Korona Günlüğü 2


Şu insanoğlu ne garip! Bugün hiç açmayan güneş yüzünü gösterince yaşama sevincimiz geri geldi. Balkonumuzda güneş banyosu yaptık. Annem bu dar balkonun her santimetre karesi altın değerinde kızım! dedi, haklı tabii. Bir şeyin ancak yokluğunda kıymeti anlaşılıyor. Evden dışarı 20 gündür çıkamayınca balkonumuz bizim yazlığımız gibi olmuş, ben de onu anladım.

Esnafımız sağolsun yine verdiğimiz listeleri evimize taşıdı. Haklar helal edildi, bahşişler arttırıldı.. Öyle ya ekmeğimizi fırından alıverdiler, yufkalarımızı da yufkacıdan!

Cumhurbaşkanımız da ekranlardan morallerimizi düzelten bir konuşma yaptı ki yıllardır özlediğimiz birlik beraberlik tablosu şu en acı günlerde gerçekleşirse işte o zaman değmeyin keyfimize! 23 Nisanımızın 100. yılımızı kutlayamayacak olmanın hüznünü bile bastırdı bu haberler.

Akşama kapı çaldı, yemek getirmiş gencin biri. Nasıl üzüldüm, alerjim var, yiyemem, alsam çöpe dökemem. Zor durumda kaldım neyse ki başka komşuya veririm üzülmeyin dedi üst kata çıktı ama sanırım orada da kimse almadı.

Tarihi günler bakalım daha nelere gebe! Ben bu günü gördüm ya şükür içinde başımı yastığa koyacağım. Dolunaya baka baka da uyuyacağım..

Evden Haberler

Aslında buna HAbevler demek lazımdı. Korona virüsü hayatımıza girdiğinden beri dünya ile irtibatımızı sadece haberler sağlamaktaydı! Onları da izleye izleye korkudan ölüyoruz. Her gün ağırlaşan bilançolar, tablolar, sayılar, sayılar, sayılar. Türk Milleti ölüme direniyor, ölmemek için elinden ne gelirse yapıyor! Can tatlı, hayat kısa’ Tam rahat edecektik ki pat diye geldik sonuna! Şu sıralar ölüsüne bile gidemeyecek neredeyse kimse! Şehirlerarası gidiş gelişler yasaklandı. Yan bina komşum mesela arabasının yanına bile inmeye korkuyormuş! Havadan bulaşacağını söylemiş birisi haberlerde duymuş. Sadece hanımı çıkıyor balkona, o pencereden bile bakamıyor yazık!

Böyle panik halimde yaşarken arada güzel şeyler de oluyor. Mesela bizi hiç aramayanlar telefon edip hatırımızı soruyorlar. Bazı komşularımız balkondan balkona bir şeye ihtiyacınız var mı diyorlar ki bu uzun süredir unuttuğumuz bir şey, çok hoşumuza gidiyor. Geçen gün hiç tanımadığımız ama yolda gördükçe selamlaştığımız, sadece karşı binada oturduğunu bildiğimiz bir beyefendi pazara çıkmış ve bir torbaya çeşitli meyveler koymuş getiriverdi. Yarım saat kendime gelemedim. Hani haberlerde hep gösterdikleri o kötü insanlar neredeydi? Bak işte ne güzel insanlar vardı! Ah canım! Apartmanımızda bodrum katında bekar öğrenciler oturur. onlardan biri bana mesaj yollamış, demiş ki siz yaşlı sayılmazsınız yanlış anlamayın lütfen ama hani bir şey lazım olursa ben buradayım, bilin istedim. Ah yavrum, çok duygulandım. Düşünmen bile yeter dedim!

Vatsap grubumuz var komşularımızla aramızda. Apt. yöneticisim. Sırf aidat istemez ya insan, dışarı çıkamadım bana limonu olan varsa kapıya torba astım, getirirseniz sevinirim yazdım. Üst kattaki genç internetten aldığı limonları getirip kapıya asmış. “Başka bir şeye ihtiyacınız varsa ben şimdi sipariş veriyorum, ekmek filan lazımsa yazayım” dedi. Evde makinem var kendim pişiriyorum ama işte bütün bunlar hayatımızın evde güzel geçmesini, ve moralli olmamızı sağlayan çok değerli hatıralarımız olarak birikmekte.

Sağolsun…

Evden haberler zamanın tanıklığı içinde sürecek! Yeter ki her zaman güzel haberler yazmak kısmet olsun. Akşamınız hayırlı olsun.

Sivil Reçete

Günaydın benim güzel ülkem, Türkiye’m!
Kaç gündür izlediklerim, duyduklarım, yaşadıklarımdan vardığım sonucu sizlerle paylaşmak istedim. Yaşıma, hissiyatıma göre hazırladığım yapılacaklar listem aşağıdadır. Sizlerin de eklemelerinizle ortaya şahane bir sivil reçete çıkacaktır.


Kaç gündür izlediklerim, duyduklarım, yaşadıklarımdan vardığım sonucu sizlerle paylaşmak istedim. Yaşıma, hissiyatıma göre hazırladığım yapılacaklar listem aşağıdadır. Sizlerin de eklemelerinizle ortaya şahane bir sivil reçete çıkacaktır.

