Kayıt Yapan Kazanır

Bu dönem kesinlikle kayıt altına alınmalıdır. Yaşadıklarımız tarihin seyrinde önemli yer tutacaktır.

Haberlerinden tiksindiğimiz, geleceği ön göremediğimiz, her anımızı endişe içinde geçirdiğimiz 2020 yılını bitirmek üzereyiz. Bu sene ne çok uzun geldi. Halbuki aylar haftalar uc uca eklenir, seneler şimşek hızında geçerdi eskiden. Oysa girdiğinden beri bizimkisi bitmek bilmedi. Başladığından beri hiç yaşamadığımız halleri gördük, olmaz denilen her şeyleri oldurduk . Gitmediğimiz yerlerden mahrum kaldık. Emekli olunca, elimiz değince gideriz diye hep ertelediğimiz yerleri şimdi hayal bile edemez olduk. Artık tek düşüncemiz vardı hayatta kalmak, ve sağlıklı olmak.!

Önümde, arkamda, sağımda solumda, üstümde, altımda sanki ölüm hazır olda bekliyor. Minarelerden selalar sık sık, salgın hastalık duyuruları ezanlardan sonra tekrarlanıyor. Çember daralıyor diye avaz avaz bağıran medyanın sesi koro halinde her yerden önümüze çıkıyor. Bu da insanların bütün umutlarını yerle bir ediyor, güzel haberlere hasret bırakıyor. Vefat sayılarını eksik söyleyenlerin yalanı ortaya çıkınca, ortada inanılacak bir sayı da kalmadı. Dünya böylesine büyük bir felakette toptan sınıfta kaldı. Yaşananlar büyük kıyamettin kopyasıdır ve kıyamette olması gerektiği gibi de herkes artık tek başınadır..

İzmir’de büyük oğlum, sonra onun amcasının oğlu, burada ablamın kızı, tabii ablam derken paniği bırak, kendimden bile korkar olmuştum. Eğer bana bir şey olursa anneciğim ne yapardı? Ben hastalandıklarını duyunca değil oğluma, aynı şehirdeki ablama bile gidememiştim, peki ya o onlar gelebilecek miydi? Yaşlı anneciğim 94 yaşında. Ona diyorum ” aman sakın şimdi öleyim deme canım anam !” O da direniyor kendi çapında . Benim üzüntülerimi gördükçe daha bir dinçleşti sanki. Velhasıl dört duvarın içinde günlerdir tesbihler elimizde, dualar dilimizde, tövbe kapılarından son bir ümitle af dileniyoruz.

En Güzel Eserim Sensin.

Kütüphaneler dolusu kitaplar var. Ve onları yazan yazarlarının da her birinin onlarca başka kitapları.. Kendileri hayatta olmasalar da fikirleriyle, satırlarıyla aramızdalar. İsimleri sonsuza kadar anılacaklar. Ne mutlu!

Ya benim neyim var diye düşünüyorum. Öldükten sonra beni kim anar? Hani bir kaç gün belki iyi niyetim, aceleciliğim, el çabukluğum filan konuşulsa bile hafta geçmeden diğer fanilerin faniliğinde kaybolup giderim.

Meselâ en sevdiğimiz kişiyi kaybetmenin üzüntüsü kaç gün sürdü? O sensiz
yaşayamam, ölürüm dediklerimiz için ne yememizden içmemizden kaldık, ne nefes almaktan, yarını düşünmekten uzaklaştık. Sonra bir de baktık artık acıtmıyor, hepsini mazide bıraktık..

Allaha şükürler olsun ki benim üç erkek evladım var. Bu da geleceğe bırakacağım üç eser demektir. En güzel eserlerimi bu üç ciltlik seride topladım. Bütün duygu ve düşüncelerim onlarda yaşayacak. Kanımdan, canımdan, kromozomlarımdan yoğrulan hamur kağıtlarına, mürekkebi dürüstlük, doğruluk, cesaret olan dünyanın en güzel kalemini tutan bir el tarafından yazdırılmış.

İlahi bir âlemde tekiz ve özeliz! Her birimiz kendinden sonraki nesillerin atası olmuş oluyor. Yani Adem de biziz, Havva da. Doğru davranamaz isek cennetten kovulacak olan da yine bizleriz! Koskoca dünyayı ayaklarımızın altına seren Tanrı bütün yarattıklarına şahit olmamızı istemiş. Onun büyüklüğünü, mucizelerini harika manzaraların ardına gizlemiş. Sonra onu görecek, idrak, bilinç ve akılla bu sefer bizleri süslemiş. Gökyüzündeki yıldızlar kadar, yer yüzüne iyi insanları serpilemiş.

Bunların hiç biri mucize değil, sır değil! Gözümüzün önünde durup da göremediğimiz gerçekler sadece. Vakti saati geldiğinde ancak kafamıza dank eden, belli ki görüp de kıymetini bilmediğimiz anlarımızın çözümlenmesi.

Şu tabloya bir bakın. Hastahane odasında yatan oğluna, kardeşine, yeğenine aynı anda moral vermek için saatlerdir soğukta bekleyenlerin umutlarını görürsünüz. Daha sonra umutları sevince, sevinçleri şükürlere dönüşecek.

