Aylık arşivler: Haziran 2014

BABALAR GÜNÜ DENİNCE…

Roza KURBAN-Babalar Günü denince, bundan 30 yılı aşkın bir süre önce yaşanan bir olay geliyor aklıma. Aradan uzun yıllar geçmesine, o günden sonra hayatımızda büyük değişimler olmasına rağmen bu olay hiç aklımdan çıkmadı, aksine zaman geçtikçe olayı sorgulamaya, anlamaya çalıştım. Ben SSCB döneminde Sovyet okullarında eğitim gören bir Kazan Tatar’ıyım. Bilindiği üzere İdil boyunda hayatlarını sürdüren Kazan Tatarları, Türk Dünyası’nın bir parçasıdır. Birçok ortak değerler, ortak paydamız olmasına karşın yaşadığımız rejim, ortam, aldığımız eğitim, kutladığımız bayramlar farklıydı… 1995 yılında evlilik nedeniyle Türkiye’ye geldiğimde burada kutlanan bayramların başka olduğunu görüp çok şaşırmıştım. “Anneler Günü”, “Babalar Günü”, “Sevgililer Günü” gibi hayatımda hiç duymadığım günler, bayramlar kutlanıyordu. Oysa bu günlerin Türklerle yakından uzaktan alakası yoktu. Buna karşın adı geçen günlerin bir Türk toplumunca benimsenmesi ve her sene büyük bir coşkuyla kutlanarak, alışveriş çılgınlığının doruk noktalara ulaşmasını sağlaması kapitalizmin bir getirisi olsa gerek. Bu günlerin aksine Yılbaşı’nın bir Hıristiyan bayramı olarak algılanması daha da ilginçti. Türkiye’de Yılbaşı, Hıristiyanların her yıl 25 Aralıkta Hz. İsa’nın doğum gününü kutladıkları yortu Noel ile karıştırılıyordu. Çocukluğumdan beri yılbaşı coşkusunu ve heyecanını kalbimde taşıyan birisi olarak Yılbaşı’nın bu şekilde algılanması beni çok üzmüştü. Çünkü çocukken yılbaşı demek, bir yaşına daha girmek, bir üst sınıfa geçmek, yani büyümek demekti. Bizim çocukluğumda okulun spor salonunun ortasında ormandan getirilen gerçek çam ağacı oyuncaklar ve ışıklarla süslenirdi. Çam ağacının etrafında daire oluşturur şarkılar söyler, oynardık. Dışarıdaki soğuk havaya, kar fırtınasına, buz tutan camlara aldırış etmeden gönlümüzce eğlenirdik. Bir de her yıl bizim için hediye paketleri hazırlanırdı. Paketin içinde şeker, bisküvi, gofret, ceviz, elma, mandalina gibi şeyler konurdu. Biz kuzey insanları olduğumuzdan mandalina gibi meyveler bizim topraklarda yetişmiyordu, ondan olsa gerek güneyde yetişen meyvelerin bizim için ayrı önemi vardı. Yılbaşı kutlandığı gün tüm spor salonunu mandalina kokusu sardığından, yılbaşı denildiğinde burnuma o mandalinanın kokusu geliyor. Bu şimdi de öyle, bir mandalina konusu aldığımda ister istemez çocukluğumda yaşadığım yılbaşı geliyor aklıma.

