Aylık arşivler: Ekim 2014

Halk Bankasının Ayıbı

images (14)

Hep bankaların maaş kuyruklarını, yaşlılarımızın o kuyruklarda çektikleri eziyetleri konuşur dururuz.  Geçen gün öyle bir şey gördüm ki emekli maaşı dendiğinde akla ilk gelen bir bankanın işlek bir şubesinde tüm yaşlılar içerideydi ama oturacak tek bir koltuk yoktu. Nedeni sordum görevliye, dedi “Genel merkezden öyle talimat geldi”.. Şimdi soruyorum, güvenlik nedeni veya her ne sebeple olursa olsun maaş verdiği yaşlısını oturtamayan bir banka olur muydu?

banka

Peki diğer bankalarda böyle bir uygulama var mıydı? Öyle ya oralarda neden kaldırılmamıştı da yaşlı mudisi en fazla olan bu bankaya neden böyle bir talimat gelmişti?

Açıkçası bunun takipçisi olacaktım. Burada huzurlarınızda soruyorum, bu ayıp Halk Bankasına yakıştı mı? Yönetici ve idarecilerinden tatminkar bir cevap bekliyor ve gelen cevabı da  aynen buradan paylaşacağımı sizlere duyuruyorum.

Çoban Ateşi Programı

Sevgili  Emrah Bekçi Çanakkale TonTV’de yeni bir programa başladı. Program kadar  programın adı  da dikkat çekici. İlk programı ayın 17’sinde yayınlanan ÇOBAN ATEŞİ son kale Çanakkale’den kıvılcımlar  çakarak Türkçe konuşulan dünyanın dört bir yanındaki ülkelere ışığını ateşini ve sıcaklığını öyle bir yansıttı ki manasındaki şiir, edebiyat, kültür ve tarih bilincimizi  gençlere yansıtmamızdaki köprüyü sanırım en ince ayrıntılarına kadar başarıyla kurup gerçekleştirdi.

O ateşi içinde hisseden bizler programı gerçekleştiren bütün ekibe, katılan misafirlerine, izleyen seyircilerine buradan  herkese selamlarımızı gönderiyoruz. Daha çok kişilere ulaşmasını sağlamak boynumuzun borcudur.  O ateşin bir kıvılcımı olabilirsek ne mutlu bizlere ki herşey işte o kıvılcımla başlamıştır bunu da çok iyi biliyoruz. .

 İyi seyirler efendim..

 Birinci Bölüm

http://www.youtube.com/watch?v=NABLMRv3k0g

 

 

 

İkinci Bölüm

 

 

Üçüncü ve son  bölüm.

 

 

İYİ SEYİRLER

 

http://tontv.com.tr/

Nazik Erik Hoca’yı Anma Toplantısı

DAVET

“Vakfımız bu yıl Cumhuriyetimizi ve Onun aziz öğretmeni Nazik ERİK Hanımefendi’yi şükranla, sevgiyle yad ederek ilk toplantısını yapıyor.

25 Ekim 2014 Cumartesi günü saat 14.00’de Ahmet Rasim Sokağı 10/2’de bulunan Vakıf Konferans Salonunda “Cumhuriyetin Öğretmeni Nazik Erik” konulu toplantıyla yeni çalışma yılını açıyoruz. Bilindiği gibi, Nazik ERİK çok değerli hocalar nezaretinde yetişmiş bir Türkolog’du. Türk dilinin aşığı ve yılmaz savunucusuydu. Prof. Dr. Reşit Rahmeti ARAT, Prof. Dr. Mükrimin Halil İNANÇ, Prof. Dr. Fuat KÖPRÜLÜ başta olmak üzere her biri kendi dallarında birer dev adam olan ilim kadrolarının özel ilgi ve ihtimamıyla akademik kariyere hazırlanmıştır. O, Atatürk’ü mükemmel anlamış, benimsemiş, Onun eserini korumayı ve geliştirmeyi hayat gayesi bilmişti. Atatürk’ün laiklik, tarih anlayışı, dil anlayışı konularında eğilmeyen, bükülmeyen bir savaşçıydı.

