kırım’ın Rusya’nın ayrılmaz bir parçası olageldiğini belirten Putin, 16 Mart tarihinde gerçekleşen referandumun “fazlasıyla ikna edici” olduğunu savunmuş, Kırım halkının da “bu tarihsel adaletsizliğe katlanmak zorunda olmadığını” söylemiştir. Putin’in sözlerinden de anlaşıldığı üzere, hem Ruslar hem de Kırım’da çoğunlukta olan Rus nüfusu, ilhakı, tarihi yanlışın düzeltilmesi olarak görmektedir. Putin, referanduma katılmayan, Kırım’ın Ukrayna’ya bağlı kalmasını isteyen Kırım Tatar Türklerine de Tatar dilinin Rusça ve Ukraynaca ile birlikte resmi dil olarak kullanılacağı sözünü (!) vermiştir. Kırım’ın Rusya’ya ilhakını öngören anlaşma, Rusya Parlamentosu’nun alt kanadı olan Duma’da tek “hayır”a karşı 443 oyla 20 Mart 2014 tarihinde kabul edilmiş, daha sonra parlamentonun üst kanadı Federal Konsey tarafından da onaylanmıştır. Burada göze çarpan ilginç nokta şudur ki, Rusya, 1992 yılının 21 Mart tarihinde Tataristan’da yapılan referandumu tanımayan Rusya’nın Kırım’daki halkoylamasını jet hızıyla tanıması Rusya’nın ikiyüzlü siyasetinin bir göstergesidir. Kırım’daki referandum yasal da, neden Tataristan’da yapılan referandum yasal değildir? Bu bir çifte standart değil midir? Gerçi Rusya için dünya kanunları geçerli değildir, Rusya’nın kendi orman kanunları vardır ve Putin de ülkeyi kendi kanunlarına göre yönetmektedir. Rusya’da tek devlet, tek millet, tek dil, tek din egemendir.  O da Rusya Devleti (Rusya Federasyonu kelimesi sadece sözdedir), büyük (!) Rus milleti, Rus Dili ve Hıristiyan dinidir. Rusya Kırım ilhakını “resmileştirdikten” sonra, milliyetçilere karşı savaş bayrağını açmıştır… Bir tarafta milleti için canını feda etmeye hazır olan milliyetçiler, diğer tarafta ise Rusların ağızdan çıkan emri hemen uygulamaya hazır olan hainler. Tataristan’ın bağımsızlığını, referandum sonuçlarını dile getirenlere, Kırım’ın Rusya’ya ilhakının ihlal olduğunu söyleyenlere hemen “bölücü”, “terörist” damgası vurularak yargılanmaktadır. Hainler ise ödüllendirilmektedir. Hainleri ödüllere boğmak, Rusya’nın eskiden beri gelen bir geleneğidir. Bu Çarlık Döneminde de, günümüz Rusya’sında da geçerli bir yöntemdir. Hainler de zaten ödüllere bayılırlar… Kırım konusunda da Putin bu geleneği sürdürmüş, Kırım’ın kuşatılmasına katılanları madalya ile ödüllendireceğini söylemiştir…

 

Kırım Tatar milliyetçileri denince ilk akla gelen isim Kırım Tatarlarının efsanevi lideri Mustafa Cemil Kırımoğlu’dur. Bugüne kadar direnişi ile birçok milliyetçiye ilham kaynağı olan Mustafa Cemil Kırımoğlu, SSCB döneminde “Benim milletimi tanımayan devlete ben askerlik yapmam” diye askerlik yapmayı reddettiği için 1968 yılında 15 yıla hapsedilmiştir. Sovyetler döneminde Sibirya hapishanelerini tek tek dolaşan Mustafa Bey kendini milletine adamış bir şahıstır. Kırımoğlu ödüllere kanmayan, dik duruşundan taviz vermeyenlerdendir. Kırım’da yaşanan olaylar sırasında Putin, Kırım Tatar Türklerinin liderinden yararlanmak üzere Kırımoğlu ile görüşme isteğini dile getirmiştir. Kırım olayları ortaya çıktıktan sonra çeşitli ülke liderleri ile temaslarda bulunarak destek arayan Mustafa Cemil Kırımoğlu, Tataristan’ın eski Cumhurbaşkanı Mintimer Şemiyev’in daveti üzerine Kazan’a gitmiştir. Kırımoğlu-Şeymiyev görüşmesi sırasında Kırım’daki olayları, endişelerini dile getiren Kırım liderinin sözleri karşısında Şeymiyev, “ben bu dediklerini yapamam, sen bunu Putin’e anlat, onunla görüş” diyerek Putin’e telefon açmıştır. Görüşmeden olumlu bir sonuç çıkmamış aksine Putin her zamanki tehditkâr tavrını sürdürmüş ve görüşme sonunda: İcabında bazı süreçler, bazı durumlarda feda edilir! Ukrayna’nın Sovyetler Birliği’nden kopması da neticede gerçek manada ‘legal’ biçimde gerçekleşmemiştir…” Kırım’ın ilhakı sonrası tehditlerini resmiyete döken Putin, başta Mustafa Cemil Kırımoğlu olmak üzere Kırım Tatar Milli Meclisi Başkanı Refat Çubarov, toplum eylemcileri İsmet Yüksel, Sinver Kadırov gibi birçok milliyetçinin 16 Nisan 2019’a kadar 5 yıl süreyle Kırım’a (Rusya topraklarına) girmesini yasaklamış, Kırım Tatar Milli Meclisi Başkan Yardımcısı Ahmet Çiygöz tutuklanmıştır. Kırım topraklarında yaşayan Kırım Tatar Türklerine karşı uygulanan baskı ve zulüm devam etmektedir. Yapay davalar, sorguya çağırma, sivil toplum kuruluşlarının kapatılması, mevcut olanlarının faaliyetlerinin kısıtlanması, toplu eylemlerin yasaklanması, Kırım Tatar Türklerinin evlerinin gayri resmi biçimde gecekondu yapıldığı gerekçesini öne sürerek düzenleme yapılacağı bahanesiyle evlerinden kovulması, Kırım Tatar okullarının kapatılması, Kırım Tatar televizyon kanalı ATR’nin kapatılması uygulanan baskılardan bazılarıdır. Sorgulama sırasında yapılan işkenceler, Kırım Tatar gençlerinin ölüm haberleri, referandum sonrası bölgedeki Rusların Kırım Tatar Türklerinin evlerini bir savaş ganimeti gibi paylaştıkları, “bu Tatar buradan taşınınca bu ev senin, o ev benim olacak” şeklindeki konuşmalarına da yansıdığı bir gerçektir.