Sosyal medya ruh sağlığımızda terör estiriyor! Bir şey yapamamak, çaresizlik duygusu bizim gibi özgür ruhlara yönelik saldırı buralardan her an yapılıyor!·
Mümkünse cep telefonlarımızı ve wifilerimizi bari bir müddet kapatalım. Beyin frekanslarımızın sağlığı açısından algıya direnmeyi kendimizden başlatalım.·
Bunu bir seferberlik kabul edelim ve.moralimizi bozan hiç bir şeyi izlemeyelim. Evde oturtup bütün seviyesizlikleri dayatmalarına izin vermeyelim! .
Hazırlıksız yakalanmamak için tatbikat yapmışcasına kendi şartlarımıza göre A planı, B planlarını hazırlayalım. .
Akıl defteri tutalım. İçine gerekli telefonlarımızı yazalım. Aile, iş, bütün bilgilerimize yedek oluşturalım. Günü geldiğinde ilaç gibi yayalım .
Bu zaman zarfında olumsuz hiç bir şey konuşmamaya özellikle dikkat edelim. Ağzımızdan çıkan her şeyin gerçekleşeceğinin bilincinde olalım!.
Ailemiz, dostlarımız, sevdiklerimiz ve milletimizle hatta bütün dünya insanları ile birlikte yaşayacağımız güzel günlerin hayalini kuralım. Amacımız ve ilacımız her zaman sevmek olsun! <3

….

İlk defa başlık koymadım yazıma! Her an değişen haberler yüzünden sonunu da yazmayacağım. Pat diye ortasından nasıl başladıysam hayatın, çekip gider gibi işte girivereceğim velvelesine!

Tarih böyle bir şey yazmamıştır şimdiye kadar! 2020 yılına girdiğimizden beri başımıza gelmeyen kalmadı! Şehitler, savaş söylentileri, hükumet krizleri, yönetimin beceriksizliklerine gerilen sinirler, gündemleri geveleyen sözde alimlerle adım adım yaklaştığımız neydi? Bir kalp çarpıntısı gibi anlık değil, saatin tik takları gibi sürekliydi sanki. Yoksa zamanın hissettiğimiz sonu mu gelmekteydi? Allahım yaklaşan şeyin ne olduğunu kavramaktan ne kadar acizdik!

On gün olmadı bir hastalık yapan virüs söylentisi çıktı. Arkadaş virüsen hızlı yayılan kara senaryolar havada uçuşmaya başladı. Her kafadan başka ses çıkıyor, o kafalar da kendini en doğrusunu ben bilirim sanıyordu! Önce bu haberleri izlememeye karar verdim. Gitgide ağırlaşan bilançolara kulaklarımı tıkadım. Tedbirimizi alırsak, evden dışarı çıkmazsak bize gerçekten bir şey olmazdı, ama ya sevdiklerimiz? Uzaktaki yakınlarımız, evlatlarımız, torunlarımız peki onlar ne yapacaktılar?

Yarın olursa devam edecek!

Not: Bir gün bir yerlerde okunursa yazdığım yazı, dünyanın o günkü haline göre konsun adı.

Tarihte Türk Kadını SEMPOZYUMU

Roza KURBAN

            7 Mart 2020 tarihinde Ankara’da Ayaz Tahir Türkistan İdil Ural Vakfı’nda “Tarihte Türk Kadını” başlıklı sempozyum gerçekleştirildi. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla yapılan bu toplantıya üniversite lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencileri, akademisyenler, sivil toplum kuruluşları üyeleri ve konuya ilgi duyan insanlar katıldı.

            Toplantının konusu adından da görüldüğü gibi tarihte Türk kadınının rolü ve üstlendiği görevler üzerineydi. Açış konuşmasında 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün tarihçesinden kısaca söz edildikten sonra Ayaz Tahir Türkistan İdil Ural Vakfı Başkanı Tülay Duran “Millî Mücadelede Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti – Sivas” başlıklı sunumunu yaptı. Duran, konuşmasını vakfın kurucusu Prof. Dr. Saadet Çağatay’dan (1907–1989) kısaca söz ettikten sonra Anadolu’da farklı dönemlerde Türk tarihine damgasını vuran iki ayrı kadın hareketinin oluştuğunun altını çizdi. Selçuklu döneminde kurulan Bacıyan-ı Rum kadın hareketinden sonra XX. yüzyılda oluşan ikinci büyük kadın hareketi Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti olmuştur. 1918 yılının sonunda Sivas’ta oluşan bu cemiyet, tüm Anadolu’da 18 dernek kurmuştur. İşgale karşı erkeklerle birlikte mücadele eden kadınlar, aynı zamanda “İşgale razı değiliz!” diye yurt dışına mektuplar yollamışlardır. Müdafaa-i Vatan Cemiyeti çeşitli alanlarda çalışmalar yürütmüş olup, çocuk bakım evi, cami, hamam vs. yaptırmıştır. 1934 yılında Türkiye’de kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmiştir. Bu sayede kadınların siyasete girmesine yol açılmıştır. 1935 yılının Nisan ayında Dünya kadınları Türkiye’ye davet edilmiştir. Bu davete 600 kadın iştirak etmiştir. Tülay Duran Müdafaa-i Vatan Cemiyeti’nin Türkiye ve dünya tarihinde önemli bir yeri olduğunun altını çizdi.

