İdil-Ural Aydınları Ankara’da Anıldı

Roza KURBAN

            Çeşitli tarihlerde Rus zulmünden kaçarak Türkiye’ye sığınan ve Türkiye’yi kendilerine ikinci vatan yapan büyüklerimizi biliyor muyuz? Büyüklerimizin yaptıkları işlerinden haberdar mıyız, onları anıyor muyuz ve en önemlisi onlara sahip çıkıyor muyuz? İdil-Ural bölgesinden Türkiye’ye göç eden herkes bu soruları kendine sormalı ve yanıtını aramalıdır. Atalarımız, Esenlerin kadrini, ölenlerin kabrini bil, demiştir. Gerçekten de esenlere değer veriyor muyuz, ölenlerin mezarını biliyor muyuz? Ya da millettaşlarımızı hiç umursamıyor muyuz?

            Kendi adıma konuşacak olursam, hem esenleri hem de aramızda olmayan büyüklerimizi yazdığım yazılar, yaptığım konuşmalarımla dilim döndüğü kadarıyla anlatmaya, kalemimin gücünün yettiği kadarıyla yazmaya çalışıyorum. Kazan Tatar aydını Fuat Tuktarov’un (05.02.1880–19.12.1938) mezarını aramak için 21 Eylül 2018 tarihinde Ankara Cebeci Asri Mezarlığı’na gittim. Tuktarov’un vefatının 80. yılıydı. Mezarlıkta Fuat Tuktarov’un kabrini bulamadım, kayıtlarda yoktu. Bu Tuktarov’un mezarına kimsenin sahip çıkmadığı anlamını taşıyordu. Belli bir süre sonra mezara sahip çıkan olmazsa cenaze çıkartılıp kimsesizler mezarlığına defnediliyor ya da yok olup gidiyormuş. Fuat Tuktarov’un mezarının tüm çabalara rağmen bulunamaması beni derinden etkiledi ve diğer İdil-Ural Türklerinin mezarları ne durumdadır düşüncesi aklımdan hiç çıkmadı. Bu düşünce doğrultusunda 25 Mayıs 2019 tarihinde gönüldeşlerle Ankara Cebeci Asri Mezarlığına giderek “Esenlerin Kadrini, Ölenlerin Kabrini Bil” etkinliğinin ilkini gerçekleştirdik. Söz konusu anma etkinliği çerçevesinde Prof. Dr. Saadet Çağatay (1907–1989), edebiyatçı, halkbilimci, arkeolog ve filoloji doktoru Hamit Zübeyr Koşay (1897–1984), eğitimci, yazar ve bilim adamı Zakir Kadiri Ugan (1878–1954), eğitimci ve millî şairemiz Saniye İffet Ugan (1900–1957), gazeteci Ali Akış (1918–2011) ve ailesinin mezarlarını ziyaret ettik. Etkinliğe üniversite lisans öğrencilerinin yanı sıra Ayaz Tahir Türkistan İdil Ural Vakfı başkanı Dr. Tülay Duran, vakfın yönetim kurulu üyesi Prof. Dr. Timur Kocaoğlu ve Hacı Bayram Veli Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Zakir Avşar, rahmetli Prof. Dr. Ahmet Temir’in kızı Bahşayiş Zeynep Fıratoğlu Temir, gazeteci Sagit Hayri, Ankara Üniversitesi Doktora öğrencisi İlyas Miftahov, İstanbul Üniversitesi Doktora öğrencisi Zara Kebir, millî fotoğrafçımız Sibirya Tatarı Mustafa Gültekin, Ankara’daki Tatar restoranı sahibi Liliye Sabir gibi isimler katılmıştı. İdil-Ural aydınları mezarları başında anıldı, aydınlarla ilgili kısa bilgi verildi ve dualar okundu. Etkinlik sırasında millî şairemiz Saniye İffet Ugan’ın mezar taşının devrilmiş, mezarının perişan halde olduğunu görüp hepimiz üzüldük. Mezar üzerindeki otları temizledik, elimizden geldiği kadar mezar taşını düzelttik, aramızda para toplayıp mezardaki birisini çiçek dikmesi için görevlendirdik. Ancak mezarın durumu kalplerimize işlemişti. Eve döndük, ancak aklımız Saniye İffet Ugan’daydı. Yurt dışına gelip yapayalnız kalan bu mezar sahipsizliğin, vatansızlığın bir simgesi gibiydi…

            İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bir babanın oğluna yazdığı vasiyetnamesinde şöyle demiştir:

“Oğlum!

Ülkeler görüp dön, insanlar görüp dön, dünyada ne varsa hepsini görüp gel, ama benim gördüklerimi görme! Ballar tat, şerbetler tat, yağlar tat, meyveler tat, dünyada ne lezzetler varsa hepsini tat ama benin tattıklarımı tatma!

Oğlum!

Dağları kazıp altın ara, petrol ara, maden ara, kömür ara, derin sulara dalıp mercanlar ara, altın balıklar ara, uçsuz bucaksız âlemlere gidip, yenidünyalar ara, yeni gezegenler ara, yeni aylar ara, yeni güneşler ara, dünyada ilginç ne varsa, ne sır varsa, hepsini ara, ama en önemlisi bizim kabirlerimizi ara!”

            Esenlerin kadirini, ölenlerin kabrini bil, atasözü ve yukarıdaki vasiyeti kendimize görev bilerek 2 Kasım 2019 tarihinde Ankara’nın Karşıyaka Mezarlığı’na gittik. “Esenlerin Kadirini, Ölenlerin Kabrini Bil–2” anma etkinliği kapsamında Prof. Dr. Abdülkadir İnan (1889–1975), Prof. Dr. İbrahim Veli Odar (1899–1975) ve eşi diş hekimi Hatice Odar (1910–1986), Prof. Dr. Ahmet Temir (1912–2003), Ankara Kültür ve Yardımlaşma Derneği üyesi ve eski başkanı Safa Devletşah (1926–2013) gibi büyüklerimizin mezarlarını ziyaret ettik. Etkinliğe, Prof. Dr. Abdülkadir İnan’ın oğlu Mustafa Yaşar İnan, gelini Melek İnan, Mustafa Yaşar İnan’ın oğlu Bilgünay, kızı Bilbay ve damadı Serhat Arda, Bilbay-Serhat çiftinin kızı Bengisu, Abdülkadir İnan’ın manevi kızı Nezahat Hanım’ın kızı Belma, Başkurt Türklerinin efsane ismi Zeki Velidi Togan’ın oğlu Prof. Dr. Subidey Togan, Prof. Dr. Ahmet Temir’in kızı Dr. Bahşayiş Zeynep Temir Fıratoğlu,  Safa Devletşah’ın oğlu Ziya Devletşah katıldı. Ayrıca Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü’nde Prof. Dr. Ahmet Kanlıdere danışmanlığında “Tarihçi Yönüyle Abdülkadir İnan (1889–1976)” başlıklı yüksek lisans tezi yazan Merve Genco da katılımcıların arasındaydı. A. İnan’ın doğumunun 130. yılında böyle bir tezin hazırlanması hem İnan’ı hatırlamak hem de hatırlatmak açısından son derece önemlidir. Katılımcılar arasında Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü lisans öğrencileri Halil İbrahim Özgün ve Yusuf Cangat Altınışık da vardı.“Esenlerin Kadirini, Ölenlerin Kabrini Bil–2” başlıklı anma etkinliği her milleten, her yaştan ve her meslekten insanın bir araya gelmesine, tanışıp kaynaşmasına vesile oldu. En büyük katılımcı 80 yaşını devirmiş yaşını almış birisi ise en küçüğümüz 1 yaşındaki bebek Aybike Temel’di. Etkinliğe Türk, Kazan Tatarları, Başkurtların yanı sıra Kırım Tatarları da katılım sağladı. Kırım Tatarlarından öğrencilere yardımlarıyla tanınan Cihan Temel, eşi Reşit Temel, kızları Aybike Temel ve Davut Yavuz etkinliğe katılanlar arasındaydı. Etkinliğe katılmak isteyip önceden belirlenmiş başka programları olduğundan katılamayan Ayaz Tahir Türkistan İdil Ural Vakfı Başkanı Dr. Tülay Duran, Eskişehir Türk Ocakları Başkanı Prof. Dr. Nedim Ünal, İngiltere’den Kazan Tatar milliyetçisi Rafis Kaşapov teşekkür, dilek ve temennilerini ilettiler. Eskişehir Türk Ocakları Başkanı Prof. Dr. Nedim Ünal gönderdiği iletisinde: “Ellerinize sağlık. Allah razı olsun. Unutanlar unutulur! Milletler geçmişleriyle var olmaya devam ederler. Hazıruna lütfen hürmetlerimi iletiniz.” demişti. 