1231091_10151829282004356_1166462121_n

Türk tarihi, Türk Tasavvuf Kültürü ve bunun temsilcisi olan ışık saçan Anadolu erenleri Nazik Hoca Hanımın gönül sultanları olarak kabul ettiği, rehber edindiği şahsiyetlerdi.

25 Ekim Cumartesi günü saat 14.00’de değerli konuşmacıların ve sizlerin katılımıyla Nazik ERİK Hocamızın fikir ve gönül bereketinden hep beraber nasip alacağız. Sevgi ve saygılarımızla… Agah Oktay GÜNER

10001499_10205035512837260_6392530116257927629_n

İNSAN

İNSAN

22.11.1980

 

Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî mevzûunda,700 senedir, develer yükü kitaplar, makâleler, tezler,şiirler yazılıp araştırmalar yapılmış bulunuyor. Acaba beşeriyet, bu kütüphâneler dolusu eserlerden ne kazanmıştır?

Şu gök kubbe altında yalan, riyâ, hile, fesat ve şekâvet yollu hayvânî hırslar mı tükenmiş, dünya güllük-gülistanlık mı olmuştur?

Şu halde, O Ulu’nun şânında, birkaç söz daha söylenip yazılsa, gene insanoğlu ne kazanacak, hangi kötü huyunu terk edip, iyilik ve güzellik cennetlerinin hûri ve gılmanı mı olacaktır?

***

Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, 1400 sene evvel beşeriyete, tevhid anlayışına dayalı Kur’an ahlâkını getirmiş olan Allah Resûlü’nün peyâm1 ve meramını, ilâhî ve lâhûtî2 bir vecd ve coşkunlukla, dünyanın kulağına akıtmak yolunda, aşkını, imânını, bilgi ve san’atını seferber etmiş müstesnâlardan bir müstesnâdır.

Ne ki, zaman zaman, cemiyetlerin kulakları delik veya tıkalı olur. İşte mânanın maddeye esir düşmediği geçmiş asırlarda, nefislerinin pençesinden âzâd olup huzur ve hürriyete susamış uyanık kütleler vardı ki, kulakları da, gönülleri de Mevlânâ’ların ikâz ve irşadlarına açık bulunuyordu.

Gözü, gönlü ve kulağı madde katılığı ile körleşip sağırlaşmış bugünün insanı ise, kendisine dünya içinde dünya açacak uluların, seslerini duyup, îmânları ile âşinâlık kurabiliyorlar mı?

Kuramadıkları için de beşeriyete bir ilâhî armağan olan o uluların ikrâmını hayatlarına mal edemiyor, böylece de mânevî nafakanın tadına yabancı kalmak bahtsızlığına uğramış bulunuyorlar.

 

Bir zamanlar cemiyetlerin kılcal damarlarında dahî hüküm sürüp yaşayan ve insanoğlunu besleyip yaşatan, o hikmet ve irfan sermâyesi, ne çâre ki bugün, baharı bekleyen tohumlar gibi, gömülü bulundukları derinlerden baş çıkaramamakta, neticede de kütleleri Mevlânâ ile gönül âşinâlığı kuramamaktadır. Kuramadığı için de, yaptığı iş, Onu okumak ve Onun şânında konuşmaktan ibâret kalıyor.

Mevlânâ’ları tanımak için yazıp-çizmek değil, onların hayat görüşleri, Allah ve insanlık anlayışları ile aynîleşip, hikmet, irfan ve aşklarını gönüllerine akıtacak yolu açmaktan gayrı ne düşünülebilir?

Mevlânâ ile alış-veriş, kitâbî ve aklî basamağın üstüne çıkmadıkça, bu bir kuru ilmî muamele ve gösterişten öteye nasıl geçer?

Hikmet, irfan ve aşk, tohum gibidir. Onları sahifeler arasındaki zindandan çıkarıp günlük hayatta yaşanır ve nafakalanılır hâle getirmedikçe, Mevlânâlaşmak ne mümkün?

***

 

Zaman-ı Saâdet’deki İslâm’ın bâkir, samimî ve coşkun heyecan, elbetteki bir gün, kalıplı ve ölçülü bir kelâm, tefsir ve içtihâd devresinin ilim ve mantık anlayışı ile kitâbî ve aklî nizâmını bulacaktı. Nitekim buldu da.