            Kırım Derneği Şefika Gaspralı Kadın İnisiyatifi adına “Kırım Tatarlarında Kadın” başlıklı sunum yapan Safiye Olgun, derneğe bağlı Şefika Gaspralı Kadın İnisiyatifi’nin oluşumu ile ilgili bilgi verdikten sonra İsmail Gaspralı’nın (1851–1914) kadınların toplumda yer alması için yaptığı çalışmalardan söz etti. Gaspralı, ancak eğitimli kadınların topluma büyük yarar getireceğini bildiği için kızların eğitim alması için okullar açmıştır. Ayrıca yayımladığı “Tercüman” gazetesinde Türk Dünyası’nda kadının rolü konusunda makaleler yazmış, konuşmalar yapmıştır. Kırım Tatar kadınları aldıkları eğitim sayesinde cesaretlenmiş ve siyaset başta olmak üzere hayatın her alanında aktif görevler üstlenmeye başlamıştır. 1917 yılının Mayıs ayında Moskova’da yapılan kurultaya Kırım Tatar kadınları da katılmıştır. Kırım Tatar kadınlarının millî hareketinin başlaması da bu yıllara denk gelir. Kadın hareketine İsmail Gaspralı’nın kızı Şefika Gaspralı (1886–1975) önderlik etmiştir. Farklı alanlarda faaliyet gösteren Şefika Hanım, öğretmen okulları açmış, Rusya Müslüman kadınlarının ilk kadın dergisi olarak bilinen Âlem-i Nisvan dergisini çıkarmıştır. 1917 yılında Kırım Tatar Millî Kurultayı oluşturulurken Türk ve Müslüman dünyasında kadınlar seçme ve seçilme hakkını elde etmiştir. Aynı yıl Kırım Ahali Cumhuriyeti kurulduktan sonra kadınların seçme ve seçilme hakkı Türk Dünyası’nda ilk kez anayasal güvence altına alınmıştır. Seçimlerde Şefika Gaspralı başta olmak üzere 5 kadın milletvekili meclise girmiştir. Olgun, 1918 yılında işlerin tersine döndüğünü ve Kırım Ahali Cumhuriyeti’nin Bolşevikler tarafından dağıtıldığından sonra Kırım Tatarları için zor günlerin başladığını belirtti. Kırım Tatar tarihinde yaşanan acı olayların birisi olan 1944 Kırım sürgününün Kırım Tatarları üzerindeki etkisinden bahseden Safiye Olgun, Stalin’in ölümünden sonra siyasette başlayan “yumuşamalar” sonrasında Kırım Tatarlarının anavatana dönmek için yaptıkları mitinglerden söz etti. 1990’lı yıllarda yaşanan değişimlerin Kırım Tatarlarını da etkilediğini, 1991 yılında II. Kırım Tatar Millî Kurultayı’nın toplandığının altını çizen Olgun 2014 yılında Kırım’ın Ruslar tarafından işgal edildiğini dile getirdi. Safiye Olgun sunumunu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün “Şuna inanmak lazımdır ki, dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir ve toplumun başarısızlığının asıl sebebi kadınlara karşı olan bilgisizlikten ileri gelir. Bu toplumun bir organı faaliyette iken diğer organı işlemezse toplum felç olur”, sözleriyle tamamladı.  

            Türk Tarih Kurumu Kütüphane Müdürü Neşecan Uysal, “Kitaba Adanan Bir Ömür: Mihin Lugal” başlıklı konusunda 63 yıllık çalışma hayatının 33 yılını Türk Tarih Kurumu’nda çalışarak geçiren Mihin Lugal’dan (1925) söz etti. Mihin Lugal’ı kendime her zaman örnek aldığını söyleyen Neşecan Uysal, 1925 yılında Almanya’nın Hamburg şehrinde dünyaya gelen Lugal’ın hayatı ve faaliyetlerinden bahsetti. Mihin Lugal doğduğu dönem babası Mehmet Necati Bey Helmuth Ritter ile Genceli Nizâmî’nin Hüsrev ü Şîrîn Mesnevisi üzerinde çalışmıştır. Mesnevide Şirin’in teyzesi kraliçedir ve adı da Mihin Banu’dur. Bu nedenle Mehmet Necati Bey kızına ulu, yüce anlamına gelen Mihin adını verir.  Mihin Lugal anaokulu, ilkokul ve ortaokul eğitimini Almanya’da tamamlamıştır. Aile 1939 yılında Türkiye’ye dönmüş ve Mihin eğitimini Çamlıca Kız Lisesi’nde devam etmiştir. 1944 yılında lise eğitimini tamamlayıp Olgunluk Sınavı’nı başarı ile geçtikten sonra Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Alman Filolojisi bölümüne kaydını yaptırmıştır. 1949 yılında üniversiteden mezun olan Mihin Lugal 1950’de o zamanlar Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi binası içinde yer alan Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi’nde çalışma hayatına başlamıştır. Mihin Lugal, 1942–1953 yılları arasında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde Adnan Ötüken tarafından sürdürülmüş olan Kütüphanecilik Kursları’na katılmıştır. Kütüphane uygulamalarında edindiği deneyim, kurslarda kazandığı bilgi ve becerileri Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi’nde uygulamıştır. Bunlardan birisi kütüphanelerde derme geliştirmede önem arz eden uluslararası yayın değişimi sistemini kurmuş ve bu değişim programı günümüzde de devam etmektedir. İkincisi kütüphanede etkin bir şekilde danışma hizmeti verilmeye başlanmasını sağlamıştır. Mihin Lugal Kütüphane hizmetlerinin yanında Almancadan çeviri, kitap kritiği, bibliyografya çalışmaları ve sergiler düzenlemiştir. Lugal, Türk Tarih Kurumu’ndan 1980 yılında emekli olmuş ancak sözleşmeli olarak 1983 yılına kadar kurumda çalışmaya devam etmiştir. 1983 yılında Atatürk Kültür Merkezi’nin kurulmasıyla Kurucu Başkanı Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı Mihin Lugal’in Kurum Sekreterliği görevini yürütmesi için atamasının yapılmasını sağlamış. Kurum Sekreterliği görevinin yanı sıra, yeni kurulmuş olan bu Kurumda da bir araştırma kütüphanesi kurmuştur. Atatürk Kültür Merkezi’nde dört yıl görev yaptıktan sonra ayrılmıştır. IRCICA’nın direktörü Ekmeleddin İhsanoğlu’nun teklifi üzerine Mihin Lugal 1987 yılında IRCICA’da göreve başlamıştır. Lugal, ulusal ve uluslararası 600 Kurum ile işbirliği sistemini kurmuş, Kütüphanede yine ulusal ve uluslararası 300 Kurum ile yayın değişimi programını oluşturmuştur. IRCICA Kütüphanesi’nde çalışan kütüphanecilere tüm bilgi ve tecrübelerini aktarmaya, onlara Kütüphane’de iş disiplininin önemini kavramalarını sağlamaya çalışmıştır. Arkasında iyi yetişmiş kütüphaneciler bırakarak 2013 yılında gönül rahatlığıyla IRCICA’dan ayrılmıştır. TTK Kütüphane Müdürü Neşecan Uysal sunumunu “Mihin Lugal’in Türk Tarih Kurumu ve Kütüphanesine otuz üç yıl, Atatürk Kültür Merkezine dört yıl, IRCICA ve Kütüphanesine yirmi altı yıl olmak üzere toplam altmış üç yıl hizmetleri ile Çocuk Sağlığı Enstitüsü ve TEK-ESİN Vakfındaki çalışmaları Türk kütüphaneciliğine ve görev yaptığı Kurumlara büyük katkılar sağlamıştır.” sözleriyle tamamladı.