“Esenlerin Kadirini, Ölenlerin Kabrini Bil–2” etkinliği İdil-Ural aydınları hakkında kısa bir bilgi verildikten sonra rahmetlilerin çocuklarının anıları ile devam etti. Konuşmalardan sonra Merve Genco’nun dayısı Başçavuş Serkan Zeybeker her mezarın başında dua okuyarak etkinliğin anlamına anlam kattı. İnsanlar, öldükten sonra da anılıyor ve hatırlanıyor ise demek ki millete büyük bir miras ve unutulmaz isim bırakmışlardır. Ruhları şad, mekânları Cennet olsun! Anma etkinliklerinin devam etmesi dileğiyle esen kalın! 

Doğumunun 125.Yılında Tarihçi Mihail HUDYAKOV (1894–1936)

Roza KURBAN

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ulu önder Mustafa Kemal Atatürk: “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.”, mealindeki sözleri tarih yazımının öneminin altını çizmektedir. Her milletin kendine özgü geçmişi ve dolayısıyla kendi tarihi vardır. Köklü bir geçmişe sahip olan Kazan Tatarlarının tarihi ne yazık ki 1552 yılındaki Rus işgalinden sonra işgalciler tarafından yazılmıştır. 1552 öncesi yazılan tarih kitapları ateşe verilerek yok edildiği için gelecek nesiller işgalci Rusların yazdığı kitaplardan yararlanmak zorunda kalmıştır. Söz konusu tarih kitaplarında işgalciler kurtarıcı (!), zengin bir kültüre sahip olan Kazan Tatarları ise vahşi, yamyam, pis olarak nitelendirilmiştir. Rusların yalan tarih yazma geleneği rejimin değişmesinden sonra da devam etmiştir. Tatar tarihindeki gerçekleri yazan millî tarihçiler yargılanmış ve idam edilmiştir. Tarihçi Gaynetdin Ehmerev’in “Millet olarak var olmak istiyorsak, atalarımızın tarihini bilmeliyiz” (Kurban 2019: 44), şeklindeki sözleri bir millet için tarihin ne kadar önemli olduğunun özetidir. Tarihini bilmeyen toplum, millet olmaktan çıkıp ulusal kimlikten uzaklaşıp mankurtlaşmaktadır.

Kazan Tatarlarında millî tarih yazımı XIX. yüzyıl ortalarında başlamıştır. Tatar ulusal uyanış devri olarak adlandırılan bu dönemde Şihabetdin Mercani (1818–1889), Kayyum Nasiri (1825–1902), Hüseyin Feyezhanov (1828–1866), Rizaetdin Fehretdinov (1859–1936), Gaynetdin Ehmerev (1864–1911) gibi aydınlar Tatar dili ve tarihi üzerine önemli çalışmalar yapmıştır. XX. yüzyıl başlarında millî tarih yazan İdil-Ural bölgesi aydınları arasında Hadi Atlasi (1876–1938), Zeki Velidi Togan (1890–1970), Gaziz Gobeydullin (1887–1938), Kebir Tuykin (1878–1938), Fazıl Tuykin (1887–1938) gibi isimler ön plana çıkmıştır. Söz konusu tarihçiler Stalin devrinde idam edilmiş, bazıları ise yurt dışına kaçmak zorunda kalmıştır. Objektif tarih yazmak dün olduğu gibi bugün de hem derin bir bilgi hem de cesaret isteyen bir iştir. Tatar tarihini yazanların büyük çoğunluğu milletin içinden çıkan milliyetçilerdir. Ancak Ruslardan da gerçek tarihi yazma konusunda duyarsız olmayan tarihçiler çıkmıştır. Onlardan birisi Stalin devri kurbanı Mihail Hudyakov’tur.

Mihail Hudyakov’un Hayatı ve Eserleri

Mihail Hudyakov, 3 Eylül 1894 tarihinde Malmıj şehrinde (şimdi Kirov bölgesi) varlıklı bir tüccar ailesinde dünyaya gelmiştir. 1906 yılında Hudyakov Kazan’ın 1 numaralı okuluna kayıt yaptırarak eğitim hayatına başlamıştır. 1 Temmuz 1913 tarihinde okulu dereceyle bitiren Mihail Hudyakov altın madalya ile ödüllendirilmiştir. Elde ettiği okul başarısı, onun eğitimini devam etmesi bağlamında büyük kolaylık sağlamış, üniversite kapılarının sonuna kadar açılmasına neden olmuştur. Hudyakov aynı yılın 17 Temmuz tarihinde Kazan Üniversitesi’nin filoloji ve tarih fakültesinin tarih bölümüne kabulü için dilekçe vermiş ve 9 Ağustos 1913 tarihinde üniversiteye kabul edilmiştir. Hudyakov, 1914–1915 yıllarında Bulgar ve Biler şehirlerinin kazı çalışmalarına katılmıştır. Askerlik çağına geldiğinde, 1914 yılının Ekim’inde Mihail Hudyakov, askerlik mükellefiyetinin ertelenmesini rica etmiş, onun bu ricası yerine getirilmiştir. Ancak o 1916 yılında üniversitenin 3.sınıfındayken ikinci derece asker olarak askere alınmıştır. Hudyakov’un askerlik görevini nerede yaptığı bilinmemektedir. 1 Ekim 1918 tarihinde askerden dönen Hudyakov eğitimini tamamlamak için üniversiteye başvurmuş ve üniversitenin tarih bölümüne devam etmiştir.

Kazan Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra Kazan’daki bir okulda çalışan Hudyakov, 1919 yılında Kazan Merkez Müzesi’nde önce arkeoloji bölümünün muhafızı, sonra tarih ve arkeoloji bölümünün müdürü olarak görev yapmış, aynı zamanda müze kurulunun üyesi olmuştur. 1919 yılının Kasım ayında Hudyakov, Kuzey-Doğu Arkeoloji ve Etnografya Enstitüsü’nde “Bulgar Arkeolojisi ve Fin-Ugor Tarihi Eserleri Üzerine” konulu ders vermek için başvuruda bulunmuş ve 1920–1921 yıllarında söz konusu konular ile ilgili hocalık yapmıştır. Yanı sıra Hudyakov bu yıllarda Arkeoloji, Tarih ve Etnografya Cemiyeti’nin çeşitli birimlerinde aktif görev almıştır. O, Tatar Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer almakla kalmamış, aynı zamanda Cemiyet’in sekreteri görevini de üstlenmiş, Tataristan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin (TÖSSC) arkeolojik haritasını hazırlamıştır. “Kazan’ın Moskova İle Mücadelesi”, “Kazan Tatarlarının Kadim Mimarisi” başlıklı konferanslar veren Hudyakov bu yıllarda birçok bilimsel makale kaleme almıştır. Kabına sığmayan yapıya sahip olan Mihail Hudyakov aynı anda birkaç alanda birden çalışmış, üretmiştir. O doğduğu Malmıj şehrinin müzesinin elle yazılı dergisini hazırlamıştır. Kazan Tatar Kültürüne olan ilgisinden Tatar rivayet ve şarkılarını derleyen Hudyakov, Tatar köy, nehir, kişi adı ve soyadı üzerine de çalışmalar yapmıştır. Mihail Hudyakov’un Tatar, Mari, Çuvaş ve Umdurt dilleri gibi İdil boyu halklarının dillerini bilmesi, Fransız ve Alman dillerinde konuşması onun çalışmalarının daha etkili, esaslı ve bilimsel olmasını sağlamıştır.

1920’lı yıllarda Hudyakov gerek Türk, gerek Fin-Ugor halklarının etnografya ve arkeoloji araştırmalarına esasen tarihi makaleler kaleme almıştır. 1923 yılında Kazan’da yayımlanan “Kazan Hanlığı Tarihine Özgü Araştırmalar” (Oçerki po istorii Kazanskogo xanstva) adlı kitabı bilim çevresinde büyük yankı uyandırmış, aynı zamanda tartışmaları da beraberinde getirmiştir. “Birçok konu belirsizliğini koruyor”, “eserin, tam bir eser olduğunu iddia etmiyorum” şeklindeki yorumları tarihçinin kendi eserine tenkitle yaklaştığını göstermektedir. Ancak Hudyakov’un bu kitabında Kazan Tatar tarihine objektif yaklaşımı dikkate değer. O güne kadar yazılan yalan uydurma tarih geleneğine savaş açan tarihçi tarih yazımında yeni bir çığır açmıştır. Tarih yazımını bir namus işi olarak gören Hudyakov, Kazan Hanlığı tarihindeki olayları ve şahısları tarafsız bir şekilde değerlendirerek tarihi adaleti yeniden tesis etmiştir. Gerçek tarih yazmanın cezalandırılacağından bihaber olan tarihçi böylece ölümsüz bir eser ortaya çıkarmıştır.