Neyse konudan fazla uzaklaşmadan Sovyet döneminde kutladığımız bayramlardan bahsedelim. “23 Şubat Sovyet Ordu’su Günü”, “8 Mart Dünya Kadınlar Günü”, “1 Mayıs İşçi Bayramı”, “9 Mayıs Zafer Bayramı”, “7 Kasım Ekim Devrimi Bayramı” kutladığımız resmi bayramlardandı. Resmi bayram olduğundan o günler tatildi. Sovyetler döneminde din yasaktı, ama inanan herkes namazını kılar, orucunu tutar, bayramını kutlar, kurbanını keserdi. Bunlar için tatil verilmezdi. Ayrıca Kazan Tatar Türklerinin milli bayramı olan ve ekim işleri tamamlandıktan sonra gerçekleşen “Saban Tuye” (Karasaban Düğünü) etkinliği vardı. Büyük bir neşe içinde gerçekleşen bu bayram için insanlar varını yoğunu ortaya koyar, çocuklarına yeni ayakkabı, yeni kıyafet almaktan geri kalmazlardı. Bu yenilikler için olsa gerek biz çocuklar Saban Tuye bayramını büyük bir sabırsızlıkla bekler, sabah erken kalkarak yeni kıyafetlerimizi giyer ve bayram yerine koşardık. Bayramlar çocuklar içindir, derler. Bizde de bayramlar çocuklar içindi. Türkiye’deki Ramazan, Kurban Bayramları bana bizim Saban Tuye’nı anımsattı. “Anneler Günü”, “Babalar Günü”, “Sevgililer Günü” gibi bayramlar yoktu, onun yerine 8 Mart Dünya Kadınlar Günü anneler günü, 23 Şubat Sovyet Ordu’su Günü ise babalar günü olarak kutlanıyordu. Geçmişte yaşadığım olay 23 Şubat ile ilgiliydi. Zaman içerisinde adı Kızıl Ordu Günü, Sovyet Ordu’su Günü olarak kutlanan bu bayram, 1991 yılının sonunda Sovyetlerin çökmesinden sonra adı değiştirilerek Silahlı Kuvvetler Günü olarak kutlanmaya devam etti. Sovyetlerin çökmesi kutlanan bayramları değiştirmedi, sadece bazılarının adı gündeme uygun şekilde değiştirilmişti. Zaten Sovyetlerin çöküşü ile ancak rejimin adı değişti, yani SSCB gitti yerine Rusya geldi o kadar. Zihniyet de, yöneticiler de, bayramlar da aynıydı, değişen pek bir şey yoktu…