17 Kasım 2020 İzmir Çiğli Araştırma Hastahanesi Kadın Doğum Servisi

Gelecekte bu günleri anacaklar. Birbirlerinin sevgisine tututanarak nasıl başardıklarını anlatacaklar. Musibetler, illetler bile bizi ayıramadı, biz ne güzel bir aileyiz deyip mutlu olacaklar.

Kaderi yazan kalem sayfayı çevirdi, yeniden yazmaya başladı. Ümidim sensin Allahım diyen kullarının duasını boşa çıkarmadı.

BÜYÜK TAARRUZ ÖNCESİ TÜRKİSTAN’DAN GELEN ÜÇ KILIÇ

Ocak 1922’de Buhara’dan Ankara’ya bir heyet gelir. Türkistanlı kardeşlerimiz Sakarya zaferinin coşkusunu paylaşırlar, taarruz için moral ve destek verirler.

Heyet Buhara Cumhurbaşkanı Osman Kocaoğlu’nun yolladığı fevkalade ince bir suretle tezhip edilmiş Timur Han’a ait el yazması bir Kur’an-ı Kerimi ve üç adet altın işlemeli kılıcı Mustafa Kemal’e takdim eder.

Kuran’ı Kerim önce Hacı Bayram camiine verilir, daha sonra meclis kütüphanesinde muhafaza altına alınır. Kılıçlardan biri Başkomutan Mustafa Kemal’e verilir. İkincisi batı cephesi komutanı İsmet Paşa’ya takdim edilir. Buhara Heyeti’nin temsilcisi Mustafa Kemal Paşa’dan üçüncü kılıçın İzmir’e ilk girecek komutana verilmesini rica eder.

Yani İzmir’in kurtarılması yalnız bizim için değil, tüm Türk dünyası için bir “Kızıl Elma” dır.

Bu manalı hediyelerden çok müteessir olan Mustafa Kemal Paşa duygu dolu bir konuşma yapar ve konuşmasında “bu emanetleri elinizden alırken, kalbim heyecan ile dolu. halkımız ve ordumuz, uzaklardaki kardeşlerimizden gelen teşciat ve tebrigat nişanelerinden şüphesiz çok mütehassis ve mesrur olacaklardır. Dindaş ve karındaş Buhara halkının arzusunu yerine getirerek, bu kitab-ı mükaddesi millete, seyf-i muazzezi de İzmir fatihine teslim edeceğim. Allahın inayeti ile İnönü ve Sakarya muzafferiyetlerini kazanan milli ordumuz, inşallah pek yakında bu kılıcı da kazanmış olacaktır.” der.

26 Ağustos sabahı Kocatepe’den başlayıp Afyon’a, oradan Dumlupınar’a, Uşak’a ve nihayetinde İzmir’e ulaşan Büyük Taarruzla 9 Eylül 1922’de Türk Süvarileri İzmir’e girmeye başlar. İzmire ilk giren süvari birliklerimizin başında Yüzbaşı Tatar Şerafettin Bey vardır.

9 Eylül sabahı saat 09.00’da Bornova’ya giren genç yüzbaşı, Halkapınar’a doğru ilerler. Bir Rum’a ait Tuzakoğlu Fabrikası önünde baskın kuşkusunu taşıyan yüzbaşı, birliğin önüne tüfekleriyle koşan 8 er yerleştirdi. Kuşkular doğru çıkar, bir anda müfreze fabrikadan ateş yağmuruna tutulur. Burada şehit verilen 4 erin başlarının İzmir’e dönük olduğu görülür. Yürüyüşüne devam eden müfreze, yönünü Alsancak’a çevirir, dolu dizgin, yalın kılıç kuvvetle şehre akmaya başlar. Müfrezesinin başında kente saat 10.30’da giren Yüzbaşı Şerafettin, Kordon’a kurşun ve şarapnel yağmuru altında ulaşır.

Süvariler, dört nala Kordonboyu’ndan Pasaport İskelesi’ne geldiklerinde, bir Rum’un attığı bomba, Yüzbaşı Şerafettin’in atının önünde patlar. Omzuna ve koluna şarapnel parçaları isabet eden yüzbaşı, parçalanan atını değiştirerek, yoluna devam eder.

Hükümet Konağı’nın önünde makineli tüfek ateşiyle karşılaşan Yüzbaşı Şerafettin’i, burada göğsüne isabet eden mermiler de durduramaz. Atından inen Şerafettin Bey, bir gencin uzattığı Türk Bayrağı’nı alıp, göğsüne sokar ve sendeleyerek Hükümet Konağı’na yönelir. Ama burada bir sürprizle karşılaşan yüzbaşı, kapının kilitli olduğunu görür.

Emir subayı Süvari Teğmeni Ali Rıza Bey, yan kapının zincirini kırarak yol açar. Saat 10.30 sularında, İkinci Süvari Tümeni 4. Alayı Bölük Komutanı Yüzbaşı Tatar Şerafettin yaralarından kanlar sıza sıza Hükümet Konağı’ndaki Yunan bayrağını indirir ve göndere koynundan çıkardığı Türk bayrağını çeker. Böylece üçüncü kılıcın sahibi olmaya hak kazanır. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa üçüncü kılıcı 15 Eylül günü düzenlenen törenle Yüzbaşı Şerafettin’e verir.