Kazan’da yaşadığı dönemde Mihail Hudyakov yoğun bir şekilde müze işleri ile uğraşmıştır. Müzeler milletin silinmez belleğidir, fikrinden yola çıkarak tarihçi Malmıj Müzesi, Kilise Müzesi’ni kurmuş, Merkezi Müze’nin koleksiyonu üzerine çalışmış, müzecilik ile ilgili makaleler yazıp yayımlamıştır.

1926 yılında Kazan’dan Leningrad’a taşınan Mihail Hudyakov başlangıçta Genel Kütüphane’de çalışmıştır. Daha sonra Manevi Miras Enstitü’sünde yüksek lisans yapmıştır. 1929 yılında yüksek lisans programını tamamlayan Hudyakov Enstitü’de kalarak çalışmalarına devam etmiştir. O burada da Orta İdil boyu halklarının tarihi ve kültürü üzerine araştırmalar yapmıştır. Mihail Hudyakov, birçok arkeoloji ve etnografya araştırmalarında görev almış, aynı zamanda makaleler yazıp Kazan ve Leningrad’da yayımlatmıştır. Hudyakov 1936 yılının Şubat’ında tarih doktorası derecesini almıştır. Ve çok zaman geçmeden 9 Eylül 1936 tarihinde Mihail Hudyakov, bir grup Leningrad bilim insanı ile birlikte “Troçkist” suçlamasıyla tutuklanmış, 19 Aralık tarihinde çıkarılan karar gereği aynı gün idam edilmiştir. Tarihçinin idamı ile birlikte kitapları ve eserleri de yasaklanmıştır.

Stalin’in “aydın soykırımının” kurbanı olan Mihail Hudyakov, idama mahkûm edildiğinde sadece 42 yaşında olmuş, arkasında yazılmamış eserler, Kazan Tatar tarihi ile ilgili aydınlatılmamış sayfalar bırakıp hayattan koparılmıştır. Aydın soykırımı dönemi yalnız aydınların soykırımı ile sınırlı olmayıp tarih, kültür ve edebiyat soykırımı olmuş, milletin atar damarı kesilmiş ve milleti millet yapan değerler yok edilmiş, millet mankurtlaştırılmıştır.        

“Kazan Hanlığı Tarihine Özgü Araştırmalar” Kitabına Dair

            Mihail Hudyakov Kazan Tatar tarihinin aydınlatılmasında büyük katkıda bulunan bir tarihçidir. Hudyakov’un, “1914 Yılındaki Bulgar Kazısındaki Çin Porseleni” (1919), “Kazan Okullarındaki Tarihi Müzeler” (1920), “Kazan Mimarisinin Tarihi” (1920), “Yerli Tarihten: Kazan Hanlığına Dair” (1921), “Orta İdil Boyunda Müslüman Kültürü” (1922), “İdil Boyunda Asırlık Müslüman Kültürü” (1922), “Tatar Edebiyatının Çevrisinin Zaruretine Dair” (1922), “Bulgar Yapılarının Tarihini Belirleme Konusu” (1930) “XV-XVI. Yüzyıllardaki Kazan” (1932), “Kabile Sisteminin Çöküşü Devrinde Orta İdil Boyunda Maden Sanayisi” (1933) gibi çeşitli yıllarda kaleme aldığı birçok yayımlanmış akademik çalışmaları bulunmaktadır. Ancak Mihail Hudyakov’u unutulmaz yapan en önemli eseri hiç kuskusuz 1923 yılında Kazan’da yayımlanan “Kazan Hanlığı Tarihine Özgü Araştırmalar” adlı eseridir. Tarihçi bu eserinde, Kazan Hanlığının oluşumundan, çöküşüne, Hanlığın Rus himayesi devrinden ulusal yükseliş devrine, Kazan Hanlığının iç düzeninden, mimarisine kadar birçok konuyu incelemiştir. Kazan Hanlığı’nın 1552 yılında Ruslar tarafından işgali sırasında hanlık arşivleri yakıldığından tarihçi doğal olarak birinci el kaynaklara ulaşamamış ve ikinci el kaynaklardan yararlanmak zorunda kalmıştır. Rus vakanüvislerinin eserleri başta olmak üzere diplomatik yazışmaların yer aldığı yabancı kaynaklar dışında Kazan Tatarlarının gelenek ve göreneklerini inceleyen Hudyakov halk edebiyatına başvurmuştur. Rus kaynaklarında Kazan Hanlığı tarihi bir geçiş dönemi, Rusların Doğuya ilerlemesi şeklinde kaleme alınmıştır. Kazan Hanlığının işgalini, Rusların zaferi olarak nitelendiren Rus tarihçileri hanlığın gelişme sürecini es geçmişlerdir. “Kazan Hanlığı Tarihine Özgü Araştırmalar” eseri birinci el kaynaklara dayanmadığından dolayı kitabın önsözünde böyle denmiştir:

“Biz birçok kaynağa ulaşamadık, onun için eserimizin yeterli olduğu iddiasında değiliz. Yazar, bugüne kadar az araştırılmış ve daha çok incelenmesi gereken bu konuyu, sadece bilgin ve uzmanların dikkatini çekmek için kaleme almıştır” (Hudyakov 2009: 16).   

Hudyakov her ne kadar eserinin tam olmadığını iddia etse de, ister bilim dünyasının ister okurların dikkatini kitabın üzerine çekmeyi başarmıştır. İlk kez 1923 yılında Kazan’da Devlet Neşriyatı’nda (Gosudarstvennoye İzdatel’stvo) yayımlanan “Kazan Hanlığı Tarihine Özgü Araştırmalar” kitabı, tarihçinin idamından sonra yasaklanmış, unutturulmaya çalışılmıştır. Ancak milletin belleğinde yer edinen bu eser aradan yıllar geçse de unutulmamış, tarihçiler eseri tekrar okura ulaştırmak için fırsat beklemiştir. Ve uzun aradan sonra 1991 yılında kitap 25 bin tirajla Moskova’da İnsan Basımevi tarafından tekrar yayımlanmıştır. Türkiye’de de bu konuda oluşan boşluğu kapatmak amacıyla eşim İklil Kurban ile birlikte Hudyakov’un mevzubahis eserini Rusçadan Türkçeye çevirdik. “Kazan Hanlığına Özgü Araştırmalar” adlı çevri kitabımızın ilk baskısı 2008, 2.baskısı 2009 yılında yayıncı Memet Aydemir tarafından Epubli yayınlarınca Berlin’de basıldı. Tarihçi İklil Kurban, kitabın “Çevirenin Sözü” kısmında eserin önemi ile ilgili şu satırları yazmıştır:

“Gobeydullin ve Atlasi Tatar’dır, Hudyakov ise Rus’tur. Gobeydullin’in eserine haklı olarak Türkçülük duygusu hâkimdir, Atlasi’nin eserine haklı olarak vatan ve ulus sevgisi hâkimdir. Hudyakov ise her ne kadar Rus kanını taşıyorsa da, eserinden tarihe sadık kalma eğilimi yalın bir şekilde yansıyor; ayrıca, Tatarların savaşta nasıl yendiklerini, fakat diplomaside nasıl yenildiklerini ve Rusların ikiyüzlülüğünü anlatan ayrıntılı bilgiler, bu kitabın en ilgi çekici konusudur. O, baskıcı Rus şovenizminin egemen olduğu bir devlette yaşadığı halde hiç çekinmeden şu hükmü söyleyebilmiştir: “Ruslar devletçilik kültürünün esaslarını Tatarlardan öğrendiler.” İşte O, tarih yazarlığındaki bu bilimsel tutumuyla, Stalin’in ölüm cezasını hak etmiştir.” (Hudyakov 2009: 8–9).     