Ne ki, Resülullah zamanının o sıcak ve heyecanlı havası, o şevk ve aşk dolu tadı, beşeriyetin damağında kalmıştı. Onu arayıp bulmak, ona dönmek bir ihtiyaçtı.

Zirâ, Muhammedî ahlâk temelleri üstüne oturmuş bu feragatli îmâna, bu kaynayıp köpüren hikmet ve irfanı yaşamak, ferdi ve kütleleri yükselten itici ve yapıcı kudrettir ki, beşeriyet bir kere onun tadını tattıktan sonra vazgeçmesi düşünülemezdi.

Şu halde, îlâ-yı kelimetullah gibi üstün bir gâye ve vazîfe yüklenmiş bulunan toplum, bu kutsî cihâdın kahramanı olabilmek için, evvelâ kendi nefsine cihâd açıp, hayvânî hırs ve kötülüklerini tasfiye ederek, Hak Resulü’nün saâdetli devrindeki ateşli fedâkârlıkları, hizmet ve muhabbetleri, serdengeçticesine ihyâ etmesi lâzımdı.

 

 

-2-

 

İşte, Resülullah’ın o saâdetli devrindeki bu muhteşem gâye, ferdin nefsânî tasfiyesinden sonra, uğruna kemer bağlanan îlâ-yı kelimetullah aşkı ile, günün birinde, tasavvuf adı ile müesseseleşerek bir mektep, bir irfan ocağı oluverdi.

Böylece de,Rifâî’lerin, Kâdirî’lerin, Mevlânâ’ların, Hak’tan gelip, Hakk’a giden ve bütün yaratılmışlarda Hakk’ı gören sesleri ile bünyeleşerek, şevk ve muhabbete susamış kütlelere, aradıkları o sıcak ve bâkir havayı getirmiş oldu.

Tâ Resulullah zamanının mîrası olan bir temel kanun vardı. O da “Küçük cihâddan büyük cihâda dönmek” demek olan, nefsinin kulu olmaktan kurtularak, îlâ-yı kelimetullah gâyesi ve Kur’an ahlâkı ile aydınlandığı ölçüde, etrafını da uyandırmak ve aydınlatmaktı.

***

Kütleler, Saâdetli Resülullah asrının bâkir, samîmî, ve coşkun havasını tasavvuf ulularından tadar tatmaz, arkalarında saf bağladılar. Böylece de, dünyanın ve kendi varlıklarının kirli ve karanlık yüzünden kopup, onların aydınlık ve sağlıklı dünyasına geçiverdiler.

Tasavvuf ve tevhid, ikiz kardeş idi. Tasavvuf, bir görüş bir idrak bir inanış olduğundan ona mekân lâzım değildi. Gerçi tasavvufun amel cephesi düşünülünce, hatıra bir dergâh ve zâviye gelebilirdi. Fakat dergâhlarda icrâ edilen zikir, semâ, tarab3,tasavvufun aslî çehresi değil, olup olmaması,ruhuna tesir etmeyecek zîneti idi.

Tasavvuf için ne dört duvar lazımdı ne bir dergâh.

Zîra asıl dergâh,insandı. Kütle emrinde menfaatsizce kemer kuşanmış her ulu, dergâhın tâ kendisi idi.

Zikirler, semâlar, tarablar şekil ve âyinler ne kadar şatafatlı ve muhteşem olursa olsun, “insan”ı bulmadan, hiçbir şey bulunmuş sayılmazdı.

Bildirecek, öğretecek, arıtıp temizleyecek, şevk ve gâye verecek olan dergâh, “insan”dı, ulu kişinin kalbi mabedi idi.

***

Şu muhakkak ki tasavvuf, İslâm’ın ruhuna en uygun kisve, o ruhun derûnî ihtiyaç ve talebi ile bünyeleşip, cemiyetin bütününe hâkim olmuş bir ilâhî iksîr idi.

Bu yüzden de, âdetâ bir tabiat kanunu kolaylığı ile, kütlenin iliğine-kemiğine işleyerek, fikir olmaktan aksiyon hâline geçiverdi.