Takvimler 1981 yılının Şubat ayını gösteriyordu… Sovyet okullarında, ilkokul 3 yıl, ortaokul 5 yıl, lise 2 yıl olmak üzere eğitim süresi toplam 10 yıldı. 1980–1981 eğitim yılının I.Dönemini geride bırakmıştık. Çevre köylerde sadece ilk ve ortaokul olduğundan, lise eğitimimizi eskiden il merkezi olan kasabadaki Rus-Tatar Lise’sinde alıyorduk. Farklı köylerden gelen öğrenciler aynı sınıftaydık, I.Dönem içerisinde birbirimizi tanıma fırsatı bulmuş, kendimize yakın olan insanlarla arkadaşlık kurmuştuk. Sınıf arkadaşlarımızın, tabiri caizse “kimin nesi” olduğunu öğrenmiştik. Derste başarılı öğrenciler olduğu kadar haylaz, yaramaz öğrenciler de az değildi. Zira Sovyet Dönemi’nde 10 yıllık eğitim zorunluydu. Şubat ayının ortalarıydı. Sınıfa Edebiyat Öğretmenimiz girdi ve “23 Şubat yaklaşıyor, bu vesileyle bugün ‘Benim Babam’ adlı kompozisyon yazacaksınız. Babanızın örnek davranışlarından söz edecek, babalarınızı tanıtacaksınız” dedi. Sonra, “Babası olmayanlar annelerini anlatsın” diye ekledi. İşte tam o sırada Ferit adında bir arkadaşımız sırasından ayağa kalktı, “Benim babam yok, ben yazmayacağım” dedikten sonra kitap defterlerini topladı, çantasını aldı ve kapıya doğru gitti. Ferit’in bu sözleri sınıfta soğuk duş etkisi yaratmıştı. Ne öğretmen ne de biz arkadaşları bir şey söyleyebildik, sadece şaşkın gözlerimizle onu sınıfın kapısına kadar uğurladık. Ferit, sessiz, sakin, kendi halinde bir arkadaşımızdı, öğretmen başta olmak üzere kimse ondan böyle bir çıkış beklemiyordu. Arkadaşımızın babasının hayatta olmadığını biliyor, fakat ölüm nedenini bilmiyorduk. Ferit’in babasını çok sevdiği belliydi. Bu dışa vuruş, onun babasının yokluğunu kabullenemediğinin isyanı, delikanlılık gururuna dokunduğundan ileri gelen bir öfke patlamasıydı. Sevginin isyana dönüşmesinin, babasız geçen yılların zorluluğunun sahnesiydi bu olay. Sınıfça Ferit’in içinde kopan fırtınanın şahidi olmuştuk ister istemez. Ferit sınıftan çıkınca biz önümüze eğilerek kompozisyonumuzu yazmaya başladık, öğretmenimiz de yerine oturdu, sınıfa ölüm sessizliği çökmüştü…45 dakikanın nasıl geçtiğini fark etmedik, zil çaldı. Genelde zil çalınca şen şakrak, hızlı bir şekilde sınıftan koşarak çıkardık. Bu sefer kimse acele etmiyordu, sınıfta ses soluk yoktu. Yavaşça toplanıp koridora çıktık, adımlarımız ağır, yüzümüz gülmüyordu. Okulumuz iki katlı “U” şeklindeki bir binaydı, edebiyat sınıfı okulun birinci katında “U” şeklinin bir ucundaydı. Edebiyat dersinden sonra matematik dersimiz vardı, o da “U” şeklindeki okulun aynı katında, fakat edebiyat sınıfının tam karşısında diğer ucundaydı. Topluca matematik dersinin olacağı sınıfa ilerledik, kimsenin ağzını bıçak açmıyor, herkes derin bir düşünce içindeydi. Zaten sözün bittiği yerdi, Ferit arkadaşımızın yaptıkları. Onun dedikleri karşısında kim ne diyebilirdi ki? Matematik sınıfına geldiğimizde sınıftan henüz çıkmamışlardı. Ferit, çantasını pencerenin dibine koymuş, kendisi kalorifere yaslanmış bizi bekliyordu. Bir ders boyunca orada durmuş olsa gerek… Her sınıfta olduğu gibi bizim sınıfımızda da haylaz, yaramaz arkadaşlarımız vardı. Her durumdan vazife çıkarıp, her şeyle dalga geçen, arkadaşlarıyla alay etmeyi alışkanlık haline getiren bu arkadaşlar dahi sessizdi. Söz konusu “baba” olduğunda herkes kendine çeki düzen vermiş, arkadaşlarını kırmak, üzmek, kanayan yarasına tuz biber ekmek istemiyorlardı. Bir çocuk kaç yaşında olursa olsun babaya ihtiyaç duyar. Baba çocuk için güvenli bir liman, sırtını verebileceği dayanaktır. Babalarımızın hayatımızdaki yeri başkadır, bunu hepimiz biliyorduk. “Babalar çınar gibidir, gölgesi yeter” derler. Ferit arkadaşımızın ilkbahar ve sonbaharda yağan yağmurdan, esen rüzgârdan, kışın kar fırtınasından, yazın ise sıcaktan koruyan ‘çınarı’ yoktu. Onun kalbinde kimsenin tamir edemeyeceği bir burukluk, kimsenin telafi edemeyeceği bir eksiklik vardı. Derdine derman olmak isterdik, ama nasıl? Bu olay hepimizin kalbinde derin bir iz bırakmıştı. Ferit hepimize bir hayat dersi vermiş, hayatın acımasız, merhametsiz yüzünü hatırlatmıştı bize. Bazen öğretmenlerin yapamadığını öğrenciler yapıyorlar. Bu olaydan sonra arkadaşımıza farklı bir gözle bakmaya başladık, sessiz sakin yapısının arkasında saklı olan duygularını ortaya döken ve bir nevi babasına, babasının hatıralarına sahip çıkan Ferit sınıfta saygı uyandırmıştı.

O günden sonra günler, haftalar, aylar, yıllar geçti… Geçip giden yıllar hayatımızdan birçok şeyi alıp götürmekle birlikte bize birçok şey ekledi. Hayat kaldığı yerden devam etti. O günden sonra lise yıllarında bir daha baba ile ilgili kompozisyon yazmadık, bu konu o gün kapanmıştı hem öğretmen hem de bizim için. Fakat yetim arkadaşımızın kalbindeki yara, yaşanmışlıklar asla hafızalardan silinmeyecekti… Bizi geçmişe götüren anılarımız, geleceğe götüren hayallerimizdir, derler. Babalar Günü denince anılarım beni hep o güne ve Ferit arkadaşıma götürüyor. Umarım arkadaşım Ferit de hayalleri doğrultusunda geleceğe gitmiş ve hayallerine ulaşmıştır. Bugün arkadaşımın nerede olduğunu, ne yaptığını bilmiyorum. Umut ediyorum ki, arkadaşım ailesi ve çocuklarıyla birlikte mutlu bir hayat sürüyordur… Bu yazım Ferit arkadaşıma selam olsun!