Balkona çıktığında göğsündeki kanın bulaştığı bayrağı gözyaşları içinde göndere çeken Yüzbaşı Şerafettin, o dakikaları, “Yaraları kim düşünür, ölsem ne gam. İzmir’i kurtarmıştık ya. Bu şerefin öncüleri biz olmuştuk ya” diye anlatır.

Savaşan Anadolu Türkleriyle birlikte kalbi İzmir İzmir diye çarpan Buhara Türkleri yanımızdadır. İzmir’de bayrağı göndere çeken Yüzbaşı Tatar Şerafettin Kırım Türklerindendir.

Yani, Türk dünyası bir hayal değil gerçektir!

feysbuk sayfasından alıntıdır. Kaynağı maalesef belirtilmemiş.

98 Yıl Sonra Ebediyyen Âmin!

Bu sene Hicrî Muharrem ayı ile Zafer ayımız aynı döneme rast gelince çok önemli bir şeyi idrak ettim. Ehlibeytin intikamını alacak olan bu asırda yaşayan Müslüman Türklerdi! Kerbelâ olayına yüzyıllardır kader deyip oturan Araplar değil!

Şöyle ki:

Peygamber torunlarının şehadetlerini duyup ses çıkarmayanlar, kılıçtan geçirileceklerinin korkusuyla, minarelerden Hz. Ali’ye lanet okunuşunu duya duya nasıl o camilere gidip müslüman kaldıklarını sandılar acaba? Oysa Arap yarımadasında yaşayan peygamber ümmetinden Emevilerin baskıcı saltanatına ses çıkarmadan sineye çekmeleri değil, canhıraş şekilde buna sebep olanların köklerini kurutmaları beklenirdi.

İşte bu başkaldırışı yalnız ve yalnız Türkler yapabildi! İslamın son kalesini savunduğunun farkında olan Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı ve aynı yürekle canını, kanını kutsal vatan toprağını korumak adına feda eden yiğitlerimizi bu zafer haftasında göz yaşları içinde minnet ve rahmetle yad etmeyecek olan Türk var mıdır? Mümkün müdür?

Evet, 26 Ağustos günü Atamızın savaşın en kritik noktasında ettiği duasını bizler de artık duyabiliyoruz . O eşsiz yakarışı Anadolu’nun kurduna kuşuna, dağına taşına , evliyâsına, masumuna kadar ulaşmıştı: “Yarabbi, diyordu, Sen Türk ordusunu muzaffer et! Türklüğün ve Müslümanlığın düşman ayakları altında esaret zincirinde kalmasına müsaade etme!”

Şükür ki zafer Allaha güvenen, inancıyla ve bilgisiyle zafer benimdir diyebilen Türk ordusunun oldu! Zafer Bayramını kutlamak ve bu duaya bugün hep bir ağızdan ebediyyen âmin demek milletime şimdi iki kere şart oldu.!

Türk milleti her sabah bu geleceği mayalayan yüce temenniyi yüreğinde bir terennüme dönüştürmeli, iliklerine kemiklerine kadar işlemiş olarak Yaradanına bu Ata duası bilinciyle niyaz etmelidir:

“Yarabbi, Sen Türk ordusunu muzaffer et! Türklüğün ve Müslümanlığın düşman ayakları altında esaret zincirinde kalmasına müsaade etme!”

âmin, âmin, âmin Allahım!

Sâmiha Ahsen Ayla TÜRKELİ

Korona Günlüğü 2


Şu insanoğlu ne garip! Bugün hiç açmayan güneş yüzünü gösterince yaşama sevincimiz geri geldi. Balkonumuzda güneş banyosu yaptık. Annem bu dar balkonun her santimetre karesi altın değerinde kızım! dedi, haklı tabii. Bir şeyin ancak yokluğunda kıymeti anlaşılıyor. Evden dışarı 20 gündür çıkamayınca balkonumuz bizim yazlığımız gibi olmuş, ben de onu anladım.

Esnafımız sağolsun yine verdiğimiz listeleri evimize taşıdı. Haklar helal edildi, bahşişler arttırıldı.. Öyle ya ekmeğimizi fırından alıverdiler, yufkalarımızı da yufkacıdan!

Cumhurbaşkanımız da ekranlardan morallerimizi düzelten bir konuşma yaptı ki yıllardır özlediğimiz birlik beraberlik tablosu şu en acı günlerde gerçekleşirse işte o zaman değmeyin keyfimize! 23 Nisanımızın 100. yılımızı kutlayamayacak olmanın hüznünü bile bastırdı bu haberler.

Akşama kapı çaldı, yemek getirmiş gencin biri. Nasıl üzüldüm, alerjim var, yiyemem, alsam çöpe dökemem. Zor durumda kaldım neyse ki başka komşuya veririm üzülmeyin dedi üst kata çıktı ama sanırım orada da kimse almadı.

Tarihi günler bakalım daha nelere gebe! Ben bu günü gördüm ya şükür içinde başımı yastığa koyacağım. Dolunaya baka baka da uyuyacağım..