Kazan Tatarlarının tarihini, kültürünü ve geleneklerini derinlemesine inceleyen Hudyakov eseri yazarken 156 kaynaktan yararlanmakla kalmamış halk edebiyatından da etkin bir şekilde istifade etmiş ve şu sonuca varmıştır: “Ruslar tarafından işgal edilen İdil Boyu halkları arasında sadece Tatarlar dillerini, yaşam tarzını, okul, dinlerini koruyarak eski kültürlerini Rus kültürüne karşı koyabildiler.” (Hudyakov 1991: 310–311).[1] Tarihçi Kazan Tatarlarının köklü bir geçmişe sahip olduklarını ve Rusların birçok şeyi Tatarlardan aldığını kitabının “Tatarların, Rusya’ya olan Kültürel Etkisi” başlıklı bölümünde kaleme almıştır. Hudyakov, “Rusların devletçilik kültürünün temelini Tatarlardan aldığından” söz ederken, genel nüfus sayımı, vergilendirme sistemi, askeri düzen, sanat ve mimarlık gibi konularda da Rusların Kazan Tatarlarından etkilendiğini belirtmiş, Kazan Tatar Kültürünü benimsediğini yazmıştır. Tarihçi Tatar kültürünün diploması alanındaki etkilerinin altını çizerek,  o güne kadar Kazan Tatarlarına “barbar”, “vahşi” denmesinin büyük bir yanlış olduğunu belirtmiş ve şöyle demiştir: “Yazılı kançılarya işleri ve büyük bir nüfus sayımı, tüm bunlar Tatarlar hakkında yarı vahşi göçebe, denilen kalıplaşmış fikirleri ortadan kaldırıyor.” (Hudyakov 2009: 311). Görüldüğü üzere Mihail Hudyakov, Kazan Hanlığı tarihini araştırmakla kalmamış, aynı zamanda Ruslar tarafından “medeniyetsiz”(!) olarak gösterilmeye çalışılan Kazan Tatarlarının köklü ve medeniyetli bir millet olduğunu delillerle kanıtlamıştır.

Sonuç

            1990’lı yıllar Kazan Tatarlarının hayatında önemli değişimlere neden olmuş, eskiden rejim tarafından hem adları hem de eserleri yasaklanan yazar ve tarihçiler tekrar milletine dönmüştür. Bu isimler ve eserler arasında Mihail Hudyakov ve onun “Kazan Hanlığına Özgü Araştırmalar” adlı eseri de vardır. Hudyakov, Kazan Tatarlarının tarihi başta olmak üzere, rivayet, türkülerini derlemiştir. Tatarca bilmesi onun işini daha da kolaylaştırmıştır. Milletin içinde gezerek halk edebiyatı eserlerini toplaması Hudyakov’un tarih yazmasına büyük katkı sağlamıştır. O, köy, nehir, kişi isimleri ve soy isimlerini de inceleyerek bir nevi Tatar onomastiğine de katkıda bulunmuştur. Kazan Tatarlarının zengin mimarisini de araştıran tarihçi tarihi kazılara da katılarak bu konudaki bilgisini genişletmiştir. Kazan Tatarları ile ilgili çok yönlü araştırmalar yapan Hudyakov’un “Kazan Hanlığına Özgü Araştırmalar” eseri başta olmak üzere tüm çalışmaları bugün de güncelliğini korumaktadır. Kazan Tatarları ve Kazan Hanlığı ile ilgili yaptığı cesur açıklamalar, vardığı bilimsel sonuçlar millî tarihi öğrenmek açısından önemlidir. “Kraldan çok kralcı” tabirini “Tatar’dan çok Tatarcı” şeklinde değiştirerek tarihçi Mihail Hudyakov’a bu tabiri sıfat yapabiliriz. Zira Hudyakov Tatar’dan daha çok Tatar kültürüne ve tarihine olan merakı ve ilgisi ile arkasında zengin bir miras bırakmıştır. Tarih bilinci millî şuuru oluşturmaktadır. Tarihini bilmeyen bir millet millî şuurdan yoksun olmanın dışında millet olmaktan uzaklaşmış bir mankurttur. Amerikalı filozof, şair ve yazar George Santayana’nın (1863–1952) “Geçmişini hatırlamayanlar onu bir kez daha yaşamak zorunda kalabilirler” şeklindeki sözlerinden yola çıkarak, bize geçmişimizi hatırlatan Mihail Hudyakov’u doğumunun 125. yılında saygı ile anıyoruz.      

 Kaynakça:

  1. Hudyakov, Mixail, Oçerki Po İstorii Kazanskogo Hanstva (Kazan Hanlığı Tarihine Özgü Araştırmalar, Moskova 1991.
  2. Hudyakov, Mixail, Kazan Hanlığı Tarihine Özgü Araştırmalar, Çeviren: Roza Kurban, İklil Kurban, Berlin 2009.
  3. Kurban, Roza, Doğumunun 155.Yılında Eğitimci ve Tarihçi Gaynetdin Ehmerev, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, İstanbul, Cilt: 66, Sayı: 393, Eylül 2019, s: 36–44.

[1] Metindeki tüm çevriler tarafımdan yapılmıştır.

Dost Meclisi’ne Davet

Benimle Oynar mısın?

“Türlü türlü oyunlar vardır hayatımızda. Çocukluğumuzdan yetişkinliğimize bizi mutlu eden, bazen de mutsuz eden. Tüm bu oyunları birlikte oynamaya var mısınız? ” diye başlayan bir çağrıya kulak vermemek olur mu? Davete icabet haktır! O zaman bu samimi meclis buluşmasını tanıdıklarınıza haber vermeli ve eşinizle, dostunuzla; kardeşlerinizi, yakınlarınız alıp, bütün sevdiklerinizle birlikte mutlaka gelmelisiniz. Mekan güzel, konu harika benden söylemesi. Anlatan işinin ehli bir sevgili tabibimiz! Sizlerin de katılımıyla bu hafta sonu buluşmasına biz varız, siz de var olunuz!

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, yazı

Varlar mı, Yoklar mı?

Siz geldiğinizde televizyonlarmız vardı, şimdi görmeye dayanamadığımız , asılsız haberlerinden bıktığımız, birer yalan makinesi oldu. Çoğu evde kapalı ve köşe süsüdür!

Siz geldiğinizde Bulaşık makinalarımız vardı. Elektrik zamları ile birlikte, artık kirli tabakları elimizde yıkadığımız için bulaşığı gitti evin deposu oldu.

İstediğiniz kadar kasılınız, şu sorunun cevabını veremedikten sonra, açık yüreklilikle bizler de size soramadıktan sonra, milletin halini siz göremedikçe bu millet sizi nasıl görsün?

30 Ağustos 1990 Tataristan’ın Bağımsızlığı Günü

Roza KURBAN

           

Köklü bir geçmişe ve zengin bir kültüre sahip olan Kazan Tatarları tarih sayfalarında derin iz bırakan bir millettir. 1552 yılında Kazan Tatarlarının son bağımsız devleti Kazan Hanlığı’nın Ruslar tarafından işgal edilmesiyle birlikte Tatarlar Rus esareti altına girmiş ve yüzyıllardır zulme maruz kalmıştır. Kazan Tatarları esaret altındayken bile millî bağımsızlık fikrinden asla vazgeçmemiş, mücadelelerini sürdürmüştür. Rus boyunduruğundan kurtulup Kazan Hanlığı’nı yeniden kurmak uğruna süren savaşımda birçok millî lider ortaya çıkmış Rus’a karşı ayaklanmalarda önderlik etmiştir. Hayatları pahasına mücadele eden bu kahramanlar bugün de milletimizin aklında ve kalbindedir. Kazan Tatarları bağımsız bir devlet kurma hayalinden asla vazgeçmemiş, her zaman fırsat kollamıştır. Yüzyıllar boyunca devam eden bu mücadele kâh gizlice beklemede kalmakla, kâh isyan şeklinde başkaldırışlarla sürdürüle gelmiştir. Kazan Tatarları çınar ağacına benzer, dallarını budaklarını kesseler de köklerinden tekrar doğar ve kocaman bir ağaç olurlar.

           

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ulu önder Mustafa Kemal Atatürk: “Türk, esaret kabul etmeyen bir millettir. Türk milleti esir olmamıştır”, demiştir. Kazan Tatarları da Rus esaretini asla kabul etmemiş ve bağımsızlığını kazanmak için elinden geleni yapmıştır. XX. yüzyılda bağımsız bir devlet kurma yolunda üç büyük girişim olmuştur. 1917 Şubat ve Ekim Devrimleri, Kazan Tatarları başta olmak üzere tüm bölge halkını heyecanlandırmış, değişimden bağımsızlık çıkacağı umuduyla büyük çoğunluk Bolşeviklerin yanında yer almıştır. Çok zaman geçmeden Bolşeviklerin Çarlık dönemi yöneticilerinden farklı olmadığı sadece rejimin adının değiştiği ortaya çıkmıştır. Ancak bu durum Kazan Tatarlarını millî bağımsızlık fikrinden vazgeçirmemiş, mücadele sürmüştür. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Almanlara esir düşen İdil-Ural bölgesi Türkleri İdil-Ural Lejyonu çatısı altında birleşerek bağımsız devlet kurma fikrini 1944 yılında İdil-Ural Kurultayı’nda gündeme getirmiş, konu kurultayın ana gündem konusu olmuştur.