1352448892_roza-kurban

Esmerdi, Bıyıklıydı, İyi Adamdı Benim Babam

Babam Kâzım TÜRKELİ

Babamı hiç tanımadım dersem yeridir. Yani o vardı, babamdı ama neleri sevip sevmediğini asla öğrenemeden, daha doğrusu o beni bile göremeden, evimizin olduğu şehirden Ankara’ya “okumaya gidiyorum” diye gitmiş, gidiş o gidiş…  O zamanlar ben annemin karnında altı aylıkmışım. Doğuşumu telgrafla bildirmişler, oğlan beklerken ikinci kız haberine mi içerlemiş ne hiç cevap gelmemiş.

03-43-26

Küçüklüğüm baba sevgisinin eksikliğiyle geçti. “Anne, bu adam babam kokuyor”diye şoförleri koklayıp, sigarayla terin karışımı olan o kokuyu güç timsali olan babamın yerine koyarmışım. Benden iki yaş büyük olan ablamı kıskanırdım çünkü o 1,5 yaşına kadar onunla birlikte olduğu için ben kendimi babama daha muhtaç hissederdim ve ondan daha çok özlerdim.

Annem onun hep iyi taraflarını anlatırdı; o anlattıkça ablamla benim gözümüzde devleşirdi babam. Esmermiş, bıyıklıymış, iyi adammış benim babam. Neşeli,çocuksu, hayat doluymuş hepsi o kadar.bizimle ilgili ne bir hatırası var, ne de bir duası…

İlkokul ikinci sınıfa geçtiğim sene annem eve uğramayan babama daha yakın olabilmek için onun bulunduğu şehre eş durumundan tayinini istemişti. İki kız çocuğunu onsuz yetiştirmek istemiyordu anneciğim doğal olarak. Çocukluk işte apar topar evimizin satılışını,o çok sevdiğim öğretmenimden ve arkadaşlarımdan ayrılışımın hüznünü tek bir hayalim; babamla koyun koyuna uyuyacağımı düşünmek hafifletiyordu sadece..

8

Artık yabancı bir şehirde yapayalnızdık. Bizi tanıyan kimse yoktu burada. Yeni ev bulundu alelacele, yeni okulumuza, yeni hayatımıza alışmak zordu belki ama bir amacımız vardı ve onun için hiç birimiz bu değişikliklerden şikâyetçi değildik. Çünkü umutluyduk, belki yarın babam gelirdi, okula kaydımız yapılırken velimiz olurdu, sinemaya bile götürürdü bizi kim bilir, ayy ne iyi olurdu…

Günler gecelere ucuca eklendikçe aramızdaki kilometreleri eritmek pahasına geldiğimiz bu şehirde de hiçbir şeyin değişmediğini görmemiz çok uzun sürmeyecekti. Babam hala ortalıkta yoktu ve nedense eve bir türlü gelmiyordu.

Dört kişilik ailemizle yalnızlığımız, babasızlığımız devam ediyordu maalesef. Annem, anneannem, ablam ve ben, tek bir tanıdığımızın olmadığı bu büyük şehirde ona yakın olabilmek uğruna kurulu düzenimizi bozmanın ne faydası olmuştu?

Kapı çalışlarına koşmaya usandığım günlerden bir gün sokakta oynarken evin önünde bir taksi durdu. İçinden esmer, bıyıklı birisi indi. Onu ilk ablam tanıdı, gelen bizim babamızdı. Bizden yana bakıp gülümseyince sanki ben de tanıdım birden Evet, evet BABAM gelmişti! Kıpkırmızı olmuştum. Ama ben buna hazırlıklı değildim ki hep ardı ardına basılan kapı ziline şartlandırmıştım kendimi, annemin “baban geldi” deyişiyle irkilecek, hızla koşacaktım kapıya açmaya hani…

Birden ne yapacağımı, nasıl davranacağımı bilememenin şaşkınlığı içinde o hep hayallerimi süsleyen koşup boynuna sarılma, sıkma, hasretimi kusma anımı yaşayamadım. Kucağına tırmanamadım. O da zaten bizden pek farklı davranmıyordu, hiç konuşmadan evin kapısını birlikte çaldık. Babamla ilk karşılaşma anımız böylece alalade bir misafir gelişinden farklı olmamıştı ne yazık.