Evden Haberler

Aslında buna HAbevler demek lazımdı. Korona virüsü hayatımıza girdiğinden beri dünya ile irtibatımızı sadece haberler sağlamaktaydı! Onları da izleye izleye korkudan ölüyoruz. Her gün ağırlaşan bilançolar, tablolar, sayılar, sayılar, sayılar. Türk Milleti ölüme direniyor, ölmemek için elinden ne gelirse yapıyor! Can tatlı, hayat kısa’ Tam rahat edecektik ki pat diye geldik sonuna! Şu sıralar ölüsüne bile gidemeyecek neredeyse kimse! Şehirlerarası gidiş gelişler yasaklandı. Yan bina komşum mesela arabasının yanına bile inmeye korkuyormuş! Havadan bulaşacağını söylemiş birisi haberlerde duymuş. Sadece hanımı çıkıyor balkona, o pencereden bile bakamıyor yazık!

Böyle panik halimde yaşarken arada güzel şeyler de oluyor. Mesela bizi hiç aramayanlar telefon edip hatırımızı soruyorlar. Bazı komşularımız balkondan balkona bir şeye ihtiyacınız var mı diyorlar ki bu uzun süredir unuttuğumuz bir şey, çok hoşumuza gidiyor. Geçen gün hiç tanımadığımız ama yolda gördükçe selamlaştığımız, sadece karşı binada oturduğunu bildiğimiz bir beyefendi pazara çıkmış ve bir torbaya çeşitli meyveler koymuş getiriverdi. Yarım saat kendime gelemedim. Hani haberlerde hep gösterdikleri o kötü insanlar neredeydi? Bak işte ne güzel insanlar vardı! Ah canım! Apartmanımızda bodrum katında bekar öğrenciler oturur. onlardan biri bana mesaj yollamış, demiş ki siz yaşlı sayılmazsınız yanlış anlamayın lütfen ama hani bir şey lazım olursa ben buradayım, bilin istedim. Ah yavrum, çok duygulandım. Düşünmen bile yeter dedim!

Vatsap grubumuz var komşularımızla aramızda. Apt. yöneticisim. Sırf aidat istemez ya insan, dışarı çıkamadım bana limonu olan varsa kapıya torba astım, getirirseniz sevinirim yazdım. Üst kattaki genç internetten aldığı limonları getirip kapıya asmış. “Başka bir şeye ihtiyacınız varsa ben şimdi sipariş veriyorum, ekmek filan lazımsa yazayım” dedi. Evde makinem var kendim pişiriyorum ama işte bütün bunlar hayatımızın evde güzel geçmesini, ve moralli olmamızı sağlayan çok değerli hatıralarımız olarak birikmekte.

Sağolsun…

Evden haberler zamanın tanıklığı içinde sürecek! Yeter ki her zaman güzel haberler yazmak kısmet olsun. Akşamınız hayırlı olsun.

Sivil Reçete

Günaydın benim güzel ülkem, Türkiye’m!
Kaç gündür izlediklerim, duyduklarım, yaşadıklarımdan vardığım sonucu sizlerle paylaşmak istedim. Yaşıma, hissiyatıma göre hazırladığım yapılacaklar listem aşağıdadır. Sizlerin de eklemelerinizle ortaya şahane bir sivil reçete çıkacaktır.


Kaç gündür izlediklerim, duyduklarım, yaşadıklarımdan vardığım sonucu sizlerle paylaşmak istedim. Yaşıma, hissiyatıma göre hazırladığım yapılacaklar listem aşağıdadır. Sizlerin de eklemelerinizle ortaya şahane bir sivil reçete çıkacaktır.

Sosyal medya ruh sağlığımızda terör estiriyor! Bir şey yapamamak, çaresizlik duygusu bizim gibi özgür ruhlara yönelik saldırı buralardan her an yapılıyor!·
Mümkünse cep telefonlarımızı ve wifilerimizi bari bir müddet kapatalım. Beyin frekanslarımızın sağlığı açısından algıya direnmeyi kendimizden başlatalım.·
Bunu bir seferberlik kabul edelim ve.moralimizi bozan hiç bir şeyi izlemeyelim. Evde oturtup bütün seviyesizlikleri dayatmalarına izin vermeyelim! .
Hazırlıksız yakalanmamak için tatbikat yapmışcasına kendi şartlarımıza göre A planı, B planlarını hazırlayalım. .
Akıl defteri tutalım. İçine gerekli telefonlarımızı yazalım. Aile, iş, bütün bilgilerimize yedek oluşturalım. Günü geldiğinde ilaç gibi yayalım .
Bu zaman zarfında olumsuz hiç bir şey konuşmamaya özellikle dikkat edelim. Ağzımızdan çıkan her şeyin gerçekleşeceğinin bilincinde olalım!.
Ailemiz, dostlarımız, sevdiklerimiz ve milletimizle hatta bütün dünya insanları ile birlikte yaşayacağımız güzel günlerin hayalini kuralım. Amacımız ve ilacımız her zaman sevmek olsun! <3

….

İlk defa başlık koymadım yazıma! Her an değişen haberler yüzünden sonunu da yazmayacağım. Pat diye ortasından nasıl başladıysam hayatın, çekip gider gibi işte girivereceğim velvelesine!