            Yukarda yapılan sunumlar Türk kadınının tarihteki önemli olaylardaki yeri ve elde ettikleri başarılar ile ilgiliydi. Kazan Tatar tarihinde de birçok kahraman kadın bulunmaktadır. Onlar arasında en tanınmış olanı hiç kuşkusuz Kazan Hanlığı’nın son melikesi Süyümbike’dir. Ben tarihteki olayların edebiyata yansımasını içeren “Tatar Edebiyatında Fedakâr Tatar Kadını” başlıklı bildirimimi Tatar yazar Ayaz İshaki (1878–1954) ve Mehmüt Galeü (1886–1938) eserleri örneğinde yaptım. Söz konusu her iki yazarın da Türkiye ile ilgileri vardır. Ayaz İshaki ömrünün büyük bir kısmını Türkiye’de geçirmiş ve burada vefat etmiştir. Mehmüt Galeü’nün “Muhacirler” romanında ise Çarlık Rusya’sında 1897 yılında yapılan genel sayım sırasında ortaya çıkan ayaklanma ve isyanlar, bunun sonucu olarak Tatarların sürgün edilmesi ve hapishaneleri boylamaları sonucunda Çar zulmüne daha fazla dayanamayan halkın Türkiye’ye göç etmesi konu edinmiştir. İshaki’nin  “Ostazbike” (Üstad Bike)  hikâyesinin kahramanı Segıyde’dir (Saide). Segıyde neslini devam ettirebilmek için eşinin başka bir kadınla evlenmesini sağlamıştır. Segıyde’nin yaptığı fedakârlık millet uğruna yapılan büyük bir erdemdir. Mehmüt Galeü’nün “Muhacirler” romanının kahramanı Safa ile Sacide çiftidir. Onların da çocukları olmamış ve Sacide eşini başka birisi ile evlendirmiştir. Sacide’nin yaptıkları bununla da sınırlı kalmamıştır. O, ailesini Türkiye’ye göç etme, Türkiye’ye geldikten sonra da millettaşlarını onlara verilen topraklarda köy kurma konusunda ikna eden, işlerin yapılmasında öncülük eden fedakâr bir Tatar kadınıdır. Ayaz İshaki’nin “Ostazbike” hikâyesindeki Segıyde de Mehmüt Galeü’nin “Muhacirler” romanındaki Sacide de neslini devam ettirmek isteyen bir ana, aynı zamanda milletinin mutlu geleceği uğruna kendilerini esirgemeyen fedakâr Tatar kadınlarıdır. 468 yıldır Rus zulmü altında ezilen Tatar ulusu millî ruhlu millet anaları sayesinde dillerini, dinlerini, geleneklerini ve millî benliklerini korumuştur. Tüm bu zaman içerisinde Tatarlar Rusların yok etme siyasetine karşı mücadele vermişlerdir. Birçok zor dönemeçleri fedakâr Tatar kadınları sayesine atlatmışlardır. Bugünlerde ise Tatarlar yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Tatar ulusunu yeryüzünden silmek amacıyla Emperyalist Rus Hükümeti Tatar dilini yasaklayan kanunlar çıkarıyor, Tatar okullarını kapatıyor, sınavları Rus dilinde yapıyor, ana dil derslerini yasaklıyor. Tatarların millî menfaatlerini savunan herkes Rusya Federasyonu Anayasasının 282. Maddesi ile yargılanıyor. Tatarlar 468 yıllık esaret süresi devamında millet olarak ayakta kaldıysa, bunda Tatar kadınının önemi büyüktür. Eğer millî ruhlu mücadeleci analarımız olmasaydı bugünlere kadar gelebilir miydik bunu söylemek zor. Konuşmamı Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk kadını hakkındaki sözleri ile tamamlamak istiyorum: “ Ey kahraman Türk kadını! Sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye lâyıksın.”