Zîra bir irfan ve irşad mektebi olan tasavvuf merkezlerinde, her ne öğrenilecekse, kitaplardan değil,

“insan”dan öğreniliyor ve yaşanmak sûretiyle elde edilen fazîlet, edep ve terbiye gibi değerler, başkalarına da bir insanlık borcu olarak aktarılıyordu. Zîra bu ocağa başını bağlamış olanlar için hayat gâyesi, kendilerine hizmet etmekten çok başkaları için yararlı olmak demekti. Öyle ki düşeni kaldırmak, avucunu açanın elini boş çevirmemek, hile yapmamak, yalan söylememek, fesaddan, şekâvetten, haksızlık, hiyânet, gıybet gibi insanoğlunu küçük düşüren ve iç karartan mânevî sefâletlerden kurtulmak, hep Hakk’ı insanda ve eşyada gören tevhid anlayışından ileri geliyordu.

***

Zaman-ı Saâdet’de ne mezhep ayrılıkları vardı ne sünnîlik ne şiîlik ve ne de itikadça bölük bölük olmuş çatışan zümreler..

O mübârek devir öyle bir devir idi ki,coşup taşan îmân orduları, “Mey bizim sarhoşluğumuzun sarhoşudur” kavli gereğince, ilâhî bir mestlik içinde, olmazları olduran mucizeli demlerin feyz ve bereketini, islâm ve îman tarihine kanları ve canları yazıyorlardı.

İşte beşeriyetin, tadı damağında kalmış olan o taze, saf ve bâkir heyecan gibi, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin toprak üstünde geçen dünya hayatı, Zaman-ı Sâadet’den çeşni veren bir ilâhî coşkunluk ve mestlik devrini açmıştı. Öyle ki, karşısına geleni arıtıyor, temizliyor, saçtığı aşk ve şevk ile pîr ü pâk eyliyordu.

***

Amma Mevlânâ denen o lâhî armağan, mübârek yüzüne topraktan bir örtü çektikten sonra, dağa taşa sığmayan başsız-ayaksız aşkına, Sultan Veled denen ulu, bir nizam ve bir had çekti.İşte bu sûretle de Mevlevîlik bünyeleşerek, âyin, şekil ve merâsim çerçevesine alınmak sûretiyle, bu nizam ve terbiye ocağı, asırların îman hayatına ilim, irfan ve san’at izleri bırakan kervanlar hâlinde yürüyüp gitti.

Padişahtan esnafa, irfan ve hikmete susamış her tâlibi, şahsî istîdat ve kabiliyetince feyizleyip bereketlendiren bu ocakta bereketlendiren bu ocakta dirsek çürüten ve mürekkep yalayan nice kafileler, Türk kültür tarihine şeref sahîfeleri kazandırdılar.

Dergâh demek insan demektir.

Kâinatın gözbebeği olan “insan”ın, ilâhî aşk ile kilitlenmiş gönlüne ise hak ve hakikatten gayrı bir nesne sığmadığından, o kapıyı kim kaktı, kim içine girmek istedi ise, fakir-zengin, hür-esir, âlim-câhil herkes, kendini oraya mal edip kabını doldurmuş, böylece de mes’ûd olan ve mes’ûd eden bahtiyarlar zümresine dâhil olmuştur.

***

Tasavvuf, “insan”ı bulma hüneri, “İnsan’ı görmekle ezel ikrârının bu dünyada hayatında hatırlanıp o ahdin yenilenmesi demektir.

Onun için tasavvuf, dilde bir şey değil, gönülde her şeydir.

 

Dil söylese, el, yazıp çizse de, “insan”ı bulup alış-verişi onunla kurmadıkça, beşer cansız bir kalıp olmaktan öte geçemez.

Tasavvufun, yâni “insan”ın hedef ve gâyesi, Kur’an’ı da, Hadisi de İslâm îmanı içine yayıp bünyeleştirerek beşeri, şeytânî ve hayvânî meyillere karşı zırhlandırıp emniyete almaktır.