Tarih böyle bir şey yazmamıştır şimdiye kadar! 2020 yılına girdiğimizden beri başımıza gelmeyen kalmadı! Şehitler, savaş söylentileri, hükumet krizleri, yönetimin beceriksizliklerine gerilen sinirler, gündemleri geveleyen sözde alimlerle adım adım yaklaştığımız neydi? Bir kalp çarpıntısı gibi anlık değil, saatin tik takları gibi sürekliydi sanki. Yoksa zamanın hissettiğimiz sonu mu gelmekteydi? Allahım yaklaşan şeyin ne olduğunu kavramaktan ne kadar acizdik!

On gün olmadı bir hastalık yapan virüs söylentisi çıktı. Arkadaş virüsen hızlı yayılan kara senaryolar havada uçuşmaya başladı. Her kafadan başka ses çıkıyor, o kafalar da kendini en doğrusunu ben bilirim sanıyordu! Önce bu haberleri izlememeye karar verdim. Gitgide ağırlaşan bilançolara kulaklarımı tıkadım. Tedbirimizi alırsak, evden dışarı çıkmazsak bize gerçekten bir şey olmazdı, ama ya sevdiklerimiz? Uzaktaki yakınlarımız, evlatlarımız, torunlarımız peki onlar ne yapacaktılar?

Yarın olursa devam edecek!

Not: Bir gün bir yerlerde okunursa yazdığım yazı, dünyanın o günkü haline göre konsun adı.

Tarihte Türk Kadını SEMPOZYUMU

Roza KURBAN

            7 Mart 2020 tarihinde Ankara’da Ayaz Tahir Türkistan İdil Ural Vakfı’nda “Tarihte Türk Kadını” başlıklı sempozyum gerçekleştirildi. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla yapılan bu toplantıya üniversite lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencileri, akademisyenler, sivil toplum kuruluşları üyeleri ve konuya ilgi duyan insanlar katıldı.

            Toplantının konusu adından da görüldüğü gibi tarihte Türk kadınının rolü ve üstlendiği görevler üzerineydi. Açış konuşmasında 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün tarihçesinden kısaca söz edildikten sonra Ayaz Tahir Türkistan İdil Ural Vakfı Başkanı Tülay Duran “Millî Mücadelede Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti – Sivas” başlıklı sunumunu yaptı. Duran, konuşmasını vakfın kurucusu Prof. Dr. Saadet Çağatay’dan (1907–1989) kısaca söz ettikten sonra Anadolu’da farklı dönemlerde Türk tarihine damgasını vuran iki ayrı kadın hareketinin oluştuğunun altını çizdi. Selçuklu döneminde kurulan Bacıyan-ı Rum kadın hareketinden sonra XX. yüzyılda oluşan ikinci büyük kadın hareketi Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti olmuştur. 1918 yılının sonunda Sivas’ta oluşan bu cemiyet, tüm Anadolu’da 18 dernek kurmuştur. İşgale karşı erkeklerle birlikte mücadele eden kadınlar, aynı zamanda “İşgale razı değiliz!” diye yurt dışına mektuplar yollamışlardır. Müdafaa-i Vatan Cemiyeti çeşitli alanlarda çalışmalar yürütmüş olup, çocuk bakım evi, cami, hamam vs. yaptırmıştır. 1934 yılında Türkiye’de kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmiştir. Bu sayede kadınların siyasete girmesine yol açılmıştır. 1935 yılının Nisan ayında Dünya kadınları Türkiye’ye davet edilmiştir. Bu davete 600 kadın iştirak etmiştir. Tülay Duran Müdafaa-i Vatan Cemiyeti’nin Türkiye ve dünya tarihinde önemli bir yeri olduğunun altını çizdi.