            Toplantı sonrasında 2002 yılında kurulan Türk Dünyası Kadın Derneği Başkanı Mesude Karakuş, Millî Düşünce Derneği üyesi Eşref Baysal, toplantı ile ilgili fikirlerini beyan ettiler. “Tarihte Türk Kadını” sempozyumu 7 Aralık 2019 tarihinde Ayaz Tahir Türkistan İdil Ural Vakfı’nda gerçekleşen “Millet Anaları” toplantısının devamı niteliğindeydi. Türkiye, Kazan, Kırım Tatar Türk kadınlarını kapsayan bu sempozyum Türk tarihine damgasını vuran kadınlarımızı tanımak ve tanıtmak açısından önemli ve gerekliydi. İleride de bu toplantıların farklı platformlarda devam etmesi gerekliliği konusunda herkes hemfikirdi. Yazımı Ayaz İshaki’nin kadınlar ile ilgili sözleri ile tamamlamak yerinde olur:

 “Her milletin yarısı kadınlar, her milletin ruhunu koruyan kadınlar, her milletin dilini, telaffuzunu, şivesini koruyan kadınlar, yarın anne olacak kızları ve baba olacak erkekleri koruyan da kadınlardır.”

Tüm emekçi kadınların Dünya Kadınlar Günü kutlu olsun!

HZ. MUSA’NIN TANRIYA SORUSU

“Sevgili dostlarım,
İçinde bulunup yaşamış olduğumuz bu süreç, 750 sene önce Hz. mevlana zamanında da Moğol istilası ile yaşanmıştı.
Ayrıca bu süreçte Anadolu’da beylikler arasında da ihtilaf hat safhadaydı. Bu günleri yaşamış görmüş olan Hz. Mevlana:
“Musa’nın Tanrıya Sorusu” olarak bir yazı kaleme alıyor.
Sizlerle bu yazının sadece başlangıç bölümünü paylaşacağım fakat siz sevgili dostlarımın bu yazının tamamını okumanızı arzu ederim.

HZ. MUSA’NIN TANRIYA SORUSU

Musa dedi ki: Ey soru hesap gününün sahibi Tanrı, yapıp düzdün, neden yine bozar yıkarsın? Cana, canlar katan erler, dişiler yaratırsın… sonra bunları yıkar, mahvedersin; neden?

Tanrı dedi ki: Bu suali inkar yüzünden, yahut gafletle ve nefsine uyarak sormuyorsun, biliyorum.
Yoksa hoş görmez, gazap eder, bu soru yüzünden seni
incitirdim.
Fakat bizim işlerimizdeki hikmetleri, varlık sırlarını araştırıyorsun…bunu bilip sonra da halka bildirmek ve her ham kişiyi bu suretle olgunlaştırmak istiyorsun. Sen bunu biliyorsun ama halka da bildirmek için sormaktasın.
Çünkü bu sual yarı bilgidir. Hiç bilmeyen, bu bilgiden dışarıda kalan bu soruyu soramaz.
Sual de bilgiden doğar, cevap da… nitekim diken de toprakla sudan biter, gül de!
Hem sapıklık bilgiden olur, hem doğru yolu buluş… nitekim acı da rutubetten hasıl olur, tatlı da!
Bu nefret ve sevgi, aşinalıktan gelir… hastalık da iyi gıdadan
olur, kuvvet de!
Tanrı Kelim’i de, acemilere bu sırrı bildirmek, onları faydalandırmak için kendini acemi yaptı.
Bizde kendimizi ondan daha acemi yapalım da bilmez gibi cevabını dinleyelim.

***”Eşek satanlar, o satışın anahtarını elde etmek için birbirlerine adeta düşman olurlar, çekişir dururlar.”***

Tanrı buyurdu ki: Ey akıl sahibi Musa, madem ki sordun gel de cevabını duy.

Ey Musa, yere bir tohum ek de bunun sırrını anla, insafa gel!

Musa tohum ekti, ekin bitti, kemale gelip başaklandı, güzelce, düzgünce yetişti…
Orağı alıp biçmeye başladı. Gaybtan kulağına bir ses geldi:

“Neden ekiyor, besliyorsun da kemale gelince kesiyor, biçiyorsun? “

Musa dedi ki:
Yarabbi, burada tane de var saman da… onun için kesiyorum. Çünkü tanenin saman ambarına konması layık değil… saman da buğday ambarına konursa yazık olur! Bu ikisini karıştırmak hikmete uygun olamaz. Mutlaka eklerken ayrıt etmek lazım.

Tanrı dedi ki: Bu bilgiyi sen kimden aldın da bir harman meydana getiriyorsun?

Musa, Tanrım bana bu temyizi sen verdin dedi…

Tanrı dedi ki: Öyleyse bende nasıl olur da temyiz olmaz?
Halk arasında temiz ruhlar da var, topraklara bulanmış
kara ruhlar da. Bu sedeflerin hepsi bir değil… birisinde inci var, öbüründe boncuk!
Buğdayları samandan ayırmak nasıl lazımsa bu iyiyi de kötüyü de ayırmak vacip.
Bu alem halkı, hikmet hazineleri gizli kalmasın, meydana çıksın diye yaratılmıştır.
************************************************
Hepimizin Başı Sağ olsun
Bu sıkıntılarımızı birlik beraberlik içinde üstesinden gelebilmeyi Allah bizlere nasip etsin.” Nazım Çağlan’dan alıntıdır.

Ölümün Kandillisi

Şu an biliyorum tarihi dakikalar yaşamaktayız. Kandil gecesi, saat üç! Dışarıda esen lodosun uğultusunun pencere camlarını, panjur demirlerini zangırtatmasna uyandım! Defalarca kendime telkin ettim “korkma” diye. Böyle havalardan hep ürkmüşümdür. Tabiat olaylarının yani Allahın büyüklüğünün karşısında İnsanoğlunun acizliğinin göstergesidir. Sadece sığınır, beklersin geçmesini… Bu kolay geçmeyecek bir geceymiş meğerse nereden bileyim!