 

 

SonuçRoza_Kurban

 Yukarıda kısa olarak anlatmaya çalıştığımdan da anlaşıldığı üzere Rusya’da Türklere yer yoktur. Tek yol vardır “Ya Rus olacaksın, ya da yok olacaksın!”. Türklere uygulanan zulmün haddi hesabı yoktur. Rusya’da yapılan insan hakları ihlalleri AİHM’ye de yansımış, Rusya bu konuda ilk sıralarda yer almaktadır. Rusya dün neyse bugün de odur. Sadece devir ve yöneticiler değişmiş, zihniyet ise aynıdır. Korkunç İvan’ın “kahraman”, Deli Petro’nun “dahi”, katil Stalin’in “büyük siyaset adamı” olduğu bir ülkeden ne beklenebilir ki? Ruslar, Türk milliyetçilerini üç tane isimle adlandırmaktadır: bağımsızlıktan söz edenler – bölücü, Türklere yapılan haksızlıkları dile getirenler – aşırı (extremist), Müslümanlarsa – teröristtir. Ayrıca Rusya diasporadaki milliyetçi Türkleri de iftira atma yoluyla susturmaya, sindirmeye çalışmaktadır. Kazan Tatar, Başkurt, Kırım Tatar Türkleri ile ilgili yapılan bilimsel toplantıları da kontrolü altına almak isteyen Rusya, Türkiye Dışişleri Bakanlığına nota vermekten de çekinmemektedir. Rusya’nın kendisi ise, bölge Türklerin tüm etkinliklerini siyasi amaçlarına alet ederek kendi propagandasını yapmaktadır. Ancak tüm zorluklara rağmen milliyetçi Türkler dün olduğu gibi bugün de bağımsızlık mücadelesini sürdürmektedir. Kendini milletine adayan bu insanları ne tutuklama, ne sorgulama, ne takip, ne yargılama, ne sürgün, ne hapis, ne ölüm korkutabilir.

 

Bir dava uğrunda bir işi başlatmak zor, bu işi sürdürmek, başarıyla geleceğe taşımak daha da zordur. 1945 yılının 3 Mayıs tarihinde, Tophane Askeri Hapishanesinde Hüseyin Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan, Nejdet Sançarlar başta olmak üzere 10 mahkûmun kutlamasıyla başlayan Türkçülük Günü kutlamaları günümüzde tüm dünya Türklerince kutlanmaktadır. 10 cesur insanın başlattığı Türkçülük Günü, bugün milyonların bayramı olmuştur. Sözlerimi Büyük Önder Atatürk’ün sözleri ile sonlandırmak istiyorum: “ Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca, hürriyet ve bağımsızlığa sembol olmuş bir milletiz. Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun, bağımsızlıktan mahrum bir millet, medeni insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye liyakat kazanamaz. Türk milleti yüzyıllardan beri hür ve müstakil yaşamış ve istiklâli yaşamak için şart saymış bir kavmin kahraman evlatlarından ibarettir. Bu millet istiklâlsiz yaşamamış, yaşayamaz ve yaşamayacaktır.”

Ve paneli düzenleyen Ahde Vefa Turan Derneği, Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi öğrenci grubu Asenalar, Buğra Kitabevi, Harun Meral, Ali Bulgurcu, tüm emeği geçenlere ve katılımcılara sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.        

 

 

 Kaynakça:

Kerimullin, Ebrar, Yazmış, Yazmış… (Kader, Kader…), Kazan 1996.

  1. Kurban, İklil, Yaşlı Tarihin Yankısı (Bulgar-Tatar Tarihi ve Medeniyeti), İstanbul 1998.
  2. Tahirov, İndus, Beysezlek Baskıçları (Bağımsızlığın Basamakları), Kazan 1994.
  3. Tatarstan Respublikası Konstitutsiyase (Tataristan Cumhuriyeti Anayasası), Kazan 1995.
  4. Togan, Zeki Velidi, Hatıralar, Ankara 1999.

 

[1] Son bilgilere göre referanduma katılım %50–60 civarında olduğu belirtilmiştir.

Dünya Türklüğünün Meseleleri ve Sıkıntıları -2-

Roza Kurban’ın Tebliği (Devam)

(Ahde Vefa Turan Birliği Derneği’nin düzenlediği “3 Mayıs Türkçüler Günü” konulu söyleşide yapılan tebliğ)

3- 1941–1945 İkinci Dünya Savaşı yılları da büyük kayıplara neden olmuştur. 18 Mayıs 1944 Kırım Türklerinin sürgünü, 1944 Kasım Ahıska Türklerinin sürgünü tam anlamıyla bir soykırımdır.

4- 1950 yılında tekrar bir yapay açlık vakası yaşanmıştır.

5- 29 Ekim 1957 tarihinde Ural’ın ötesinde bulunan “Mayak” atom tesisinde meydana gelen patlama ve akabinde Rus köyleri hemen tahliye edilmiş, Tatar köyleri ise tahliye edilmeden haritadan silinmiş ve köy sakinleri kaderi ile baş başa bırakılmıştır.

Bu örnekler daha da çoğaltılabilir. Çarlık Dönemi yerini Sovyetlere bırakmış, ancak Ruslaştırma siyaseti devam etmiştir. Sovyet Dönemi’nde yaşananları görmüş geçirmiş Tatar tarihçi, bibliyograf Ebrar Kerimullin (1925–2000) durumu şöyle özetlemiştir: “Komünistler iktidara gelince, molla oğlu olmak, dine inanmak, geleneklere bağlı kalmak, milletinin tarihini savunmak büyük “günahlardan” sayılmıştır. Bunun farkına varan Tatar aydınları, kendi “günahlarından” arınmak için, bir nevi vaftiz yolunu – Rus kadınlarla evlenme yolunu seçtiler. Bir zamanlar, Tatar Folkloru üzerine birçok büyük çalışmalar yapan bilginimiz Hemit Yarmöhemmetov kendinin “müezzin oğlu olmasına, “İdegey”[1] metinlerini toplamasına, yayına hazırlamasına rağmen, neden tutuklanmağının, işten atılmadığının nedenlerini bana anlatmıştı. “Eşim Rus’tu, Rus kadınlarla evlenenlere milliyetçi, halk düşmanı adını takmıyorlar”, – demişti.