            Kırım Derneği Şefika Gaspralı Kadın İnisiyatifi adına “Kırım Tatarlarında Kadın” başlıklı sunum yapan Safiye Olgun, derneğe bağlı Şefika Gaspralı Kadın İnisiyatifi’nin oluşumu ile ilgili bilgi verdikten sonra İsmail Gaspralı’nın (1851–1914) kadınların toplumda yer alması için yaptığı çalışmalardan söz etti. Gaspralı, ancak eğitimli kadınların topluma büyük yarar getireceğini bildiği için kızların eğitim alması için okullar açmıştır. Ayrıca yayımladığı “Tercüman” gazetesinde Türk Dünyası’nda kadının rolü konusunda makaleler yazmış, konuşmalar yapmıştır. Kırım Tatar kadınları aldıkları eğitim sayesinde cesaretlenmiş ve siyaset başta olmak üzere hayatın her alanında aktif görevler üstlenmeye başlamıştır. 1917 yılının Mayıs ayında Moskova’da yapılan kurultaya Kırım Tatar kadınları da katılmıştır. Kırım Tatar kadınlarının millî hareketinin başlaması da bu yıllara denk gelir. Kadın hareketine İsmail Gaspralı’nın kızı Şefika Gaspralı (1886–1975) önderlik etmiştir. Farklı alanlarda faaliyet gösteren Şefika Hanım, öğretmen okulları açmış, Rusya Müslüman kadınlarının ilk kadın dergisi olarak bilinen Âlem-i Nisvan dergisini çıkarmıştır. 1917 yılında Kırım Tatar Millî Kurultayı oluşturulurken Türk ve Müslüman dünyasında kadınlar seçme ve seçilme hakkını elde etmiştir. Aynı yıl Kırım Ahali Cumhuriyeti kurulduktan sonra kadınların seçme ve seçilme hakkı Türk Dünyası’nda ilk kez anayasal güvence altına alınmıştır. Seçimlerde Şefika Gaspralı başta olmak üzere 5 kadın milletvekili meclise girmiştir. Olgun, 1918 yılında işlerin tersine döndüğünü ve Kırım Ahali Cumhuriyeti’nin Bolşevikler tarafından dağıtıldığından sonra Kırım Tatarları için zor günlerin başladığını belirtti. Kırım Tatar tarihinde yaşanan acı olayların birisi olan 1944 Kırım sürgününün Kırım Tatarları üzerindeki etkisinden bahseden Safiye Olgun, Stalin’in ölümünden sonra siyasette başlayan “yumuşamalar” sonrasında Kırım Tatarlarının anavatana dönmek için yaptıkları mitinglerden söz etti. 1990’lı yıllarda yaşanan değişimlerin Kırım Tatarlarını da etkilediğini, 1991 yılında II. Kırım Tatar Millî Kurultayı’nın toplandığının altını çizen Olgun 2014 yılında Kırım’ın Ruslar tarafından işgal edildiğini dile getirdi. Safiye Olgun sunumunu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün “Şuna inanmak lazımdır ki, dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir ve toplumun başarısızlığının asıl sebebi kadınlara karşı olan bilgisizlikten ileri gelir. Bu toplumun bir organı faaliyette iken diğer organı işlemezse toplum felç olur”, sözleriyle tamamladı.  

            Türk Tarih Kurumu Kütüphane Müdürü Neşecan Uysal, “Kitaba Adanan Bir Ömür: Mihin Lugal” başlıklı konusunda 63 yıllık çalışma hayatının 33 yılını Türk Tarih Kurumu’nda çalışarak geçiren Mihin Lugal’dan (1925) söz etti. Mihin Lugal’ı kendime her zaman örnek aldığını söyleyen Neşecan Uysal, 1925 yılında Almanya’nın Hamburg şehrinde dünyaya gelen Lugal’ın hayatı ve faaliyetlerinden bahsetti. Mihin Lugal doğduğu dönem babası Mehmet Necati Bey Helmuth Ritter ile Genceli Nizâmî’nin Hüsrev ü Şîrîn Mesnevisi üzerinde çalışmıştır. Mesnevide Şirin’in teyzesi kraliçedir ve adı da Mihin Banu’dur. Bu nedenle Mehmet Necati Bey kızına ulu, yüce anlamına gelen Mihin adını verir.  Mihin Lugal anaokulu, ilkokul ve ortaokul eğitimini Almanya’da tamamlamıştır. Aile 1939 yılında Türkiye’ye dönmüş ve Mihin eğitimini Çamlıca Kız Lisesi’nde devam etmiştir. 1944 yılında lise eğitimini tamamlayıp Olgunluk Sınavı’nı başarı ile geçtikten sonra Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Alman Filolojisi bölümüne kaydını yaptırmıştır. 1949 yılında üniversiteden mezun olan Mihin Lugal 1950’de o zamanlar Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi binası içinde yer alan Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi’nde çalışma hayatına başlamıştır. Mihin Lugal, 1942–1953 yılları arasında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde Adnan Ötüken tarafından sürdürülmüş olan Kütüphanecilik Kursları’na katılmıştır. Kütüphane uygulamalarında edindiği deneyim, kurslarda kazandığı bilgi ve becerileri Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi’nde uygulamıştır. Bunlardan birisi kütüphanelerde derme geliştirmede önem arz eden uluslararası yayın değişimi sistemini kurmuş ve bu değişim programı günümüzde de devam etmektedir. İkincisi kütüphanede etkin bir şekilde danışma hizmeti verilmeye başlanmasını sağlamıştır. Mihin Lugal Kütüphane hizmetlerinin yanında Almancadan çeviri, kitap kritiği, bibliyografya çalışmaları ve sergiler düzenlemiştir. Lugal, Türk Tarih Kurumu’ndan 1980 yılında emekli olmuş ancak sözleşmeli olarak 1983 yılına kadar kurumda çalışmaya devam etmiştir. 1983 yılında Atatürk Kültür Merkezi’nin kurulmasıyla Kurucu Başkanı Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı Mihin Lugal’in Kurum Sekreterliği görevini yürütmesi için atamasının yapılmasını sağlamış. Kurum Sekreterliği görevinin yanı sıra, yeni kurulmuş olan bu Kurumda da bir araştırma kütüphanesi kurmuştur. Atatürk Kültür Merkezi’nde dört yıl görev yaptıktan sonra ayrılmıştır. IRCICA’nın direktörü Ekmeleddin İhsanoğlu’nun teklifi üzerine Mihin Lugal 1987 yılında IRCICA’da göreve başlamıştır. Lugal, ulusal ve uluslararası 600 Kurum ile işbirliği sistemini kurmuş, Kütüphanede yine ulusal ve uluslararası 300 Kurum ile yayın değişimi programını oluşturmuştur. IRCICA Kütüphanesi’nde çalışan kütüphanecilere tüm bilgi ve tecrübelerini aktarmaya, onlara Kütüphane’de iş disiplininin önemini kavramalarını sağlamaya çalışmıştır. Arkasında iyi yetişmiş kütüphaneciler bırakarak 2013 yılında gönül rahatlığıyla IRCICA’dan ayrılmıştır. TTK Kütüphane Müdürü Neşecan Uysal sunumunu “Mihin Lugal’in Türk Tarih Kurumu ve Kütüphanesine otuz üç yıl, Atatürk Kültür Merkezine dört yıl, IRCICA ve Kütüphanesine yirmi altı yıl olmak üzere toplam altmış üç yıl hizmetleri ile Çocuk Sağlığı Enstitüsü ve TEK-ESİN Vakfındaki çalışmaları Türk kütüphaneciliğine ve görev yaptığı Kurumlara büyük katkılar sağlamıştır.” sözleriyle tamamladı.