Bir ahlâk ve îman nizamı, insanın insanla ve insanın Allah’la olan münâsebetlerinde, adalet, insaf, ihlas, feragat gibi üstün vasıfları karıp karıştırarak tek cevher hâlinde bütünleştirip, toplumda yaşanır hâle getirir.

Tasavvuf, bir felsefe midir? Buna evet demek abes. Zîrâ felsefe, her devrin idrak ve görüş ayrılığına göre zikzaklar çizerek, sırasında kendi kendini inkâr edip bir yeni kalıba sokar.

 

Hakk’ın birliğine dayanan tasavvuf ise, kıyâmete dek, kütleleri dâvet ettiği nîrengi noktasından bir adım ileri-geri götürmez.

Tevhîd, her devirde olduğuna göre, velîlerin adı ve asrı ne olursa olsun, Allah’ı birlemek anlayışı, hareket noktasından vüsûl noktasına tereddütsüz yol alır.

Hak değişmediği gibi, Hakk’ın halîfesi olan “insan” için de değişiklik yoktur.

***

 

Bugün dünyanın, bilhassa biz Türklerin, ne Mevlânâ’dan ne de aynı tevhid ve aksiyon çizgisi üstünde, topluma yol gösterip rehberlik etmiş müstesnâlardan söz etmeye hakkımız vardır.

 

Zîra ne dünya, kendi çapında da olsa o ululara kulak vermekte, ne de biz Türkler, binlerce yıl, “insan” gerçeğinin etrafında peteklenmiş bir millet olarak, o sıcak ve parlak devirlerin cemiyet içindeki seyrini ve tarihini hatırlamaktayız.

 

Sırasında kılıç eri olarak orduların arasına karışan, sırasında irşadcılıkları ile kütleyi mayalayan ve gene sırasında san’at ve zarafetin öncülüğünü etmiş bulunan uluları derkenar etmek gerektiğine inanmak gafleti içinde bulunmaktayız.

 

Böylece de asırlar boyu topluma maddî-mânevî güç ve bir derûnî kanun kazandırmış olan o terbiye ocaklarını söndürmüş ve bu ocakların ruhu olan “insan”ı da küstürmüş bulunuyoruz.

 

Onun için, başlıbaşına dergâh demek olan ”insan”dan söz etmek, onun şânında yazıp çizmek ne işe yarar? Ve üstelik ne haddimiz?

-3-

İnsanoğlunu âbâd ve ihyâ eden, söz ve kitap değil, sözü de yazıyı da, yaşanır canlı prensip hâline getiren “insan” dır.

Beşerin gafleti, dünyayı çobansız ve başsız bırakmıştır. Bu yüzden de nefs kurtları, kütlelere saldırmakta ve kanını içip nesi var nesi yok, talan etmektedir.

***

İş, Mevlânâ’ları, Yunus’ları, Rifâî ve Kadirîleri anlatmakta değil, onları yâni “insan”ı anlamakta ve onun gönlünün selâmet çizgisinden yürüyüp, dünyaya geliş ve gidişin Mânâ ve gâyesini bulmaktadır.

 

Tevekkeli Koca Mevlânâ:

 

Kâbe bünyâd-ı Halîl-i Âzerest

Dil be-bünyâd-ı Celîl-i ekberest

 

Dememiştir. Evet, Kâbe, Azer’in oğlu Halil’in yapısıdır, “insan” ise, Celîl-i Ekber’in beyti ve binası olan Beytullahdır vesselâm

 

Sâmiha AYVERDİ

 

—————————————————–

1) Peyam: haber

2)Lâhut: Cenâb-ı Hakk’ın zâtına mahsus olan ilk ve en yüce âlem; Allah’ın bütün sıfat ve isimlerinin zâtında mevcut olduğu, fakat sadece zâtî sıfatlarının zuhura geldiği, fiilî sıfatlarının ise henüz zuhur bulmadığı âlem, ulûhiyet âlemi.

3) Tarab: Sevinmekten gelen sevinç ve coşkunluk

 

 

 

*************

Dosyalarımı yerleştirmeye çalışırken sarı saman kağıda yazılmış bu teksir nüshasını buldum, kağıt iyice kurumuş, yer yer yırtılmıştı.. Neşredilen kitaplarda yer bulmuş olduğundan emin olmakla beraber, yazmak istedim..Daha iyi anlayabilmek ve sizlerle de paylaşabilmek için..