Evet, Rus kadınla evlenme, milletinden kaçma, çocuklarına Rus ismini verme, Sovyet Dönemi’nde kariyer yapma kapılarını sonuna kadar açıyordu. Şimdi de böyle. Biz kırk civarında Tatar generali, amirali olduğunu biliyoruz, onların mutlak çoğunluğunun eşleri Rus’tur. Bunların hepsi milletini satarak koltuk, makam sahibi olmanın örnekleridir… Rus kadınla evlenmediysen, “vaftiz olmanın” diğer yolları da vardır. Makam sahibi olmak için kendi dilini “unutmak”, sadece Rus dilinde nutuk söylemek, Moskova’nın şarkısını okumak, çocuklarını Rus okullarında okutmak şarttır.

Bu durum sadece Tataristan’da böyle. Tataristan dışına giden Tatarların mutlak çoğunluğu İvan’a dönüşmüş, milletini, soyadını değiştirmiştir… Bunun başka yolu yoktur. Aksi takdirde o en zor işte, asgari ücretle çalışmak zorundasındır. Tatar kalırsa, ona ne lojman, ne kariyerde yükselme vardır, o bir zenci durumundadır. Bu şartlar altında nasıl dilini, milletini düşünürsün? Tüm Sovyet sistemi, Rus olmayan milletleri iktisadi, sosyal ve kültürel yönden Ruslaştırma amaçlı kurulmuştu.” (Kerimullin 1996: 402–403). Görüldüğü gibi Sovyet Dönemi’nde Ruslaştırmanın sadece yöntemleri değişmiştir. Sovyetler “tek tip” insan yetiştirmenin dışında, dilini, tarihini, geleneklerini bilmeyen şuursuz “mankurtlar” yetiştirmiştir. Sovyet Dönemi’nde “Türk olmak” ve “Türk kalmak” çok zor olmuş, bu bugün de böyledir. Ancak şunu belirtmekte yarar var, Türklük için sonuna, ölümüne kadar mücadele eden insanlar da olmuştur. Değil zindanları ölümü bile göze alan yiğit insanlardan ilk akla gelen isim hiç kuşkusuz Tatar ulusunun büyük oğlu, siyasetçi Mirseyit Sultan Galiyev’tir (1892–1941). Sultan Galiyev 1917 Ekim Devrimi’ni büyük bir heyecanla karşılamış ve Lenin’in “Ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayın etme hakkı” sözlerinden yola çıkarak Bolşevikleri desteklemiştir. Fakat çok zaman geçmeden söylenenlerin sadece sözde kaldığını gören Sultan Galiyev, gerçekleri Stalin’in yüzüne haykırmıştır: “Yeter, yoldaş Stalin, cumhuriyetlerin bağımsızlığı ile oynamayın! Yaşasın Tatar-Başkurt Cumhuriyeti!” (Kurban 1998: 99). Bu sözleriyle şimşekleri üzerine çeken Sultan Galiyev, sözlerinin bedelini hayatı ile ödemiştir.

1990’lı Yıllar

 

SSCB’deki değişimler, 1985 yılında Gorbaçev Sovyetlerin başına geldikten sonra başlanmıştır. Gorbaçev’in “perestroyka”, “glasnost” tabirleri Sovyetlerde yeni hayatın başlanacağının habercisi olmuştur. 1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılması ile birlikte Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesi SSCB için bir milat olmuştur. Demokrasi rüzgârının esmeye başlamasıyla birlikte bölgede yaşayan Türkler de harekete geçmiştir. 1917 devrimleri İdil-Ural’da nasıl bir heyecan yarattıysa 1990’lı yılların değişimi de aynı heyecan ve umut olmuştur. Kazan Tatarları değişimlerden yararlanmakta öncülük etmiştir. Takvim, 1990 yılının 30 Ağustos tarihini gösterdiğinde Tataristan Parlamentosu Yüksek Şurası Tataristan’ın Devlet Egemenliği Beyanatı’nı kabul etmiş ve Tataristan’ın bağımsızlığını ilan etmiştir. Milli ruh, milli heyecan birçok sivil toplum kuruluşunun açılmasına neden olmuştur. 1990’lı yıllarda Tatar milliyetçilerince, Milli Meclis, Tatar İçtimai Merkezi, “Vatan” Cemiyeti, Dünya Tatarlar Ligası kurulmuştur. Ayrıca dönemin Cumhurbaşkanı M.Şeymiyev’in fermanıyla 1992 yılının Haziran ayında Dünya Tatar Kongresi çağırılmış ve 19–23 Haziran 1992 tarihinde 1000’den fazla kişinin katılımıyla Dünya Tatar Kongresi’nin I.Kurultayı gerçekleşmiştir.

1991 yılının Aralık ayında SSCB çökmesi sonucunda tepeden inme Rusya Federasyonu ortaya çıkmıştır. Diğer Türk Cumhuriyetleri bağımsızlığını ilan etmişken Rusya Tataristan’ın bağımsızlığını tanımamıştır.   Bu durum karşısında Tataristan Parlamentosu 20 Şubat 1992 tarihinde halk oylamasına gitme kararı almıştır. Bu karar doğrultusunda 21 Mart 1992’de halk oylaması yapılmıştır. Referandumda halka “Siz Tataristan’ın egemen devlet, uluslar arası hukuk sübjekti, Rusya ve başka cumhuriyetler, devletlerle ilişkilerini eşit şartlarda hukuki anlaşmalar yapan Cumhuriyet olmasını istiyor musunuz?” sorusu sorulmuş ve “evet” veya “hayır” olarak yanıtlanması istenmiştir. 3.768.500 nüfuslu Tataristan halkının % 51,3’ünü Tatarlar, % 41’ini Ruslar, % 3’ünü Çuvaşlar, kalan % 4,7’sini de diğer milletler teşkil etmektedir. Toplam nüfusun % 56,58’ini oluşturan 2.132.351 kişi referanduma katılmıştır. Katılımcıların 1.309.056’sı (%61,4)  “evet” , geriye kalan 799 bin 444’ü “hayır” oyu kullanmıştır. Benim de canlı şahidi olduğum ve görev aldığım halk oylaması Tataristan’ın bağımsızlığı lehinde sonuçlanmıştır.