Kaçtı bir kere uykum ama içimde başka bir huzursuzluk, vay arkadaş ne yana dönsem ı-ıh olmuyor tekrar uyumak nafile! Kalkıp cep telefonuma kısa bir göz attım. Hayret, bir gariplik var! Mesajlar gitmemiş, sayfalar yenilenmemiş. Merakımı celbetti iyice, o saatte bilgisayarımı açtım. Orada gene aynı şeyi hem daha vahimini gördüm: sosyal medya kısıtlanmış. Sebep: 33 şehit son dakika kahreden haber! O bir yığın kınamayı okumadım bile! açıklama yapılmadan biten toplantılarınızı da görmedim zaten! 80 milyon gibi bu gece ben dahi bir başınaydım! Kukla gibi haber alma hakkımız açıktı o da sadece bir ağızdan aynı şeyler yazılıyordu. Onları da okumak zaten değmezdi! Olan olmuştu.! Sadece Hatay valisinin yaptığı açıklamayla Türkiye Cumhuriyetinin kandil günü 33 şehitten fazlasını, sınırötesi operasyon denen şeyde kaybettiğimiz gerçeği şak diyeyüreğimize oturmuştu!
Tecrübelerimiz bu sayının kaç katı olabileceği doğrultusundaydı ve internetin daha kötü günlerde bile yavaşlatılmadığı halde şimdi çalışmıyor olması böyle düşünmemize sebepti. Şimdi haberleşmeyi nasıl sağlayacağktık bakalım milletimizle?

Her olayda iki kelime yazıp altında onlarca yorum okumaya meraklı vatandaşlarımz kendilerini tutsak edilmiş hissedecekler mi acaba? Bu bir savaş demişlerdi, esirleri de koskoca Türk milleti mi idi yoksa? Aman Allah yazdıysa bozsun! Milletimize acısın ve hepimizi korusun ! Yeter artık çektiğimiz. ikişer üçer her gün gelen şehit cenazeleriyle rahmet okuya okuya, baş sağlığı taziye mesajları yaza yaza, sayının bu kadar çok olması duyulunca tabii halkın önlenemez hesap sorucu tavrıınıın karşısında önlem midir, korkaklık mıdır bilemem ama bu düpedüz birlik olmamızı engelleyici tutumdur! Sevsek de sevmesek de, istesek de istemesek de böyle günlerde tek yumruk olabilme hasletimiz tırpalanmakta, devletimizle yanyana oluşumuzu istememektir.

Bu satırları yazarken bile arada sırada kontrol ediyorum bir düzelme var mı diye maalesef saatin sabahın beşine yaklaştığı şu anlarda bile herşey aynı.

Kazan Tatarlarının Karakteri

Roza KURBAN

            Köklü bir geçmişe ve zengin bir kültüre sahip olan Kazan Tatarları, tarihçilerin fikrine göre ünlü Hun İmparatoru Atilla’nın (400–453) torunlarıdır. Geçmişte, kuzeyden güneye doğudan batıya kadar uzanan coğrafyada Büyük Bulgar Devleti, Hazar Kağanlığı, İdil Boyu Bulgar Devleti, Altın Ordu, Kazan Hanlığı gibi devletler kuran, büyük medeniyetler yaratan, kahramanlar doğuran Kazan Tatarları adlarını tarih sayfasına altın harflerle yazdırmıştır.

            1552 yılında Kazan Hanlığı Ruslar tarafından işgal edildikten sonra Kazan Tatarlarının son devleti de çökmüş, Tatarlar Rus esaretinin altında yaşamak zorunda kalmıştır. Atatürk’ün “Türk milleti bağımsız yaşamış ve bağımsızlığı var olmalarının yegâne koşulu olarak kabul etmiş cesur insanların torunlarıdır. Bu millet hiçbir zaman hür olmadan yaşamamış, yaşayamaz ve yaşamayacaktır” dediği gibi Kazan Tatar Türkleri de asla bağımsızlık fikrinden vazgeçmemiş, Rus esareti altında dahi millî bağımsızlık mücadelesini sürdürmüştür. Kazan Hanlığı’nın işgalinden sonra hanlığı yeniden kazanmak için yürütülen bağımsızlık mücadelesinde Mamış Birde, Gali Ekrem, Sarıy Batur, Canseyit, Cangali Şögerev, Segıyt Yegferev, Telekey Batur, Telekey’in oğlu Küçem Telekeyev, Aldar İsengildin, Kilmek  Norışev, Küçem’in oğlu Akay Batur, Akay’ın oğlu Gabdulla, Karasakal, Batırşa, Murat Molla gibi şahıslar bağımsızlık uğrunda ölmeyi göze alan kahramanlardır. Tarihçi ve gazeteci Vahit İmamov konuyla ilgili şunları yazmıştır:

“Azatlık mücadelesi süresinde Telekey-Küçem-Akay-Gabdulla gibi bir liderler nesli yetişmiştir. 1682–1684 yılları arasında bağımsızlık savaşımına – Telekey Batur, 1705–1711 yıllarındaki isyana – Küçem, 1735–1740 yıllarındaki mücadeleye Akay ve Gabdulla liderlik etmiştir. Böyle kahramanlık, bu kadar kurban verme, belki dünya tarihinde yegâne olgudur. Başka bir millet olsa, bu aziz oğullarına – bu kahraman nesle şarkılar ve romanlar yazar, heykeller diker, adlarını şehir ve köylere vererek onların adını yaşatırdı. Ancak ne yazık ki, onların adlarını günümüzde Tatarların tarih alanındaki doktorları dahi yarım yamalak biliyor…” [1](Emirhan, İmamov 1993: 24–25).  