Muhabbetlerimle ,

Sevgi

13.10.2014247206_10150193080165653_1668944_n

Bu Bayram

Bu bayram her köşe başında yine bıçaklar bilenecek, Barbar Türkler sözleri gündeme düşecek, “kurban kelimesi geçmez kardeşim, o yakınlık demektir” diye adamlar ekranlarda birbirine girecek, bir senedir feysbukta her yazısını beğendiğiniz arkadaşınız hayvansever olup çıkıverecek, tabii aranızda herşey bitecek, Boynuzlu koç gelmeseydi İbrahim Peygamber Oğlu İsmaili kesecekti… diye başlayan cümlelerle bilenler ortalıkta gezecek, zamlarıyla, trafik yoğunluğuyla, kaçan danalarıyla haberler şenlenecek; velhasıl bu bayram da her bayram gibi İslam aleminin yüzü gülecek. koyun_hoplatma_gif

Savaş, açlık, ölüm ve hainlikler unutulup hep güzel şeyler dile gelecek. Mübarek olsun ülkeme de bu bayram, soydaşlarım aç iken tok yatamazsam da paylaşmayı emreden dinime şükürler olsun. İyi ki Allahım varsın, İlahi adaletinde Hay’sın. Şu mübarek saatlerde niyazlarımızı duyansın, elbet milyonların vatan sevgisini yaratansın, gönüllerimizi akıllarımızı yoktan var edensin. Özgürlük içinde bizleri daha nice bayramlara da elbet ulaştırırsın.. Amin

bayram tebriği yüksel amcadan003

Ankara’nın Tek Kadın Seğmen Sucusu

Toki Yapracık ve Toki Turkuaz konutları sakinlerinden iseniz  evinize bir gün su istediğinizde kapınıza gelen güler yüzlü,  çok samimi bir hanımın su getirdiğini görürseniz sakın şaşırmayın olur mu? Kendileri benim biricik ablam olur ve sanırım  muhitinin değil, belki de bütün Ankara’nın (başka şehirleri bilmem ama) tek kadın su satıcısıdır.

https://www.facebook.com/YapracikSegmenlerSU?ref=stream

Hep derdim seni haber yapacağım diye.. O da mahcup mahcup aman ne gerek var derdi.. O kadar kanıksamış, üstlenmiştir işini…

Ablacığımın emekli olduktan sonra çocuklarını evlendirip, onların kucaklarına verdiği tatlı mı tatlı torunlarına bakacak normal bir ev hayatı vardı önceleri… Yeni aldığı evini zevkine göre dayamış döşemiş, temizlemiş ama tam sefasını sürecekken, kendinin bile olmayan bir yanlış karar yüzünden işte kendini bu işin başında bulmuştu. Bir yakını borç içindeydi ve fedakar ablacığım kolları sıvayıp cansiperhane, sağlığını, rahatını düşünmeden öne atılmıştı.

anasayfaresim

2 senedir Leyla hanımı iyi  tanıyan komşuları ve oranın esnafı, hemen herkes  azmini, gayretini çok takdir ederler. Araba kullanmasındaki mahareti,  telefona cevap vermedeki asaleti, insanlarla karşılaştığındaki muhabbeti hemen herkesi sımsıcak sarıverir.

Normal olarak üç dört kişinin yapacağı işi tek başına da kalsa yapan, asla vazgeçmeyen, hep pozitif düşünüp, her şartta çalışabilen bu değerli insan  tamamen örnek alınmalı ve bence ödüllendirilmelidir. Günümüzde çok zor bulunan bir vefa ve cesaret örneği sergilediği için….

Kendisini  ayakta alkışlıyor, sular gibi aziz gönlüne deryalar gibi sevgileri, kollarına dağlar gibi kuvveti, kesesine bolluğu bereketi, zamanına da Hızır Aleyhisselamın yoldaşlığını nasip etsin diye hep niyaz ediyorum.

http://www.yapraciksu.com/