21 Mart 1992’de Tataristan’da yapılan referandumdan sonra 31 Mart 1992 tarihinde, Rusya imzalanması için federe cumhuriyetlere “federatif antlaşma” sunmuştur, fakat Tataristan ve Çeçenistan bu antlaşmaya imza atmamış, haliyle Tataristan’ın Rusya Federasyonu’na dâhil olduğuna dair herhangi bir sözleşme bulunmamaktadır. Buna ek olarak tarihçi ve siyasetçi İndus Tahirov’un şu sözlerini de hatırlatmakta yarar vardır: “Burada şu gerçeğin altını çizerek belirtmek gerekiyor ki, Tatar ülkesinin zorla Rusya’ya katılmasından (1552) bugüne kadar tek bir Tatar böyle bir antlaşmaya imza atmamıştır.” (Tahirov: 1994: 145). Federasyon, savunma ve dış politika alanında dayanışma amacıyla birden fazla devletin bir birlik devlet içinde birleşmesi anlamına gelmektedir. Durum böyleyken Rusya’nın ortaya attığı Rusya Federasyonu gerçek dışı bir uydurmadır ki, son günlerde bunun birçok kanıtına rastlamak mümkündür. 21 Mart tarihinde halktan gelen güvenoyuna dayanarak Tataristan kendi anayasasını hazırlamış ve anayasa Tataristan Parlamentosu’nda 6 Kasım 1992 tarihinde kabul edilmiştir. Tataristan Anayasası’nın giriş sayfasında şu satırlar yer almaktadır: “Bu anayasa, Tataristan Cumhuriyeti’nin devlet statüsü hakkındaki halk oylaması sonucuna göre kabul ve ilan edilmiştir.”(Tataristan Cumhuriyeti Anayasası 1995: 5). Tataristan Anayasası’nın 1 maddesi, Tataristan’ın egemen demokratik bir devlet olduğunun altını çizmiştir, ayrıca 4.maddeye göre Tataristan’da iki dil: Tatar ve Rus dilleri resmi dil olarak ilan edilmiştir. Referandum ve Anayasa, Tataristan’ın bağımsız bir devlet konumuna gelmesinin bir kanıtıdır ki, konuyla ilgili İndus Tahirov şu satırları yazmıştır: “Tataristan kâğıt üzerinde de olsa, otonom cumhuriyetten bağımsız bir cumhuriyete dönüştü. Bugün, bu belgelere esasen, Tataristan, Rusya ve diğer devletlerin önünde bağımsız bir devlet olmaya hak kazandığını kanıtladı. Referandumun yapılması, bağımsızlığın hukuki esasını güçlendirdi.”  (Tahirov 1994: 208). Rusya’nın bu olaylar karşısında ne yapacağı merak konusuydu. Rusya, Tataristan’ın ne bağımsızlığını kabul etmek istiyor, ne de fazla ses çıkmasını. Bunun sonucu 15 Şubat 1994 tarihide B.Yeltsin ile M.Şeymiyev arasında “Yetkileri Paylaşma Antlaşması” imzalanmıştır. Bu antlaşma bir taraftan Rusya’nın tepkiler karşısında geri adım atması gibi algılansa da, aslında gerçekler hiç de göründüğü gibi değildir. Rusya için “Yetki Paylaşımı”, Tataristan’ın dizginlerini ele alma ve Tatarları oyalama, zaman kazanma anlamını taşımaktaydı. Bunun yanı sıra antlaşmanın Tataristan Cumhurbaşkanı Şeymiyev tarafından imzalanması, Tataristan adına verilen ilk taviz, Tataristan’ın elde ettiği başarıların kaybının başlangıcıydı. Tataristan Cumhuriyeti için yeni bir çöküş döneminin habercisiydi. Bundan sonra Tataristan’ın elde ettikleri yavaş yavaş elinden alınacaktı… Ayrıca 1994 yılında Rusya’nın bağımsızlığını ilan eden Çeçenistan’a karşı acımasız bir savaş açması, Tatarlar başta olmak üzere Rus olmayan diğer uluslara gözdağı vermek ve korkutarak susturmak içindi. 10 yıl devam eden bu savaşta Çeçenistan yerle bir edilmiş, sivil halk acımasızca katledilmiş, milletin savunucusu olan 2 cumhurbaşkanı öldürülmüştür. Bu savaş, kendinden başka milletlere hak tanımayan zalim Rusların gerçek yüzünü ortaya koymaktadır.

2000’lı Yıllar/Putin’in Rusya’sı

 

2000’lı yıllarda Putin’in iktidara gelmesi, Tatarlar başta olmak üzere Rus olmayan için sonun başlangıcı olmuştur. Putin, Rusya’da tek devlet, tek millet, tek dil, tek din yaratma siyasetini gütmüştür. Putin’in amacı büyük Rus Devleti, büyük (!) Rus milleti, Rus dili ve Hıristiyan dinini Rusya’da egemen kılmaktır. Aslında Putin, Petro’nun vasiyetini harfiyen uygulamaya koymuştur.

1-Putin’in ilk girişimi, “parçala ve yönet (yut)!” siyasetini faaliyete geçirmektir. 2002 yılında, SSCB dağıldıktan sonra ilk kez genel sayım yapılmıştır. Sayılarının daha az gösterilmesi ve haklarının kısıtlanması amaçlı Tatarlar: Kazan Tatarları, Mişer, Kreşen (zorla tapındırılmış Tatarlar), Sibirya Tatarları, Astrahan Tatarları, Nogay Tatarları gibi 45 küçük etnik gruplara ayrılmıştır. Ayrıca SSCB döneminde pasaportlarda yer alan “millet” hanesi Rusya Federasyonu pasaportunda kaldırılmış, artık herkes Rusya Devleti’nin milletinden olmuştur.     