Az sonra evimizin her köşesinde, odanın içinde, salonda, balkonda velhasıl tüm bu manzaranın içinde o hep görmeyi arzuladığım esmer başının, hiç de öyle harikulade bir şey olmadığını çok acı bir şekilde anlayacaktım.

423050_334231213356576_942862174_nAnnem oldubitti ağırbaşlı kadındır. Bütün ağırbaşlılığına rağmen kocam geldi,   deyip giyinip, boyanmış, dudaklarına rujlar sürmüş, pek güzeldi. Yeşil gözlerinin içi gülüyordu. Yemekler yenildi, çaylar demlendi. Anneannem bizleri yalnız    bırakmak için Kur’an okumak bahanesiyle odasına çekildi.

Evet işte “o” yanımdaydı. Sokaktaki tutukluğum azıcık geçmiş, hep babamı süzüyordum. Bence şimdi onun hakkında hep merak ettiğim soruları sormak için en uygun zamandı. Ama aklıma hücum eden soruların içinden acaba hangisini sormalıydım ki beni daha çok sevsin? Neden çekiniyordum sanki? Aramızda zamandan ötürü oluşmuş buzdan mesafeleri eritmenin en iyi yolu, onun saçlarımı okşamasıydı. Veya bana bir şeyler sorması olamaz mıydı? Neden hep susuyordu?

Canım babacığım, yanındayken bile sana nasıl hasretim görmüyor musun? Sevgimi sana nasıl göstersem acaba? diye düşünürken ben, annem herkese verdiği çayı –geceleri altımı ıslattığım için içmem yasak olan çayı- o günün şerefine bana da vererek jest yapmıştı. Elimde zor tuttuğum çaydan daha bir yudum almıştım ki bir sessizlik oldu. Sobanın çıtırtısı, çaydanlığın fokurtusu silindi hepten…   s_cak_kupa_neskafe_gif

Tek çay içerken çıkardığım yutkunma sesi duyuldu, herkes bana baktı. Kendimi yapmamak için sıktıkça daha da belirginleşen ikinci bir “gurk” sesi takip etti onu. Kahrolası sessizlik! Azıcık gürültü olsa duyulmayacak… Onca sene hasretini çektiğim, gücünün kokusunun esiri olduğum babamın gür sesi bomba gibi patladı odada:
“Kız, şu çayı adam gibi iç!”
“……..”
“Gurk”
“Sana şunu yapma diyorum.”
“Neyi baba?”
Nerden geldiğini anlamadığım bir şamar zaten zor tuttuğum bardağı dibinde kalan çayı ile birlikte halının üzerine fırlattı. Şok olmuştum. Suçum çay içerken çıkardığım yutkunma sesiydi…
Baba, seni özledim,sarılıp öpmek isterken ben seni, en olmayacak şeyle itham ediyorsun beni. Öfkeli bakışlarına maruz kalıyorum, bunun için mi bekledim hep seni? Derslerin nasıl de, seni hiç lunaparka götüremedim de.. Terliklerimi getir de. Çay iste, sigaranı yakayım, ne istersen yapayım ama bunu isteme benden. Beni inatçılıkla suçluyorsun. Seni zor bulmuşum hiç inat eder miyim? Beni tanımıyorsun ki? Hakkımda hiç bir şey bilmiyorsun ki üzerimde otorite kurmaya çalışıyorsun?
“Bir çay daha verin şuna!”1512619_422033244593560_157246594_n
“İçmiycem,canım istemiyor…”
“Hayır, içeceksin! O sesi de çıkarmayacaksın!”
Elime hemen yeni bir bardak tutuşturuldu:
“Haydi şu çayı adam gibi iç.”
“Gurk”
Gürültülere anneannem odasından çıkıp gelmişti. Annemle beraber babama müdahale etmeleri “yapma Kazım” demeleri fayda etmedi. Gitgide kabaran öfkesi gözlerinden okunuyor, her yudumda artan “gurk” sesine daha büyük azar işitiyordum. Yarım saat hiç bitmeyecek gibi gelmişti. Sonunda lanet çay bitti, nasılsa son yudum sessiz gitmişti.