Kazan Tatarlarının Rus işgalinden sonraki tarihleri işgalci Ruslar tarafından yazıldığı için kitaplarda Kazan Tatar kahramanlarına yer verilmemiş aksine Tatarlar “medeniyetsiz”, “pis”, “barbar”, “yamyam” olarak nitelendirilmiştir. İşgalciler ise “kahraman”, “kurtarıcı” ve “Tatarlara medeniyet getirenler” olarak lanse edilmiştir. Yüzyıllardır okullarda bu şekilde okutulan bu tarih, tarihi gerçeklerden uzak olan yalan bir tarihtir. Günümüzde de Kazan Tatarlarının geçmiş tarihi yalanlarla doldurulmaya devam etmektedir. Bunun en basit örneği federal standartlara uygun şekle getirilen tarih ders kitaplarına Kazan Hanlığı’nın “kendi isteğiyle Rusya’ya katılması (!)” yalanının yazılmasıdır. İşgal sırasında on binlerce şehidin dökülen kanının hiçe sayılması millete yapılan bir saygısızlıktır. Ders kitaplarındaki bu Rus yalanları sıradan insanların da aklına işlemiştir. Kazan Tatar yazarı Ayaz Gıylecev (1928–2002) hayatını anlattığı romanında tren yolculuğunda karşılaştığı eğitimci bir Mari kadından söz etmiştir. Rus ile evli olan bu kadın, Kazan Tatarlarını yerden yere vurmuştur. Onun fikrine göre, Kazan Tatarları “aptal”, “Rusça bilmeyen nadan”, “öğretmenler tarafından sopayla sokaklardan toplanan”, “pisler” imiş. Kadın sözlerine,“İşbu Tatarlar kendilerine Cumhuriyet talep ediyorlar bir de. Ne yapmak istiyorlardır artık” diye devam etmiş. Gıylecev bu cahil kadına yanıt vermemiş ancak kitabında özet olarak şunları yazmıştır: “Benim önümde Tatarlara çamur atıp tatmin olan bir eğitimci kendi bölgesinde – okulunda, kendi gibi yandaşlarının arasında neler söylemez? Tatar’ı her fırsatta lanetleyen Rus ders kitapları, Rus kitaplarını okuyup gem vurulan gâvurlar bir tek o mudur? Binler onlar, on binler…” (Gıylecev 1997:405).    

            Kazan Tatarları gerçekte nasıl bir millettir, karakteristik özellikleri nelerdir? Milletlerin karakteri tarihi süreç içerisinde gelişmektedir. Milletlerin karakterinin oluşmasında doğa koşullarının da etkisi büyüktür. Şimal Türkleri olarak nitelendirilen Kazan Tatarları soğuk iklimin insanlarıdır ve iklim koşulunun gereği çalışkandır. Kazan Tatarlarının karakterinde diğer Türk boyları ile ortak olan özellikler de vardır. Kazan Tatarları, bağımsızlığına düşkün, kahraman, gururlu, çalışkan, misafirperver, geleneklerine bağlı ve eğitimli bir millettir. Ünlü Tatar şairi Gabdulla Tukay’ın (1886–1913) dediği gibi Kazan Tatarları “kitaplı bir millettir.” Zengin bir edebiyatı olan Tatarlar eğitime önem vermiştir. Eğitimin önemini kavrayan Tatarlar en ücra köşelerde bile kendi paraları ile okullar yapmıştır. Bu durum Rus misyoner Ya. Koblov’un da dikkatini çekmiştir: “Tatarlarda okul işi ileri düzeyde ve onlarda okuma yazma bilmeyenler yok denilecek kadar azdır: okullar milletin hayır parasıyla yapılıyor.” (Kerimullin 1991: 138). Kazan Tatarları omuzlarında kitaplarıyla köy, diyarları dolaşarak diğer Türk boylarına da eğitim vermiş, aydınlanmasına yol açmıştır. 1917 devrimlerinden önce Kazan Tatarları Çarlık Rusya’sında okuma yazma ve kitap basma konusunda ön sırada yer almıştır. Kazan Tatarlarında okuma yazma oranı %80 civarında seyretmiştir. Tatarlar aralarında okuma yazma bilmeyenlerden iğrenmişler ve onları millettaş saymamışlardır.

            Alman asıllı Kazan Üniversitesi tarih profesörü, etnograf Karl Fuks (1776–1846) uzun yıllar Kazan Tatarları arasında yaşamış, Tatarlar ile ilgili önemli akademik çalışmalar yapmıştır. 1844 yılında kaleme aldığı “Kazanskiye Tatarı v Statistiçeskom i Etnografiçeskom Otnoşeniyah” (İstatistik ve Etnografya Bakımından Kazan Tatarları) başlıklı kitabında Kazan Tatarlarının huylarından söz etmiş ve gelenekleri ile ilgili şunları yazmıştır:

“Her halkın iyi ve kötü huyları vardır. Tatarlar da öyledir, iki yüzyıldan fazla Rusların emri altında ve Ruslar arasında dağılmış bir vaziyette yaşayan bu halk sanki ayrı yaşamışçasına, kendi gelenek-göreneklerini fevkalade bir şekilde korumuştur.” (Kerimullin 1991: 139).