2- 27 Kasım 2002’de Rusya Federasyonu kanunlarına ekleme yapılarak Tatar diline en uygun olan Latin alfabesine geçiş yasaklanmış. Bu kanuna göre “Rusya Federasyonu’ndaki tüm halklar ana dillerinde yazarken Kiril alfabesi kullanılmalıdır.” 1999 yılında Tataristan Parlamentosu’nda kabul edilen ve 2011 yılına kadar hem Kiril hem de Latin alfabesinin kullanımını öngören karar böylelikle daha 2002 yılında Moskova tarafından tek taraflı feshedilerek Tataristan Parlamentosu’nun kararı yok sayılmıştır.

3- Daha önce 89 bölgeden oluşan Rusya Federasyonu, yeni bir kanunla Moskova Merkez, Kuzeybatı, Ural, Kuzey Kafkasya, Uzakdoğu, İdil ve Sibirya olmak üzere 7 federe idari bölgeye bölünmüştür. Yapılan bu uygulama, cumhuriyetleri idari ve mali konularda kontrol altında tutarak tek merkezden yönetmek içindir. 25 Şubat 2005 tarihinde federe cumhuriyet ve vali seçimlerinin iptal edilmesi ile ilgili bir kanun Anayasa’da yerini almıştır. Böylece Tataristan cumhurbaşkanı da vali seviyesine indirilmiş ve merkezden atanmaya başlanmıştır. Putin, Tataristan konusunda cömert(!) davranmış, cumhurbaşkanlığı görev süresi daha 2006 yılında bitecek olan Şeymiyev’in görev süresini 9 Mart 2005’te uzatmıştır. Bu da Tataristan başkanının Moskova tarafından sevildiğinin bir işareti, Moskova’ya iyi hizmet etmesinin bir ödülüdür. Zaten “ödül (havuç) veya kamçı” Rusların yüzyıllardan beri kullandığı bir yöntemdir. Bu da Rusların sadık kölesi olan Şeymiyev’e verilen bir ödül olduğu su götürmez bir gerçektir. M.Şeymiyev bu atamayı reddetmek yerine kabul etmesinin altında yatan ilk neden – şahsi menfaati, koltuk sevdasıdır. Eğer Şeymiyev milletine, devletine, referanduma ve Tataristan Parlamentosu’nun kabul ettiği Anayasa’ya bağlı olsaydı, böyle bir atamayı kabul etmezdi. Şeymiyev’in bu davranışı Tataristan’ın bağımsızlığını inkâr etmek anlamını taşımaktadır. Tataristan başkanı, halk iradesini hiçe sayarak menfaatini ön plana koymuştur ki, Tataristan bugünlerde bunun acısını çekmektedir. Rusya karşısındaki her yenilgiyi zafer olarak göstermeye çalışan Tataristan başkanı bu vebalin altından nasıl kalkacak, gelecek nesiller önünde nasıl hesap verecek?

Takvimler 2010 yılını gösterdiğinde merkezden atanan başkanların adı, “cumhurbaşkanı” olarak adlandırılmayacağına dair kanun çıkarılmıştır. 21.12.2010 tarihinde Rusya Devlet Duma’sında kabul edilen bu karar, 24 Aralıkta Federasyon Şura tarafından onaylanmış ve Medvedev’in imzasına sunulmuştur. Bu kanuna göre, “Rusya bölge başkanı adı(cumhurbaşkanı) için, Rusya Devlet başkanı adındaki kelimeler kullanılmamalıdır”, yani Rusya’da tek başkan vardır o da Rusya başkanıdır. 2015 yılından itibaren Tataristan, Başkurdistan vs. bölgelerinin sözde “cumhurbaşkanı” adını kullanması yasaklanacaktır. Başkurdistan Cumhurbaşkanı kendi isteğiyle “cumhurbaşkanı” adından vazgeçmiştir. Ancak Ruslar gelecek tepkilerden çekinmiş olsa gerek, Tataristan’da sözde de olsa “cumhurbaşkanı” adı kullanılmaya devam edilmektedir.

4- 30 Ağustos 2005 tarihinde Kazan’ın 1000 Yıllığı kutlanmıştır. Kutlamaya Putin bizzat katılmıştır. Kazan’ın 1000 Yıllığı kutlamaları bahanesiyle 40 tane tarihi bina yerle bir edilerek, gerçek bir kültür soykırımı yapılmıştır. Bir taraftan Kazan şehri 1000 yıllık tarihi bir şehir derken, diğer taraftan tarihi yok etmek ikiyüzlülükten başka bir şey değildir. Ayrıca kutlama kasıtlı olarak 30 Ağustos tarihinde yapılmıştır ki, Tataristan bağımsızlığının ilan tarihi olan ve Cumhuriyet Bayramı olarak kutlanan 30 Ağustos 1990 tarihi unutturulsun. 365 gün içinde 30 Ağustos tarihinin seçilmesi bir kasıttır; o gün bugündür bu tarih Cumhuriyet Bayramı olarak değil de Şehrin Doğum Günü olarak kutlanmaktadır. Putin amacına ulaşmış, bağımsızlık ve cumhuriyet kelimeleri artık tarih olmuştur. Kazan’ın 1000 Yıllığı kutlamaları nedeniyle Putin’in onayladığı madalya “dağıtımı” yalnız Tataristan ile sınırlı kalmamış Türkiye’ye kadar ulaşmıştır. Rus eli ile verilen bu madalyayı büyük bir sevinçle kabul edenler nasıl kendilerine Tatar diyebiliyorlar acaba?

Tataristan’da tarihi binaları yıkma işi bugün de tüm hızıyla devam etmektedir. Ramazan Bayramının ilk günü olan 30.09.2008 tarihinde ünlü Tatar şairi Gabdulla Tukay’ın son yıllarını geçirdiği “Bulgar” misafirhanesi bunlardan sadece birisidir. Tukay’ın izlerini taşıyan, bir dönem tarihinin şahidi olan bu binanın yıkılması ve Tataristan hükümetinin de bunu sessiz onaylaması durumun ne kadar vahim olduğunu gözler önüne sermektedir.