           

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı 69364646_379237926293925_6092678711608344576_n.jpg

1985 yılında Mihail Gorbaçev’un (1931) SSCB yönetimine gelmesi ülkede büyük değişimlerin yaşanmasına neden oldu. SSCB halkının hiç duymadığı ve alışık olmadığı “perestroyka”, “glasnost” gibi tabirler kullanıma girdi. Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının habercisiydi bu yaşananlar. 1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılması kararı da yaşanacakların bir işaretiydi. Değişimle birlikte esmeye başlayan demokrasi rüzgârları Kazan Tatarlarını da es geçmedi. Dalları kesilen büyük çınar tekrar filizlenmeye başladı. 1980’li yılların sonlarında milliyetçiliği ön planda tutan sivil toplum kuruluşları ve partiler kurulmaya başladı. Bu Kazan Tatarlarının yeniden yükselişiydi. Bilindiği üzere, 27 Mayıs 1920’de Tataristan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ilan edilmiştir. Tataristan, Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti’ne (RSFSC)  dâhil olmuştu. 1990 yılının 30 Ağustos tarihinde Tataristan hükümeti devlet bağımsızlığı beyannamesini kabul etti. Böylece, Tataristan’ın Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti’nin bir parçası olmadığını tek başına bağımsız bir devlet olduğunu dünyaya duyurdu. 30 Ağustos tarihinde kabul edilen bağımsızlık beyannamesi bir başlangıcın sonu mu, bir sonun başlangıcı mı ya da yeni bir dönemin arifesi miydi? Bunu zaman gösterecekti. 30 Ağustos 1990 tarihinde Tataristan’ın bağımsızlık beyannamesi kabul edildikten sonra o gün Cumhuriyet Bayramı, Bağımsızlık Günü olarak kutlanmaya başlandı. Yaşananlar Rusların hoşuna gitmemiş, onları tedirgin etmişti. Ayrıca Tataristan halkının %75’inin RSFSC Başkanı seçimine katılmaması Tataristan’ın bağımsızlık fikrinin yalnız Tatarlar tarafından değil Tataristan’da ikinci büyük nüfus olan Ruslar ve diğer milletler tarafından da desteklendiğinin bir göstergesiydi. 1991 yılının sonunda SSCB’nin çökmesiyle birlikte Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan gibi Türk yurtları bağımsız bir devlet olmuştur. Ancak Rusya Tataristan’ın 1990 yılındaki bağımsızlık beyannamesini tanımamış ve bağımsız bir devlet olmasına müsaade etmemiştir. Tataristan, 1990 yılının 30 Ağustos tarihinde kabul edilen beyanname esasında 21 Mart 1992 tarihinde referanduma gitmiştir. Referandumda, “Siz Tataristan’ın egemen bir devlet, uluslararası hukuk subjektı, Rusya ve başka cumhuriyetler, devletler ile kendi ilişkilerini eşit hukuklu anlaşmalar esasında kuran bir Cumhuriyet olmasını istiyor musunuz?” sorusu sorulmuşve seçmenlerin %61,4’ü “evet” yanıtını vermiştir. Referandum sonuçlarının Tataristan’ın bağımsızlığından yana çıkmasından sonra Tataristan Anayasası hazırlanmış ve 1992 yılının 6 Kasım tarihinde Egemen Tataristan Cumhuriyeti’nin Anayasası Tataristan Devlet Şurası’nda kabul edilmiştir. 31 Mart 1992 tarihinde özerk cumhuriyetler Rusya Federasyonu’na dâhil olacaklarına dair “federatif sözleşmeyi” imzalamış, Tataristan ve Çeçenistan bu sözleşmeye imza atmamıştır. 15 Şubat1994 tarihinde Rusya Federasyonu Başkanı Yeltsin ile Tataristan Cumhurbaşkanı Şeymiyev arasında “yetki paylaşımı” diye adlandırılan bir sözleşme imzalanmıştır.

           

1990’lı yılların başında yaşanan değişimlere Kazan Tatarları tam anlamda hazır değildi, Kazan Tatarlarına önderlik edecek, kesin kararlar alıp uygulamaya koyacak tecrübeli siyasi bir lider yoktu. Ancak yine de o yıllarda Tataristan Devlet Şurası Kazan Tatarları lehinde birçok önemli karar aldı. Fakat kararların büyük çoğunluğu hayata geçirilemeden rafa kaldırılmak zorunda kaldı. Alınan kararlardan birisi de Latin Alfabesi’ne geçme kararıydı. Latin’e geçme süreci 1992–2002 yılları arasında yani 10 yıllık süre içerisinde gerçekleşecekti. Ancak buna zaman yetmedi ve Tataristan’ın Latin Alfabesi’ne geçme zamanı tam gelmişti ki, 27 Kasım 2002 tarihindePutin, “Rusya Federasyonu’ndaki tüm halklar ana dillerini yazarken Kiril Alfabesi kullanmalıdır” şeklindeki kararı imzaladı. Böylece Kazan Tatarlarının Latin Alfabesi’ne geçme isteği hayal oldu.

2000 yılında Putin’in iktidara gelmesiyle birlikte, Kazan Tatarlarının elde ettiği yasal hakları tek tek ellerinden alınmaya başlandı. 19 Nisan 2001 tarihinde Rusya Anayasa Mahkemesi Tataristan Anayasası’ndaki Tataristan’ın bağımsızlığına dair maddesini Rusya Anayasası’na aykırı bulmuştur. Bu bağlamda 2002 yılında Tataristan Devlet Şurası Tataristan Anayasası’nı değiştirmiştir. 1992–2017 yılları arasında Tataristan Anayasası 17 kez değiştirilmiş, içindeki önemli maddeler çıkartılmıştır. Putin’in çıkardığı kanunlar gereği, ana dilde eğitim yasaklanmış, lise mezuniyet ve üniversitelere giriş sınavları Rusça yapılmaya başlanmıştı. Bilindiği üzere Tataristan Anayasası’nda Tatarca ve Rusça Tataristan’ın resmi dilleridir. Son olarak, Putin’in “Rus dili dışındaki başka dilleri zorunlu okutmak – yaramaz bir durumdur” şeklideki konuşmasından sonra Tatar dili başta olmak üzere Rusça olmayan tüm ana dillerin eğitimi 3 Ağustos 2018 tarihinde imzalanan karar gereği 2 saate indirilmiş o da velilerin isteğine bırakılmış, Rus dili Rusya Federasyonu’ndaki tüm milletler için “ana dil” yapılmıştır.

Yazımızın konusu 30 Ağustos Tataristan’ın Bağımsızlık Günü’dür. Putin, Kazan Tatarları için büyük önemi olan bu günü de tarihten silmek, unutturmak için sinsi bir plan hazırlamıştır. Bilindiği üzere 2005 yılında Kazan’ın 1000 yıllığı kutlandı. Kazan civarında eski madeni paraların bulunması (!) ile birlikte, Kazan’ın kuruluşunun 1000 yıl önce olduğu kararına varılmıştır. Türkler eski, köklü bir millet 1000 yıllık, hatta 2000 yıllık geçmişi olabilir. Ancak burada 365 gün içerisinde 30 Ağustos gününün seçilmesi bir kasıt değil de nedir? Ya Kazan’ın 1000 yıllığına hazırlık bahanesiyle 40 tane tarihi değeri olan binanın yerle bir edilmesine ne denmeli? 1000 yıllık geçmişe sahip olan şehrin neden tarihi değerleri yok ediliyor? Sorulacak çok soru var bu konuda. Kazan’ın 1000 yıllığı kutlamalarına Putin bizzat katılmış, ayrıca bir kararnameyle hazırlanan “Kazan şehrinin 1000.yılı” madalyasını “millete hizmet edenlere”(!) bol kepçeden dağıtmıştır. Kazan’ın 1000. yılı madalyaları Türkiye’ye kadar ulaşmış ve törenle verilmiştir. Bu madalyayı alanlar da “Putin imzalı madalya aldık!” diye böbür böbür böbürlenerek kendilerini tatmin etmiştir. Putin’in bir Türk düşmanı olduğunu, Rus olmayan milletleri yok etme siyaseti yürüttüğünü hesaba katmadan madalyalar alındı, geri çevireni duymadım. Zaten ödüllendirileceklerin listesi yapılırken kimin ne olduğu önceden belirleniyor. Bir de “millete hizmet” konusu. Hangi millet ve nasıl bir hizmet? Rusya Başkanı Putin imzalı ödül olduğuna bakılırsa, bu madalyalar Rus’a “hizmet” anlamı taşımaktadır. Ayrıca Rus imzalı bir ödül almak bir Türk için bir gurur, bir övünç müdür?