            Yukarda yapılan sunumlar Türk kadınının tarihteki önemli olaylardaki yeri ve elde ettikleri başarılar ile ilgiliydi. Kazan Tatar tarihinde de birçok kahraman kadın bulunmaktadır. Onlar arasında en tanınmış olanı hiç kuşkusuz Kazan Hanlığı’nın son melikesi Süyümbike’dir. Ben tarihteki olayların edebiyata yansımasını içeren “Tatar Edebiyatında Fedakâr Tatar Kadını” başlıklı bildirimimi Tatar yazar Ayaz İshaki (1878–1954) ve Mehmüt Galeü (1886–1938) eserleri örneğinde yaptım. Söz konusu her iki yazarın da Türkiye ile ilgileri vardır. Ayaz İshaki ömrünün büyük bir kısmını Türkiye’de geçirmiş ve burada vefat etmiştir. Mehmüt Galeü’nün “Muhacirler” romanında ise Çarlık Rusya’sında 1897 yılında yapılan genel sayım sırasında ortaya çıkan ayaklanma ve isyanlar, bunun sonucu olarak Tatarların sürgün edilmesi ve hapishaneleri boylamaları sonucunda Çar zulmüne daha fazla dayanamayan halkın Türkiye’ye göç etmesi konu edinmiştir. İshaki’nin  “Ostazbike” (Üstad Bike)  hikâyesinin kahramanı Segıyde’dir (Saide). Segıyde neslini devam ettirebilmek için eşinin başka bir kadınla evlenmesini sağlamıştır. Segıyde’nin yaptığı fedakârlık millet uğruna yapılan büyük bir erdemdir. Mehmüt Galeü’nün “Muhacirler” romanının kahramanı Safa ile Sacide çiftidir. Onların da çocukları olmamış ve Sacide eşini başka birisi ile evlendirmiştir. Sacide’nin yaptıkları bununla da sınırlı kalmamıştır. O, ailesini Türkiye’ye göç etme, Türkiye’ye geldikten sonra da millettaşlarını onlara verilen topraklarda köy kurma konusunda ikna eden, işlerin yapılmasında öncülük eden fedakâr bir Tatar kadınıdır. Ayaz İshaki’nin “Ostazbike” hikâyesindeki Segıyde de Mehmüt Galeü’nin “Muhacirler” romanındaki Sacide de neslini devam ettirmek isteyen bir ana, aynı zamanda milletinin mutlu geleceği uğruna kendilerini esirgemeyen fedakâr Tatar kadınlarıdır. 468 yıldır Rus zulmü altında ezilen Tatar ulusu millî ruhlu millet anaları sayesinde dillerini, dinlerini, geleneklerini ve millî benliklerini korumuştur. Tüm bu zaman içerisinde Tatarlar Rusların yok etme siyasetine karşı mücadele vermişlerdir. Birçok zor dönemeçleri fedakâr Tatar kadınları sayesine atlatmışlardır. Bugünlerde ise Tatarlar yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Tatar ulusunu yeryüzünden silmek amacıyla Emperyalist Rus Hükümeti Tatar dilini yasaklayan kanunlar çıkarıyor, Tatar okullarını kapatıyor, sınavları Rus dilinde yapıyor, ana dil derslerini yasaklıyor. Tatarların millî menfaatlerini savunan herkes Rusya Federasyonu Anayasasının 282. Maddesi ile yargılanıyor. Tatarlar 468 yıllık esaret süresi devamında millet olarak ayakta kaldıysa, bunda Tatar kadınının önemi büyüktür. Eğer millî ruhlu mücadeleci analarımız olmasaydı bugünlere kadar gelebilir miydik bunu söylemek zor. Konuşmamı Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk kadını hakkındaki sözleri ile tamamlamak istiyorum: “ Ey kahraman Türk kadını! Sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye lâyıksın.”