Biter bitmez sevinip ortalığın yumuşayacağını ummuştum ama bunun olacağı yerde kendimi dip soğuk odada bulmuştum. Bir iki damla yaştan sonra oyuncağımı, o çok sevdiğim Cennet bebeğimi duvara fırlattım. Sonra bir daha, bir daha.. Hem ağlıyor hem fırlatıyordum. Yaşadığım ilk şok, ilk krizdi belki. Cennet… Hep canlıymış gibi konuşurdum onunla, evcilik oyunlarımızda senaryolar hep aynıydı, ben baba olurdum, o çocuk. Tüm hayallerimi ona anlatırdım, sessiz dostum hep dinlerdi beni. Bana anlıyor gibi gelirdi. Bir ara gözünü kırptığını yemin billah anneme anlatmış ama inandıramamıştım. Olsun kimse inanmasa da ben inanıyordum, kırpmıştı işte… Canlıydı o. Benim için çok değerliydi şüphesiz, çünkü tek bebeğimdi. Daha sonra alınanlar onun yerini tutmamıştı. Bildiğim yarım yamalak dualarımı onun canlanması için ederdim. Çenet öyle bir taşkınlığa alışkın değilmişçesine gözlerini kocaman açmış “yapma”der gibi bana bakıyordu. Bebeğim duvara çarpılmaktan parça parça olmuştu. Üzülmedim ben de ona baktım baktım. Öyle ne kadar zaman geçti bilmiyorum sonra uyuya kalmışım.

Babamı sabahleyin evde olmayışına üzülmediğimi söylememe bilmem gerek var mı? Mecburi bir görevi yerine getiriyormuşçasına gelmiş ve geldiği gibi de gitmişti işte. Bir daha anneme babam gelecek mi diye hiç sormadım.

Tabii ki babamdı, hayatımın bundan sonraki safhalarında çeşitli vesilelerle karşılaşmalarımızda ilişkimiz bundan farklı olmamıştı. Hep bir şeyler bulmuştu bana kızacak…  Bir keresinde çok iç çektiğime, bir başkasında tırnaklarımı yediğime kızmıştı. Ama hiçbirisi ilk karşılaşmamızdaki o tokadı kadar etkili olmamıştı. Sebebini bir kez olsun sormayı akıl edememiş, beni sürekli dışlamıştı.

Aldığı pedagoji eğitimiyle çok iyi yerlere geldi babam. Çevresinde çok sevilen, saygın birisi oldu. Çalıştığı lisede müdür bile oldu. Hep neşeli, hayat dolu haliyle bilinirdi.

Üç sene önce de öldü babam. Yer yerinden oynadı. Meğer ne çok seveni varmış. Ben doğru dürüst ağlayamadım bile. Çünkü hiçbir huyunu bilmediğim, hep bir yanım ezik gezdiğim için herkes sustuğunda ben başlayacak ve bir ömür ağlayacaktım babasızlığıma.

Esmerdi, bıyıklıydı, iyi adamdı,iyi öğretmendi pek çok öğrenci yetiştirdi, herkesin babası oldu ama bir benim babam olamadı…

 

Ankara, 16/09/1999

 

Bugün babalar günü…Bilmem anlatabildim mi?

Resim(5)

“Mevlana’ya Tapmak” mı?

“Camiyi kapatıyor diye bu ağaçları kesmek, çok öne çıktı diye Mevlana sevgisini ona tapınmak olarak algılamak, din vurgusunda ibadeti öne çıkarmak için böyle yapılmak…Çok rant sağlamak”

Taksicisinden, esnafına günübirlik gittiğimiz Konya gezisinde her kesimden sıkça duyduğumuz realite sözler bunlar. Bizim de medyadan duyup takip ettiklerimiz var elbette. Ama gözümüzle gördüğümüz ve bire bir yaşadığımız gerçekler hepsinden daha vahimdi.