Kazan şehrinin 1000 yıllığını herkes sevinçle kabul etmiştir demek yanlış olur, madeni paralar bulunup değerlendirmeler yapılırken buna karşı çıkan onurlu tarihçiler de olmuştur. Ancak satılık insanların gereğinden fazla olduğu bir dönemde gerçekleri söylemek yargılanmayı, hapsedilmeyi, dışlanmayı göze almak demektir. 2005 yılında da Rusların uydurduğu sahte tarih öne çıktı, millî bilinçten yoksun şuursuzlar 1000 yıllık kapsamında ödüllendirildi, eğlendi… 2005 yılına kadar Bağımsızlık Günü ya da Cumhuriyet Bayramı olarak kutlanan 30 Ağustos o tarihten sonra Şehrin Doğum Günü olarak kutlanmaktadır. Putin’in kasıtlı eylemi işe yaramış Bağımsızlık Günü’nü Şehir Doğum Günü’ne çevirmeyi başarmış gibi görünse de 30 Ağustos hem millet nezdinde hem de hukuki açıdan Kazan Tatarları için tarihi bir gündür. Bundan 29 yıl önce 30 Ağustos 1990 tarihinde Kazan Tatarları bağımsızlık beyannamesini kabul ederek millî egemenliğini kazanmıştır. Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk: “Millî egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur”, demiştir. Kazan Tatarlarının da bir gün tam bağımsız olacağına canı gönülden inanıyor ve güveniyorum. Kazan Tatarlarının bu önemli tarihi bayramını unutturmak isteyenlere rağmen, 30 Ağustos Tataristan’ın Bağımsızlık Günü kutlu olsun!

Ermenilerin Kazan Hanlığı’na İHANETİ

Roza KURBAN

            Bir insan topluluğunu ulusal, dinsel vb. sebeplerle yok etme, jenoside soykırım, denir. (Türkçe Sözlük 2005: 1797). Ermeni Soykırımı (!) konusu, son yıllarda sıkça dillendirilen ve çeşitli ülke parlamentolarının gündemine alınan bir konudur. Ermeni konusu ile tüm dünya ilgilenirken, nedense Rusların Türklere yüzyıllardır uyguladığı soykırımı konuşmaktan ülkeler kaçınıyor ya da çekiniyorlar. 1552 yılında başlayan Rusların Türk Dünyası’nı işgali sonrasında yaşanan zulüm, Rusların zorla Hıristiyanlaştırma yoluyla Ruslaştırma siyasetinin gündem oluşturamaması bir bilgi eksikliği mi, yoksa başka bir nedeni mi var bunu söylemek zordur. Çarlık Rusyası’nın çöküşü sonrası oluşan Sovyetlerin Rus olmayan milletleri yok etme siyaseti hız kesmeden devam etmiştir. Sovyetler, Çarlık Rusyası’nın Ruslaştırma siyasetini sürdürmüştür. Ermeni Soykırımı güncelliğini korurken, 1921–1922 yıllarındaki yapay açlık, Stalin’in aydın soykırımı, 23 Şubat 1944 Çeçen-İnguş Sürgünü, 18 Mayıs 1944 Kırım Tatar Sürgünü gibi milyonlarca insanı hayattan koparan, milletlerin yok olmasına neden olan olaylar gündem oluşturamıyor. Bu konuda maalesef Türk Dünyası da birlik olup desteklemiyor birbirini. Geçmişte yaşanan olayları unutmak ya da unutturmaya çalışmak milleti tarihinden koparmak, milli şuurdan yoksun bırakmak anlamına gelmektedir. Türklere uygulanan zulüm, soykırım olmanın dışında bir insanlık suçudur ki asla unutulmamalı ve unutturulmamalıdır. Stalin’in Türklere yaptıklarının etkileri günümüzde de kendini göstermektedir. Sürgün sırasında yurtlarından sürülen Türkler halen anavatanlarına dönememiş, bazıları artık milli kimliğini kaybedip mankurtlaşmıştır.

            Ermeni Soykırımı denince, Ermenilerin kimliğini öğrenmek için tarih sayfalarına göz atmakta yarar vardır. Kazan Hanlığı döneminde birçok Ermeni tüccar aileleriyle birlikte Kazan’da ikamet etmiştir. Kafkasya, İran ve genel olarak doğu ile yapılan ticaret Ermenilerin elinde olmuştur. Kazan’da Ermenilerin kendi mahallesi, günümüzdeki kalıntıları Yunan Köşkü adıyla bilinen kendi kilisesi ve kilise avlusunda mezarlıkları olmuştur. Görüldüğü üzere Kazan Hanlığı Ermenilere özgürce yaşama, çalışma hakkını tanımıştır. Kazan Hanlığı tarihi ile ilgili yazılan kitapların büyük çoğunluğu işgalci Ruslar tarafından yazıldığından bazen gerçekleri ortaya çıkarmak için ciddi araştırmalarda bulunmak gereklidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ulu önder Mustafa Kemal Atatürk: “ Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.” demiştir. 1552 yılında Kazan Hanlığı Ruslar tarafından işgal edildikten sonra Kazan Tatarlarına kendi tarihlerini yazma fırsatı olmamış, tarih işgalci Ruslar tarafından yazılmıştır. İşgalcilerin yazdığı tarih gerçekleri yansıtmamakla kalmamış, bu tarih sayfalarında Türkler “pis”, “barbar”, “yamyam” vs. olarak kötü gösterilmiştir. Kazan Tatarlarının milli tarihi ancak XIX. yüzyıl ortalarından sonra yazılmaya başlanmıştır. Stalin döneminde tarafsız tarih yazan tarihçiler yargılanmış ve idam edilmiştir. Tarihi objektif yazan tarihçilerden birisi de Stalin devri kurbanı Rus asıllı Mihail Hudyakov’tur (1894–1936). Tarihçinin 1923 yılında yayımlanan “Kazan Hanlığı Tarihine Özgü Araştırmalar” adlı kitabını Rusçadan Türkçeye çeviren İklil Kurban ‘Çevirenin Sözü’ kısmında şunları yazmıştır:

“Eğer, bizim çevirdiğimiz Hudyakov’un bu eseri, bir Tatar tarihçisi tarafından yazılmış olsaydı, ‘Tatar ruhuna Rus düşmanlığının aşılanması’ olarak algılanıp, bu çalışmanın inandırıcılığına gölge düşmüş olurdu. Fakat ne yazık ki, insanlığın tarihinde, Hudyakov’un ‘Esir düşen Kazan sakinlerinin tüyler ürpertici katliamı, Rus tarihinin en üzücü sayfalarından biridir… 1552 yılında 30 000 – 40 000 Kazan sakininden sadece 6000 Tatar hayatta kalmıştır’ dediği gibi, olguların var oluşu, insanlığın zihninde ve dilinde ‘soykırım’ kavramının türemesine neden olmuştur. Kazan’ın Ruslar tarafından işgal edildiği 2 Ekim 1552 tarihinin, Tatarlara yönelik bir soykırım günü olduğu konusunda, Hudyakov başta olmak üzere Tatar tarihini yazan Gaziz Gobeydullin, Hadi Atlasi gibi tarihçiler hemfikirdirler. Günümüzde de devam eden soykırım eylemine tepki olarak bu günün (2 Ekim’in) dünya çapında bir soykırım günü olarak tanınmasında yarar vardır.” (Hudyakov 2009: 9).