5- 02.12.2007 tarihinde Putin 309 nolu kanunu imzalamıştır. Rusya Federasyonu kanunlarından “Milli komponent (kısım, parça)” çıkartılmıştır. Burada “milli komponent” adı altında Tatarlar başta olmak üzere Rus olmayan diğer milletler söz konusudur. Bu kanun gereği anadilde eğitim yasaklanmış, akabinde birçok okul kapatılmıştır. 2014 yılında Rusya’da 4500, Tataristan’da 698 Tatar okulu kapatılmıştır. Tataristan’ın başkenti Kazan’da sadece 2 Tatar Okulu bulunmaktadır, bu okullarda da Tatar Dili-Edebiyatı olmak üzere ancak 2 ders Tatar Dili’nde okutulmaktadır. Etrafa dehşet saçan Stalin Dönemi’nde bile anadilde eğitim yasaklanmamıştır. Ayrıca, 2009 yılından itibaren tüm lise mezuniyet ve üniversitelere giriş sınavları Rus Dili’nde yapılmaktadır. Doğal olarak Rus olmayanlar için bu sınavları kazanmak nerdeyse imkânsızdır ki, bu da onlar için üniversite kapılarının kapanması anlamını taşımaktadır. 2014 yılı itibariyle milli radyo ve televizyonların bazıları yayından kaldırılmış, yayın yapanlar da ancak 1–2 saat milli dilde yayın yapmaktadır.

Putin bununla da sınırlı kalmamış, üniversite hocalarını da kontrolü altında tutmak için kanunlar çıkarmıştır. 01.10.2009 tarihli, 1689/1 sayılı kanuna göre, yurt dışında konuşma yapacak veya dergide makale yayımlayacak olan bilim adamlarının metinleri virgülüne kadar incelenecek, ayrıca yazılar 4 merciden geçirilecektir. En ilginç olanı da bu mercilerin birisinin FSB (eski KGB) olmasıdır. Zaten yurt dışına çıkan bilim adamlarını dönüşte FSB’ye çağırılıp sorgulanması normal bir olgu olarak algılanmaktadır, bu kanun ise artık yurt dışına çıkışları sınırlamış ve çıkacak olanların da FSB tarafından onaylanmış “güvenilir” insanlar olduğu anlamını taşımaktadır.

Bilim adamlarına tüm bunlar uygulanırken, Tataristan’daki bilim dünyasına da el atmak amaçlı üniversiteleri Moskova’ya bağlamak gerekmekteydi. Yeni bir kanunla Rusya Federasyonu – Moskova Merkez, Kuzey-Batı, Ural, Kuzey Kafkasya, Uzakdoğu, İdil ve Sibirya olmak üzere 7 federe idari bölgeye bölünmüştür. İdari bölgelerde federal üniversiteler kurma kararı da önceden planlanmış olmalıdır ki, “Kuzey-Batı, İdil, Ural ve Uzak Doğu Federal Bölgelerinde Federal Üniversitelerin” kurulması ile ilgili karar 21.10.2009 tarihinde Medvedev tarafından imzalanmıştır. Söz konusu karar gereği, Kazan Devlet Üniversitesi, Hümanitar (Sosyal Bilimler) Üniversitesi, Kazan Devlet Pedagoji Enstitüsü, Kazan Finans Ekonomi Enstitülerinin 3 ay içerisinde tek çatı altında toplanarak İdil Boyu Federal Üniversitesi adını alması planlanmıştır. Tek çatı altında toplanarak kurulacak olan üniversitenin adının İdil Boyu Federal Üniversitesi olarak adlandırılacak olması, üniversite adından şehrin adının kaldırılması büyük tepkilere yol açmıştır. Bu tepkiler karşısında Moskova geri adım atmak zorunda kalmış ve üniversite Kazan (İdil Boyu) Federal Üniversitesi (KFÜ) olarak değiştirilmiş ve bu ad 2 Nisan 2010 tarihinde Putin başkanlığındaki hükümet tarafından kabul edilmiştir. Kazan (İdil Boyu) Federal Üniversitesi 19 Mayıs 2011 tarihinde Rusya Eğitim Bakanlığı’nca onaylanmıştır. Söz konusu olan, “Tatar Filolojisi ve Tarihi Fakültesi’ne ne oldu?” sorusu geliyor insanın aklına. Fakülte parçalanmış, yıllardır kullandığı Kazan şehrinin Kremlin sokağındaki üniversitenin 2.binasının 11. katından sürülmüştür. Tatar Dili-Edebiyatı Bölümü 30 Mart 2013 tarihinde Filoloji ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nün Filoloji ve Sanat Küçük Enstitüsü terkibine dâhil edilmiştir. Filoloji ve Sanat Küçük Enstitüsü, Rus Dili-Edebiyatı, Tatar Dili-Edebiyatı, Yabancı Diller ve Sanat-Dizayn gibi dört bölümden ibarettir. Tatar Filolojisi ve Tarihi Fakültesi’nin diğer bölümleri de aynı şekilde farklı bölüm veya enstitülere katılmıştır. Örneğin, Tatar Tarihi Bölümü, 1 Kasım 2013 tarihinde oluşan Uluslararası İlişkiler, Tarih ve Şarkiyat Enstitüsü’ne dâhil olmuştur.  Sıradaki hedef Tataristan Bilimler Akademisi’dir. Şu günlerde Akademi’nin kapatılacağından söz edilmektedir. Konuyla ilgili yalanlamalar gelse de, “ateş olmayan yerden duman çıkmaz” derler, bunu da zamanla göreceğiz.