            Kazan Tatarları arasında yaşayan Ruslar, Rus kitaplarında yazılanın aksini söylemektedir. Bunun bir örneği Tatarları tarihi etnografya bakımından inceleyen Rus doktor A. Spasskiy’in 1916 yılında yazdığı rapordan okumak mümkündür. Spasskiy şöyle demiştir: “Onlar (Kazan Tatarları –R.K.) çok misafirperver bir millettir. Tatarlar arasında okuma yazma oranı Ruslara nazaran daha yüksektir. Onların evleri temizdir. İnek sağarken Tatar kadınları her daim önlük takıyor, ineğin memesini ılık su ile temizliyor ve sütü temiz bir havlu ile örtüyorlar. Medeniyet bakımından Tatarlar diğer yabancı milletler arasında ilk sırada olmalıdır.” (Kerimullin 1991: 139).

            Tarihçi İndus Tahirov (1936) “Bağımsızlık Basamakları” adlı kitabında Kazan Tatarlarının karakteristik özelliklerini değerlendirmiş ve Tatarların bağımsızlığına düşkün ve kahraman bir ulus olduklarından öncelikle söz etmiştir: “Tatarların büyüklüğü onların bağımsızlık ruhluluğunda, savaşlarda kahramanlıklarında, herhangi bir işte becerikli ve hevesli olmalarında saklıdır… Eğer biz Tatarların millî vasıflarını incelemeye başlarsak tüm Türklerle ortak olan vasıfları bulacağız. Onların ilki – bağımsızlıktır.” (Tahirov 1994: 27). Tahirov’un bu satırları, ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir” sözünü akıllara getiriyor. Kazan Tatarlarına özgü olan diğer vasıf da kahramanlıktır. Tatarlar hiçbir koşulda korkaklık sergilememiş, sonucu ölüm olsa dahi mücadele etmeyi yeğlemiştir. Misafirperverlik, mertlik tüm Türklere has özelliktir. Ancak Kazan Tatarları misafirperverlik konusunda hayatın sınavına tabii tutulmuştur. 1552 Rus işgalinden sonra yoksul düşen Kazan Tatarları misafirperverlik sergileyecek durumda olmamıştır. Yoksulluk, Sovyetler iktidara geldikten sonra da sürmüş, buna bir de 1921–1922 ve 1950 yıllarındaki yapay açlık, 1941–1945 yıllarındaki İkinci Dünya savaşı gibi olaylar da eklenmiştir. Kendi açken misafir ağırlamak imkânsız olan durumların ortaya çıkması bazı kaynaklarda Kazan Tatarlarının cimrilikle suçlanmasına neden olmuştur.

            Tarihçi Reşideddin (1248–1318) Tatarlar ile ilgili şunları yazmıştır: “Onların (Tatarların – R.K.) olağanüstü büyüklüğü ve saygıdeğer olmaları sayesinde diğer Türk kabileleri, boy ve adlarının farklılığına bakmaksızın işbu ad altında birleştiler ve Tatar diye adlandırılmaya başladılar.” (Fehretdinov 1993: 5). Dünyada saygınlık kazanan Kazan Tatarlarının önemli karakteristik özelliklerine değindik. Ancak Kazan Tatarlarının en dikkate değer özelliklerinden birisi de millet olarak ayakta kalma ve yaşama azmidir. Tarihte bu kadar uzun süre esaret altında kalıp da millî benliğini, dilini, gelenek, göreneklerini, edebiyatını ve kültürünü koruyabilmiş başka bir millet var mıdır? Kazan Tatarlarının bağımsızlık mücadelesi bugün de devam etmektedir. Atatürk, “Bağımsızlık, uğruna ölmesini bilen toplumların hakkıdır”, demiştir. Türk Dünyası’nda direniş simgesi olarak nitelendirilen Kazan Tatarları geçen yüzyıllar içinde bağımsızlık uğruna sayısız kayıplar vermiş bir milletir ki, bağımsızlık Kazan Tatarlarının hakkıdır!    

Kaynakça:

  1. Emirhan, Ravil ve İmamov, Vahit, Tatarlarnıñ Vatan Sugışı (Tatarların Vatan Savaşı), Yar Çallı 1993.
  2. Fehretdinov, Ravil, Tatar Uglı Tatarmın (Tatar Oğlu Tatar’ım), Çallı 1993.
  3. Gıylecev, Ayaz, Yegez, Ber Doga! (Haydi, Dua Edelim!), Kazan 1997.
  4. Kerimullin, Ebrar, Tatarlar: İsemebez hem Cisemebez (Tatarlar: Adımız ve Sanımız), Kazan 1991
  5. Tahirov, İndus, Beysezlek Baskıçları (Bağımsızlık Basamakları), Kazan 1994.   

[1] Metindeki tüm çevriler tarafından yapılmıştır.

Hoşgeldin 2020

2019’a bu gece veda ediyoruz. 365 günün her biri ayrı ayrı imtihanlarını yaşadığımız, kimini kaybettiğimiz, kiminden yıldızlı pekiyi ile geçtiğimiz bir yıldı. Elbet iyisiyle kötüsüyle hepsi ayrı ayrı tecrübeler kazandırıp tekalümümüzü sağladı . En güzel dleklerle yenisine yüzümüzü dönüyoruz. Vatanbirhaber ailesinin yeni yılı hayırlara vesile olacaktır eminim. Yepyeni fırsatların, iyilik yapma seferberliklerinin, Allaha güvenmelerimizin tavan yaptığı, geleneklerimizin kültürümüzün kıymetini bildiğimiz, dilimizin, inancımızın güzelliklerini yaşayacağımız özgürlük içinde yaşayacağımız unutulmaz anla ile dolu en güzel yılımız olsun.