            Kazan Hanlığı’nın çöküşünün çeşitli nedenleri vardır, bunlar tarihçiler tarafından değerlendirilmekte, yorumlanmaktadır. Kazan Hanlığı çöküşünün nedenlerinden birisi de yaşanan ihanetlerdir. Her insan, her millet kendine yakışanı yapar ki, insan ve milletlerin karakteri davranışlarında saklıdır. Türkiye Ermeni Soykırımı suçlamaları ile gündemdeyken, Ermenilerin Kazan Hanlığı’na yaptıkları ihaneti irdelemekte yarar vardır. Ermenilerin Kazan Hanlığı’na ihaneti konusu Hudyakov’un “Kazan Hanlığı Tarihine Özgü Araştırmalar” kitabında yer almıştır. Prof. N.F. Vısotskiy, Kazan’da yaşayan bir Ermeni’den şu rivayeti kaydetmiştir:

“Tatar saltanatı devrinde,  Kazan’ın şimdiki Sukonnıy (Çuha) mahallesinde birçok Ermeni tüccarı ailece yaşıyormuş. Bugünkü Georgi Kilisesi’nin yerinde onların kendi kiliseleri varmış. Kazan Korkunç İvan tarafından kuşatılırken, Çar ordusunun birçok saldırısı Tatarlar tarafından püskürtülmüş. İşte o zaman birkaç Ermeni Rus karargâhına giderek, Çar’a büyük bir ücret karşılığında, kalenin kolaylıkla girilebilen zayıf noktasını gösterme teklifinde bulunmuşlar. Çar bu sırrı satın alıp şehri ele geçirmiştir. Zafer bayramı kutlanıp, işler yatıştıktan sonra İvan Ermenileri hatırlamış: eski müttefiklerine ihanet eden insanların yenilerine de aynı şeyi yapabileceğini düşünmüş ve onların hepsinin öldürülmesini emretmiştir. Korkunç İvan’ın bu emrinden haberdar olan Ermenilerin büyük çoğunluğu Kazan’dan gizlice İdil boyundaki şehirlere, özellikle Astrahan’a kaçmıştır. “Kazanskiy” (Kazanlı-R.K.) soyadlı bu kaçaklardan birinin torunları bugün de Astrahan’da yaşıyormuş. Elbette Ermenilerin hepsi kaçamamış, kalanlar Korkunç İvan tarafından öldürülmüştür.” (Hudyakov 1991: 280–281).

Görünen o ki, Ermeniler kendilerine kucak açan, özgürce yaşama hakkı tanıyan Kazan Hanlığı’na nankörlük etmiş, kendilerine yapılan iyiliğin karşılığını ihanetle ödemiştir. Türkiye Türkçesinde “ekmek veren eli ısırmak”, “yediği kaba pislemek”, “besle kargayı oysun gözünü”  gibi deyim ve atasözleri vardır. Ermenilerin yaptığı ihaneti tam olarak karşılamazsa da bu atasözlerini hatırlatmak yerinde olur. İnsanların beslediği evcil hayvanlar dahi sahiplerine ihanet etmezler, ne ekmek veren eli ısırırlar, ne de yedikleri kaba pislerler. Ermeniler, hayvanların bile yapmadığını yaparak kendi menfaatleri uğruna yaşadıkları ülkeyi satmışlardır. Her daim çıkarlarını ön planda tutan Ermeniler Kazan Hanlığı’na yapılan ihanetin bedelini ağır ödemiştir. Kazan Hanlığı’nın Ruslar tarafından işgali Ermenilerin de Kazan’daki hayatının sonunu getirmiştir. Kazan Hanlığı döneminde serbestçe rahat hayat süren Ermeniler, hanlığa ihanet ederek bir nevi kendi sonlarını kendileri hazırlamıştır. Aslına bakılırsa onlar Kazan Hanlığı’na ihanet ettiklerini sansalar da kendi kendilerine ihanet etmiştir. Milletlerin kimliğini anlamak için tarihi geçmişe bakmak gereklidir. Kazan Hanlığı’nda yaşanan bu olay Ermenilerin kimliğini açıkça ortaya koymaktadır.    

Kaynakça:

  1. Hudyakov, Mixail, Oçerki Po İstorii Kazanskogo Hanstva (Kazan Hanlığı Tarihine Özgü Araştırmalar, Moskova 1991.
  2. Hudyakov, Mixail, Kazan Hanlığı Tarihine Özgü Araştırmalar, Çeviren: Roza Kurban, İklil Kurban, Berlin 2009.
  3. Türk Dil Kurumu: Türkçe Sözlük, 10. Baskı, Ankara 2005.

Eski Foça’ya Yeni Sorular

Bu yaz Eski Foça’da yazlığı olan can dostumun davetini kabul ederek ömrümde hiç görmediğim bu yerlerde bir hafta geçirmek üzere koşa koşa gelmiştim. İlkin buranın tarihçesini ve meşhur Akdeniz foklarının yok oluşunu öğrendim. Arkadaşım, çocukluğundan beri burada yaşadığı için ne sorsam hemen bütün detayları ile anlatıyordu. İnsanın güvenilir bir ağızdan bunları dinlemesi ne büyük şanstı. Konu komşu hep rahmetli ana babasının yadigarıydı, yani nereden bakarsan burada yaşanmış pek çok hatıraları vardı. O güzelim sit alanlarının hangi parti döneminde talan edilşinin de acı bir hikayesi vardı.

Ama nedense burada hep çok eski cenevizlilerden bahsediliyordu da Yunanı denize döktüğümüz Kurtuluş Savaşı sırasında yararlılık gösterenlerini kimse bilmiyordu. Hatta buranın halkı topraklarında yaşamış olan eviyalarını, erenlerini, kahraman veya şehitlerinnden de bihaberdi. Bir kaç yaşlısına sordum çarşıda cevap veremediler. İnternete de yazdım çıkmadı. Ama kafama takıldı bir kere bulacaktım.

Terör (Suikast) ve İsyan


                                                                                                                  İklil KURBAN

          Amerika’da meydana gelen 11 Eylül 2001 tarihli korkunç terör olayından sonra, terör ile isyanı daha açık bir şekilde ayırt etmenin gereksinimi doğmuştur. Bu iki sözcüğün anlamında güç kullanmak ile kan dökmek gibi ortaklıkların bulunduğu açıktır. Oysa, bu ortaklıklara rağmen, bu iki kavramın içeriğinde birbirine taban tabana zıt olan iki olgu söz konusudur.

         Terör bireyseldir, isyan toplumsaldır. Terörün gücü gizliliktedir, isyanın gücü meşruluktadır. Farkların en önemlisi, terörün failine irade ve kıskançlık egemendir; isyanın failine akıl ve mertlik egemendir. Terörün faili teröristtir-suikastçıdır; isyanın faili özgürlük savaşçısıdır. Terörün amacı sadece öldürmek ve zarar vermek olduğu için yürüyecek yolu dardır, olanakları kıt, geleceği karanlıktır; isyanın amacı özgürlük-kurtuluş olduğu için yürüyecek yolu geniştir, olanakları sonsuz, geleceği aydınlıktır.

         Terör iki türlüdür: Bireysel terör ve devlet terörü. İsyanın türü çoktur: Silahlı isyan, yürüyüş, protesto, söz düellosu, kalem gücüyle karşı koymak, tıpkı “UYGURLAR” kitabının yazarı Turgun Almas’ın yaptığı gibi…

         İşte, dünyamız bir savaş alanıdır. Bu savaş iyilerle kötülerin, mazlumlarla zalimlerin savaşıdır. İnsanlığın geçmişinin büyük kısmı savaş, işgal, isyan, terör, suikast ve katliamdan ibaret kanlı olaylarla doludur. İnsanlık tarihinin her devrinden, her ülke veya ulustan bu kanlı olayların örneklerini bulmak mümkündür.

         Eski çağlara değinsek:

         Köle Spartacus’un (ölümü M.Ö.71) tüm Roma’yı titreten isyanı. Roma devletinin başında bulunan ve Spartakuc’a, “Eylemlerinin boş uğraş” olacağını söyleye bilen, Ünlü devlet adamı Julius Sezar’ın (M.Ö.101-M.Ö.44), 15 Mart 44 yılında bir suikast sonucu öldürülmesi.

         Orta çağlara değinsek:

         Rudbar, İran’ın başkenti Tahran’ın kuzey-doğusunda Hazar denizine yakın bir vadi… Bir zamanlar dört bir yana terör korkusu yayan Alamut Kalesi buraya yerleşmiştir. Bu terör kale devletinin başında Hasan Sabbah (1050-1124) bulunuyordu. Hasan Sabbah’a göre, kendinden olmayan herkesin sadık fedailer eliyle öldürülmesi dinî vazife olarak algılanıyordu.  Sonuçta, bu katil ordusunu ortadan kaldırmaya karar veren Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah ve Onun buyruğunu yerine getirmeye azmeden komutan Yorumtaş ardı ardına fedailer tarafından öldürülmüştü. Ünlü başvezir Nizamülmülk de hançer darbeleri altında can vermişti.

         Ünlü Türk bilgini Ebu Reyhan Biruni (973-1048) Türkistan’a yönelik Arap işgali sırasında zalimliğiyle ün kazanmış Arap komutanı Kuteybe hakkında : “Kuteybe, Harezm yazısını mükemmel bilen, Harezm’in gelenek-rivayetlerini iyi bilen ve halkı bilgilendiren bilginleri yok etti. Şimdi bu rivayetler yok olduğuna göre, İslamiyetten önce ne olduğunu da bilmenin imkanı yoktur”, diye yazmıştır. Horasan valisi Kuteybe (670-715) komşu Türklere karşı acımasız saldırılar yaparken, Beykenti yerle bir etti. Şehiri savunan erkeklerin hepsini öldürttü.  Fergane’deki bir isyan sırasında kendisi de öldürülmüştür.