6- Günümüzde Tataristan’da Tatarlara karşı kelimenin tam anlamıyla soykırım uygulanmaktadır. Tatarlar kendi topraklarında yabancı muamelesi görmektedir. Bilindiği üzere soykırımın 3 türü mevcuttur: fiziksel, biyolojik ve kültürel soykırım. Günümüz şartlarında katletmeye dayalı fiziksel soykırım uygulamak imkânsızdır, fiziksel soykırımın ancak savaş şartlarında meydana gelmesi olasıdır. Soykırımın diğer iki türü bugün Ruslar tarafından Tatarlara uygulanmaktadır. Biyolojik soykırım, insanları zor ekonomik şartlar altında bırakarak yok etmektir. Tataristan, milli gelirinin %85’ini Rusya’ya vermektedir. Petrol ve doğalgaz zengini olan Tataristan halkı varlık içinde yoksulluk çekmektedir. Buna bağlı olarak Tataristan’da işsizlik, içkicilik her geçen gün daha da artmaktadır. İş aramak amacıyla Tataristan’ın dışına gitmek zorunda kalan gençlerimiz, ister istemez Tatar çevresinden uzaklaşmakta, Ruslaşmaktadır. İçkicilik Kazan Tatarlarının geleneklerinde olmayan bir şeydir, işsiz, mutsuz, gelecekten umutsuz olan gençlerimiz teselliyi içkide aramaktadır. Alkol, uyuşturucu kullanımının artması gençler arasındaki ölüm oranını da artırmıştır. Ayrıca içki ve uyuşturucu batağına düşen işsiz gençlerimiz, içki – uyuşturucu alabilmek için hırsızlık yapmanın yanı sıra cinayet bile işlemektedir. Bunlara yardım eli uzatan yoktur, ölen gençlerimizin ölüm nedenleri araştırılmamakta, suçlular cezalandırılmamaktadır; ölen öldüğü ile kalmaktadır. Tataristan’daki kültürel soykırımın boyutları daha da vahimdir. Tatar okullarının kapatılması, lise mezuniyet ve üniversiteye giriş sınavlarının Rus Dili’nde yapılması sonucu Tatar gençlere üniversite kapılarının kapanması sonucunda Tatarları Edebiyatı’ndan, Tarihi’nden yoksun bırakarak mankurtlaştırmak kültürel soykırımın başında gelen nedenlerdendir. Tatar Dili başta olmak üzere Tatar Edebiyatı’nın, Tatar Tarihinin kısıtlanması, Tatar Dili’nde çıkan gazete ve dergilerin azalması, ihtiyaç yok bahanesiyle bütçeden kaynak ayrılmaması Kazan Tatarlarını uçurumun kenarına götüren gerçeklerdir. Ayrıca Tatarlara geçmişini unutturmak amacıyla tarihi binaların yıkılması da söz konusudur.

7- Ruslar, bölgedeki milliyetçi Türklerin bağımsızlık uğruna verdiği mücadeleyi durdurmak için çeşitli yollara başvurmaktadır. Bugüne kadar birçok milliyetçi, FSB tarafından fişlenmiş, takibe alınmış, sorgulanmış, ev ve işyeri aranmış, yargılanmış ve çeşitli hapis, sürgün veya para cezasına çarptırılmıştır. Milliyetçileri susturmak, sindirmek için hiçbir iftiradan çekinmeyen Ruslar, suç üretmekte sınır tanımamaktadır. Milliyetçiler, en çok Rusya Federasyonu Anayasası’nın 282 maddesi olan “Milletler ve dinler arası düşmanlığı körükleme (tahrik)” maddesi ile yargılanmaktadır. Ayrıca Rusya Ceza Kanun’da yapılan düzenlemeler sonucu, “bağımsızlık” fikrini öne sürerek yapılacak propagandalara 3 yıldan 6 yıla kadar, siyasi hareket oluşturma, harekete para yardımında bulunma 10 yıldan 20 yıla kadar, “bağımsızlık” fikrini internet ve medya aracılığıyla büyük kitleleri kapsayan organizasyon yapma 20 yıl hapis cezasına çarptırılacaktır. Milliyetçilere karşı çıkarılan bu kanunlara her gün bir yenisi daha eklenmektedir. Milletini, dilini, bağımsızlığını savunanlar yargılanmakta, cezalandırılmaktadır. Örneğin, bugünlerde Kazan Tatar milliyetçisi Rafis Kaşapov, 2014 yılının Aralık sonundan beri tutukludur. Rusya Anayasası’nın 282 madde 1.fıkrası gereği 4 aydır tek kişilik hücrede psikolojik baskı altında tutulan Kaşapov’un son duruşması 23 Nisan 2015 tarihinde gerçekleşmiş ve 2 ay daha tutukluluk halinin devamına karar verilmiştir. Kaşapov’un “suçu” Kırım’ın Rusya’ya ilhakına karşı internette yazı yazması, Türk Birliği fikrini savunmasıdır. Rafis Kaşapov, kimsenin önünde eğilmeyen baştan beri Rusların yaptıklarını ifşa eden milliyetçilerdendir. Daha önce de “Petro’nun Gizli Vasiyeti” (18.12.2007) ve “Hıristiyanlığa Hayır” başlıklı yazılarından dolayı yargılanan Kaşapov, RF Anayasası’nın aynı maddesi gereği yargılanmış ve 24.04.2009 tarihinde bir buçuk yıl hapis cezasına çarptırılmış, daha sonra bu ceza şartlı cezaya yani ev hapsine çevrilmiştir. Şimdi tekrar aynı madde ve aynı suçlamalar…

Rusya’daki Türklerin durumunu daha iyi anlayabilmek için birkaç örnek vereceğim. İster çocuk, ister büyük ol, eğer Türk’sen suçlusun. 2010 yılında Moskova’da yaşanan bir olay. Askeri Okulun 3.sınıf öğrencisi olan 10 yaşındaki Seyet (Sait) Fehretdinov, yaşananlara daha fazla dayanamamış ve evinin penceresinde atlayarak intihar etmiştir. Ölümü kurtuluş yolu olarak gören Seyet’i buna sürükleyen olaylar zinciri nedir? Seyet, Kazan Tatar Türklerinden olduğu için sınıftaki Rus öğrenciler tarafından defalarca bayılana kadar dövülmüş, beyin kanaması geçirmiş; öğretmenleri ve okul yönetimi bunu görmezlikten gelmiştir. Anne babasına “merdivenlerden düştü” diyerek açıklama yapılmıştır. Ayrıca Seyet öğretmenleri tarafından zorla kiliseye götürülmüş, öğretmen ve görevlilerin taciz ve tecavüzlerine maruz kalmıştır. Durumu ailesine izah etmeye çalışan Seyet ailesini inandıramamış ve son çare olarak intiharı seçmiştir. İntihar etmeden önce annesine yazdığı mektupta, anne babasından halellik istemiş ve yaşananlardan dolayı kendinin son aylarda yaşlandığını yazmıştır. Seyet yaşasaydı şimdi 15 yaşında olurdu, ama o ne yazık ki Rusların Rus olmayanları hor görme, küçümseme, aşağılama, nihayetinde yok etme siyasetinin kurbanı olmuştur. Söz, Rus ve Türklerden açılmışken, Türkler Rusların burnunu dahi kanatırsa hapishanede çürür, eğer bir Rus bir Türk’ü öldürürse cezalandırılması bir yana ödüllendirilir. 10 yaşındaki Seyet Fehretdinov’a bunu yapanlar da ödüllendirildiğinden eminim. Rusya’da Türk olmak “suçtur”. Bunun aksini iddia eden Rus yetkililer, ‘Rusya’da 145 millet barış ve huzur içinde yaşamaktadır’ şeklinde konuşmaktan utanmamakta ve çekinmemektedir.