            Toplantı sonrasında 2002 yılında kurulan Türk Dünyası Kadın Derneği Başkanı Mesude Karakuş, Millî Düşünce Derneği üyesi Eşref Baysal, toplantı ile ilgili fikirlerini beyan ettiler. “Tarihte Türk Kadını” sempozyumu 7 Aralık 2019 tarihinde Ayaz Tahir Türkistan İdil Ural Vakfı’nda gerçekleşen “Millet Anaları” toplantısının devamı niteliğindeydi. Türkiye, Kazan, Kırım Tatar Türk kadınlarını kapsayan bu sempozyum Türk tarihine damgasını vuran kadınlarımızı tanımak ve tanıtmak açısından önemli ve gerekliydi. İleride de bu toplantıların farklı platformlarda devam etmesi gerekliliği konusunda herkes hemfikirdi. Yazımı Ayaz İshaki’nin kadınlar ile ilgili sözleri ile tamamlamak yerinde olur:

 “Her milletin yarısı kadınlar, her milletin ruhunu koruyan kadınlar, her milletin dilini, telaffuzunu, şivesini koruyan kadınlar, yarın anne olacak kızları ve baba olacak erkekleri koruyan da kadınlardır.”

Tüm emekçi kadınların Dünya Kadınlar Günü kutlu olsun!

HZ. MUSA’NIN TANRIYA SORUSU

“Sevgili dostlarım,
İçinde bulunup yaşamış olduğumuz bu süreç, 750 sene önce Hz. mevlana zamanında da Moğol istilası ile yaşanmıştı.
Ayrıca bu süreçte Anadolu’da beylikler arasında da ihtilaf hat safhadaydı. Bu günleri yaşamış görmüş olan Hz. Mevlana:
“Musa’nın Tanrıya Sorusu” olarak bir yazı kaleme alıyor.
Sizlerle bu yazının sadece başlangıç bölümünü paylaşacağım fakat siz sevgili dostlarımın bu yazının tamamını okumanızı arzu ederim.

HZ. MUSA’NIN TANRIYA SORUSU

Musa dedi ki: Ey soru hesap gününün sahibi Tanrı, yapıp düzdün, neden yine bozar yıkarsın? Cana, canlar katan erler, dişiler yaratırsın… sonra bunları yıkar, mahvedersin; neden?

Tanrı dedi ki: Bu suali inkar yüzünden, yahut gafletle ve nefsine uyarak sormuyorsun, biliyorum.
Yoksa hoş görmez, gazap eder, bu soru yüzünden seni
incitirdim.
Fakat bizim işlerimizdeki hikmetleri, varlık sırlarını araştırıyorsun…bunu bilip sonra da halka bildirmek ve her ham kişiyi bu suretle olgunlaştırmak istiyorsun. Sen bunu biliyorsun ama halka da bildirmek için sormaktasın.
Çünkü bu sual yarı bilgidir. Hiç bilmeyen, bu bilgiden dışarıda kalan bu soruyu soramaz.
Sual de bilgiden doğar, cevap da… nitekim diken de toprakla sudan biter, gül de!
Hem sapıklık bilgiden olur, hem doğru yolu buluş… nitekim acı da rutubetten hasıl olur, tatlı da!
Bu nefret ve sevgi, aşinalıktan gelir… hastalık da iyi gıdadan
olur, kuvvet de!
Tanrı Kelim’i de, acemilere bu sırrı bildirmek, onları faydalandırmak için kendini acemi yaptı.
Bizde kendimizi ondan daha acemi yapalım da bilmez gibi cevabını dinleyelim.

***”Eşek satanlar, o satışın anahtarını elde etmek için birbirlerine adeta düşman olurlar, çekişir dururlar.”***

Tanrı buyurdu ki: Ey akıl sahibi Musa, madem ki sordun gel de cevabını duy.

Ey Musa, yere bir tohum ek de bunun sırrını anla, insafa gel!

Musa tohum ekti, ekin bitti, kemale gelip başaklandı, güzelce, düzgünce yetişti…
Orağı alıp biçmeye başladı. Gaybtan kulağına bir ses geldi:

“Neden ekiyor, besliyorsun da kemale gelince kesiyor, biçiyorsun? “

Musa dedi ki:
Yarabbi, burada tane de var saman da… onun için kesiyorum. Çünkü tanenin saman ambarına konması layık değil… saman da buğday ambarına konursa yazık olur! Bu ikisini karıştırmak hikmete uygun olamaz. Mutlaka eklerken ayrıt etmek lazım.

Tanrı dedi ki: Bu bilgiyi sen kimden aldın da bir harman meydana getiriyorsun?

Musa, Tanrım bana bu temyizi sen verdin dedi…

Tanrı dedi ki: Öyleyse bende nasıl olur da temyiz olmaz?
Halk arasında temiz ruhlar da var, topraklara bulanmış
kara ruhlar da. Bu sedeflerin hepsi bir değil… birisinde inci var, öbüründe boncuk!
Buğdayları samandan ayırmak nasıl lazımsa bu iyiyi de kötüyü de ayırmak vacip.
Bu alem halkı, hikmet hazineleri gizli kalmasın, meydana çıksın diye yaratılmıştır.
************************************************
Hepimizin Başı Sağ olsun
Bu sıkıntılarımızı birlik beraberlik içinde üstesinden gelebilmeyi Allah bizlere nasip etsin.” Nazım Çağlan’dan alıntıdır.