         Yakın çağımıza değinsek:

         Stalin tarafından yönlendirilen Troçki’ye (1879-1940) ve Kirov’a (1886-1934) yapılan suikast. Arhipélag Gulag’da (Adalardaki Kampların Merkezî Yönetimi) 1 Mart 1940 tarihli belgeye göre, cezalandırılan insan sayısı 1 668 200 kişidir. Bunların çoğu öldürülmüştür. İşte bu devlet terörüdür. ABD devlet başkanı Kennedy’in (1917-1963) bir suikast sonucu öldürülmesi. İsveçli devlet adamı Palme’nin (1927-1986) bir suikast sonucu öldürülmesi. Türkiye’deki siyasî İslamcıların Aydınlara yönelik suikast eylemleri.

         Yukarıda kısaca sıraladığım örneklerin çeşitliliği ve çokluğu bakımından bu konuda Çin’in ayrı bir yeri vardır. Değişik bir değişle, dünyamızda terör ile isyan olaylarına en zengin ülke Çin’dir. Çin’de Terör ne kadar çeşitli ve çoksa, isyan da o kadar çeşitli ve çoktur. Sömürgeleri olan Doğu Türkistan, Tibet, İç Moğolistan ve Mançurya’dan bölünmüş bir Çin’i göz önümüze getirelim. Burası haritada göründüğü gibi yuvarlak göl şeklindeki sazlık bir ülkedir. Bu ülkede yılan, kurbağa, pirinç ve kalabalık sarı ırk topluluğundan başka hiçbir şey yoktur.

         Başkalarının hesabına ayakta kalabilmek için batı ile kuzeye genişleyen (doğu ile güneye genişleyemezdi, çünkü bu yön denizlerle çevrilidir) bu sarı ırk ve onun devletine tarih boyunca irade gücüyle çıkar kaygısı egemen olmuş; çıkar uğruna yapacağın her şey mubah, onların yaşam felsefesi olmuştur. Bu sebeple bu ırk ve onun devleti mantık ve ahlaktan yoksun olarak gelişmiş ve bunun içindir ki, bu ırk ve onun devleti her zaman terör ve isyana gebe yaşamıştır.            

         Çin devletinin düşüncesine göre, “Doğu Türkistan” diye bir şey yoktur, burası Şin Cañ’dır, yani kazanılmış topraktır. Uygurların yaptığı tüm eylemler ise terör eylemidir. Bin Ladin eyleminde nasıl İslam’ı kullandıysa, Uygurlar da İslam’ı kullanıyor, yani Bin Ladin’in eylemiyle benzerlik taşır.  

         Çin’in Doğu Türkistan’ı işgal etmeye kalktığı 1755 yılından Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşu olan 1949 yılına kadar Doğu Türkistan’da olup biten tarihe mal olmuş büyük isyanların sayısı 15’tir. Her isyan kanlı terör ve katliamlarla bastırılmıştır. Öldürülen insan sayısı 10 binler, 100 binlerle tahmin edilir. Bu isyanlar sonucu 3 defa Uygur ulusal devleti kurulmuştu. 1949’dan sonra komünist Çin yönetimine karşı irili-ufaklı isyanlar ister Doğu Türkistan’da ister Çin’in içinde kesintisiz devam etmiştir. Bu isyanları bastırmada sadece Çin’in kendine özgü devlet terörü kullanılmıştır.

         Örnekler:

         Mao, 40 yıllık silah arkadaşı Li Şao Çi’yi Keyfıñ şehrindeki özel hapishanede kendi elbisesini yiyerek ölmesi için aç bırakıp, acımasız bir şekilde, karşı söylemenin intikamını almıştır. Kültür Devrimi’nde (1966-1976) Mao’nun Kızıl Muhafızları tarafından rast gele öldürülen insan sayısı milyonlarla tahmin edilmektedir. 1976 ve 1989 yıllarında Tan En Mın alanında tanklarla ezerek öldürülen gençlerin sayısı on binlerle tahmin edilmektedir. Taklamakan çölündeki ceza kamplarında tutulan ve öldürülen insan sayısını şimdilik bilmemize imkân yoktur. Resmî rakamlara göre, Pekin 2001’de infaz rekoru kırarak 2000’den fazla insan idam etmiştir. Bu rakamın aslında 5000’i bulduğu söylenir. Çin tek başına dünyanın geri kalanından fazla idama imza atıyor. Bu idamlar içinde Uygurlar “gözde idamlık”tır. Bu olgulara devlet terörü demekten başka ne denilir ?!

         11 Eylül her şeyden önce Araplar ile Çinlilerin işine gelmiştir. Araplar, bu olaya karşı Amerika’nın sert tepkisini istismar ederek, dünyada Amerika düşmanlığını körüklemeye çalıştılar. Çinliler ise, Uygurların İslamî inançlarını istismar ederek, Uygurların özgürlük savaşını terör eylemi olarak tanımlayıp bastırmaya çalıştı. Dünyaya Uygurları terörist olarak ilan etti, tıpkı Rusların Çeçenleri terörist ilan ettikleri gibi.

         Kendi topraklarında azınlık durumuna düşürülmüş, insan gibi yaşayabilmenin tüm olanakları elinden alınmış yoksul ve yorgun Uygurların Çinlilerle barış içinde beraber yaşamasının asla olasılığı yoktur. Ancak yalan ve haksızlıklara dayanabilen insan Çinlilerle beraber yaşayabilir. Çinlilerle beraber yaşarken dürüstlüğü ve yiğitliği seçmek ölümü seçmek demektir. Uygurların bugünkü savaşı hayatta kalabilme savaşıdır. Çinlilerin, Türk komünistlerini yani vatan hainlerini kullanarak, ister siyasî bakımdan olsun, ister maddî ve manevî bakımdan olsun, Doğu Türkistan’da yürüttüğü bütün eylemleri, bazen sinsi, bazen açık olarak, Doğu Türkistan Türklüğünü top yekûn yok etmeye yöneliktir. Çin’in bu eylemleri Orta Çağ’daki Kuteybe’nin, Hasan Sabbah’ın eylemlerini aratmayacak kadar kötülükte mükemmeldir. Bu yüzden Doğu Türkistan Türklerinin Çinlilere karşı duyduğu kin ve nefret sonsuzdur. Durum böyleyken, Uygurları dincilikle, İslamî terörle suçlamak, onlara yapılan en büyük haksızlık, en büyük hakarettir. Uygurlar ne yaptıysa, ne yapabildiyse bu isyandır. Uygurların Mustafa Kemal’i yok, Nelson Mandela’sı yok, olması da imkânsızdır. Çünkü bu kişiler gibi kurtuluş-özgürlük yıldızlarını ancak az çok Batı değerlerinin etkisi olan, az çok ulusal ve bilimsel eğitime açık olan uluslar yetiştirir. Uygurların çocukluğunda anne babasından öğrendiği yarım yamalak dinî bilgileri ve canlarından başka kurtuluş-özgürlük için kullanabilecek hiçbir şeyleri yoktur. Evet, Çin devleti onları bilimden, ulusal eğitimden yoksun tutmuştur.

          Esir ulusların özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi önce kendini tanımaktan yani tarihini ve kültürünü bilmekten geçer. Bilhassa Uygurlar gibi uzun bir siyasî tarihe ve köklü bir kültüre sahip ulus kendini tam anlamıyla tanıdığı an, o ulusun kurtuluş savaşını hiçbir kara güç durduramaz. Ulusa mal olan bu manevî güç hemen maddî güce dönüşür.

         Çin Uygurları 11 Eylül’le eziyor.

         Yakalanma tehlikesiyle karşı karşıya kalan kurnaz hırsızı göz önüne getirelim, bu hırsız kaçarken bağırıyormuş:

         “Hırsız kaçtı, yakalayın! “ İşte Çin’in Uygurlar hakkındaki bugünkü tutumu budur.

         Çin’in bu iğrenç tutumu karşısında kayıtsız kalan devlet ve topluluklara, şahıslara, Arhipélag Gulag’da işkence görmüş Polonyalı yazar Bruno Yasensky’in şu seslenişini sunuyorum:

          “Düşmanlarınızdan korkmayın, en fazla sizi öldürürler. Dostlarınızdan korkmayın, en fazla size ihanet ederler. Kayıtsızlardan korkun, çünkü cinayetler ve ihanetler onların sessiz onayıyla işlenir” .