Devam edecek…

 

 

 

 

[1] İdegey, Altın Ordu Devleti’nin son dönemleri olan XIV. yüzyılın sonu XV. yüzyılın başlarında yaşanan tarihi olayları konu edinen ve Sovyetler Dönemi’nde yasaklanan bir Tatar Halk Destanı’dır.

DÜNYA TÜRKLÜĞÜNÜN MESELELERİ ve SIKINTILARI

1780908_628817177166971_573568809_n-300x241DÜNYA TÜRKLÜĞÜNÜN MESELELERİ SIKINTILARI

(İDİL-URAL-KIRIM TÜRKLERİ ÖRNEĞİNDE)

Roza KURBAN

(Ahde Vefa Turan Birliği Derneği’nin “3 Mayıs Türkçüler Günü” konulu söyleşide Yapılan tebliğ )

“3 Mayıs Türkçülük Günü’nü, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün “Konya çeşitli Türk devletleri yaşamış, öz Türk vatanıdır. Konya, asırlardan beri tüten büyük bir nurun ocağıdır. Türk kültürünün esaslı kaynaklarından biridir.” sözleriyle yücelttiği ve sevdiği şehir Konya’da kutlamaktan onur duyuyorum. Türk olmak ve Türkçülük fikrini savunmak, bu uğurda yürütülen davalarda mücadele vermek kolay bir iş değildir.

 

Türk Birliği fikrini bilimsel temellere oturtan Pantürkizm’in Babası olarak bilinen Yusuf Akçura (1876–1935), 1944 yılında Türkçülük –Turancılık davasında yargılanan Zeki Velidi Togan (1890–1970) İdil-Ural bölgesinin yetiştirdiği Türklerdendir. Türkiye, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan gibi vatanlarında vatansız kalan dış Türklere kucak açmış, onlar için “ikinci vatan” olmuştur. Yurt dışından gelen Türkler ise Ruslardan kurtuluş yolunu Türk Birliği bayrağı altında birleşmekte aramış ve bunun mücadelesini vermiştir.

Çarlık Rusya’sı ve Sovyet Dönemi

 

Rus istilası, 1552 yılında Kazan Hanlığı’nın Korkunç İvan tarafından işgali ile başlanmıştır. 333 yıllık süreç içerisinde Çarlık Rusya’sı tüm Türk Dünyası’nı boyunduruğu altına almıştır. 1556 yılında Kazan Hanlığı’nın son başkenti Çalım, 1557 yılında Başkurdistan, 1783 yılında Kırım Hanlığı olmak üzere İdil-Ural-Kırım sırasıyla Ruslar tarafından işgal edilmiştir. Toprak işgali sonrasında Ruslar, Rus olamayan milletleri Hıristiyanlaştırma yoluyla Ruslaştırma siyasetini başlatmıştır. Rusların bu siyaseti İdil-Ural bölgesinde birçok ayaklanmaya neden olmuştur. 1552 yılından itibaren 463 yıllık zaman zarfında Ruslara karşı mücadelede önderlik eden, en fazla kurban veren ve en sert direniş gösteren Kazan Tatar Türkleridir dersek yanlış olmaz. Kazan Tatarlarının vatan, millet ve devlet uğruna yürüttüğü bağımsızlık mücadelesi ister Çarlık Rusya’sı Dönemi’nde, ister Sovyet Dönemi’nde, ister 1990’lı yıllardan sonra cereyan eden olaylarda hiç eksilmeden sürmüştür. Onun için Rusya’da yaşanan bu mücadele tarihini Kazan Tatar Türkleri örneğinde irdeleyeceğiz. 1917 Şubat ve Ekim Devrimlerini İdil-Ural Türkleri büyük bir heyecanla karşılamıştır. Bu devrimi Çarlık Rusya’sından kurtuluş olarak gören Türkler, çok zaman geçmeden Komünistlerin iyi niyetli olmadığını anlamıştır. Bir dönem Sovyetlerle işbirliği yapan Zeki Velidi Togan şu sonuca varmıştır: “Demek Sovyetler iyilik perdesi altında her ne iş yaparlarsa yapsın bunun arkasında en büyük kötülük gizlenmiş oluyor.” (Togan 1999: 237). Yaşanan hüsran sonucu bölge Türklerinin bir kısmı yurt dışına kaçmak zorunda kalmıştır.

Sovyetler döneminde yaşananlara ve Türklere yapılan zulme kısa bir göz gezdirelim:     1. 1921–1922 yıllarında İdil-Ural bölgesindeki yapay açlık sonucunda birçok insan açlıktan ölmüş, bir kısmı Kazakistan, Özbekistan vs yerlere göç etmek zorunda kalmıştır.

2.1928 yılında Stalin’in talimatı üzerine başlatılan aydın soykırımı 1937–1938 yılında doruk nokrasına çıkmıştır. Akabinde birçok aydın tutuklanmış, yargılanmış, sürgün ve idam edilmiştir. Stalin Dönemi’nde (1924–1953) idam edilen ve yargılananların sayısı bazı kaynaklara göre 30–40 milyon, bazılarına göre ise 60 milyondur. Bu rakam, o dönemki nüfusun dörtte birine denk gelmektedir. Nüfusuna oranla en çok kayıp veren millet de Kazan Tatarlarıdır.

Devam edecek…

11182110_10153321870309306_3396089792447269381_n