Bunun için midir ki akın akın turistlerin ziyaret ettiği Kültür Bakanlığı logosu bulunan müzeye giriş biletlerinde o güzelim yeşil türbenin resmi yok? Bir semazenli figürle herşey anlatılmış bitmiş.  O da zaten ücretsiz biletlerinkinde..  Bunda o da yok!

tara0005 tara0004

Ve içeride sanduka toz içindeydi… Çocukluğumdan beri giderim hiç bu kadar sönük, mat, silik ve ışıksızını görmemiştim..  O tarihi gün ışığı veren kandiller söndürülmüş, florasan ışığının fersizliğine sanki gömülmüştü.. İçim yandı, oysa oradaki görevli hiç bu kadar bakımlı olmadığını savunuyordu.. Sakal-ı Şerifin olduğu yeri de değiştirip tabiri caizse beş lirayla namaz kılınan yer haline getirmişlerdi. Ranttan hani söz edilmeyecekti?

Hz. Şemsin makamında ise bir hanım soruyordu görevliye “Bu yatan kişi bayan mı bay mı?” O da sadece  “Hz. Şemş işte” dedi. Kadın  hemen anladı. Artık ne anladıysa dönüp gitti. Sonra ben düşündüm. Şems güneş demekti, peki güneşin kızı erkeği var mıydı?

Konya değil bu kez insanlar yapmıştı yapacağını. Yüzyıllardır aşk ile aydınlatan ışığını Mevlana’nın yine anlamadılar. Şems’in kesip kuyulara attıkları başı yoktu bu sefer ama kendilerini cahiliye devrinin kuyularına yeniden gömdüler.  Yazık ki artık başka “Mustafa” da olmayacaktı.

KARANLIK

Necip Baba

Annemin neden başka yerden tatlı yemediğini anlatmadan önce Ankara’da oturanlar çok iyi bilirler, Cebeci Camii’ne giden yolda trafik lambalarının dönemecinde, çok sevimli, sempatik bir dükkan çocukluğumuzdan beri orada durmaktadır. nbg

Önceleri annelerimizin ellerine sıkı sıkı yapışarak gidip maraş dondurmasını, lezzetli baklavasını yiyerek tadını çıkaran bizler, o tadı başka hiç bir yerde bulamadığımızdan mıdır nedir, büyüyünce de o bildik damak tadımızı sanki çocukluğumuzu bulmuşcasına  dört elle sarılıp şimdi bu sevimli mekanın bizler müdavimi olduk.

nb nbdo

 

Baklava aynı tad, kaymaklı dondurma yine aynı tad… Senelerdir lezzetleri hiç değişmedi. Dükkanlarını restore ettirebilirler, başka semtlerde şube açabilirler ama güler yüzlü hizmetlerinden, ustalıkla kalitelerinden asla vaz geçmediler.

nbbak nbbaa

Dün yine uğradım, onca yorgunluğuma rağmen anneme süpriz yapacaktım. Tertemiz huzurlu bu dükkandan evimize ağız tatlılığı alacaktım. Buyur edip çay ikram ettiler.  Hal hatır sorup çok ilgilendiler.

Üçüncü kuşak torunlarımız da eminim sizden bize baklava taşıyacaklardır.  Teşekkürler Necip BABA!

İnternette Reklam Rezaleti

Evet, okumayan bir toplumuz…

Peki ama okumak isteyene bu eziyet niye? Haberin üstüne daha okumadan yapışan bu oyun, eğlence ve pornografik siteler yüzünden haberin ciddiyeti de ehemmiyeti de azaltılmakta, yok edilmekte adeta..  Kapatmaya çalışıyorsun -buton yapmışlar ya güya- neresine tıklarsan tıkla açılmaya programlanılmış olmalı, karşında aynı sitenin daha bir detayları…

Alın size bugün, hem de saygın bir sitede haberi bu hale getiren frankeştayn manzaranın ekran görüntüsü…

 

Evet, okumayan bir toplumuz…

Peki ama okumak isteyene bu eziyet niye? Sen para kazanacaksın diye kıyılır mı bu millete?

 

10372783_1460928867481235_288163265687212981_n